Navigation

Anti-Emperyalizm Adına Diktatörleri Savunanlar

Arap coğrafyasını sarsan isyan dalgasının Libya'ya ulaşması ve hızlı bir şekilde iç savaşa dönüşmesinin ardından Kaddafi'yi hedef alan emperyalist bir müdahalenin başlaması, sol içindeki bazı hastalıklı yaklaşımların tekrar su yüzüne çıkmasına sebep olmuş durumdadır. Bu yaklaşımın temelinde, Libya'nın Tunus, Mısır ve diğer Arap ülkeleriyle kıyaslandığında olumlu yanları olduğu ve Kaddafi'nin "anti-emperyalist" bir çizgide bulunduğu anlayışı yatıyor. Bu anlayıştan hareketle dünyada ve Türkiye'de bazı sol kesimler, kimi zaman açıktan kimi zaman da üstü örtük ve oportünist bir biçimde "emperyalist güçler karşısında direndiğini" söyleyerek Kaddafi'yi olumluyorlar.

Maalesef bu sakat yaklaşımlar yeni değildir. Yakın geçmişte de Saddam ve Miloşeviç gibi diktatörlere sözümona anti-emperyalist oldukları gerekçesiyle sahip çıkılmış, hatta kimileri Saddam'ın ordusuna katılarak Amerika'ya karşı savaşmaktan bahsedebilmişti. Biraz daha geriye gidilecek olunursa, Çavuşesku ve benzeri Stalinist diktatörlere de sahip çıkıldığı, halkın ayaklanarak bu tarihsel garabetleri yıkmasının "karşı-devrim" olarak nitelendirildiği hatırlanacaktır.

Gerçekte baskıcı, zorba ve eli kanlı diktatörlerden başka bir şey olmayan bu isimlere sol ve anti-emperyalizm adına sahip çıkılmasının yahut üstü kapalı biçimlerde dahi olsa olumlu yaklaşılmasının iki önemli ve vahim sonucu vardır. Birincisi, bu türden yaklaşımlar işçi-emekçi kitlelerin gözünde solun ve sosyalist hareketin değerini küçülten bir etki yaratmaktadır. Zaten emperyalizm, yürüttüğü ideolojik bombardımanla kitlelerin kafasını yeterince bulandırmış ve sosyalizmin, faşizm ve benzeri türden totaliter bir rejim olduğu yanılsamasını yeterince yaymış durumdadır. İkincisi, yanlış bir anti-emperyalizm anlayışına dayanan bu yaklaşımlar, emperyalizme karşı doğru temellerde bir mücadele hattı örülmesinin önünde de engel olmaktadır. Anti-emperyalist mücadelenin anti-kapitalist içeriğinden ayrıştırılması ve hatta Amerikan karşıtlığına indirgenmesi, son tahlilde Stalinist bir anlayışa, yani küçük-burjuva sosyalizmine dayanmaktadır. Dolayısıyla böylesi anlayışların işçi sınıfı hareketine sosyalist devrim doğrultusunda yol göstermesi mümkün değildir. Aksine işçi sınıfının kafası bulandırılmakta, mücadeleci unsurlar yanlış hedeflere yöneltilmekte ve burjuva odakların değirmenine su taşınmaktadır.

Açıkça belirtmek gerekir ki, Marksistlerin, emperyalistlere karşı çıkmak için Kaddafi vb. türden diktatörlere ihtiyacı yoktur. Anti-emperyalizm adına, "düşmanımın düşmanı dostumdur" türünden hatalı anlayışlarla Kaddafi veya Saddam gibileri olumlamak son derece sakat bir tutumdur. Libya'daki sürece müdahale eden güçlerin emperyalist olması, Kaddafi'nin bir diktatör olduğu gerçeğini değiştirmez ve onu savunulabilir kılmaz. Öte yandan ve hiç kuşkusuz, Kaddafi gibi bir diktatörün varlığı da emperyalistlerin müdahalesini meşru kılmaz. Libya'nın ezilen ve sömürülen emekçi kitlelerinin yapması gereken, hem Kaddafi'ye hem de emperyalist güçlere karşı durmak ve tıpkı Paris Komünarlarının yaptığı gibi, kendi iktidarlarını kurmak üzere mücadele yürütmektir. Marksistlerin gerek Libya halkına, gerek diğer Arap emekçilerine, gerekse de Türkiye'nin emekçi sınıflarına anlatması gereken budur.

