Navigation

Yeni YÖK Yasa Tasarısı

12 Eylül askeri faşist darbesinin üzerinden 32 yıl geçmesine rağmen darbenin hesabı sorulmadığı gibi, başta 12 Eylül anayasası ve faşist darbenin yarattığı birçok kurum hâlâ ayakta durmaya devam ediyor. Bunlardan birisi de faşist rejimin düşünmeyen, sorgulamayan, bilimsellikten yoksun nesiller yetiştirmek, gençleri siyasetin ve devrimci mücadelenin dışında tutmak ve burjuva ideolojisini kolayca empoze edebilmek için oluşturduğu YÖK’tür. 6 Kasım 1981’de kurulan Yükseköğretim Kurulu (YÖK), kuruluş yasasında çeşitli değişiklikler yapılmasına rağmen anti-demokratik uygulamalarına aynen devam ediyor. Bugünlerde yeni YÖK yasa tasarısı gündemde ve her zamanki gibi bu tasarı da yine sermayenin ihtiyaçları doğrultusunda hazırlanmıştır.

Bugüne kadar birçok siyasi partinin vaatleri arasında YÖK’ü kaldırmak yer alıyordu. Ancak hiçbiri bunu gerçekleştirmedikleri gibi, ele geçirdikleri YÖK’ü kendi ideolojileri doğrultusunda kullanmaktan geri durmadılar. Bunlardan biri de iktidarda bulunan AKP’dir. İktidara ilk geldiği dönemde yeni bir YÖK yasasını gündeme getiren AKP hükümeti, gelen tepkiler üzerine tasarıyı geri çekmişti. Sonra yapılan birçok değişiklik AKP’nin YÖK’ü değil, YÖK yönetiminde bulunan Kemalist-statükocu kesimi tasfiyesine yönelikti. YÖK başkanlığına Yusuf Ziya Özcan’ın getirilmesiyle dümeni eline alan AKP hükümeti, güya karşı olduğu bu kurumu kendi siyasi çıkarlarına cevap verecek şekilde yeniden şekillendirmeye girişti. Bugün tartışılan ve gündemde olan yeni YÖK yasası işte tam da bu ihtiyacı karşılayacak bir nitelik taşıyor.

Tasarı ne getiriyor, ne götürüyor?

Tasarının öngördüğü ilk değişiklik, YÖK’ün başına bir “T” eklenerek, adının Türkiye Yükseköğretim Kurulu (TYÖK) olarak değiştirilmesidir. Mevcut yasada YÖK üyelerini Cumhurbaşkanı, Bakanlar Kurulu ve Üniversitelerarası Kurul belirlerken, tasarıda yenilik olarak yönetim mekanizmasını belirlemede TBMM de yer alıyor. Görüldüğü üzere yapılan değişiklikle iktidara gelen siyasi partinin ilk yaptığı şey, yönetimi belirleme önceliği. Daha önce AKP hükümeti YÖK yönetiminin oluşumunda Cumhurbaşkanının ağırlığının azaltılmasını savunurken, dümeni eline alınca şimdi Cumhurbaşkanının bu konudaki yetkilerine dokunmamaktadır. AKP hükümeti YÖK yönetimini belirlemede elini rahatlattıktan sonra ilk iş olarak sermayenin ihtiyaçlarına göre kurulların yeniden düzenlenmesine girişiyor.

Buna göre devlet üniversitelerinde üniversite konseyleri oluşturulacak ve üniversiteyle ilgili temel kararları bu kurul alacak. Tasarıya göre Üniversite Konseyi 11 kişiden oluşuyor. 5 üyenin üniversitenin her biri farklı fakültelerden ve bölüm başkanı ve üstü herhangi bir idari görevi olmayan kendi öğretim üyeleri arasından; 2 üyenin Bakanlar Kurulu tarafından; 2 üyenin Yükseköğretim Kurulu tarafından (ilgili üniversitenin profesörleri) arasından seçilmesi öngörülüyor. Bu 9 üyenin seçeceği 1 üyenin ilgili üniversitenin mezunları arasından; 1 üyenin de üniversitenin bulunduğu ilde en çok vergi verenler arasından ve/veya üniversiteye en çok bağışta bulunanlar arasından seçileceği belirtiliyor.

Tasarı, konseyin “amaç ve işleyişini” şöyle ifade ediyor: “Üniversite Konseyi, rektör ve dekanları seçer ve atar; üniversite stratejik planını ve performans programını onaylar; üniversite yatırım programını karara bağlar; üniversite adına kamulaştırmaya, gayrimenkul satın alınmasına ve üniversitenin mülkiyetindeki gayrimenkuller üzerinde üçüncü kişiler lehine ayni hak tesisine karar verir; öğrenci kontenjanlarını ve öğrenim ücretlerini Yükseköğretim Kurulu tarafından belirlenen usul ve esaslar çerçevesinde belirler; sözleşmeli öğretim elemanlarına ve idari personele yapılacak ücret ve diğer ödemeleri belirler; senatonun ve üniversite yönetim kurulunun bazı kararlarını onaylar.”

