TC’nin Sahte Laikliği ve Diyanet İşleri Başkanlığı


Kemalist rejim 3 Mart 1924’te Şeriye ve Evkaf Vekaleti yerine Diyanet İşleri Başkanlığı’nı (DİB) kurmuştu. Geçtiğimiz günlerde 90. yılını geride bırakan bu kurum, devletin din ile ilişkisinin ve sahte laiklik anlayışının en önemli göstergelerinden biri olarak üzerinde durulmayı hak ediyor.

12 Eylül Anayasası’nın 136. maddesinde “Genel İdare içinde yer alan Diyanet İşleri Başkanlığı, laiklik ilkesi doğrultusunda, bütün siyasi görüş ve düşünüşlerin dışında kalarak ve milletçe dayanışmayı ve bütünleşmeyi amaç edinerek, özel kanunda gösterilen görevleri yerine getirir” deniyor. DİB’in varlığı, yani devletin din işlerini düzenleyen bir kurum ile toplumun inançlarına yön vermeye çalışması, TC tipi laikliğin sahteliğini göstermektedir. Üstelik DİB, 90 yıllık tarihinin hiçbir döneminde “siyasi görüş ve düşünüşlerin” dışında kalmamıştır.

DİB, devlet aygıtı içerisinde giderek büyüyen bir yer işgal etmektedir. AKP döneminde DİB’in personel sayısı 74 binden 118 bine çıktı. DİB’e tahsis edilen kadro sayısı ise 141 bine çıkartılmış durumda. Son yıllarda çıkardığı kanunlarla DİB’e aldığı personeli diğer kurumlara sınavsız olarak geçiş yaptırma yetkisini elde eden hükümet, bu kurumu kendi kadroları için bir üs olarak da kullanmaktadır. Nitekim kadro sayısı sürekli arttırılırken ve tahsis edilen kadroların şu anda 23 bini boşken, yılda ortalama 2 bin Diyanet kadrosu diğer devlet kurumlarına yatay geçiş yapmaktadır.

DİB’e ayrılan ödenek yıldan yıla hızla büyüyor. 2014 yılı bütçesinden Diyanet’in aldığı ödenek bir önceki yıla göre 800 milyonluk artış göstererek 5 milyar 400 milyon TL’ye ulaştı. 5,4 milyarlık dev bütçesi ile DİB, Türkiye bütçesinden en fazla pay alan 13. kurum durumundadır. DİB’in bütçesi 11 bakanlığın bütçesinden daha fazladır. Bu bakanlıklar arasında İçişleri Bakanlığı, Sağlık Bakanlığı, Dışişleri Bakanlığı, Kültür ve Turizm Bakanlığı, Çevre ve Şehircilik Bakanlığı gibi bakanlıklar da yer almaktadır.

DİB’in tarihsel arka planı

Tarih boyunca egemenler, saltanatlarını ve sömürü düzenlerini korumak için dini ideolojik bir aygıt olarak kullanmış, siyasi çıkarlarına alet etmişlerdir. Osmanlı’da da durum farklı değildi. Saltanat, hükmetme yetkisini Tanrıdan aldığını iddia ediyor, padişahlık kurumu ve devlet kutsanıyordu. Despotik Osmanlı rejimi dini saltanatın çıkarlarına göre kullanarak halk üzerinde egemenlik sürüyordu. Saltanat, iktidarını korumak ve halk muhalefetini önlemek için halifelik kurumunu kullanıyor, şeyhülislamlara da kendi çıkarları doğrultusunda fetva verdiriyordu. Padişahlar işlerine gelmeyen şeyhülislamları azlediyor, sürgüne yolluyor, hatta cellâtlarına öldürtebiliyordu. Şeyhülislamların görevi saltanatın çıkarlarına uygun dini yorumlar yapmak ve fetvalar vermekti. Padişahlar, tahtlarını korumak için kendi kardeşlerini ve çocuklarını öldürürken, şeyhülislamlar padişahların işlediği cinayetleri aklamak üzere “dinen caiz olduğu” yönünde fetvalar verirdi. Şeyhülislamın vereceği tüm fetvalar Osmanlı padişahının onayından geçmek zorundaydı.

