Navigation

Özel Mülkiyet Ne Ezelidir Ne de Ebedi!

Özel mülkiyetin kutsayıcıları yüz yıllardır aynı yalanları tekrarlayıp dururlar: “İnsanoğlunu diğer canlılardan ayıran en önemli özelliklerinden birisi mülkiyete olan tutkusudur. İnsan; parayı, mal ve mülkü seven bir varlık olarak yaratılmıştır. İnsan ihtiyaçlarından ziyade insan isteklerinin sınırsız olması nedeniyle insanoğlunun para, mal ve mülk sevgisi hiçbir zaman yok olmaz.” Mülk sahibi sınıfların, bilimadamı, filozof, din adamı, ekonomist vb. kılığındaki ideologları, şaşırtıcı derecede ilkel ve bilimdışı argümanlarla, özel mülkiyeti emeğin doğal ürünü ve tanrının bir lütfu olarak kutsayıp, onun “insan doğası” nedeniyle asla ortadan kalkamayacağını kanıtlamaya çalışırlar. Onlara göre, özel mülkiyet insanı daha fazla çalışmaya sevk eden bir tutkudur!

İnsanlığın şimdiye dek tanık olduğu tüm sınıflı-sömürülü toplumlarda, egemen sınıflar, emekçileri mevcut sömürü sisteminin ebedi ve ezeli olduğuna ikna etmek için bu tür safsataları hâkim kılmaya çalıştılar. Burjuvazi de bu konuda kendinden önceki mülk sahibi egemen sınıfların takipçisi oldu. Komünizmi karalamaya, işçileri ve yoksul köylüleri kapitalist sömürü sisteminin devamına ikna etmeye çalışan burjuvazi sıkça şu yalana da başvurmaktadır: “Komünistler özel mülkiyete karşı olduklarından evinizi, mülkünüzü elinizden alacaklar!”

Peki özel mülkiyet gerçekten de, insan doğasının değişmez bir ürünü müdür? Ezeli ve ebedi midir? İnsanın kendi emeğinin meyvesi midir? İnsanı daha fazla çalışmaya sevk eden bir tutku mudur? Özel mülkiyetin ortadan kalkması özgürlüğe engel mi olur? Ve komünistlerin karşı oldukları “özel mülkiyet”, insanların oturdukları ev, kullandıkları otomobil vb. midir?

Konuyu daha açık hale getirmek için, önceliği son soruyu yanıtlamaya verelim ve ardından diğer sorulara geçelim.

Özel mülkiyetin kaldırılması dendiğinde, işçilerin ezici bir çoğunluğunun aklına, sahip oldukları ya da olmak istedikleri tüketim nesnelerinin (ev, otomobil vb.) ellerinden alınması gelir. Bunun sebebi kuşkusuz onlara burjuvazi tarafından böyle belletilmiş olmasıdır. Oysa komünistlerin ortadan kaldırılması gerektiğini savundukları özel mülkiyet, üretim araçları (yani toprağın, madenlerin, fabrikaların, makinelerin, binaların, kitle ulaşım ve iletişim araçlarının vb.) üzerindeki özel mülkiyettir. Nasıl ki mülk sahibi sınıflar dendiğinde akla üretim araçlarına sahip olan sınıflar geliyorsa, özel mülkiyet dendiğinde de bundan üretim araçlarının özel mülkiyetinin kastedildiği anlaşılmalıdır.

Elif Çağlı’nın dediği gibi, “komünistlerin son vermek istediği mülkiyet, toplumun çoğunluğunun sömürülmesine ve tahakküm altına alınmasına temel oluşturan, üretim araçları üzerindeki kapitalist özel mülkiyet yani sermayedir. (…) Komünist Manifesto’da belirtildiği üzere, komünistlerin, bireylerin yaşam araçları (tüketim nesneleri) üzerindeki kişisel mülk edinme hakkını ortadan kaldırmak gibi bir düşünceleri asla olmamıştır ve olamaz da. Tersine komünist mücadelenin amacı, bir avuç ayrıcalıklı azınlığın üretim araçları üzerindeki özel mülkiyetine son vererek, tüm çalışan insanların arzuladıklarına (ev, bark, sağlık, insanın mutluluğu doğrultusunda planlanmış günün yaşam koşulları neyi gerektiriyorsa onların hepsi) sahip olmalarını sağlamaktır.”[1]

Özel mülkiyet insan doğasının bir ürünü müdür?

