Navigation

Vergilendirmenin Ekonomi Politiği

Yazıcı içinYazıcı içine-postayla göndere-postayla gönder
AKP hükümetinin hazırladığı bir torba kanun tasarısı içinde getirilmesi öngörülen bazı yeni vergi artışlarıyla esas olarak belirli işçi sınıfı katmanlarına ve küçük-burjuvaziye bindirilen yeni külfet, halkın vergiler altında ezilmesine dair eski sözü hatırlatır nitelikte olmuştur. Hele hele önümüzdeki dönemde yeni bazı artışların daha gündeme geleceği de göründüğünden bu sözler daha da yerini bulmaktadır.

Marx’ın da büyük bir burjuva iktisatçısı olarak andığı ve emek-değer teorisinin öncülerinden David Ricardo’nun önemli iktisadi teorilerini formüle ettiği başlıca kitabının adı Ekonomi Politiğin ve Vergilendirmenin İlkeleri idi. Liberalizmin tarihsel ikonlarından olan Ricardo, kitabın adından ve aşağı yukarı üçte birinin hasredilmesinden de anlaşılacağı üzere vergi sorununa büyük önem veriyordu. Hangi sınıflar hangi ölçülerle ne kadar vergi vermelidir sorusu onun uğraştığı başlıca sorunlardan biriydi. Sanayici ne kadar verecekti, toprak sahibi ne kadar verecekti, işçi ne kadar verecekti? Yanlış ölçülerle sermayeden alınacak fazla vergi, sermayenin gelişimini sekteye uğratırdı ona göre. Hiç kuşkusuz Ricardo, esasen Adam Smith’in attığı temeller üzerinde yürüyerek emek-değer teorisini ilerletirken, bu sorgulamalarının bulgularından da yararlandı ve daha sonra Marx’ın devralıp aşacağı yeni temeller attı.

Vergiler sadece klasik burjuva ekonomi politiğinin son büyük ismi Ricardo için önemli değildi. Verginin önemi konusunda “yerli ve milli” kaynaklarımız da bize bazı ipuçları veriyor. Padişahlarla ilgili anlatılan birçok fıkrada, salınan vergilerin halkta yol açtığı tepkilerin önemi hep vurgulanır. Hatta okul kitaplarında devletlerin ya da hanedanlıkların çöküşü anlatılırken kullanılan bir ifadeyi MEB tornasından geçmiş her deneyimli TC yurttaşı hatırlayacaktır: “Halk ağır vergiler altında eziliyordu…”

AKP hükümetinin hazırladığı bir torba kanun tasarısı içinde getirilmesi öngörülen bazı yeni vergi artışları bu sözleri akla getiriyor. Zira iktidar bu tasarıyla bir yandan açıkça üstat Ricardo’nun tavsiyelerine uyarak, oluşacak yeni vergi yükünün pek azını sermayeye yüklemiştir. Diğer yandan, esas olarak belirli işçi sınıfı katmanlarına ve küçük-burjuvaziye bindirilen yeni külfet, halkın vergiler altında ezilmesine dair eski sözü hatırlatır nitelikte olmuştur. Hele hele önümüzdeki dönemde yeni bazı artışların daha gündeme geleceği de göründüğünden bu sözler daha da yerini bulmaktadır.

Vergiler nedeniyle oluşan hoşnutsuzluk, özellikle Motorlu Taşıtlar Vergisine (MTV) getirilmesi öngörülen yüzde 40-70 arası (ortalamasının yüzde 60’a geleceği hesap ediliyor) fahiş artış üzerinden açığa vuruldu. Yandaşlar cephesinden bile homurtular yükseldi. Sonunda kullarının üzüntüsünü gören Saray devreye girerek âlicenaplık sergiledi ve bir yandan “bu elbette hükümetin bileceği bir iş” diyerek, kuvvetler ayrılığına ne kadar önem verdiğini, yüksek bir demokratik kültüre sahip olduğunu gösterdi (!), bir yandan da hükümete bunun “gözden geçirilebileceği” mesajını verdi. Bu şark tiyatrosunun sonunda hükümet de gecikmeden MTV’ye yapılması öngörülen zamda bir indirim yapacağını ilan etti. Saray’ın bu hamlesiyle, soytarı medya hemen manşetleri düzüp oluşmuş tepkiyi telafi etmek üzere rotatifleri çalıştırıp, henüz oranı belli olmamış indirimi müjdeli haber havası içinde davul zurnayla duyurdu.