Tepeden bir devrimle kurulan TC devleti de, dini kendi çıkarları için kullanma geleneğini devam ettirdi. Osmanlı’da devletin başındaki padişah aynı zamanda halife unvanı taşıyordu. Cumhuriyet rejiminde devlet iktidarını yürütenler dinî bir sıfat taşımazlar. Ancak bu durum dinin devlet ve hükümetler tarafından kullanılagelmesine engel olmamıştır.

Osmanlı’daki şeyhülislamlık kurumunun rolü cumhuriyet rejiminde DİB’e verilmiştir. Osmanlı’daki Şeyhülislamlık gibi cumhuriyet rejiminde de DİB, toplumun duygu ve inanç dünyasını egemenlerin çıkarlarına göre şekillendirmek, halkın iktidarın isteklerine rıza göstermesini sağlamak, iktidarın pis işlerine kılıf uydurmak gibi görevler üstlenmiştir. DİB, siyasetten asla bağımsız olmamış, bilakis iktidarların ideolojik ve siyasal bir enstrümanı olmuştur. DİB’in yayınlayacağı tüm fetvaların hükümetin onayından geçmesi zorunludur. DİB, devletin din işlerinden mesuldür. Diyanet İşleri Başkanı hükümet tarafından atanan bir bürokrattır.

DİB’in başkanları, kendilerini atayan hükümetlere memurluk ettikleri için, hükümetlerin talep ve ihtiyaçlarını dinî inanç ve değerlerden, hatta kutsal kitaplarda yazanlardan daha önde tutarlar. Devletin ve siyasi iktidarın emrinde çalışan DİB, dini devletleştirmeye, toplumun inanç dünyasını ve değerlerini devletin kontrolü altında tutmaya ve yön vermeye çalışır. Dini rejimin ruhuna uydurmakla görevlendirilen DİB, devletin ve hükümetin iç ve dış politikasına uygun fetvalar yayınlar. Camilerde okunan Cuma hutbeleri bile hükümetlerin siyasetine uygun olarak düzenlenir. Fetvaların hukuki bir bağlayıcılığı yoktur ama camilere ibadet için gelen milyonlarca insanı etkileme kapasitesi oldukça fazladır.

Siyasi ihtiyaçlara uygun fetvalar

Cumhuriyetin kuruluşunun arifesinde Osmanlı hanedanının elindeki İstanbul hükümeti ile Ankara’daki Meclis arasında iktidar mücadelesi yaşanıyordu. İstanbul hükümeti, Ankara hükümeti için “bunlar haindir, idamları caizdir” fetvası çıkartırken, Ankara’da Müdafaai Hukuk’un başkanı Rıfat Börekçi milli mücadelenin kutsal bir savaş olduğunu, halifenin esir düştüğünü, İstanbul hükümetinin gıyaben idama mahkûm edildiğini belirten bir fetva yayınlamıştı. Rıfat Börekçi ilerleyen yıllarda yeni rejimin ilk Diyanet İşleri Başkanı olacaktı.

Cumhuriyet rejiminin kuruluşunun hemen ardından kurulan Diyanet İşleri Başkanlığı’nın ilk fetvalarından biri halifeliğin kaldırılmasıyla ilgiliydi. 1924 yılında İstanbul Müftüsü, “Biz madem ki bütün hukukumuzu Heyet-i Vekile’ye (TBMM) vermişiz, onların mukarreratını başımızın üstünde tutmaya mecburuz. Eğer heyet «Hilafeti ilga edeceğiz» derse, biz de o karara tâbi olarak hilafetin ilgasına ses çıkarmayacağız” diyerek yeni rejime desteğini sunuyordu. Yeni rejim, TBMM’nin dünyevi ve uhrevi bütün yetkileri elinde bulundurduğunu ilan etmişti. 1924’te Tevhid-i Tedrisat Kanunu kapsamında dinî eğitim veren tüm okullar kapatıldı.

