Navigation

İnsan İhtiyaçları Sınırsız, Kaynaklar Kıt mı?

Yazıcı içinYazıcı içine-postayla göndere-postayla gönder

Kapitalist dünya krizle boğuşmaya devam ederken, kapitalizmin Marksist eleştirisine dönük ilgi de her geçen gün artıyor. Hatta bir kısım burjuva iktisatçılar kapitalist krizden çıkış doğrultusunda bir ipucu buluruz diye Kapital ciltlerini araştırıyorlar; orada krizlerin temel nedeninin özel mülkiyet, rekabet ve üretim anarşisi olduğu tespitini görüyorlar ve ardından da rekabeti ve üretim anarşisini sınırlandırmak için “piyasayı düzenlemenin”, “devlet müdahalesinin”, “devlet mülkiyetinin” öneminden bahsetmeye başlıyorlar. Ama nafile! Yeniden keşfedip mucize ilaç olarak sundukları devlet kapitalizmi, bu sömürü sistemini krizden ilelebet kurtarmaya yetmez, olsa olsa onun krizini geçici bir süre erteleyip orta vadede daha da şiddetlendirmeye ve buna paralel olarak da emperyalist savaş güdüsünü daha da körüklemeye yol açar.

Diğer taraftan emekçi sınıfların evlatları, kapitalist sistemden bir çıkış yolu arayan devrimci gençler, kapitalizmin doğasını anlama ihtiyacı duyuyorlar. Ne var ki, bu ihtiyacı giderebilmenin ilk adımlarından biri olan “ekonomi nedir?” gibi basit bir soruya bile, burjuva iktisadı çerçevesinde, bir parça objektif, bir parça bilimsel bir yanıt bulmak mümkün değildir! Zira toplumsal yaşamın temelini oluşturan ekonomik faaliyetin asli yasalarının üstü bazı noktalarda çok kabaca bazı noktalarda ise oldukça mahir biçimde örtülerek anlaşılması zor hale getirilmiştir. Bununla amaçlanan tek bir şey vardır; burjuvazinin egemenliğinin ifadesi olan sosyo-ekonomik sistemin yani kapitalizmin meşrulaştırılması, insan doğasına en uygun ve insanın gelişiminin nihai durağı olan bir toplumsal sistem olarak sunulması. İnsanlığa bir bilim olarak sunulan iktisat ya da ekonomi-politik, gerçekte ve özünde, mevcut toplumun iktisadi ilişkilerini meşrulaştırma ve evrenselleştirme amacı güden bir ideolojiden başka bir şey değildir.

Üçüncü sınıf köşe yazarlarından anlı şanlı iktisat profesörlerine ve kabarık unvanlı ekonomi bürokratlarına kadar tüm burjuva ideologların üzerinde hem fikir oldukları ve anti-komünist propagandada da sık sık kullandıkları bir argüman, “insan ihtiyaçlarının sınırsız, buna mukabil kaynakların kıt olduğu” argümanıdır. On yıllar boyunca ekonomi denilen şey burjuvazi tarafından bu şekilde tanımlanmış, küçük revizyonlardan geçerek tüm ders kitaplarında bu şekliyle yer bulmuştur. Üniversite düzeyindeki ekonomiye giriş derslerinin ilkinde, hocaların öğrencilere ekonominin tanımı diye öğrettikleri şey de budur: “Ekonomi, sınırsız ve sonsuz insan ihtiyaçlarının, sınırlı ve kıt kaynaklarla en iyi şekilde nasıl giderilebileceğini inceleyen bir bilim dalıdır.” Çok az kişi bu başlangıç noktasını sorgulama ihtiyacı hisseder. Bilim olduğu iddia edilen bir alanın bu şekilde tümüyle ideolojik bir önyargıya dayandırılması, gömleğin ilk düğmesini yanlış iliklemekle aynı şeydir. Gerçekte, ne insan ihtiyaçları sınırsız ve sonsuzdur, ne kaynaklar mutlak anlamda kıttır, ne de içinde bulunduğumuz toplumdaki ekonomik faaliyetin temel amacı insan ihtiyaçlarının en iyi şekilde giderilmesidir. Bu üç temel ideolojik argümana dayandırılan bir anlayışın bilimsel olarak sunulması tam bir garabettir.