Bu soruya evet yanıtı verenler, özel mülkiyetin insanın ortaya çıkışından bu yana var olan bir olgu olduğunu öne sürüyorlar. Oysa bilimsel veriler bunun hiç de doğru olmadığını inkâr edilemez bir şekilde kanıtlıyor. Bilimsel araştırmalar, ilk insanların evrimleşmelerinin üzerinden yaklaşık 2 milyon yıl, bu evrimleşme sürecinin modern insan durağına ulaşmasının üzerindense 130 bin yılı aşkın bir süre geçtiğini tespit ediyor. Oysa bu uzun tarihsel yolculukta, bir sömürü aracı olarak özel mülkiyetin ortaya çıkışı günümüzden ancak 3-4 bin yıl kadar geriye gidiyor.

Özel mülkiyet, burjuva ideologların iddia ettikleri gibi ezeli bir olgu değildir. İnsan türünün avcılık ve toplayıcılıkla yaşamını sürdürdüğü 2 milyon yıl boyunca ne özel mülkiyet, ne sınıflar, ne sömürü, ne de devlet vardı. Avlanan ve toplanan her şey gibi, üzerinde yerleşilen ve işlenen toprak da topluluğun kolektif mülkü oluyordu ve aralarında herhangi bir sınıfsal faklılık bulunmayan topluluk üyeleri eşit ve özgürdüler. Yabanıllık ve barbarlık aşamaları boyunca geçerli olan bu ilkel komünizm dönemi, günümüzden yaklaşık 6 bin yıl önce uygarlığa geçişle birlikte değişmeye başladı. Daha önce, toplananın ve avlananın topluluğun yaşamını sürdürmeye ancak yettiği ve fazla ürünün birikmesi için uygun bir nesnel zeminin olmadığı bir yaşam söz konusuyken, tarıma geçilmesi ve yeni üretim araçlarının keşfedilmesi insanlık tarihinde çığır açıcı bir etki yarattı. Bu sayede insan toplulukları, hayatlarını idame ettirebilecekleri kadarından daha fazlasını üretebilir hale gelmişlerdi. Bu da belli bir artı-ürünün ve buna el koyan bir sömürücü sınıfın ortaya çıkmasına yol açtı. Üretimi gerçekleştiren doğrudan üreticilerin, yani emekçilerin ürettiği artı-ürün, Asyatik toplumlarda despotik devlet, köleci toplumlarda köle sahipleri, feodal toplumlarda feodal beyler, kapitalist toplumda ise burjuvazi tarafından gasp edildi. Genel olarak Asyatik toplumlar hariç, diğerlerinde, başta toprak olmak üzere üretim araçları bu egemen sömürücü sınıfların özel mülkiyeti haline getirildi.[2] Bundan böyle esas olan, topluluğun ya da komünün çıkarları değil, efendinin, beyin, patronun çıkarları olacaktı ve üretim bu egemenlerin çıkarları doğrultusunda yapılır hale gelecekti.