Kaddafi'yi "anti-emperyalist", ayaklanan halkı "karşı-devrimci" ilan etmek

Milliyetçi-devletçi küçük-burjuva sosyalistler, ayaklanan kitlelerin sosyalist bir devrime ilerlemeyişinden ve bu ilerleyişe yön verebilecek siyasi önderliklerin bulunmayışından dolayı Arap halklarının kalkıştığı hareketlere genel anlamda küçümseyen bir tarzda yaklaşmaktadırlar. Geniş bir coğrafyada gerçekleşen hareketlerin Amerikan emperyalizmi eliyle başlatıldığını ve tüm sürecin Büyük Ortadoğu Projesi çerçevesinde önceden planlanmış bir biçimde ilerlediğini, sonuçta tüm bu ülkelerde "ılımlı İslam" rejimlerinin vücut bulacağını söylemektedirler.

Bu yaklaşım, Arap coğrafyasının geneline hâkim olan baskıcı rejimlerin ve diktatörlüklerin yıkılarak yerine burjuva anlamda bile olsa daha demokratik rejimlerin kurulması olasılığını, yani tarihsel anlamda bir ileri gidiş olasılığını tamamen gözardı etmekte ve hatta süreci tersinden okuyarak bunu olumsuzlamaktadır. Kuşkusuz kitlelerin kendi iktidarları altında kuracakları bir işçi demokrasisiyle karşılaştırıldığında, en ideal burjuva demokrasisi bile son derece sönük kalacaktır. Ancak işçi sınıfının bilinç ve örgütlülük düzeyinin yetersizliği nedeniyle bu devrimci durumun bir işçi iktidarıyla sonuçlanmaması, ortaya çıkabilecek burjuva demokratik dönüşümlerin önemsiz olduğu anlamına gelmez. Hele hele bu tür gelişmelerin "gerici" olarak nitelendirilmesi asla doğru değildir. Çoğu ancak 60'lı yıllardan itibaren bağımsızlıklarını kazanmış ve 30-40 yıldır diktatörlerce yönetilen Arap ülkelerinde gerçekleşecek böylesi bir değişiklik, çok açıktır ki, tarihsel olarak ileriye doğru bir gidiş olacaktır.

Emperyalist güçlerin şu veya bu sebeple, bu kitlesel ayaklanma süreçlerine cephe almayışları, sürecin tarihsel planda olumlu niteliğini değiştirmez. Kuşkusuz emperyalistler bunu kendi çıkarları açısından, yani bölgeyi dünya kapitalizmine daha derinden entegre etmek ve böylece pazarı genişletmek için, nüfuz alanlarını genişletmek için ve bilumum emperyalist emelleri için kullanmaya çalışacaklardır. Ancak ne ayağa kalkmış Arap halkları işin içine emperyalistler girdi diye eski diktatörlerine razı olmak zorundadır, ne de bu diktatörlüklerin devrilmesi emperyalistler pek karşı durmadı diye olumlu bir şey olmaktan çıkacaktır.

Süreci yanlış okuyanlar, aslında her şeyin başından itibaren ABD emperyalizminin komplosu olduğu tezinden hareketle, Kaddafi'yi olumlamakta ve ona anti-emperyalist misyonlar biçmektedirler. Bunlara göre Arap coğrafyasındaki gelişmeler doğrultu itibarıyla devrimci değildir, hatta gerici yöndedir.[1] Güya Libya'da diğer Arap ülkelerine göre daha ileri bir sosyal yapı bulunmaktadır ve emperyalistler de bunu yok etmek istemektedirler.