İnsan ihtiyaçları sınırsız değil tarihsel ve toplumsaldır

İnsan ihtiyaçları denildiğinde daha baştan yöntemsel bir sorunla karşı karşıya kalınır. Hangi sınıfın insanı, hangi toplumun insanı, hangi tarihsel dönemin insanı? İçinde yaşadığı toplumdan ve tarihsel dönemden, ait olduğu sınıftan ve içinde bulunduğu maddi üretim ilişkilerinden soyutlandığında, aslında geriye bildiğimiz anlamda bir insan kalmayacaktır. Marx’ın dediği gibi, “insansal öz, tek tek her bireyin doğasında bulunan bir soyutlama değildir. Gerçekliği içersinde, bu, toplumsal ilişkilerin bütünüdür.”[1] İlkel komünal topluluklara ait insanları ya da günümüzün kimi Afrika kabilelerinin üyelerini, modern kapitalist kentlerde yaşayan bir insanla karşılaştırdığımızda iki ayrı gezegende yaşayan iki ayrı canlı türüyle karşı karşıya olduğumuz hissine kapılırız. Bu insanların, kendilerini, ait oldukları topluluğu, doğal çevrelerini ve dünyayı algılayışları arasında bulunabilecek ortak nokta sayısı yok değilse bile son derece azdır. Çok daha az tüketim aracına, ilkel bir yaşantıya sahip olmasına karşın komünal topluluğun üyesi günümüz modern kapitalist toplum insanıyla karşılaştırıldığında, kendisiyle, içinde yaşadığı toplumla ve doğayla daha uyumlu ve barışıktır. Onun dünyasında “sınırsız ihtiyaçlar” diye bir şey yoktur. Aynı olgu uygarlığın farklı dönemlerindeki insanlarla günümüz insanını karşılaştırdığımız zaman da, kuşkusuz önemli derece farklılıklarıyla birlikte, varlığını sürdürür. Ama bir ve aynı toplum içinde, diyelim ki kapitalist toplum içinde de bu olgu varlığını, farklı sınıflar düzeyinde korumaya devam eder.

Bu gerçekliği unutmaksızın, yine de insan ihtiyaçları diye bir şeyden bahsedebilir ve bunu çok kabaca, en temel ihtiyaçtan daha karmaşık ve gelişkin olanına doğru sırasıyla, fizyolojik-maddi ihtiyaçlar, sosyal ihtiyaçlar ve manevi ihtiyaçlar şeklinde sınıflandırabiliriz. Gerek bir bütün olarak gerekse de alt başlıklarıyla bu ihtiyaçlar tarihsel ve toplumsal olarak belirlenirler, durgun ve değişmez değil, hareket halinde ve değişen gelişen bir doğaya sahiptirler. Dahası kimi temel maddi ihtiyaçlarımız hiç değişmeksizin kalsa bile, bunların ne kadar ve daha da önemlisi nasıl tatmin edildiği hususu, toplumdan topluma ve dönemden döneme değişiklik gösterir. Ama her durumda açık olan bir şey var ki, verili bir tarihsel dönemde ve toplumda, insan ihtiyaçları sınırsız ve sonsuz değil; tanımlanabilir ve önem sırasına konulabilir, sınırlı bir doğaya sahiptirler.