Demek ki, özel mülkiyet insan toplumlarının tarihinin ancak küçük bir diliminde karşımıza çıkıyor. On binlerce yıl boyunca komünal bir yaşam sürdüren insan toplulukları, bu süre boyunca özel mülkiyet denen şeye ihtiyaç duymadılar. Sayısız araştırmanın gösterdiği sonuçlar gibi, Amerikan yerlileri üzerinde araştırma yapan John Heckewelder’in 1762’deki gözlemleri de, ilkel komünist toplumdaki “insan doğası”nın, mülk sahibi sınıfların iddialarının tam tersi olduğunu kanıtlıyor:

“Yerliler, büyük ruhun dünyayı ve üzerindeki her şeyi insanlığın ortak malı olması için yarattığına inanırlar. Büyük Ruh bir ülkeyi bolluk ve bolca av hayvanı ile donattığında onun bunu birkaç kişi için değil tüm insanların yararlanması için yapmış olduğuna inanılır. Kara üzerinde her ne yaşıyorsa, dünya üzerinde her ne yetişiyorsa, çaylar ve ırmaklarda her ne varsa bunlar ortaklaşa bütün insanlara bağışlanmıştı, herkesin bundan pay almaya hakkı vardı.”[3]

İnsan nasıl yaşıyorsa öyle düşünür. Kapitalist toplumda yaşayan insanın, kendisine egemen sınıf tarafından aşılanan ve bizzat yaşayarak gördüğü şeyleri, kısacık yaşamı ve buna eklenen bilgisizliği nedeniyle ezeli ve ebedi gerçek olarak görmesinde şaşılacak bir şey yoktur. Ancak biraz sorgulayan ve doğruyu bulmaya çalışan birine, bilimsel gerçekler, toplumsal anlamda değişmez bir insan doğasının olmadığını gösterecektir. “İnsanın doğası yoktur, tarihi vardır” sözü bu gerçekliği veciz biçimde ifade eder. Toplumsal anlamda bir insan doğası arayışına çıkılacaksa eğer, bulunacak şeyin insanlık tarihinin çok küçük bir dönemine hâkim olan özel mülkiyet olamayacağı çok açıktır.

Özel mülkiyet olmazsa insanlar çalışmaz mı?

Burjuvazi ve ruhlarını ona satan ideologlar güruhunun bir iddiası da, özel mülkiyetin lağvedilmesinin çalışmanın durmasına ve tembelliğin kök salmasına yol açacağıdır. Bu iddia burjuvazinin yüz yıllardır dillendiregeldiği bir safsatadan ibarettir ve bundan 160 yıl önce Komünist Manifesto’da şöyle çürütülmüştür:

“Özel mülkiyetin kaldırılmasıyla her türlü çalışmanın duracağı ve genel bir tembelliğin kök salacağı itirazı öne sürülüyor. Ona bakılırsa, burjuva toplumun aylaklık yüzünden çoktan yerlebir olması gerekirdi; çünkü çalışanlar hiçbir şey edinemiyorlar, bir şeyler edinenler ise çalışmıyorlar.” (Komünist Manifesto)

Kapitalist toplumda işçiler, özel mülkiyet yani sermaye sahibi olmak için değil yaşamlarını sürdürebilmek için çalışırlar. Ne kadar çalışırlarsa çalışsınlar, patronların sahip oldukları fabrikalara, çiftliklere, şirketlere sahip olamayacaklarını bal gibi bilirler. Onları daha fazla çalışmak zorunda bırakan şey, burjuvazinin iddia ettiği gibi “özel mülkiyet tutkusu” değil, çocuklarının ve kendinin karnını doyurabilmek ve biraz daha rahat yaşayabilmek isteğidir. Bugün eğer çalışma süreleri 12 saati aşıyorsa örneğin, bu, işçinin daha fazla çalışmak istemesinden değil, çalışmayı reddederse kapının önüne konacağını bilmesindendir. Onu aşırı fazla mesailere boyun eğmeye zorlayan şey, son derece düşük ücreti ve işsiz kalma korkusuyken, patronu buna zorlayan şey, işçiyi daha fazla sömürerek daha fazla kâr etme arzusudur. Burada bir “tutku” varsa eğer, bunun işçinin “özel mülkiyet tutkusu” değil kapitalistin “kâr tutkusu” olduğu açıktır.