“Bütçe disiplini”

15 yıldır iktidarda olan AKP hükümetleri süresince, seven sevmeyen tüm burjuva kesimlerin, içte ve dışta ortak olarak “takdir ettikleri” bir yön olduysa, o da AKP’nin kamu maliyesinde “disiplin” sağladığıydı. Bu uzun dönem boyunca, alkollü içecekler ve tütün mamulleri gibi tüketim maddelerine konulanlar dışında şaşkınlık yaratacak keskin vergi artışları ya da ağır külfetler getiren yeni vergiler söz konusu olmamıştı. İlk kez söz konusu yeni torba kanun tasarısıyla vergiler konusunda ciddi bir artış gündeme gelmiş oldu. Torba kanun sadece büyük bir MTV artışını değil, başka bazı vergilerde de artışlar içeriyordu. Bu artışlar neticesinde, yapılan açıklamaya göre, devlete 30 milyar lira düzeyinde ek gelir gelecekti. Bunun büyük bir rakam olduğuna hiç kuşku yok. Dahası aynı günlerde ilan edilen Orta Vadeli Planda (OVP), devletin elinde her nasılsa hâlâ kalmış olan son malvarlıklarının da özelleştirilerek ek milyarca lira daha gelir elde edileceği öngörülüyor. Zaten torba kanun tasarısındaki vergi artışları da bu OVP çerçevesinde düzenlenmişti.

Bu veriler üst üste konulduğunda görülen şey devlet-i âlinin tabir caizse “paraya sıkıştığı”dır. Neden? Maliye bakanı ve başbakan başta olmak üzere çeşitli hükümet sözcüleri söz konusu ek vergi gelirlerinin “savunma” harcamaları için gerekli olduğunu ısrarla vurguladılar. İddialarına göre bu ek 30 milyar dolayındaki vergi gelirinin 8 milyarı doğrudan “savunma” giderlerine ayrılacak. Bu açıklama doğru olsa bile, geriye kalan 20 milyardan büyük kısım neyle açıklanacak?

Gerçek şu ki, Sarayıyla hükümetiyle iktidar bol keseden devleti talan etmiş, kasayı enikonu boşaltmıştır. Şimdi yapılmaya çalışılan ise vatanseverlik/fedakârlık şalıyla pazarladıkları paketle, hem açığı yamamak hem de aynı şekilde devam edecek önümüzdeki dönemin yüksek harcamaları için kaynak devşirmek. Bu harcamalarla bütçenin nasıl hoyratça tarumar edildiğini görmek için basındaki en isabetli değerlendirmelerden birini aktaralım:

“2017 bütçesinde öngörülen açık 47,5 milyar TL’ydi. Bu tutar da Hazine borçlanmasıyla karşılanacaktı. Bir başka yasaya göre de borçlanma limiti ihtiyaç duyulursa, bir kere bakan, ikinci kez de Bakanlar Kurulu kararıyla iki kez yüzde 5’er artırım yapılabiliyor. Böylece toplamda gösterilen bütçe açığının, yüzde 10’u kadar daha borçlanma yapılabiliyor. Bu hesaba göre 2017 yılı bütçesinde, Hazine’nin en fazla 52,2 milyar TL’ye kadar borçlanması gerekiyordu. Fakat bu limitler çoktan aşılmış. 130 maddelik ‘torba kanun’un ortalarında bir yerine, rakamla değil yazıyla küçücük bir rakam konulmuş: ‘Net borç kullanım tutarı 2017 yılı için 1 Ocak 2017 tarihinden geçerli olmak üzere, Bakan ve Bakanlar Kurulu tarafından artırılan net borç kullanım tutarına otuzyedi milyar TL ilave edilerek uygulanır.’” (Çiğdem Toker, Cumhuriyet)