Tüketme eyleminin yegâne mutluluk kaynağı olarak adeta bir tapınma biçimi haline getirildiği kapitalist toplumda bile insan ihtiyaçları ister çeşitlilik ister miktar açısından sonsuz değildir. Ama kapitalist toplumda egemen olan burjuva ideolojisi, insanlara durmaksızın daha fazlasını istemeyi, daha fazlası için çaba harcamayı ve bu doğrultuda kendi bireysel varlığından başka hiçbir şeyi önemsememeyi vaaz eder. Aileden başlayarak okul sıralarında devam eden bencillik ideolojisinin bombardımanı altında yetişen kapitalist toplumun atomize, asosyal ve apolitik insanı için, bu ideal kapitalist “insan” için, yegâne tatmin kaynağı, daha fazlasına, daha büyüğüne, daha yenisine ve daha gelişmişine sahip olmaktır. Ama hiçbir ideolojik bombardıman insanları kitlesel ve kalıcı biçimde, olmadıkları bir şey haline getiremez. İnsan, tarihsel ve toplumsal olarak belirlenmiş, bu bağlamda değişen veya gelişen ama yine de sınırlı ihtiyaçlara sahip bir varlık olarak kalır. Kapitalistleri derin kederlere gark eden bu gerçeklik, insanın ihtiyaçlarını ve dolayısıyla onun tüketim talebini arttırmak ya da kanalize etmek üzere, insanın arzularını, isteklerini ve “ihtiras”larını körüklemeyi hedefleyen devasa bir reklam sektörünün varlığı tarafından da tersinden kanıtlanır. Gerçekten de, ileri kapitalist ülkelerde GSYH’nin yüzde 2’lerini bulan devasa reklam harcamalarının kökeninde, insan ihtiyaçlarının sınırlarını ve dolayısıyla onun tüketim talebini arttırmak, bu sınırları bir parça da olsa genişletmek amacından başka ne yatıyor olabilir ki?[2] İnsan ihtiyaçları sınırsız olsaydı, hangi kapitalist, insanların daha fazla tüketmesini sağlamak üzere milyarları reklamlara, pazarlama uzmanlarına, ürün çeşitlendiricilere, piyasa araştırmacılarına vb. harcardı?

İnsan sınırsız ihtiyaçlara sahip olmadığı gibi sınırsızca tüketme yeteneğine de sahip değildir. Ama kapitalistler tarafından en azından bu doğrultuda bir eğilime, yani sınırsızca satın almaya sürekli olarak teşvik edildiği bir gerçektir. Kapitalist ekonomi “bilimi”, iddia ettiği gibi, insanın ihtiyaçlarının akılcı biçimde karşılanması üzerine değil, insanın tüketim kapasitesinin arttırılması üzerine kafa patlatır ki, bunda başarısız olduğu da pek söylenemez. İnsanın arzuları ve ihtirasları körüklenir, sosyal bir varlık olan insanın otokontrol mekanizmaları, kapitalist bencillik ideolojisi tarafından kırılmaya çalışılır. Biteviye tekrarlanan “çok tüketin” çağrısı, üretilenlerin önemli bir bölümünün çöpe atılması anlamına gelir. Daha çok tükettirmenin yollarından biri de kalitesiz ve dayanıksız ürünlerdir. Tüketebileceğinin katlarca fazlasını satın alarak sahip olma doğrultusundaki suni tutkuyu tatmin etme ihtiyacındaki insanlar, özellikle gelir düzeyinin yüksek olduğu ileri kapitalist ülkelerde hiç de azımsanmayacak oranlara ulaşmışlardır. Bu nevrotik toplumların en ileri örneklerinden biri olan ABD’de, “orta-sınıf” mensupları arasında, buzdolapları ya da kilerleri ağzına kadar taze yiyecekle dolu olmasına rağmen her hafta sonu hipermarketlerden arabalar dolusu yiyecek almak ve bu yiyeceklere yer açmak için evlerinde halihazırda bulunanları çöpe atmak şeklindeki hastalıklı davranış son derece yaygın bir hale gelmiştir. Burjuvazinin tükettirme saldırısının sonuçlarını, hiç giymedikleri yüzlerce giysiyi ve onlarca ayakkabıyı, hiç kullanmadıkları el aletlerinin sayısız türünü, sürekli yeni modeliyle değiştirdikleri halde kırk yılda bir kullandıkları elektrikli aletleri, en ilkel ve temel işlevlerini kullandıkları halde en gelişmiş özelliklere sahip aygıtları satın almayı bir saplantı haline getirmiş bireylerde de görmek mümkündür.

Görülüyor ki burjuva iktisadı gerçekte olan değil de olmasını istediği bir insan tipinden bahsetmektedir. Kapitalistlerin kendi suretlerinde yaratmaya çalıştıkları insan tipi, midesi doysa da gözü doymayan bir insan müsveddesinden başka nedir? Bu insan, hastalıklı ve sapkın bir insandır. Bu nedenle bugün artık gereksiz alış-veriş yapma eğilimi, burjuva akademisyenler tarafından bile kimi psikiyatrik hastalıkların belirtilerinden biri sayılmak zorunda kalınmıştır. Birçok psikolojik hastalığın temelinde olduğu gibi, bu davranış bozukluğunun da temelinde gerçek bir çatışma yatmaktadır: İnsanın nesnel olarak sınırlı ihtiyaçları ile kapitalizm tarafından yapay olarak şişirilmiş istek ve arzuları arasındaki çatışma.