Çalışmak insan için onu var eden doğal bir faaliyet olduğu halde, sınıflı-sömürülü toplumlarda ve özellikle kapitalizmde çalışma, mülk sahibi sınıfların emekçiyi ezip öğüten dışsal bir dayatması haline getirilmiştir. Böylece emekçi kendi emeğine yabancılaştırılmış, çalışma onun için bir zül haline gelmiştir. İşte geleceğin sınıfsız toplumunda ortadan kalkacak olan şey tam da çalışmanın bu sömürücü ve yabancılaştırılmış niteliğidir. O toplumda emekçiler kendi emekleri üzerinde mutlak bir denetim sahibi olacakları için, çalışma bir dayatma, bir külfet olmaktan çıkıp doğal bir alışkanlık ve zevk haline gelecektir.

Özel mülkiyet, yani sermaye düzeni ortadan kalktığında insanlar hiç de ölesiye çalışma ihtiyacı duymayacaklar. Çünkü insanları aşırı çalışmaya zorlayan bu sömürü düzenidir. İşçi sınıfı, bu sömürü düzenini ortadan kaldırıp, burjuva asalakların kendisinden gasp ettiklerini kolektif olarak geri aldığında, dünya üzerindeki tüm emekçiler, gelecek kaygısı olmadan, ben ölürsem çocuklarıma ne olur diye düşünmeden, hayatın zevkini çıkararak yaşama olanağına kavuşmuş olacaklar. İşte burjuvazinin ödünün koptuğu şey tam da budur. O, işçinin mümkünse 24 saatini artı-değer üretmek için kullanmasını ister. İşçinin bunun dışında geçirdiği tüm süreyi kendisinden çalınmış bir zaman olarak görür. Bu yüzden de işçiye “daha fazla çalışma”yı kabul ettirebilmek için türlü yalanlara başvurur.

Burjuvazinin tümüyle kendi çıkarları için çarpıtarak ileri sürdüğü bir sav daha bulunuyor. Bu da, “insanın doğası gereği” kendi malını daha iyi koruyup gözetmesi, başkasının malına kendisininkine gösterdiği hassasiyeti göstermemesidir. Dolayısıyla denmek isteniyor ki, insanlığın yarattığı zenginlik ancak bir özel mülkiyet tutkusu, dürtüsü olursa muhafaza edilebilir, geliştirilebilir. Aksi takdirde ziyan olur gider. Peki gerçekten böyle midir?

İnsanoğlunun kolektif olarak üretip kolektif olarak tükettiği on binlerce yıl boyunca, komünün yaşamını sürdürebilmesi için kullanılan tüm üretim araçları komünün ortak malı olmuş ve herkes bunları gayet doğal bir güdüyle korumuştur. Ancak ne zaman ki sınıflar ve özel mülkiyet olgusu ortaya çıkmış, o andan itibaren iş değişmeye başlamıştır. Toplumun kolektif mülkiyetini gasp ederek kendi özel mülkiyeti ya da Asyatik toplumlarda olduğu gibi emekçilerden tümüyle uzak bir devletlûlar sınıfının mülkiyeti haline getiren sömürücü egemen sınıflar, mülksüz emekçilere, “mülkiyet benim olsun ama siz kendinizinmiş gibi koruyun” demeye başlamışlardır. İnsanlardan kullanma haklarının bulunmadığı, ondan hiçbir şekilde faydalanmadığı bir mülkü korumasını beklemek ancak sömürücü sınıflara mahsus bir kurnazlıktır. Evet insan kendi malını daha iyi koruyup gözetir, ve tam da bu yüzden dünyadaki her şey tüm insanlara ait olmak zorundadır ki, insan soyu ve kapitalizmin yok olma aşamasına getirdiği gezegenimiz korunup gözetilsin ve yok olmaktan kurtulabilsin!

Özel mülkiyet insanın kendi emeğinin meyvesi midir?