Bunun anlamı, başlangıçta 47,5 milyar TL olarak öngörülen 2017 bütçe açığının, tüm bu ilavelerle 90 milyar TL dolaylarına, yani neredeyse iki katına çıktığıdır. Bu, bir öngörünün ve onun dayandırıldığı hesabın yüzde yüz oranında sapması demektir ki, olağan bir burjuva demokrasisinde bunun ağır bedeli olurdu. Ancak Türkiye’deki mevcut rejimin niteliğini gösteren bir öge olarak, bunun denetimi yapılamamakta, hesabı sorulamamakta, tam bir keyfi idare hüküm sürmektedir.

Açığın kaynakları

Sonuç olarak yeni vergi artışları bu büyük deliği yamamak için getirilmektedir. Kesedeki bu büyük delik nasıl oluştu? Bunu dört kalemde toplamak mümkün. Birincisi, iktidarın başta referandum olmak üzere genel olarak erime işaretleri veren seçmen desteğini tutmak, toparlamak için yaptığı harcamalar. Bir partinin, bir siyasi liderin seçim kampanya harcamaları, kendi sivil kaynaklarından ziyade, daha önce görülmemiş oranda devlet kesesinden yapıldı. Kampanya harcamalarının ötesinde AKP’nin oy tabanını doğrudan ilgilendiren ballı teşvikler, vergi/prim indirimleri ile aflar, kolay krediler, yoksul kitleleri bağlamak için pederşahi ulufe ve ihsanlar da bu doğrudan ve somut politik harcamalar kapsamına girmekte. Gerçekte 2015 Haziran seçimlerinde iktidarı kaybeden Erdoğan ve AKP, tam da o günlerden beri durumu toparlamak için, politika düzleminde milliyetçiliği, şovenizmi şahlandırırken ekonomik planda da seçmen rüşveti için kesenin ağzını açıyordu.

İkinci kalem, kısmen birinci kalemdeki amaçla bağlantılı olarak, yandaş sermayenin semirtilmesine giden kaynaklardan oluşuyor. Burada iki yön bulunuyor. Birincisi, kitlelerde genel olarak ciddi bir ekonomik kriz algısının oluşmasına mahal vermemek için, yani işsizlik ve yoksullaşmada ani kötüleşme doğuracak türde keskin bir artışa izin vermemek için, ekonomiyi her ne olursa olsun canlı tutma arayışıdır. İkinci yön ise, bunu özellikle yandaş sermayeye kaynak aktarımı yoluyla yapma çabasıdır. Propaganda değeri büyük olan mega projelere giden para burada ciddi bir alt kalem oluşturuyor. AKP ticari sır bahanesini öne sürerek köprü, tünel, havalimanı, kanal gibi birçoğu aşırı pahalı ve verimsiz projeler üzerinden yandaş sermaye gruplarına hortumla pompalanan kaynakları gizliyor.

Burada hatırlatılması gereken bazı noktalar var. Örneğin yukarıda bahsedilen amaçlar çerçevesinde, geçen yıl Türkiye Varlık Fonu (TVF) kurulmuş ve Kredi Garanti Fonu (KGF) da yeniden yapılandırılarak Hazine destek miktarı katlamalı biçimde arttırılmıştır. Birçok kamu varlığı TVF’ye aktarılabilir hale geldiği gibi, Hazine eliyle de KGF bol keseden fonlanmaya başladı. KGF’nin amacı Erdoğan’ın “faizleri yüksek tutuyorlar, o yüzden benim sermayedarım kredi alıp üretim yapamıyor” diye habire azarladığı bankalara sağlanan bir tür teminat garantisi idi. Yani devlet şirketlere kefil oluyordu. Böylece bankalar normalde kredi şartlarını sağlayamayan ya da bir şekilde güvenmedikleri şirketlere kredi verebileceklerdi. Bu fon son bir yılda harıl harıl çalıştı ve bankalar bu devlet güvencesi sayesinde normalde vermeyecekleri kredileri vermeye başladılar. Son iki çeyrekte ekonominin yolunda gittiği izlenimini veren görece yüksek büyüme rakamları, tüm yorumcuların birleştiği üzere, bu ballı fonlar ve diğer teşvik mekanizmaları sayesinde mümkün olmuştu.