Bir ihtiyacımızı çok daha iyi giderebileceğimiz daha gelişmiş, daha kaliteli yeni ürünlerin yanı sıra toplumsal değişimin doğal bir sonucu olarak ortaya çıkan yeni tip ve nitelikte ihtiyaçlarımızı giderecek ürünlerin de ortaya çıkmasında genel olarak yadırganacak bir durum yoktur. Ama kapitalizmin bu makul sınırlarda kalması ne mümkün! Evrensel meta üretiminin hüküm sürdüğü, yani üretilen her şeyin satılmak üzere üretilmiş bir meta olduğu kapitalist toplumda, en olmadık şeyler tasarlanıp üretiliyor ve bunlar muazzam kampanyalarla insanların zihnine olmazsa olmaz bir ihtiyaç olarak kazınabiliyor. Burjuvaların sevdiği deyişle, “arz kendi talebini yaratıyor”. İnsanların temel ihtiyaçlarını ve hatta lüks sayılan ihtiyaçlarını bir tarafa bırakalım, yoktan yaratılan sanal ihtiyaçlar kapitalizm tarafından kalıcılaştırılmaya çalışılıyor. Her şey “al beni” nesnesine dönüşmüşken, bu albeni insanları neyin ihtiyaç neyin ihtiyaç olmadığı hususunda tam bir karmaşaya sürüklüyor. Kapitalizmin insanlığı sürüklediği bu noktanın, on yıl önce “sanal bebekler” diye gençlerin ellerinde dolaşan oyuncak elektronik bebeklerden daha iyi bir kanıtını bulmak zordur. Öylesine bir tüketimci ideolojik bombardıman sözkonusudur ki, gazetelerin ilan sayfalarında “sanal bebek bakıcısı” arayanlara rastlamak mümkün hale gelmiş ve hatta Japonya’da onlarca kişi sanal bebekleri bakımsızlıktan öldü diye intihar edebilmiştir. Kapitalist tüketim toplumu yabancılaşmanın doruğudur.

Peki neden bu denli yoğun bir tüketim propagandasıyla karşı karşıyayız? Çünkü kapitalist üretimin temel motivasyonu insan ihtiyaçlarını karşılamak değil kâr etmektir. Öte yandan üretim sürecinde elde edilen artı-değerin kâr olarak realize olabilmesi için üretilmiş ürünlerin satılması gerekir. Daha fazla satış daha fazla kâr, daha fazla kâr daha fazla yatırım, daha fazla yatırım daha fazla üretim, ve daha fazla üretim daha fazla satış zorunluluğu demektir. Sermayenin içinde döne döne büyüdüğü döngü budur. Bu döngünün devamında kilit sorunlardan biri (ama yalnızca biri) sürekli olarak büyüyen bir tüketimi güvence altına alma sorunudur. Oysa insanlar sınırsız ihtiyaçlara, sınırsız bir tüketme kapasitesine sahip olmadığı gibi, kapitalist toplumda milyarlarca insan temel maddi-fizyolojik ihtiyaçlarını bile karşılamaktan mahrum durumdadır. Bu gerçeklik kapitalist krizle birlikte çırılçıplak açığa çıkar. Kapitalist krizler hiç de kıtlıktan kaynaklanmaz. “Sınırsız ihtiyaçları olan” ve “sınırsız tüketim kapasitesi olan” insanların kıt tüketim mallarıyla karşılaşmalarından doğmuyor bu krizler. Tersine, insanların kapitalist anlamda tüketebileceklerinden yani satın alabileceklerinden çok daha fazlasının üretilmesinden (aşırı üretim) kaynaklanıyor kapitalist krizler: “Bu sistem, kapitalistlerin doymak bilmez kâr arzusu ve bu temelde güdülenmiş yatırım coşkusuyla, geniş kitlelerin sınırlı tüketim gücü arasındaki çelişki temelinde yol almaya mahkûmdur. Döneme eşlik eden teknolojik yeniliklere rağmen, pek çok kapitalist olumlu beklentilerle aynı yönde davranacağı için belirli bir süre sonra kârlılığın düşmesi, piyasanın yeni ürünlere doyması ve bir aşırı-üretim bunalımının patlak vermesi kaçınılmazdır.”[3]

Sınırlı kaynaklar mı, sonsuz olanaklar mı?