Bu görüşlerin sahipleri, Libya'yı eski Doğu Bloku ülkeleriyle aynı kategoriye koymakta ve emperyalist müdahaleyi yine Doğu Bloku ülkelerindeki rejimlerin yıkılışı sürecinin başlangıcına benzeterek, Libya halkının diktatör Kaddafi'ye isyanını da –adını koymadan– "karşı-devrimci" ilan etmekte beis görmemektedirler: "Koca Afrika'da, görece biraz daha insani bir yaşam kurabilmiş, şaşırtıcı bir sosyal güvenlik sistemine sahip yegâne ülke, paramparça olmanın ve belki de NATO işgalinin eşiğinde. Feshediliyor resmen. Ondan çok daha «iyisini» biz 1989'larda Doğu Avrupa'da gördük. İnsanlarının geleceğini resmen garantiye almış, sefaleti tarihe gömmüş rejimler, bırakın o garantileri reddetmeyi, onları «diktatörlük» olarak yutmayı ve yutturmayı bile becermiş halkların etkin katılımıyla yıkıldı. Şimdi olan, bir başka düzlemde ama kısmen benzer şeylerdir. Libya, gerçekten de Afrika'nın diğer insanlık dışı rejimlerinden farklıydı. Komşularına benzemezdi. Ama kurtulamıyor..."[2]

Bu yanlış görüşleri çok daha uç biçimlerde ve açıktan ileri süren sosyal-faşistler de yok değildir. İşte bir örnek, kimilerinin ağzında geveleyerek utangaçça söylediğini açıktan dile getiriyor: "BOP kapsamında doğal olarak Libya'da da düğmeye basıldı. Ancak burada emperyalizm çok sert bir kayaya çarptı. Kaddafi, Tunus'taki gibi korkup hemen kaçmadı. Mübarek gibi de teslim olmadı. «Kanımın son damlasına kadar ülkemi savunacağım» dedi. Ve ilave etti: «Ben bir devrimciyim. Devrimle geldim. İsyancılar akıllarını başlarına almazlarsa idam ederim. Batı güdümündeki ihaneti affetmem. Gerekirse çok kan dökülür.» Oysa birazcık tarih bilgileri olsa bunların anti-emperyalist ve vatan bilinçlerinin Atatürk'ten geldiğini bilirlerdi. Yine Atatürk bunlara İtalyan emperyalistlerine karşı gerilla harbini de öğretmişti. Kaddafi'nin meydan okuması emperyalistlere birden Atatürk'ün o ünlü özdeyişini hatırlattı: «Ya İstiklal Ya ölüm!» İşte kara kara düşünmeleri bundandır. Yugoslavya Başkanı Miloseviç, Amerika'ya karşı vatanını savunmak istedi; hain, kasap, savaş suçlusu ilan edildi. Emperyalizmin hapishanelerinde öldü. Irak Başkanı Saddam, petrollerine göz diken Amerika'ya karşı vatanını savundu. Kendi ülkesinde Amerika tarafından idam edildi. Kaddafi'ye de kızmaları bundan. Mustafa Kemal'e de vatanını savunduğu için idam fermanı yazmadılar mı?"[3]

Kaddafi'yi olumlayan bu koro, uluslararası arenada, küçük-burjuva sosyalistlerinin yere göğe sığdıramadığı Chavez ve Castro'dan da destek almaktadır. Chavez, Kaddafi ile görüştükten sonra ona sahip çıkarak, Libya'daki sürecin müsebbibinin ayaklanan halkın silahlandırılması olduğunu ifade etmiştir. Benzer şekilde Küba lideri Fidel Castro da daha baştan itibaren Kaddafi karşıtı ayaklanmayı emperyalist bir komplo olarak adlandırdı ve "devrimci Kaddafi"nin desteklenmesi için çağrı yaptı.

Tüm bunlara, kitlelerde alttan alta Kaddafi lehinde bir görüş oluşturmak için yapılan oportünist ayak oyunlarını da eklemek gerekir. Meselâ Libya ile ilgili haberlerin "Kaddafi Libya'nın sömürgeleştirilmesine karşı", "Kaddafi Libya'nın bombalanmasını sömürgeci haçlı seferi olarak değerlendirdi", "Libya bombalara direniyor, Kaddafi boyun eğmiyor" türünden başlıklarla verilmesi; emperyalistlerin müdahalesinin yarattığı olumsuzluklara ilişkin haberler bolca verilirken Kaddafi'nin katliamlarının es geçilmesi; muhalif güçlere dair şüphe yaratılmaya çalışılması vs.