Bu fon ve diğer teşvik mekanizmalarıyla sağlanan kredilerin önemli bir bölümü AKP yandaşı sermaye kesimlerine gidiyordu şüphesiz. Ancak gelinen noktada kimi ekonomistler bu kredilerin geri dönüşünde ciddi bir eksiklik olabileceği tahmininde bulunuyorlar. Öyle görünüyor ki, bu sermaye kesimleri iş borcu ödemeye geldiğinde arkalarındaki devlet desteğine de güvenerek yan çizmekteler. Ya da bu baştan itibaren zaten bilinen bir şeydi. AKP, birazdan değineceğimiz üzere, getirdiği yeni vergi artışlarıyla kendi yandaş sermayedarlarının sıkıntılarını, başta geniş emekçi yığınların, kısmen de kendisinden olmayan sermaye kesimlerinin sırtına yıkmaktadır.

Bütçe açığındaki üçüncü kalem, AKP iktidarının tam bir sonradan görmelik hazımsızlığı içinde hızla yükselen gösteriş ve lüks temelli israfçı harcamalarıdır. Özel uçakların, lüks arabaların, debdebeli kutlamaların, gösterilerin gırla gittiği bir cümbüş söz konusu. Tam da bu yüzden Erdoğan ara sıra bu gösteriş tutkusuna gem vurmaya yönelik beyanlarda bulunuyor. Bunun zerrece inandırıcılığı olmadığını, tümüyle göz boyama amacı taşıdığını söylemeye elbette gerek yok. Bu beyanlar son yıllarda yoksul dindar kitlelerin bu debdebede bir sorun olduğunu sezinlemeye ve homurdanmaya başlamalarından kaynaklanıyor. Diyanet İşleri Başkanına milyon dolarlık zırhlı Mercedes tahsis etme, Düzce gibi küçük bir ilin belediye başkanının bile en pahalısından araçlarla koca bir makam araç filosu oluşturup, eleştiriler karşısında bir de “benim ne eksiğim var” diyerek bunu pişkince savunması gibi örnekler buzdağının sadece küçük, ama sembolik uç verişleri idi. Son Sayıştay raporunda Sarayın sadece temizliğine bile yılda 2 milyon liranın gittiğinin tespit edildiğini hatırlatıp bu bahsi sonlandıralım.

Dördüncü kalem ise, içeride ve dışarıda Kürt düşmanlığını ve bölgede nüfuz sahibi olmayı esas alan, maceracı, saldırgan, emperyalist politikadır. Bu politikanın en genel anlamıyla askeri harcamaları arttırmaması düşünülemez. Bir yandan silah sanayii alanında yeni ve büyük yatırımların yapılması, S-400 örneğinde olduğu gibi çok pahalı savaş-silah sistemlerinin satın alınması, diğer yandan dışarıda boyutları genişleyen askeri-istihbâri faaliyetler, bu alandaki harcamaları hızla yükseltmektedir. Buralara giden harcamaların tüm boyutlarıyla görülmemesi için Örtülü Ödenek hacminin de son yıllarda katlamalı olarak arttığı biliniyor. Dahası başbakanlığa bağlı örtülü ödeneğin yanı sıra artık cumhurbaşkanlığının da ikinci örtülü ödeneği var.