Burjuvazinin ekonomi tanımındaki “kıt kaynaklar” ifadesi, aslında insanların sınırsız ihtiyaçları olduğu varsayımından türer; “sonsuz ihtiyaçlara yetecek mal ve hizmet yoktur” denilir. Sonsuz insan ihtiyaçları varsayımının ne denli çürük olduğunu gördük, bu durumda, kaynakların da kıt olduğunu söylemek için tutarlı bir argüman ileri sürmek güçtür. Kuşkusuz bir şeyin üretilmesi, doğadan bir şeylerin alınarak dönüştürülmesi, bu şeyin doğadan eksiltilmesi demektir ki, içinde yaşadığımız dünyanın sınırlı olduğu açıktır. Ne var ki, burada birkaç hususun altını çizmek gerekir.

Birincisi her tüketim eylemi aynı zamanda bir üretim eylemidir ve tersi. Dolayısıyla tüketim denilen şeyi, mutlak bir yok oluş olarak düşünmek yanlıştır, o bir dönüşüm sürecidir. İkincisi, doğa denilen varlık, sürekli eksilttiğimiz durgun bir varlık değil, kendini yenileyen, eksilenin yerine belli ölçülerde yenisini koyan bir varlıktır. İnsanların en temel maddi ihtiyaçlarından olan besin gereksinimini karşılamak üzere giriştikleri tarımsal faaliyet bu gerçekliğe dayanır. Madenler ve hammaddeler açısından bakıldığında da aslında durum budur, ancak insan ömrünün bu yenilenme süresinin yanında kısacık bir an olarak kalması, bu tür ihtiyaçlarımızı karşılayacak kaynakların giderek azaldığını düşünmemize yol açar. Fakat unutulmamalı ki, gerek geri dönüşüm teknolojileriyle, gerek daha dayanıklı tüketim mallarının üretilmesiyle, gerekse de malzeme bilimindeki devasa atılımlarla bu güçlüğün üstesinden gelmek hiç de imkânsız değildir. Üçüncüsü, doğal kaynaklarımızın temeli olarak dünyamız sınırlı olsa bile, onun içerisindeki mütevazı varlığımız açısından bakıldığında dünyanın sahip olduğu kaynaklar göreli olarak sonsuzdur. Dördüncüsü, insanoğlu geldiği gelişim aşamasında dünyayla sınırlı varlığını da evrenin başka köşelerine uzanarak aşma potansiyeline sahiptir.

İnsanlığın geçmişinde, üretici güçlerin geri düzeyi nedeniyle, insan ihtiyaçlarının karşılanması hususunda büyük bir yetersizliğin olduğu ve bu anlamda sınırlı kaynaklar olduğu söylenebilir kuşkusuz. İnsanoğlu doğanın kendisine kendiliğinden sunduğu olanaklarla büyük ölçüde yetinmek zorunda kalan, bu arada doğanın felâketlerine de tevekkülle katlanmak durumunda bulunan bir varlık, doğanın kölesi durumundaki bir varlık idi. Ama bugün durum hiç de öyle değildir. Doğanın kölesi olmaktan çıkıp onun efendisi haline gelmemizin koşulları giderek olgunlaşmıştır. Emeği ve doğayı inanılmaz boyutlarda sömürmesi ve tahrip etmesine rağmen, kapitalist sistem üretici güçlere yaptırdığı devasa atılımla, ister istemez, insanlığın kurtuluşuna giden yolun da maddi temelini döşemiş bulunmaktadır. Bu maddi temellerin ne denli olgunlaşmış olduğu ve bu arada tüm insanlığın refahı için gerekli kaynakların mevcut olup olmadığı hakkında anlamlı bir fikre sahip olmak için bugünkü kimi üretim rakamlarına bakmak bize küçük bir ipucu verecektir.

