Batı’ya Tehdit, İçeriye Sopa!


ABD’yle gerilimin devam etmesi, AB müzakerelerinin askıya alınma noktasına gelmesi, egemen güç pozlarının kesildiği Suriye ve Irak’ta birbiri ardına alınan darbeler ve ekonominin ciddi bir krize girmesi nedeniyle, AKP-Saray artan bir sıkışmışlık yaşıyor. Tüm bunların başkanlık sistemine geçiş için adımların hızlandırıldığı bir süreçte yaşanması doğal olarak hükümetin endişelerini misliyle arttırıyor. Bu yüzden, bir yandan faşist baskılarla toplumsal muhalefet engellenmeye ve milliyetçi-dinci propaganda sağanağıyla destek tabanı diri tutulmaya, öte yandan her türlü tehdit ve demagojik söylemle Batı’ya parmak sallanarak hareket alanı genişletilmeye çalışılıyor. Erdoğan iktidarı, AB’ye, ABD’ye, NATO’ya meydan okurken, bunu iç kamuoyuna “dik duruş”, “bağımsızlıkçı çizgi” olarak lanse edip milliyetçi gururu okşayarak gerçekleri perdelemeye uğraşıyor. Dışarıya yönelik olarak ise, “seçeneksiz değiliz, bizi bu halimizle kabul etmek zorundasınız, aksi halde Rusya-Çin kampında da bize yer var” mesajı vererek elini güçlendirmek istiyor. Ne var ki tüm bu meydan okumalar aslında gücün değil güçsüzlüğün, rahatlığın değil sıkışmışlığın ifadesidir.

Türkiye’nin içinde bulunduğu bu durum, onun alt-emperyalist konumunun ne kadar sallantılı olduğunu da göstermektedir. 2011’e kadar başta ABD olmak üzere işbirliği halinde olduğu Batılı emperyalist güçlerden aldığı destekle bölgesinde ekonomik ve siyasi gücü artan Türkiye, ekonomik büyüme rakamlarıyla da dikkat çeken ülkeler arasında yer almaktaydı. Bunlara dayanarak AKP, Türkiye ekonomisini olduğundan büyük bir ülke konumunda görmeye ve göstermeye başlamıştı. Dış faktörlerin rolü önemsizleştirilerek dizginsizce köpürtülen bu algı, Erdoğan hükümetini gerçeklerden kopararak hayaller âlemine sürükledi. Türkiye’nin dilediği her şeyi yapabilecek bir emperyalist güç olduğu zehabına kapılan Erdoğan ve ekibi Ortadoğu politikasında ABD’yle ters düşmeye başlayınca, Türkiye’nin alt-emperyalist konumunu bile sallantıya sokacak bir gerileme süreciyle karşı karşıya kaldı. İlerleyen süreçte bu durum düzelmek bir yana daha da kötüye gitti ve kendisini dev aynasında görerek bölgenin efendisi olma düşleri kuran Türkiye, Ortadoğu’daki emperyalist paylaşım masasından belirgin bir şekilde dışlanmaya başladı.

Bugün gelinen noktada, Irak ve Suriye’ye yönelik emelleri kursağında kalan, Kürt sorununu içinden çıkılmaz hale sokarak bölünme dinamiklerini güçlendiren, toplumsal kutuplaşmayı derinleştiren, izlediği politikalarla ekonomik krizi daha da şiddetlendiren Saray ve ekibi, bekasını, totaliter bir rejim kurarak sağlamaya çalışıyor. Bu diktatörlüğün harcı ise şovenizmle, din bezirgânlığıyla ve dizginsiz bir kâr hırsıyla karılı.

Kendi eliyle yarattığı sorunların sorumluluğunu dış güçlerin sırtına yıkarak mazlum rolü oynamaya çalışan Erdoğan iktidarı, “yedi düvele karşı savaş veriyoruz, bizi yok etmek istiyorlar” vaveylası eşliğinde yok oluş tehlikesi algısını güçlendiriyor. Ama aynı zamanda, Lozan’ın “bizi” küçücük bir alana hapsettiğinden, bu sınırların Türkiye’ye dar geldiğinden söz edip imparatorluk hayalleri pompalıyor. “Yüz yıllık parantezi” kapatmaktan, yani “güçlü Osmanlı”ya geri dönmekten söz ederken, bunu “yeni ve büyük Türkiye” söyleminde somutluyor. Bu arada, tekçi Kemalist iktidarı çağrıştırırcasına, “yeni Türkiye” için de bir kurucu-kurtarıcı baba ve kuşatmaya son verecek bir “kurtuluş savaşı” miti yaratılıyor. 15 Temmuz, Erdoğan’ın mutlak iktidarı altında şekillendirilmekte olan bu “yeni Türkiye”nin milâdı olarak tarihe kazınmak isteniyor.