Diğer taraftan dünya kapitalizminin çok yüksek bir entegrasyon düzeyine ulaştığı ve siyaset ile ekonominin de çok daha dolaysız biçimde iç içe geçtiği günümüzde, dış politikada büyük emperyalist güçlerle sürtüşmeleri içeren adımların ekonomik planda da yansımalarının olacağı kesindir. Rusya ile yaşanan uçak krizinin ardından özellikle turizm ve tarımda ciddi bir darbe yenildiği biliniyor. Etkilerin bu derece dolaysız ve açık olmadığı daha nice durum vardır. Tam da bu nedenle eleştirel AKP’li Akif Beki son vergi zamları vesilesiyle şunları deme zorunluluğunu duyuyor: “Dış ticaretimizi riske sokan her racon kesme, bütçe açığı ve vergi artışı olarak bize geri döner, yaşadığımız bu, kabul. Dünyaya ferman okutmanın bedeli, vergi cinsinden halka ödettiriliyor. Millet, gücümüzün üstünde dış politikanın kendi sırtından yapıldığını, ancak ucu dokunduğunda hissediyor, kesesine yansıdığında anlıyor, kabul.”

İktidarın şimdiye kadar izlediği dış politikanın birçok noktada çıkmaza girmesi, bölgede gerilimin tırmanması, içerideki savaşın olanca şiddetiyle devam etmesi ve silahta büyük emperyalist güçlere bağımlılığın sonuçlarının daha da ağırlaşması nedeniyle, iktidarın önümüzdeki dönemde askeri harcamaları daha da fazla arttırmaya yöneleceğini görmek zor değildir. Ancak bu, vergi konusundaki tablonun ne bütününü açıklayabilir ne de onun büyük kısmını. Dolayısıyla iktidarın “savunma sanayimizi geliştirmemiz gerekiyor” argümanını, halkın vatanseverlik/fedakârlık duygularını gıdıklamak ve bu ideolojik perdeyle vergi artışlarının altındaki çok daha büyük nedenlerin üzerini örtmek üzere dolaşıma soktuğunu görmek gerekiyor.

Faturanın seçmeli dağıtılışı

Peki, iktidar büyük açığı kapamak, iktidarın bekasını sağlamak ve “ziyafeti” sürdürmek için, boşalan kasayı kimin cebine elini uzatarak dolduracaktı? İşte burada olabildiği ölçüde seçmeci bir tutum izlendiği görülüyor. Genelde vergilerin yükünün işçi sınıfının (ücret geliriyle geçinme zorunda olanların tamamı) sırtında olması elbette artık kanıksanmış bir vakıadır, ancak bu son vergi artışlarında daha ince ayrımlara gidildiği de görülebiliyor. Şöyle ki, AKP’ye oy veren, onu destekleyen toplumsal katmanların üzerine mümkün olduğunca az yük bindirilmeye çalışıldı. Elbette burada mutlak bir muafiyet söz konusu olamazdı. Zaten bu yüzden özellikle MTV dolayısıyla ciddi bir homurtu yükseldi. Ancak dikkatli bir seçme yapılmaya çalışıldığı açıktır.

Gelir vergisinde toplam dört gelir dilimi içinden sadece üçüncü dilimin (yıllık brüt 30.000 ilâ 110.000 TL gelir aralığında olanlar) vergi oranı yüzde 27’den 30’a çıkarılmış, daha düşük gelir dilimleri ile en yüksek gelir diliminin oranları aynı bırakılmıştır. Bu da iktidarın bu düzenlemede en yüksek gelirlilere ilişmediğini, aynı zamanda en düşük gelirlilere de fazla yük bindirmemeye çalıştığına işaret ediyor. Aynı paketteki bir diğer düzenleme de bu noktayı pekiştiriyor. Bir önceki seçimde muhalefetin basıncıyla asgari ücreti istemediği ölçüde arttırmak zorunda kalan iktidar, bu yükselen asgari ücretin bile sene sonuna doğru ikinci vergi dilimine girmesi nedeniyle eleştiri almaya başlamıştı. Sonrasında yine “siyasi harcamalar” kapsamında palyatif bir düzenleme yapılarak, senenin son aylarında oluşan ek vergi yükü devlet tarafından ödenir hale geldi. Şimdi torba kanunda getirilen bir düzenlemeyle bu daha net ve kalıcı bir hale getiriliyor. Yani asgari ücretlilerin net aylık ücreti, yasal güvenceyle, sene içinde hiçbir surette düşmeyecek.