En temel ihtiyaçlarımızdan olan besin ihtiyacımızı giderecek tarımsal üretim rakamları bu açıdan bize çok şey anlatıyor. 1961 yılıyla karşılaştırıldığında dünya nüfusu iki katına çıkmıştır. Birleşmiş Milletler’e bağlı Tarım ve Gıda Örgütü (FAO) verilerine göre, bu elli yıllık dönemde, yaklaşık olarak, buğday ve pirinç dahil tahıl üretimi 2,7 katına, taze sebze ve meyve üretimi 4,1 katına, süt üretimi 2 katına ve et üretimi de 3,7 katına çıkmıştır. Yalnızca bu veriler bile, insanların geometrik olarak çoğaldığını, gıda üretiminin ise aritmetik olarak arttığını iddia ederek, insanlar arasındaki toplumsal eşitsizliği, açlığı, yağma savaşlarını ve kapitalizmi aklamaya çalışan Malthus’un sözde teorisini çökertmeye yeterlidir.

 

1961

(milyon ton)

2007

(milyon ton)

Artış

(yüzde)

Hayvansal ürünler

Tereyağı

5,3

8,9

67

Peynir

5,4

18,7

245

Yumurta

15,1

63,4

319

Et

71,3

269,1

277

Süt

344,1

679,2

97

Bitkisel ürünler

Tahıl

877,0

2.351,3

168

Turunçgiller

25,0

117,3

369

Baklagiller

439,0

1.085,8

147

Lifli ürünler

15,0

30,5

102

Yağlı bitkiler

25,7

148,7

478

Köklü ve yumrulu bitkiler

455,3

697,6

53

Sebze ve meyve

221,7

908,8

310

Besin tüketimi açısından baktığımızda da, benzer bir gelişim tablosuna şahit oluruz. Yine FAO verilerine göre, kişi başına günlük ortalama kalori tüketimi, 1961’deki 2253 kcal değerinden, 2003 yılında 2808 kcal’e çıkmış yani yüzde 24 artmıştır. Bu tüketim artışı içerisinde hayvansal gıdaların artışı yüzde 41 iken, bitkisel gıdaların artışı yüzde 21’dir. İnsanın vücut ölçülerine, yaşına ve yaptığı işe bağlı olarak günlük kalori ihtiyacı değişse bile, ortalama ölçülerde orta yaşta bir insanın günlük kalori ihtiyacı 2500 kcal civarındadır. Dolayısıyla dünya üzerindeki bütün insanların bu ortalama kalori miktarını tüketmeleri görüldüğü gibi mümkündür. Bir başka deyişle, bugün artık dünya üzerinde yaşayan 6,6 milyar insanın gıda gereksinimlerini karşılayabilecek bir tarımsal üretim mevcuttur ve bu açıdan bakıldığında “kıt kaynaklar” diye bir şey sözkonusu değildir. Üstelik bu üretim düzeyi, ekilebilir durumda olan toprakların önemli bir bölümünün neo-liberal kapitalist tarım politikaları nedeniyle ekilmemesine rağmen tutturulabilmiştir.

Kişi başına ortalama günlük tarımsal üretim miktarı ve yine kişi başına ortalama günlük kalori tüketim miktarı verileri, dünyada açlık diye bir sorun olmaması gerektiğini haykırıyor. Ama bunlar sadece ortalamalardır ve bu üretim düzeyine rağmen, dünyaya baktığımızda korkunç bir eşitsizlik, dengesizlik ve adaletsizlik tablosuyla karşı karşıya kalırız. Bir tarafta, ileri kapitalist ülkelerde tarımsal verimlilik öylesine yüksek düzeylere çıkmıştır ki, fiyatlar düşmesin diye çiftçiler üretim yapmamaya teşvik ediliyor, üretim yapanlara değil yapmayanlara devlet ödemede bulunuyor; tahıllar denizlere dökülüyor, yakılıyor ya da boyanarak kullanılmaz hale getiriliyor; stoklarda et, süt, tereyağı ve peynir dağları yükseliyor; meyve ağaçları kökünden sökülüp atılıyor. Diğer tarafta, 6,6 milyar insanın yaklaşık yarısı anlamına gelen 3 milyar insan yoksulluk sınırının altında yaşıyor, bunların 1,4 milyarı günde 2 doların altında bir gelirle yaşam savaşı veriyor. Açlık ordusu, tarımsal üretime paralel bir şekilde artıyor! Bugün sürekli açlık çeken insanların sayısı 1 milyar 20 milyon kişiye ulaşmıştır. Dahası ne ironiktir ki, yoksulluk ve açlık sorununu en fazla tarım sektöründe çalışan işçiler yaşıyorlar. FAO’nun verilerine göre 500 milyon ücretli tarım işçisinin büyük bir çoğunluğu yoksulluk ve sürekli açlık içerisinde yaşıyor. Bu tablo da gösteriyor ki, insanlığın bugün geldiği gelişmişlik aşamasında sorun kaynakların “kıt” olmasında değil, bunların emeği ve doğayı sömüren bir avuç kapitalistin tekeli altına alınmış olmasındadır.