Rejim, 1925 yılında tekke, zaviye ve türbeleri kapatarak sivil alanda toplumun farklı mezhep ve inançlarını yaşamasının önünü kapadı. Rejim aynı yıl şapka kanununu çıkarttı. Tepeden dayatılan kurallarla toplumun görünümünü ve yaşam biçimini “Batılılaştırmayı” ve “çağdaşlaştırmayı” amaçlayan rejim, şapka kanununa muhalefet edenleri idam edecek kadar zalim yöntemler kullanıyordu. DİB’in şapka fetvası ise şöyleydi: “Ulu’l emir olan Mübeccel hükümet-i cumhuriyetimizin dört dini delile ve memleketimizin asri ihtiyacına muvafık gördüğü medeni kisveyi giymemek, dinen, aklen, siyaseten büyük mesuliyet gerektirir, başkaları için ibret olacak cezaları davet eder.”

Kemalist rejim o “ibretlik” cezalarla halka ve muhalefet edene zulmederken, DİB zulme dinî kılıf uyduruyordu. Kemalist rejimin topluma tepeden dayattığı tüm düzenlemelerde DİB, rejimin yanında saf tuttu. Laiklik ilkesinin 1937 yılında anayasaya dahil edilmesi din üzerindeki devlet tekelini ortadan kaldırmıyor, bilakis tasdik ediyordu. 1939 yılında müftülere verilen bir tamimde Müslümanların zekât, sadaka ve kurban derilerini Tayyare Cemiyeti’ne vermelerinin caiz olduğu açıklanıyordu.

Yeni rejim Türk milliyetçiliğini kullanarak sınıf ayrımlarının üzerini örtmeye ve ezilen sınıfları kandırmaya çalışıyordu. Tekke ve zaviyelerin kapatılması sayesinde devlet, tüm sivil dini oluşumları yasaklamış, DİB üzerinden dini tamamen kendi tekeline almıştı. Kılık kıyafet “devriminden” ezanın Türkçeleştirilmesi gibi uygulamalara kadar devletin her kararı Diyanet tarafından “caiz” görüldü.

Diyanet, toplumsal işbölümünün Allah’ın bir hikmeti olduğunu, işçi-işveren ilişkilerinde çıkan sorunların “iyi insan, iyi Müslüman” formülüyle çözümlenmesi gerektiğini telkin eder. Bu hususlarda yapılan tüm açıklamaların mevcut iş yasalarındaki ve borçlar kanunundaki hükümleri yansıtır tarzda yorumlanmış olması dikkat çekicidir.

Resmi ideolojinin ve siyasi iktidarın hizmetindeki DİB, devletin dönemsel ihtiyaçlarına göre “komünizme karşı mücadele”, “bölücülüğe karşı mücadele” ya da “irticaya karşı mücadele” konseptine uygun açıklamalar ve yayınlar yaptı.

“Soğuk savaş” dönemi boyunca işçi hareketi ve komünizm tehlikesi karşısında Batı’da Vatikan nasıl kapitalizm yanlısı bir tutum izlediyse, Türkiye’de de Diyanet aynı paralelde hareket etti. DİB, devletin kendi tekeline aldığı İslamiyet yorumlarının dışına çıkan tarikatlara karşı mücadeleyi de ihmal etmedi. Menderes hükümetlerinin işbaşında olduğu 1950’li yıllarda cemaatlerin oluşması önündeki engeller azaltılmıştı. Ancak Menderes bunu, özgürlükçü bir politika izleme saikiyle değil, tarikatların desteğini alarak iktidarını sağlamlaştırma amacıyla yapmıştı.