Arap coğrafyasında yaşanan süreç ve Libya'yla ilgili yaratılan yanılsamalar bunlarla da sınırlı kalmamaktadır. Milliyetçi-devletçi küçük-burjuva sosyalistleri, Libya'yı Yugoslavya'ya benzeterek ve eski Doğu Bloku ülkelerinin yıkıldığı süreçle paralellikler kurarak, Libya'daki ayaklanmayı "karşı-devrim" saymanın zeminini oluşturmaktadırlar. Emperyalistlerin 1989'da "sosyalist" rejimleri karşı-devrimci tertiplerle yıktıklarını ileri süren bu görüşe göre, sıra Libya'ya gelmiştir. "1989'da beyni bulutlanmış halklar sosyalizme dair her şeyi, muz, din ve pornografinin simgelediği «serbest piyasa» için tuzla buz ederken sesleri çıkmayanlar, aradan biraz zaman geçince faturayı kucaklarında buluverdiler. Ortadan kaldırıldılar. Domino kuramı varsa eğer, işte böyle bir kuramdır. O zaman... O zaman, Yugoslavya büyük ölçüde Türkiye'ydi. Irak büyük ölçüde Türkiye'ydi. Aslında onlardan önce reel sosyalizm ve SSCB büyük ölçüde Türkiye'ydi. Şimdi de Libya, büyük ölçüde, Türkiye'dir. (…) İyi de, kitle hareketlerini nasıl açıklayacağız? O soru bekleyebilir."[4] Bunların söylenmesindeki amaç, bölünme paranoyasını körükleyerek Kürtlerin kendi kaderini tayin hakkını reddetmektir.

Bu görüşleri savunanlar Yugoslavya örneği üzerinden Kaddafi'yle Miloşeviç arasında da benzerlikler kuruyor ve ikisini de anti-emperyalist ilan ediveriyorlar. Sanki, Yugoslavya dahil olmak üzere, söz konusu bürokratik diktatörlükler kendi emekçi halklarını sömürüp ezmiyorlar ve emekçiler onlara karşı büyük bir öfke ve nefret duymuyorlarmış gibi; sanki farklı milliyetlerin söz konusu olduğu hallerde küçük milliyetlere yönelik şovenist baskılar yokmuş ve bu nedenle bu halklar ulusal baskıya öfke duymuyorlarmış gibi; bu ülkelerdeki diktatörlüklerin yıkılış süreçlerini tümüyle emperyalist güçlerin fitnesi olarak sunuyorlar.

İdeolojik temelini Stalinizmden alan bu küçük-burjuva sosyalistlerine göre Miloşeviç Sırp şovenizminin temsilcisi değil de halkların birliğini savunan bir sosyalistti. Zaten çıkarıldığı uluslararası mahkemeyi tanımadığını bildirmiş, mahkemede ödünsüz bir tutum sergilemiş ve emperyalistlerle uzlaşmamıştı! Cenaze törenine sosyalist parti yöneticilerinin ve ellerinde sosyalist flamalarla on binlerce insanın katılması da onun bir "kahraman" olduğunu ve asla "aşırı milliyetçi" biri olmadığını gösteriyordu! Bu kesimlerden kimileri Miloşeviç'in sosyalistliğine ve anti-emperyalistliğine o kadar inanıyorlardı ki, serbest bırakılması için düzenlenen uluslararası kampanyalarda temsil ettikleri kurumlar adına yer almakta beis görmediler. Bunlar arasında SİP-TKP yöneticisi Kemal Okuyan da vardı.[5]