Sermaye cephesine gelecek olursak, burada da iktidarın seçmeli bir yol izlediğini görüyoruz. Düzenlemede kurumlar vergisi oranına genel olarak bir artış getirilmiyor, bunun yerine, bir ayrım yapılarak, sadece Finansal Kurumlar Vergisinin oranı arttırılıyor (yüzde 20’den 22’ye). Burada Erdoğan’ın sık sık azarladığı ve üzerlerine basınç bindirdiği bankalara gözdağı verildiği, bir fatura kesildiği açıktır. Böylece hem sermayeye dokunulmuyor, şirketler kayrılıyor türünden gelebilecek eleştirilere karşı önlem alınmış oluyor, hem de bu, AKP ile doğrudan bağlantılı yandaş sermayeye dokunmadan yapılmış oluyor. Pek muhtemelen dindar tabana yönelik olarak da, “faizciler”e dokunulduğu mesajı verilmektedir.

Torba kanun tasarısında, yoksul işçi katmanları hariç geri kalan tüm toplum sınıflarını ve katmanlarını ortak olarak ilgilendiren vergi artışları ise öncelikle MTV’de ve birkaç tüketim vergisi kaleminde oldu. Nitekim “isyan” da MTV’den patlak verdi. AKP iktidarı döneminde orta gelir grubunda önemli bir genişleme yaşanmış ve bu grubun toplumsal hayattaki en belirgin statü göstergelerinden biri otomobil almak olmuştu. Yapılan onca ilave yollara, yeni altyapı trafik düzenlemelerine, açılan yeni metrolara rağmen, büyük kentlerde bugün yaşanan çıldırtıcı trafik sıkışıklığının önemli sebebi tam da budur. Üstelik bu durum otomobildeki çok yüksek tüketim vergisi oranlarına rağmen böyledir. Satın alma sırasında bir kereliğine katlanılan bu oranlar fiyatın doğal bir parçası olarak orta gelir grubunca kanıksanmıştır.

Ancak her yıl düzenli ödenen MTV gibi vergiler, trafik sigortası, KASKO gibi sigorta giderleri bu kesimler için hiç de kanıksanmış değildir. Hatta bu nedenle birçok esnaf, küçük işletme sahibi, küçük mülk sahibi, çiftçi vs. riski göze alarak araç sigortalarını, kanunen zorunlu muayeneleri ve dahi araç bakımlarını bile yaptırmaz. Bunlar Türkiye’ye özgü tipik şarklı küçük-burjuva davranışlarıdır. İşte iktidarın yeni vergi düzenlemeleri içinde asıl tepki doğuran kalemin MTV olmasının altında bu gibi gerçeklikler yatmaktadır. Erdoğan’ın son aşamada devreye bir kurtarıcıymış gibi girip müdahale etmesinin sebebi de bunun AKP’ye destek veren bu kitleye fazlasıyla dokunmuş olmasıdır.

* * *

Erdoğan ve AKP’nin yeni rejiminin çeşitli yönlerden zorlukları var. Özellikle uluslararası alanda yaşanan fiyaskolar ve sıkışma ön plana çıksa da, AKP’nin ekonomi alanında ciddi bir sorun çıkmamasına büyük önem verdiği bir gerçektir. Ancak, uzun yıllardır, IMF denetimiyle de belli bir denge içinde götürmeyi başardığı bütçe gibi alanlarda son iki yılda bozulma başlamıştır. Önceki dönemde sağlanan göreli ekonomik “istikrarın” her düzeyde çok ciddi bir borçlanmaya dayanması ayrı bir sorundur. Örneğin Türkiye’nin dış borcu milli gelirinin yarısını ilk kez aşmış bulunuyor. Hem şirketlerin hem devletin hem de bireylerin borçları hızla artmaktadır ve büyük bir yekûn tutmaktadır. Bunun anlamı birçok sorunun sadece geleceğe ötelendiğidir.