Geçtiğimiz günlerde Polis Akademisinin düzenlediği bir konferansta Erdoğan şöyle sesleniyordu salona: “Allah’ın izniyle yeni Türkiye’nin yakında olduğuna ben inanıyorum. Bölgedeki çatışmalar, ekonomik ve siyasi hücumlar sonuç aldığımıza yaklaştığımızın işaretidir. Böylesi zamanlar milletin dönüm noktalarıdır. Şu anda siz öyle bir sürece giriyorsunuz ki siz kendinizi o dönüm noktasına hazırlayın.” Türkiye’nin bir dönüm noktasında olduğu doğrudur, ancak bu dönüm noktası baş aşağı çakılacak diklikte bir yokuşa açılmaktadır. Ekonomik ve siyasi saldırıların ve bölgedeki çatışmaların muştu olarak değerlendirilmesi ise olsa olsa siyasi körlüğe ya da patolojik bir vakaya işaret edebilir.

Megalomani, halüsinasyonlar ve derin korkularla bezeli ağır semptomlarla kendini gösteren bu tabloyu sağlıklı bir bünyenin üretmesi mümkün değildir. Tıpkı bireylerde olduğu gibi sosyal yapılarda da bu gibi durumlar ancak iç ve dış gerilimlerin tepe noktasına ulaşarak bünyenin kimyasını bozduğu koşullarda ortaya çıkar. Türkiye’de iktidarı ellerinde tutan güçler açısından da durum budur. Üçüncü Dünya Savaşının, kapitalizmin tarihsel krizinin, Kürt sorununun ve izlenen İslamcı siyasetin dayatmalarının yarattığı iç ve dış gerilimler yüzünden siyasi iktidar büyük bir sıkışmışlık içindedir. Ayağının altındaki toprağın kaymaya başladığını gören Saray ve çevresi bu nedenle, toplumsal muhalefeti faşist baskılarla dizginlemeye çalışırken, dışarıya karşı da en saldırgan pozisyona geçmiştir. Erdoğan’ın ABD, AB ve NATO’ya yönelik tehditlerini ve Şanghay çıkışlarını da bu bağlam içinde değerlendirmek gerekiyor.

Batı ittifakına karşı “Şanghay” mı?

Şimdiye dek askeri alanda kendini NATO ittifakı içinde şekillendiren, emperyalist Batı kampında konumlanan ve bunun bir parçası olarak AB’ye girmeye çalışan TC, AKP hükümetinin 2011’den bu yana bununla çelişen bir siyasi hatta savrulması nedeniyle Batı tarafından sıkıştırılıyor. Erdoğan iktidarı, kendine yönelen bu hamleleri, Suriyeli mültecileri AB’nin üzerine salma ve yüzünü Rusya-Çin ittifakına dönme tehditleriyle boşa çıkarmaya çalışıyor. Ne var ki, Rusya-Çin ittifakına yönelme yönündeki manevralar da kendi içinde pek çok çelişki barındırıyor.

Tüm tehditlerine rağmen Suriye ve Irak için ilan ettiği kırmızıçizgileri paspasa çeviren bir ABD’yle, Avrupa Birliği Parlamentosundan ezici bir çoğunlukla “üyelik müzakerelerinin askıya alınması” kararı çıkaran bir AB’yle ve Türkiye’den çekilmeye başlanan Batı sermayesi gerçekliğiyle karşı karşıya kalan Erdoğan ve hükümeti, alternatif arayışlarından söz ederek Batılı emperyalist güçlere kafa tutuyor. Erdoğan’ın vize serbestisi için yıl sonuna kadar bekleyip “AB defterini bir referandumla kapatmak”tan dem vurmasının ardından yaptığı Şanghay çıkışları da, hükümetin Rusya’dan füze savunma sistemi alınabileceğini söyleyerek NATO’ya şantajda bulunması da bunun bir parçasını oluşturuyor. Ancak bu meydan okumanın şimdilik bir efelenmenin ötesine geçmesi mümkün görünmüyor.