Tüm askeri darbe dönemlerinde DİB, darbe hükümetlerinin emrinde fetvalar yayınladı. 27 Mayıs darbesiyle birlikte din üzerinde devlet tekeli kurma çabaları yeniden yoğunlaştı. Darbecilerin emrindeki DİB’in müftülüklere gönderdiği telgraf emirlerinde, darbeye ve darbecilere destek vermeyenlerin hem bu dünyada hem de ahrette çekecekleri yazıyordu. Müftülüklere gönderilen yazılı belgelerde, vaizlere, hadis ve ayetlerle vatandaşları darbenin hayırlı bir eylem olduğuna ikna etmeleri tembih ediliyordu. Dönemin belgeleri içerisinde darbe hükümetine destek vermenin “dini vecibe olduğu ve ahiret için mesuliyet taşındığı” ifadeleri yer buluyordu.

1964 yılında Diyanet yayınlarından çıkan “Nurculuk Hakkında” adlı kitapta, Nurcuların inanışlarının İslam dininin kaide ve formüllerine uymayan bir akide tarzı oluşturduğu anlatılıyor; “Nurculuk dini meselelerle işi çığırından çıkaran bir istismara ilaveten milli ve içtimai konularda da birlik fikrini baltalayan bir zihniyeti temsil etmiştir” denilerek mahkûm ediliyordu. Nur hareketinin esin kaynağı olan Said-i Nursi’nin Kürt olması nedeniyle Nur hareketi bölücü ilan ediliyordu.

İşçi hareketini ve sosyalist hareketi ezmek için gerçekleştirilen 12 Eylül faşist darbesi döneminde de faşist Cunta, DİB’i ideolojik manipülasyon için kullanıyordu. DİB “milli birlik ve beraberlik” için gerekliydi. Darbeciler irtica tehdidi bahanesine sığınarak devletin resmi ideolojisi olan Kemalizmi parlatmaya çalışıyordu. Diyanet’in kurguladığı “devlet dininin” dışına çıkan tarikatlar mahkûm ediliyordu.

1981 yılında Diyanet İşleri Başkanı Tayyar Altıkulaç darbeci generallere verdiği brifingde şöyle diyordu: “Sayın devlet başkanım… Çok kıymetli zamanınızı alarak sözü uzatmamak için bu yıkıcı dini akımlardan sadece birinden, kanaatimizce en tehlikelisinden söz etmek istiyorum. Bu örgütün başlıca hedefleri devleti yıkmak, Süleymancılık tarikatına dayalı bir din devleti kurmaktır.” 12 Eylül’ün faşist şefi Kenan Evren Diyanet’in açıklamalarıyla yetinmiyor, mitinglerde halka seslenirken konuşmalarını Kuran’dan ayetlerle süslüyordu. İlerleyen yıllarda Altıkulaç, “dört kez partisi dini esaslara dayalı devlet kurma isteği taşıdığı gerekçesi ile kapatılan Erbakan ile değil de, laik sistemi korumak için darbe yapan Evren’le daha iyi anlaşıyorduk” diyecekti.

Diyanet’e bağlı imamlar 1982’den bu yana göreve başlamadan önce “TC Anayasası’na, Atatürk inkılâp ve ilkelerine ve Türk milliyetçiliğine” sadakatle bağlı kalacaklarına dair yemin ettirilerek göreve başlatılıyor. Kuran’da milliyetçilik olmamasına ve İslam dini ırkçı-kavmiyetçi anlayışı kesin olarak reddetmesine karşın TC, Türk milliyetçiliği ile İslamiyeti yan yana getiren sahtekâr bir ideolojiyi resmileştirdiği için, devletin maaşlı din memurları bu yemini etmek zorunda bırakılmıştır. 12 Eylül Anayasası’nın 136. maddesinde DİB’in amacı “milli dayanışma ve bütünleşmeyi geliştirme ve pekiştirme” olarak tanımlandı. Genç nesilleri “zararlı” akımlardan uzak tutmak, Türk milli kimliğini korumak, peygamber ocağı olan orduya güven ve sadakati arttırmak, birlik ve beraberlik adına tek tipleştirilmiş bir toplum oluşturmak için çalışmak DİB’in varlık nedeniydi! Ezan, hutbe ve vaazlar merkezileştirilerek din üzerindeki devlet tekeli güçlendirildi. Darbecilerin imam-hatip okullarını arttırmasındaki amaç resmi devlet dinini yayacak din adamları yetiştirmekti. Alevi köylerine ve ilçelerine cami yaptırmak ve cemaatsiz camilere imam atamak da 12 Eylül’ün “başarıları” arasındaydı.