AKP hem özel olarak kendisine bağlı sermaye kesimlerinin çıkarlarını korumak ve geliştirmek hem de geniş yoksul dindar emekçi katmanlarda bir hoşnutsuzluk dalgasının oluşmamasını sağlamak gibi ikili bir yol tutturmaktaydı. Ama bu çelişki ancak belirli şartlar altında ve belirli ölçülerde idare edilebilir bir çelişkidir. Şartlar zorlaştığında daha keskin tercihler kendilerini dayatacak, herkesi aynı anda idare etmek mümkün olmayacaktır. Şimdilik Erdoğan ve AKP açısından somut mesele, başta belediye seçimleri olmak üzere önümüzdeki süreçte takvimi belirlenmiş seçimleri bir biçimde atlatıp, yeni rejimi kurumsallaştırma sürecinin son kritik halkasını tamamlamaktır.

Bu nedenle zamanlama olarak kimi acı reçetelerin, mümkün olduğunca seçmeli biçimde, erkenden dayatılması bir stratejidir. Şimdilerde İstanbul da dâhil olmak üzere bazı belediye başkanlarının tasfiyesi ve değişikliklere gidilmesi de aynı kaygıların ürünüdür. Seçimlere dönük olarak belediyeler üzerinden de ciddi harcamaların yapılacağı, bunun hayati önemde görüldüğü bellidir. Bu çerçevede önümüzdeki kısa dönemde vergi zamlarının arkasının geleceğini de tahmin etmek zor değildir. Muhtemelen özel tüketim vergisi türü dolaylı vergilere yüklenme olacaktır. Torba kanun tasarısındaki kimi maddelerde Bakanlar Kuruluna ve Maliye Bakanlığına verilen yetkiler arttırılıyor. Yani bir daha yasa çıkarma zahmetine girmemek için, vergi arttırmak gerektiğinde doğrudan Bakanlar Kurulu ve Maliye Bakanlığının kararı yeterli olacak.

Unutmamak gerekiyor ki vergi konusu da sınıf mücadelesinin bir konusudur. Kendi düzenlerinin bekası için işçi-emekçi kitlelere büyük vergi artışları dayatan burjuvaların bu gibi yükleri, kimi zaman yaptıkları gibi vatanseverlik/fedakârlık kılıfı altında yutturma çabalarına geçit verilmemeli, tam tersine, şovenist, emperyalist politikaların sadece Türkiye’deki değil tüm bölgedeki işçi-emekçilerin çıkarlarına ve kardeşliğine düşman olduğu gerçeği ısrarla vurgulanmalıdır. Burjuva düzen hüküm sürdükçe işçi sınıfı burjuva devletin finansmanına kendi gelirlerinden mümkün olduğu ölçüde daha az katkıda bulunmak, buna mukabil devlet kaynaklarının da mümkün olduğunca işçi sınıfının ve diğer emekçi katmanların yararına kullanılmasını sağlamak doğrultusunda mücadele verir. Gerçek şu ki, işçi sınıfı nüfusun çok büyük bir bölümünü oluşturduğu halde, ulusal gelirden en fazla yüzde 40’lar düzeyinde bir pay almakta, ama buna rağmen devletin vergi yükünün de aşağı yukarı yüzde 70-80’ini yüklenmektedir. Dahası bu devletin harcamalarının da büyük bölümü işçi-emekçi kitlelerin yararına harcamalar olmayıp, sermayenin çıkarlarını gözeten harcamalardır. O nedenle işçi sınıfı açısından daha az vergi vermek, daha çok toplumsal-kamusal hizmet için bastırmak temel bir mücadele çizgisidir.

Vergiler işçi sınıfının yarattığı zenginliğin büyük bölümüne el koyan sermayenin sırtına!

Savaşa değil, sermayenin talanına değil, eğitime, sağlığa, sosyal güvenliğe, yaşlı ve çocuk bakımına, engellilere, konuta, ulaşım ve iletişime, temiz enerji ve çevreye bütçe!