Şanghay İşbirliği Örgütü’ne (ŞİÖ[*]) üyeliği bir alternatif olarak değerlendirmekten söz eden Erdoğan, bilindiği gibi bunu 2012’den bu yana dönem dönem tekrarlıyor. ABD’yle ve AB’yle arasının açılmaya başladığı o günlerde Erdoğan Putin’e “bizi de aranıza alın” demiş ve Türkiye “diyalog ortağı” olarak ŞİÖ’yle ilişkiye geçmişti. Böylece bir yandan enerji alanındaki anlaşmalar garanti altına alınmak istenirken, bir yandan da tıpkı bugün olduğu gibi Batı’ya mesaj veriliyordu. Ancak Rusya ve Çin o dönemde Erdoğan’ın “teklif”ini ciddiye almamış, Putin bunu gülümsemeyle karşılamış ve Türkiye “diyalog ortaklığı” statüsüyle yetinmişti. İşin gerçeğine bakılırsa, Erdoğan’ın bunun ötesinde bir niyeti de yoktu; zira ŞİÖ üyeliğinin Batı kampından kopuş anlamına geldiğini ve Türkiye’nin bunu bir kalemde yapamayacağını o da biliyordu.

Aslında bugün de benzer bir durum söz konusudur. Ne var ki mevcut siyasi rejimin Batı’yla çelişkileri had safhaya ulaştığı için “teklif”in ciddiyet derecesi yükselmiştir. Erdoğan, insan haklarının, hukukun, demokrasinin ayaklar altına alındığı Türkiye’nin ŞİÖ içinde “çok daha rahat hareket edeceği”ni düşünmektedir. Kendisi bunu Özbekistan ziyaretinden dönerken, “Türkiye bir defa kendini rahat hissetmeli. «Benim için varsa, yoksa Avrupa Birliği» dememeli. … Türkiye’nin Şanghay Beşlisi içerisinde yer alması, bu konuda çok daha rahat hareket etmesini sağlayacaktır diye düşünüyorum” sözleriyle ifade etmiştir. İnşa edilmeye girişilen “yerli ve milli” totalitarizmin önündeki tüm engelleri temizlemek isteyen iktidarın, bu süreçte her türlü dış basınçtan azade, “yerçekimsiz” bir ortamı tercih ettiği açıktır.

AB’nin bindirdiği basınç mülteci meselesi yüzünden son derece sınırlı olmasına rağmen Türkiye’nin egemenlerini fazlasıyla germektedir. Oysa Rusya ve Çin’in başını çektikleri kamp bu açıdan son derece rahatlatıcı ve huzur vericidir! “Biz geleneklerimizden de esinlenerek Türkiye’ye yakışan Türk tipi bir başkanlık sistemini devreye sokalım. Bu, Türkiye’ye çok daha hızlı bir şekilde kalkınma fırsatı verecektir.” Böyle diyen Erdoğan, ölene kadar iktidarda kalan başkanlarıyla ünlü ŞİÖ devletlerinin geleneklerinden de bolca esinlenebilir. Hızlı kalkınma konusunda ise, örneğin ÇKP’nin çıplak diktatörlüğünün hüküm sürdüğü Çin, işçi haklarını hiçe sayarak sermaye için sınırsız sömürü cenneti yaratmasıyla, iş cinayetlerinde dünyada ilk sıraya oturmasıyla vb. fazlasıyla ilham vericidir doğrusu!