Aynı kesimlerin web sitelerinde ve/veya yayın organlarında, geçmişte Miloşeviç'in şimdi Kaddafi'ye yapıldığı gibi "megalomanyak, soykırımcı, şeytan" olarak nitelendirildiği ve bunun emperyalistlerce kasıtlı olarak yapıldığı, oysa Miloşeviç'in Bosnalıları ve Müslümanları koruması altına almış olduğu, Miloşeviç hakkındaki iddiaların sahte olduğu, emperyalistlere asla taviz vermediği, tek amacının Yugoslavya'nın birliğini sağlamak ve böylece halkların birbirine kırdırılmasını önlemek olduğu yazılıdır. Aynı yazılarda, Yugoslavya örneğinde olduğu gibi Libya'da da sadece tek tarafın, yani Kaddafi'nin suçlu gösterildiği, net bilgiler olmadığı halde Miloşeviç'in de şimdi Kaddafi'ye yapıldığı gibi "soykırım yapmış gibi" gösterildiği anlatılmakta ve maalesef bazı "aptal solcuların" da bunlara kanarak Miloşeviç'e karşıt tavır aldığı, emperyalistleri desteklediği, aynı "aptal solcuların" bugün de Kaddafi'yi kınadıkları, hatta bazı Troçkistlerin Kaddafi'yi Batı'yla işbirliği yapmakla bile (!) suçladıkları söylenmektedir.[6]

Bu benzeştirmelerin tamamı, on yıllar boyu Irak halklarını acımasızca ezen Saddam için de pervasızca kullanılmaktadır: "Saddam Hüseyin yaşamının son yıllarında bir anti-emperyalistti. Bu belirleme başka belirlemeleri yalanlamaz. Sadece bir tercihi yansıtır. Saddam'ın emperyalizme karşı mücadelesinden söz etmekte, insanlığın alçakça bir cinayetle [Saddam'ın idam edilmesi kastediliyor] girdiği 2007 yılında egemenliği altında olduğu tercihlere aykırı bir vurgu var. (…) Irak direnişi yaklaşık 15 yıllık bir piyasa ortaçağını, «yeni dünya düzeni»ni durduran temel olgudur. Bu direnişin en önemli figürü olarak Saddam Hüseyin'in ve onun lideri olduğu siyasi hareketin başka karakteristikleri ve çelişkileri, tarihsel günahları ve başarıları, emperyalizmle işbirliği ve mücadele dönemleri vardır. Bunların bir tanesi bile unutulmayacaktır. Ama 2007 yılının ilk günlerinde bunların hangisinin ilk satıra yazılacağı kasta bağlıdır!"[7]

Dün Miloşeviç'i ve Saddam'ı anti-emperyalist diyerek savunanlar, bugün de Kaddafi'yi açıktan yahut utangaçça savunarak aslında kendilerince tutarlı bir çizgi izlediklerini ortaya koymaktadırlar. Bu çizgiyi savunanların ortak paydasının Stalinizm olduğunu belirtmiştik. Karşı-devrim yoluyla tarihteki tek muzaffer proletarya devrimini yıkan Stalin'in katliamlarını onaylayan, kurulan bürokratik diktatörlükleri "sosyalizm-komünizm" diye adlandıran, yıkıldıklarında da halkı karşı-devrimci olmakla suçlayan, Miloşeviç gibi bir insan kasabını veya Saddam gibi bir diktatörü "anti-emperyalist" sayarak savunan, Küba'yı son sosyalist devlet ve Chavez'i de 21. yüzyıl sosyalizminin kurucusu olarak gören bir anlayışın, Kaddafi'yi savunmaması garip olmaz mıydı?

Stalinizmin temel dayanak noktalarından olan devletçilik gereği bu küçük-burjuva sosyalistler, geçmişte, "Bağlantısızlar Bloku"nda yer alan Irak, Suriye, Mısır, Libya, Cezayir gibi ülkeleri, gerçekte ulusal kalkınmacı devlet kapitalizmi modelini izledikleri halde, sırf SSCB'ye yanaştıkları ve devletçi oldukları için olumlayarak savunmuşlar, bunları "kapitalist olmayan yoldan gelişmeye çalışan ülkeler" olarak görmüşlerdir. 2000'li yıllara gelindiğinde ve ortada ne "Doğu Bloku" ülkeleri ne de "Bağlantısızlar"ın hükmünden eser kaldığında, bu kez de Chavez onların imdadına yetişmiş, öncekilerden farklı olmayan biçimde ulusal kalkınmacı bir politika izleyerek ve ABD emperyalizmine atıp tutarak küçük-burjuva solcularının yeni peygamberi oluvermiştir. Dolayısıyla geçmişin "Bağlantısızlar Bloku"ndaki Libya'ya ve her fırsatta Amerika'ya karşı atıp tutan "anti-emperyalist" Kaddafi'ye iltimas geçilmesine şaşırmamak gerekir.