Köleci, feodal ve kapitalist toplumların sömürücü sınıfları, varlıklarını sürdürebilmek için üretim araçları üzerindeki özel mülkiyetin mevcudiyetini sürdürmek zorundaydılar. Bunu yapabilmek içinse, üretim araçlarından yoksun olan kitleleri özel mülkiyetin kutsallığına ve çalışan herkesin buna sahip olabileceğine ikna etmek durumundaydılar. Özel mülkiyetin insanın kendi emeğinin meyvesi olduğu safsatası da bu ikna faaliyetinin temel argümanı olarak ileri sürüldü ve halen sürülmekte. Halbuki, istisnalar bir yana, ne patronlar çalışarak mülk sahibi olmuşlar ne de işçiler çalışarak mülk sahibi olabilmektedirler. Üretimin toplumsal bir faaliyet olarak yapıldığı bu toplumda, kapitalist, aslında tüm toplumun malı olması gereken üretim araçlarını bireysel olarak mülk edinirken, onun “özel mülkünde” ter akıtarak üretim yapanlar işçilerdir. Ancak işçilerin canları pahasına harcadıkları yoğun emek, onları ne fabrika sahibi, ne çiftlik sahibi, ne de dev tekellerin sahibi yapmaya yetmektedir. Çünkü bu yoğun emeğin küçük bir kısmının karşılığını ücret olarak aldıktan sonra, gerisini patrona bahşetmektedir “yüce gönüllü” işçi!

Demek ki, içinde yaşadığımız sömürü düzeninde “özel mülkiyet”e, yani sermayeye sahip olmak için, “çok çalışıp emek harcamak” değil, yaşamak için işgüçleri dışında satacak hiçbir şeyleri olmayan işçilerin emeğini sömürmek gerekmektedir. Sermayenin yegâne varlık koşulu budur. Sömürecek emek bulamayan sermaye, emecek kan bulamadığı için ölmeye mahkûm vampir yarasadan farksızdır. Komünistlerin ortadan kaldırmak istedikleri şey de işte bu kan emici düzendir:

“Ücretli emeğin ortalama fiyatı, asgari ücret, yani emekçiyi bir emekçi olarak yaşatmak için mutlaka gerekli geçim araçları miktarıdır. Demek ki, ücretli emekçinin kendi emeği aracılığı ile mülk edindiği şey, yalnızca salt kendi varlığını sürdürmeye ve yeniden üretmeye yeter. Biz emek ürünlerinin bu kişisel mülk edinilmesini, insan yaşamının devamı ve yeniden-üretimi için yapılan ve geriye başkalarının emeğine komuta edecek hiçbir fazlalık bırakmayan bu mülk edinmeyi hiçbir biçimde kaldırmak niyetinde değiliz. Bizim ortadan kaldırmak istediğimiz tek şey, içerisinde emekçinin salt sermayeyi arttırmak için yaşadığı ve yaşamasına ancak egemen sınıfın çıkarının gerektirdiği ölçüde izin verilen bu mülk edinmenin sefil karakteridir.” (Komünist Manifesto)

Özel mülkiyetin olmadığı yerde özgürlük yok mudur?

Mülkiyetin ortadan kaldırılmasının özgürlüğe ket vuracağı iddiası, burjuvazinin yalanlar silsilesinin bir başka durağıdır. Oysa gerçekte özel mülkiyet toplumun ezici çoğunluğunu oluşturan işçi sınıfı açısından kölelik prangasından başka bir anlama gelmemektedir. Üretim araçlarının bir avuç asalağın elinde toplandığı ve onların özel mülkü haline geldiği kapitalist sistemde, özgürlük, parababalarının sömürme, talan etme, köleleştirme özgürlüğünden öte bir anlam taşımamaktadır. Yani burjuvazinin özgürlük dediği şey, işçi sınıfı için ücretli kölelikten başka bir şey değildir. Burjuvazinin özgürlüğünün başladığı yerde, proletaryanın özgürlüğü daha baştan sona erer.