28 Şubat darbe döneminde de Diyanet yöneticileri ordunun siparişlerine uygun vaaz ve hutbeler hazırlayıp camilerde okutuyordu. Diyanet’in düzenlediği panellerde ulusalcı görüşleriyle sivrilen Yekta Güngör Özden gibi isimler konuşmacı oluyordu.

Diyanet’e her dönemde egemen olan “devlet ne eylerse güzel eyler” zihniyetidir. Bu durum DİB’in çelişkili açıklamalarında karşılık bulur. Görevden alınarak merkeze çekilen devlet bürokratları Diyanet’e gönderdikleri bir soruda “hiçbir iş yapmadan aldıkları maaşın helal mi haram mı olduğunu” sorarlar. DİB’in birimlerinden biri olan Din İşleri Yüksek Kurulu şu cevabı verir: “Devletin uygulaması sonucu kimi devlet işçi ve memurlarının çalışmadan maaş almaları halinde bu maaşlar helaldir. Bu uygulamada işveren devlettir, uygulama mercii devlettir.” Aynı soru özel sektör için sorulduğunda ise Diyanet’in yanıtı “hiçbir iş yapmadan maaş almak haramdır” olmuştur.

TC’nin sahte laik rejimi altında Ramazan aylarında mahyalar (cami minareleri arasına asılan ışıklı yazılar) bile devletin topluma mesajlarını iletmek için kullanıldı. Mahyalara siyasi liderlerin adları yazıldı. “Atatürk ve Var ol İnönü” mahyasının yanı sıra devletin söz konusu dönemdeki politik ihtiyaçlarına göre çeşitli mahyalar cami minareleri arasında yer buldu. “Şehitlere Fatiha”, “Yerli malı kullan”, “Para biriktir”, “Ne mutlu Türküm diyene” gibi mahyalar bunlardan bazılarıdır.

Diyanet’in din yorumları, döneme ve iktidara göre değişir. Örneğin kürtaj hakkında İslamda açık bir hüküm yoktur. Diyanet 1983 yılına kadar zorunlu haller dışında kürtajı dinen haram saymıştı. 1983’te kürtaj yasağı kaldırılırken DİB’den onay fetvası alındı. Bu dönemde devletin önceliği nüfus planlamasıydı. AKP, Türkiye kapitalizminin orta ve uzun vadede daha fazla genç ve ucuz işgücüne ihtiyaç duyacağını hesap edince, başbakanın ağzından en az 3 çocuk yapmayı vaaz etmeye başladı. DİB bu sefer kürtajın haram olduğunu açıklayarak hükümetin nüfus politikasına göre “devlet dinini” revize etti.

1999 yılında siyasi tutsaklar F tipi hücrelere girmemek için ölüm orucu yaparken devlet 19 Aralıkta başlatacağı büyük katliam için hazırlıklarını yapıyordu. Ölüm orucu toplumun vicdanına seslenen siyasi bir eylemdi. DİB, devlet katliamından 5 gün önce, insanın belli bir amaç uğruna hayatını kasten sona erdirmesinin dinen tasvip edilemeyeceğini, bir insanı ölümden kurtaranın bütün insanlığa hayat bahşetmiş kabul edileceğini açıklıyordu. 20 cezaevine saldıran devlet, 30 tutsağı katlederken “hayata dönüş” operasyonu gerçekleştirdiğini ve ölüm orucundaki insanları ölümden kurtardığını iddia ediyordu!