Ne var ki, kurulduğundan bu yana ekonomisinden ordusuna Batı dünyası içinde şekillenmiş bir devletin kamp değiştirmesi o kadar kolay bir olay değildir. ŞİÖ, AB gibi bir ekonomik-siyasi birlik ya da NATO türü bir askeri pakt olma özelliği taşımamakla birlikte, Batı dışında bir emperyalist ittifakı temsil etmektedir. ŞİÖ üyeliği NATO üyeliğinin düşmesine yol açacak bir duruma işaret ettiği gibi, NATO üyeliği de ŞİÖ açısından önemli bir engel oluşturmaktadır. Üstelik AB ve ŞİÖ’yü birbirine alternatif iki birlikmiş gibi gösterip şantaj aracı olarak kullandığı için Türkiye’nin müttefikliği Batı nezdinde daha ciddi bir şekilde sorgulanır hale gelmektedir. Sonuçta Türkiye emperyalist hırslarla yanıp tutuşurken aklınca iki kamp arasında manevralar ve şantajlarla gemisini yürütmeye çalışmaktadır. Ama kayalık denizlerde “kılavuzsuz” ilerlemek de, “kılavuzlar” arasındaki rekabeti kızıştırıp aradan kazançlı çıkmak da Türk tipi bir mavna için kolay değildir.

Dahası Türkiye’nin, uçak düşürme kriziyle birlikte daha düne kadar boğaz boğaza geldiği, Suriye politikasında tam ters uçlarda bulunduğu, Kürt meselesinde ortaklık yakalamasının son derece güç olduğu Rusya’yla hangi temelde ittifak kurmayı düşündüğü de belli değildir. Ordunun IŞİD’le mücadele etmek için Suriye’ye girdiğini söyleyen Türkiye, gerçekte PYD’nin önünü keserek Rojava’nın bütünleşmesini engellemek ve kendi kontrolü altında tuttuğu İslamcı çeteler aracılığıyla gelecekte Suriye’de söz sahibi olmak üzere hareket etmektedir. Üstelik Esad’ın yönetimde kalmaması için de elinden geleni yapmaktadır ve Rusya da bunları bal gibi bilmektedir. Dolayısıyla Rusya açısından da Türkiye hiçbir şekilde “güvenilir” bir müttefik değildir. Ancak gerek Rusya gerekse Türkiye, ekonomik çıkarları gereği çeşitli alanlarda işbirliğine gittikleri gibi, diğer güçlere karşı ellerini güçlendirmek için zaman zaman olduğundan fazla yakınmış görüntüsü de verebilmektedirler. Rusya’nın Türkiye’yi Batı’dan uzaklaştırmak ama aslında bir taraftan da zayıflatmak istediği açıktır. Sonuçta oportünizm, dalavere, şantaj ve ikiyüzlülük, kapitalist devletlerin fıtratında vardır.

Erdoğan iktidarı, ABD’nin ve AB’nin ikiyüzlülüğünü, çıkarcılığını öne çıkarırken, kendi emperyalist politikalarını ve niyetlerini, “insaniyet”, “adalet”, “onurlu ve dik duruş” kılıfı altında gizlemeye çalışıyor. Sol bir maske altında Avrasyacı burjuva güçlerin siyasi temsilciliğine soyunan Perinçekgillerin de katkılarıyla, iktidarın ABD’ye, AB’ye ve NATO’ya kafa tutma görüntüsü, emekçi kitlelere “anti-emperyalizm” olarak pazarlanıyor. Oysa karşımızda, egemen sınıfın çıkarları doğrultusunda hareket eden, bu doğrultuda politik manevralar gerçekleştiren ve ister Batı ister Doğu kampına dâhil olsun, tek amacı sermayenin büyümesini ve yayılmasını sağlamak ve kendi iktidarını baki kılmak olan bir burjuva hükümet vardır. Bu burjuva iktidarın işçi ve emekçi kitlelere, esaret, sefalet ve yıkımdan başka sunacağı hiçbir şey yoktur.



[*]      Rusya, Çin, Kazakistan, Kırgızistan ve Tacikistan’ın 1996 yılında oluşturduğu Şanghay Beşlisi, Özbekistan’ın katılımıyla 2001’de Şanghay İşbirliği Örgütü adını aldı. Sınır güvenliğini sağlama, “ayrılıkçı ve aşırı yapılarla ortak mücadele yürütme” hedefleriyle oluşturulan bu birlik, ilerleyen yıllarda ekonomiden enerjiye daha geniş bir alanda bir işbirliği platformuna dönüştü. Şu ana dek gözlemci statüsünde bulunan Hindistan ve Pakistan’ın üyelikleri 2017’de onaylanacakken, Afganistan, İran ve Moğolistan’ın gözlemci ülke statüsü devam ediyor. Türkiye ise 2013’ten bu yana, Sri Lanka ve Belarus’la birlikte “diyalog ortağı” konumunda bulunuyor.