Oysa Kaddafi, 1969 yılında bir darbeyle iktidarı almıştır ve o tarihten beri de ülkeyi adeta bir Bonapart gibi diktatörlük altında yönetmiştir. Petrol kaynaklarını millileştirmesi, devletin ismini "Sosyalist Arap Cemahiriyesi" olarak değiştirmesi ve "Bağlantısızlar Bloku"nda yer alması, "kültür devrimi" gibi safsatalar ilan etmiş olması bu gerçeği değiştirmez ve onu desteklememizi gerektirmez. Aksine ABD'ye her kafa tutanı anti-emperyalist sayan, bu bağlamda anti-emperyalizmi anti-kapitalist içeriğinden ayrıştıran, daha da öteye giderek ABD'ye karşı çıkmak adına diktatörleri bile anti-emperyalist görecek denli körleşen bakış açıları mahkûm edilmelidir.

Geçmişte olduğu gibi bugün de, bazı emperyalist güçlerle çıkarları ters düşen Chavez, Kaddafi gibi liderler, "her şeyin müsebbibi emperyalizm", "sömürgeci emperyalizm" demagojisine sarılmaktan geri durmayacaklardır. Çıkarları özellikle ABD emperyalizmiyle çatışan tüm burjuva güçler açısından anti-emperyalizm söylemi moda hale gelmiştir. Bunlara Türkiye'den de statükocu-Kemalist cephenin sözcüleri, hatta birçok general örnek verilebilir. Bunlar, gerektiğinde ABD dâhil olmak üzere çeşitli emperyalist güçlerle anlaşmaktan çekinmeyen ülkeler ve liderlerdir. O yüzden de anti-emperyalist olarak görülmeleri mümkün değildir.

Marksizmle küçük-burjuva sosyalizmi arasında ayrım çizgilerinin derinleştirilmesi bir zorunluluktur. Emperyalist savaş ve ekonomik krizin belirlediği, işçi hareketlerinin yeniden sesini duyurmaya başladığı, tüm Arap coğrafyasını yoğun bir isyan dalgasının kapladığı tarihsel bir dönemeç noktasında bulunuyoruz. Bu noktada doğru analizler yapılması, doğru politikalar geliştirilmesi ve işçi-emekçi sınıflara gerçeklerin anlatılması son derece önemlidir. Eski dönemin yanılgılarını, çarpık anlayışlarını kafalarından atamamış olanlar, bunlarla kapsamlı bir hesaplaşmaya girişmemiş olanlar, burjuvazinin o veya bu kanadının kuyruğuna takılmaya ve işçi sınıfına ihanet etmeye mahkûmdurlar.



[1] Kemal Okuyan, www.sol.org.tr, 25.02.2011

[2] Yurdakul Er, www.sol.org.tr, 25.02.2011

[3] Aydın Bakır, Ulusal Parti Aydın İl Başkanı ve Türk Solu dergisi yazarı, www.turksolu.org

[4] Yurdakul Er, www.sol.org.tr, 25.02.2011

[5] International Committee to Defend Slobodan Milosevic (ICDSM), http://emperors-clothes.com/petition/sign.htm, Kemal Okuyan, editor weekly newspaper, Sol, Turkey

[6] Catherine Schütz&Rüdiger Göbel, "Eski Yugoslavya: Miloseviç Kendisini Suçlayanları Yargıladı", www.sendika.org, 23.03.2011

[7] Aydemir Güler, "Ölümün Ardından", Komünist, 5 Ocak 2007

Kaynak: 
Marksist Tutum dergisi, no: 73, Nisan 2011