Diyanet ve Kürtler

Diyanet’in Kürtlere ilişkin yaklaşımları da devletin Kürt politikasına göre değişim göstermiştir. Cumhuriyetin kuruluşunu takip eden yıllar boyunca devletin diğer kurumları gibi Diyanet için de Kürtler ve onların çoğunluğunun bağlı olduğu Şafilik mezhebi “yok” idi.

1990’lı yıllarda devletin Kürt ulusal hareketine karşı kirli ve kanlı savaşı doruk noktasına ulaşmıştı. Ecevit’in koalisyon hükümetinde bakanlık da yapmış MHP kökenli Abdulhaluk Çay tarafından Diyanet İşleri Başkanlığı’nın katkılarıyla hazırlanan bir kitap, dönemin “imhacı” ruhunu yansıtmaktadır. Çay’ın yazdığı kitaba göre Hz. Süleyman şeytan tarafından kutsal yüzüğü dereye atılarak tahttan uzaklaştırılır. Hz. Süleyman’ın iktidardan uzak kaldığı 40 gün içinde haremindeki cariyeler şeytanla cinsel ilişki kurup hamile kalırlar. Tahta döndüğünde bu durumu fark eden Hz. Süleyman cariyelerini dağlara sürgün ederek cezalandırır. Doğan çocuklar birbirleriyle evlenip üremişler ve şeytan soyu Kürtler böyle peydahlanmıştır! İşte hasta ruhlu faşist siyasetçilerin yazdığı rezil hurafeler içeren böylesi kitaplar DİB’in katkılarıyla hazırlanmıştır.

“Türk milliyetçiliğine” bağlı ve “milli bütünleşmeyi amaçlayan” DİB, farklı etnik kimlikleri ve mezhepleri yok saymış, devletin tektipleştirme siyasetine katkı yapabilmek için “din kardeşliği” söylemini kullanmıştır.

Kürt ulusal hareketinin yıldan yıla sürekli güçlenmesi sonucunda devletin geleneksel asimilasyon, inkâr ve imha politikaları iflas etmiş, devlet yeni arayışlara yönelmek zorunda kalmıştır. Diyanet’in 2011 yılı bütçe tasarısında, bölücü akımlara karşı vatandaşları doğru bilgilendirmek amacıyla “irşat ekipleri” kurulması planlandı. 2011 yılında hükümetten işareti alan Diyanet, Kuran’da “Dillerin farklılığı Allah’ın ayetlerindendir” buyrulduğunu “keşfediyor”, “dilleri inkâr etmek Allah’ın ayetini inkâr etmektir” diyordu. DİB başkanı Diyarbakır’da “Dini Yüksek İhtisas Merkezi” kuracaklarını bildirerek, “bu ihtisas merkezi, bölgedeki ilmi birikimle cumhuriyet döneminde ilahiyat fakültelerinden elde edilen modern birikimi birleştirecek ve oradan toplumun tamamını kuşatacak bir maya oluşturacaktır” diyordu. Diyarbakır’da on binlerin katılımıyla “Kutlu Doğum Haftası” etkinlikleri düzenleniyor, hükümet Kürtleri “inanç ve duygu ortaklığı” söylemleriyle rejime eklemlemeye çalışıyordu. AKP hükümetinin 2012 yılında devreye sokmaya çalıştığı Mele-Molla projesi de bu arayışları yansıtıyordu. Meleleri sivil din adamı olmaktan çıkarıp memur olarak atayarak devletleştirmek ve kontrol altına almak hedefleniyordu. Başbakan yardımcısı Bekir Bozdağ, bu projeyle din adamlarının “başkaları tarafından kontrol edilmeleri önlenecek” diyordu. Diyanet arpalığına katarak Kürt sivil din adamlarının devletleştirilmesi-memurlaştırılması projesi, asimile edilemeyen Kürtleri “din kardeşliği” söylemiyle devlete eklemleme politikasıydı.