Burjuvazinin özel mülkiyete methiye nutuklarını sıkça süsleyen “her birey kendi kişiliğinin ve mülkiyetinin mutlak efendisidir” (Locke) sözü de tam bir palavradan ibarettir. Bu toplumda, özgür denen işçi ne mülkiyete sahiptir ne de varlığının ve kişiliğinin efendisidir. Yaşamının her anı sermaye tarafından cendereye alınmıştır. Çalışmak istediği alanda değil iş bulduğu alanda, çalışmak ve yaşamak istediği yerde değil iş bulduğu yerde, çalışmak istediği ücrete değil patronun verdiği ücrete çalışmak zorundadır. Ve bu zorunluluk işçinin tüm özgürlüğünü elinden alıp onu ücretli köle haline getirir.

Bu toplumda, kendisini “mülkiyetinin mutlak efendisi” sanan küçük-burjuvazinin durumu da daha parlak değildir. Burjuvazi üretim araçlarını merkezileştirip mülkiyeti birkaç elde yoğunlaştırırken, milyonlarca küçük-burjuva iflas girdabına sürüklenip proletaryanın yani mülksüzlerin saflarına katılmaktadır. Üstelik yaşanan her ekonomik kriz bu girdabın çapını ve derinliğini inanılmaz derecede büyütmektedir. Komünist Manifesto’nun veciz ifadeleriyle: “Biz komünistler, insanın kendi emeğinin meyvesi olarak, kişisel mülk edinme hakkını kaldırmayı istemekle suçlandık; o mülkiyet ki, her türlü kişisel özgürlüğün, eylemin ve bağımsızlığın temeli olduğu iddia edilir. Güçlükle elde edilmiş, bizzat edinilmiş, bizzat kazanılmış mülkiyet! Burjuva biçimden önceki bir mülkiyet biçimi olan küçük zanaatçı ve küçük köylü mülkiyetinden mi söz ediyorsunuz? Bunu kaldırmaya gerek yok; sanayideki gelişme bunu zaten büyük ölçüde yok etmiştir ve hâlâ da gün be gün yok etmektedir.” Ve sonuçta, kendisini “mülkiyetin mutlak efendisi” olarak gören zavallı küçük-burjuva, mülksüzlüğün çıplak kralı haline gelmektedir.

Özel mülkiyet, kâra endeksli üretim anlayışının doğal bir sonucu olarak üretici güçlerin gelişiminin önünde devasa bir engele dönüştüğü gibi, propaganda edilenin aksine, her türlü özgür yaratıcılığın da önüne dikilen koca bir engel haline gelmiştir. Sanattan bilime her alanda, “özgür yaratıcılık” sermayenin emrine amade, “sipariş usulü yaratıcılığa” dönüşmüştür. Kapitalizmin yüzlerce yıllık geçmişi döne döne şunu gösteriyor: Özel mülkiyet, işçi sınıfı için özgürlüğün önündeki başlıca engeldir ve bu engel onun bilinçli müdahalesiyle ortadan kaldırılmadıkça özgürlükten hiçbir anlamda söz edilmesi mümkün olmayacaktır.

Özel mülkiyet ezeli olmadığı gibi ebedi de değildir!

Tarihsel koşullar değiştikçe, bütün mülkiyet ilişkileri de tarihsel değişmelere uğramışlardır. Özel mülkiyetin olmadığı ilkel komünal toplumlar, uygarlığın Batı tipi gelişim çizgisini izlediği toplumlarda yerini köleci mülkiyete bırakmış, yüzyıllar sonra bu mülkiyet biçiminin yerini feodal mülkiyet almış ve birkaç yüzyıl sonra onun yerini de burjuva mülkiyet almıştır. Doğu tipi gelişim çizgisini izleyen Asyatik devletlerin binlerce yıllık varlıkları da kapitalizmin dünya ölçeğindeki gelişimiyle dıştan etki ve müdahale sonucu ortadan kalkmıştır. Ama burjuvazinin bu eskimiş mülkiyet ilişkilerini yerle bir ettiği silahlar, sonrasında dönüp burjuvaziye çevrilmiştir. Çünkü, “Burjuvazi kendisine ölüm getiren silahları yaratmakla kalmamış, bu silahları kullanacak insanları da var etmiştir: modern işçi sınıfını, yani proleterleri!”