Bir kez daha vurgulayalım ki, doğayı tahrip eden, onun kaynaklarını “geri dönülmez” bir şekilde tüketen şey, üretim eyleminin kendisi değil, üretim biçimidir. Açlık, yoksulluk, su kaynaklarının tahribi, çevre kirliliği ve küresel ısınma, doğal kaynakların tahribi gibi sorunların yegâne sorumlusu kapitalist üretim biçimidir. Kapitalist toplumda burjuvaların davranışını benden sonra tufan anlayışının belirlediği açıktır. Dünyanın sonsuz bir zenginlik kaynağı olarak görüldüğü kapitalizmin doğuş çağında, kapitalistler bu sonsuz kaynağı dizginsizce sömürmek ve yağmalamak üzere dünya seferlerine çıktılar. Fethettikleri kaynakları bu sefahatin hiç sonu gelmeyecekmişçesine dibine kadar ve her seferinde daha derinlemesine sömürmeye devam ettiler. Bugün gelinen noktada bir tarafta yaratılan sonsuz olanaklara rağmen, kapitalist üretimin bir sonucu olarak doğanın ve insan emeğinin muazzam bir tahribatıyla karşı karşıyayız. Ama tarih henüz son sözünü söylemiş değil!

İnsanlık bir yol ayrımındadır. Bir yandan kapitalist barbarlık tüm gezegeni ve onun üzerindeki yaşamı yok etmekle tehdit ederken, diğer yandan bu dünyada bir cennet inşa etmenin her türlü potansiyeli mevcuttur; sınıfsız, sömürüsüz, barış, özgürlük ve refah dolu bir toplumun inşası son derece mümkündür. Bunun önündeki engel ve temel sorun, gelişimin önünde nesnel bir sınırın olması, dışımızdaki nesnel dünyanın dayattığı sınırlamaların bulunması sorunu değildir. Sorun, insan hayatını, emeği ve doğal kaynakları müsrif bir şekilde harcayan, çevreyi tahrip eden ve bilim ve teknolojinin potansiyelinin tam olarak gelişmesini engelleyen kapitalist özel mülkiyet ve kapitalist üretim biçimi sorunudur. Kapitalist özel mülkiyeti ortadan kaldırdığımızda tüm insanlığa yetecek bir bolluk ve refahı üretemememiz için hiçbir sebep de kalmayacaktır. Kapitalist sapkınlık ortadan kaldırıldığında, faaliyetinin kendisine ve onun sonuçlarına sahip çıkarak insan, emeğine, kendisine ve doğaya yabancılaşmaya son verebilecek, doğa üzerinde tahripkâr olmayan bir egemenlik kurabilecek ve böylece kendi kurtuluşunu gerçekleştirebilecektir. İşte o zaman sınırsız bir gelişim potansiyeli taşıyan insan, gerçek tarihini yaşamaya başlayacaktır.



[1] Marx, Feuerbach Üzerine Tezler, 6.Tez

[2] Türkiye’de reklam sektörünün hacminin 2008 yılında 4 milyar TL’yi geçtiği söyleniyor. Almanya’da yapılan reklam harcamalarından kişi başına düşen miktar yıllık 360 dolar civarında; yani günlük 1 dolar civarında. Bir başka deyişle, Almanya’da reklama harcanan parayla, “ihtiyaçları sınırsız” olmasına rağmen (!) günde 1 doların altında bir gelirle geçinmek zorunda olan 1 milyar insanın 85 milyonunun yaşam standardını iki katına çıkartmak mümkündür.

[3] Elif Çağlı, Kapitalizmin Krizleri ve Devrimci Durum, Tarih Bilinci Yay.

Kaynak: 
Marksist Tutum dergisi, no:54, Eylül 2009