AKP döneminde DİB

AKP iktidarının ilk yılları boyunca Diyanet, geleneksel Kemalist sivil-asker bürokrasiyle AKP arasındaki çekişmelerin seyrine göre salınım gösterdi. Ancak kurumun resmi ideolojiyi, devleti ve rejimi kutsayan temel işlevi değişmedi. Bir akademisyenin 2003-2007 yılları arasında 150 hutbe üzerinde yaptığı inceleme, hutbelerde “vatan sevgisinin” “Allah sevgisinden” daha çok konu edildiğini gösteriyor. Bazı hutbelerde devletten “kutsal devlet” diye bahsediliyor.

2002’de kurulan AKP hükümetinin önünde önemli bir sınav vardı. AKP’nin üst yönetimi ABD’nin Irak’ı işgal etmesini destekliyor ve emperyalist savaşa ABD’nin yanında katılarak işgalden pay kapmak istiyordu. Savaşa girmek ve girmemek ve emperyalist işgalden alınacak pay konusunda egemen sınıf kendi içerisinde kavgaya tutuşmuştu. Diyanet, ABD’nin Irak saldırısını engellemek üzere Irak’a canlı kalkan olarak giden barış aktivistleriyle ilgili bir fetva yayınladı. Bu fetvada, canlı kalkan eyleminin “bile bile ölüme gitmek, dolayısıyla intihar” anlamı taşıdığından İslami açıdan caiz olmadığı söyleniyordu. Ambargo dönemi boyunca ölen 600 bin Iraklı çocuk için ya da Irak işgali ve sonrasında hayatını kaybeden 1 milyondan fazla Iraklı Müslüman “din kardeşi” için tek kelime etmeyen DİB, ABD bombardımanını önlemeye çalışan barış aktivistlerini karalamak için yorum yapıyordu.

2006 yılında Bülent Arınç, Diyanet İşleri Başkanlığı’nın varlığının laiklikle bağdaşmadığını söyleyebiliyordu. 2012 yılına gelindiğinde ise Arınç, “Gazi Mustafa Kemal Diyanet İşleri Başkanı’nı yanından ayırmazdı. Bakmayın siz protokolde 52. sırada olduğuna, inşallah yeni düzenlemeyle Gazi Mustafa Kemal’in verdiği yerde olacak” diyordu. Bu değişim, gelgitler ve yalpalamalarla da olsa birkaç yıl öncesine kadar statükoyla çatışma yaşayan AKP’nin ilerleyen yıllarda statükonun kendisi haline geldiğinin çarpıcı bir göstergesidir.

2007 yılında hükümet mortgage yasasını çıkardı. Bazı vatandaşlar “faizli krediyle ev alınması dinen caiz midir” diye Diyanet’e sordu. Diyanet “zaruretler haramı mubah kılar” diyerek faizli krediyle ev alınmasına onay verdi.

AKP ve arkasındaki sermaye güçlerinin İstanbul merkezli banka sermayesi ile çıkar ve iktidar çekişmeleri yaşaması bile Diyanet fetvalarında yansımasını bulmuştur. DİB, “alacaklı durumda olan kişi, elindeki çek veya senedi daha düşük bir bedelle vadesinden önce banka gibi tüzel kişilere ya da üçüncü şahıslara satmak isterse bu işlem caiz olmaz” açıklamasını yaptı. Bu açıklama faktoring şirketlerini doğrudan ilgilendiriyordu. Bu alanda faaliyet gösteren şirketlerin ve bankaların Doğan Holding, Koç, Garanti Bankası, İş Bankası, TEB gibi, AKP’ye yakın sermaye çevrelerine rakip sermaye çevreleri olması elbette tesadüf değildir.