Komünist Manifesto’nun, yıkılmasının kaçınılmazlığını çarpıcı bir şekilde gösterdiği kapitalizm, üretimin insan ihtiyaçlarının karşılanması için değil kâr amacıyla yapıldığı bir sistemdir. Bu sistem işçi de dâhil olmak üzere her şeyi alınıp satılabilen bir meta haline getirmiştir. Bunun yanı sıra, üretilen en basit metada bile yüzlerce işçinin emeği gizlidir. Bu üretimin toplumsallaşması demekken, üretim araçları sermaye sahiplerinin özel mülkiyetinde kalmaya devam etmektedir. Kapitalizmin temel çelişkisi işte budur ve bu çelişki üretici güçlerin gelişimi önünde devasa bir engel teşkil etmektedir. Ancak bu çelişki, onun sonunu da hazırlamaktadır: “Üretim araçlarının merkezileşmesi ve emeğin toplumsallaşması, sonunda, kapitalist kabuk ile bağdaşamaz hale gelir. Bu bağdaşmazlık patlayarak paramparça olur. Kapitalist özel mülkiyetin matem çanı çalar. Mülksüzleştirenler mülksüzleştirilir.”[4]

Söz konusu çelişkiyi, gelişmenin önünde en büyük engel haline gelen özel mülkiyet engelini kaldırarak bizzat proletarya çözecektir. Proletaryanın siyasal iktidarı ele geçirerek özel mülkiyeti ortadan kaldırmasıyla birlikte, üretici güçlerde muazzam bir sıçramanın yaşanacağı açıktır. Bu, dünya üzerindeki herkesin gereksinimlerinin karşılandığı bir bolluk toplumunun yani komünizmin insanlık tarihine gözlerini açmasını da sağlayacaktır aynı zamanda.

Burjuvazi, proletaryanın özel mülkiyeti tarihin karanlığına gömeceği gerçeğini yüzüne haykıran komünistlere ateş püskürüyor. Ama öfkeden çıldırsa da onu bekleyen son kaçınılmazdır ve komünistler bunu onun yüzüne haykırmaktan hiçbir zaman vazgeçmeyeceklerdir:

“Özel mülkiyeti ortadan kaldırma niyetimiz karşısında dehşete kapılıyorsunuz. Oysa özel mülkiyet sizin mevcut toplumunuzda nüfusun onda dokuzu için zaten ortadan kalkmıştır; birkaç kişi için var oluşu, tamamıyla, bu onda dokuzun ellerinde var olmayışından ötürüdür. Demek ki, siz bizi, varlığının zorunlu koşulu toplumun büyük bir çoğunluğunun mülksüzlüğü olan bir mülkiyet biçimini ortadan kaldırmaya niyetlenmekle suçluyorsunuz. Tek sözcükle, bizi, mülkiyetinizi ortadan kaldırmaya niyetlenmekle suçluyorsunuz. Elbette; bizim niyetimiz de zaten budur.” (Komünist Manifesto)



[1] Elif Çağlı, Manifesto’nun Sönmeyen Ateşi, MT, Eylül 2007

[2] Uygarlığın Doğu tipi gelişim çizgisinde özel mülkiyet gelişmemiş, dolayısıyla sınıflı topluma geçiş de özel mülkiyet temelinde değil kolektif devlet mülkiyeti temelinde gerçekleşmiştir. Ortaya çıkan ve binlerce yıl değişmeden varlığını koruyan Asyatik despotik devletlerse, ancak kapitalizmle temas edince çözülmeye başlayıp yıkılmaya mahkûm olmuşlardır. Daha ayrıntılı bir okuma için bakınız: Elif Çağlı, Marksizmin Işığında, “Devlet Olgusunun Tarihsel Serüveni”.

[3] akt. Mick Brooks, Tarihsel Materyalizm, www.marksist.com

[4] Marx, Kapital, c.1

Kaynak: 
Marksist Tutum dergisi, no:55, Ekim 2009