Diyanet İşleri Başkanı Ali Bardakoğlu, 2010 yılında bir televizyon kanalında başörtüsü ile ilgili açıklama yapmış, bu açıklama yüzünden hükümet ile ters düşmüştü. Bardakoğlu, başörtüsünün dinî vecibe olduğunu ancak kadının başını örtmesinin Müslüman olmanın ön şartı olmadığını, başını örtmeyenin de Müslüman olabileceğini açıklamıştı. Bardakoğlu bu açıklamasından 20 gün sonra görevden el çektirildi. Aslında bu açıklama başörtüsü konusunda DİB’in uzun yıllardır devam eden yaklaşımından farklı bir şey değildi. Ancak AKP başörtüsü sorununu çözmüyor, yasakları kaldırmıyor ve başörtüsü mağduriyetini devam ettirerek siyasi çıkar elde ediyordu.

Bardakoğlu’nun tasfiyesinin ardından DİB’in başına getirilen Mehmet Görmez, AKP politikalarına çok daha iyi angaje olmayı beceriyor. DİB, Suriye halkının acılarının son bulması duaları eşliğinde kitleleri Suriye’ye dönük bir askeri müdahaleye psikolojik olarak hazırlama görevine soyunmuştur. Görmez “Ailenin Korunması ve Kadına Yönelik Şiddetin Önlenmesi” başlıklı bir konferansta “kadına karşı şiddetle uğraşacağınıza Suriye’ye bakın” diyebilmiştir. Gezi Parkı eylemleri sırasında DİB’in “Alo Fetva” hattından yapılan açıklamada, biber gazı kullanmanın dini açıdan sakıncalı olmadığı belirtildi. Diyanet “her ülkede bu tarz gösteri yapanlara, şiddete başvuranlara karşı savunma biçimleri geliştirildiğini, devletimizin de bunu yaptığını” açıkladı.

Son dönemde, Fethullah Gülen’in ünlü bedduasının ardından DİB’in Alo-Fetva hattını arayan vatandaşlar, dinde bedduanın yerinin olmadığını da öğrendiler! Önümüzdeki dönemde AKP’nin, iktidarını ve din üzerinde kurduğu devlet tekelini gölgeleyecek, AKP politikalarına biat etmeyecek cemaatlerin ve dinsel akımların önünü keseceğini öngörmek hiç de falcılık olmayacaktır.

AKP hükümeti muhafazakâr tabanını genişletmek üzere toplumu dindarlaştırma faaliyetlerine hız verdi. Önceki hükümetler döneminde yaygın kutlanmayan “Kutlu Doğum Haftası” AKP döneminde 20 binden fazla etkinlikle kutlandı. AKP itaatkârlığa, boyun eğmeye yatkın bir dindar-muhafazakâr işçi tipini oluşturmaya çalışıyor. Ağır sanayi işçileri üzerinde yapılan araştırmalar, kentlerde yaşayan, ağır sanayide uzun yıllar çalışan, evli, iş yönelimli-çileci çalışma tutumunu benimseyen istikrarlı, itaatkâr, kanaatkâr, çalışkan, disiplinli işçi tipinin, dindar-muhafazakâr işçi tipiyle örtüştüğünü ortaya koyuyor. AKP’nin işçi ve emekçiler arasında muhafazakâr eğilimi güçlendirme çalışmalarının temel sebebi budur.

Devletin ve Diyanet’in Alevileri yok sayan tutumları ve AKP’nin Aleviliğe yönelik kirli planları da malûmdur. AKP’nin mezhepsel kutuplaştırmaya dayalı güncel politik tutumları, Alevi din adamlarını satın alma projelerini şimdilik rafa kaldırmasını gerektirmiştir. Ancak devletin Aleviliği yok sayma ya da asimile etmeye dayalı tarihsel politikası değişmiş değildir.

Marksistler devletin elini halkın dini inançlarından çekmesini ve tüm inançların özgürleşmesini savunur. Bu çerçevede DİB’in lağvedilmesi, devletin din üzerindeki tahakkümünün ve kontrolünün sona ermesi, herkesin devletten tamamen bağımsız olarak dini inançlarını kendi sivil organizasyonlarıyla yürütebilmesi, işçi ve emekçilerin mücadele talepleri arasındadır.

(Kaynak: Marksist Tutum, Nisan 2014, no: 109)


Etiketler