Hedeflenen, üniversitelerin kendi finansman ihtiyaçlarını döner sermaye yoluyla karşılaması ve devletin bütçeden ayırdığı payın ortadan kaldırılmasıdır. En dikkat çekici hususlardan biri de öğrencilerden alınacak öğrenim ücretidir. Yakın bir zamanda AKP hükümeti üniversitelerde (ikinci öğretim hariç) harcı kaldırmıştı. Sermaye hükümetinin neden harçları kaldırdığı böylece ortaya çıkmış oluyor. Aslında kalkan bir şey yok, sadece devlet üniversitelerinin öğrenim ücreti adı altında paralı hale getirilmesi için atılan bir adım var ortada! AKP hükümeti bu manevrayı emekçilere büyük bir lütuf olarak yutturmaya çalıştı. Yıllarca dershane parası vererek çocuğunu güç belâ bir üniversiteye yerleştirebilen emekçiler için harç parasının kalkması gerçekten de çok önemliydi. Ama bu kez de AKP’nin bu cazip söyleminin altından emekçilere yönelik yeni bir saldırı hamlesi çıkıverdi: Harç gitti, yerine “öğrenim ücreti” gelecek!

Diğer önemli bir mesele de üniversite konseylerinde en çok vergi ödeyen işadamlarının yer alacak olmasıdır. Açıktır ki, yönetiminde işadamlarının olduğu bir üniversitede, bilimsel ve teknik araştırmalar çok daha fazla, çok daha doğrudan ve çok daha keyfi biçimde sermayenin hizmetinde olacaktır.

Örneğin, Kocaeli Üniversitesi Halk Sağlığı Anabilim Dalı Başkanı Prof. Dr. Onur Hamzaoğlu uzun süren çalışmaları sonucunda Dilovası’nda demir, çelik, kimya, petrol, otomotiv ve lastik sektörü olmak üzere 400’ün üzerinde büyük ölçekli sanayi kuruluşunun havaya saçtığı kimyasallar yüzünden her üç kişiden birinin kanser olduğunu ortaya koymuş ve Dilovası’nda fabrikaları bulunan patronların tepkisini çekmişti. Bu patronlardan birinin konsey üyesi olması durumunda, bu tür bir bağımsız bilimsel araştırma gerçekleştirilebilecek midir? Onur Hamzaoğlu’nun yaptığı gibi patronların kâr düzenini teşhir ederek, doğayı ve insanı koruyacak projeler ve araştırmalar yapabilecekler midir? Atasözünün dediği gibi, kimin ekmeğini yersen onun kılıcını kuşanırsın! Böylece sermaye üniversiteleri hem paralı hale getirecek, hem de bu kurumların yapacağı bilimsel araştırmaları tamamen kendi ihtiyaçları doğrultusunda yönlendirecektir. Kapitalist sistemde üniversitelerde her daim sermayenin işgücü ihtiyacını karşılayacak düzeyde ve oranda bir eğitim verilmiştir. Ancak devlet üniversitelerinin yönetimlerinde burjuvaların yer alması, sermayeyle üniversiteler arasındaki işbirliğinin bundan böyle hiçbir dolayıma ihtiyaç duymaması anlamına gelmektedir.

Diğer önemli bir husus da, konseyin görevlerinden birinin, “sözleşmeli öğretim elemanlarına ve idari personele yapılacak ücret ve diğer ödemeleri belirlemek” olmasıdır. Böylece kadrolu öğretim üyelerinin sözleşmeliye çevrilmesine cevaz verilmiş olmaktadır. İlköğretimden üniversiteye kadar kadrolu personelin sözleşmeliye dönüştürülmesiyle, ucuz ve güvencesiz çalışma koşulları eğitim alanına da egemen olacaktır. Ayrıca öğretim üyelerine getirilmek istenen performans sistemiyle bir taraftan kıyasıya bir rekabet ortamı yaratılırken, diğer taraftan da sözleşmelilik nedeniyle işten atmalar kolaylaşacaktır.

YÖK’te değişmeyen ne?

Kurulduğu günden beri YÖK’ün temel işlevinde herhangi bir değişiklik yapılmamıştır. Temel amaç, üniversiteleri, devrimci öğrencilerden ve öğretim üyelerinden temizlemek, düşünmeyen, sorgulamayan, pasif bir gençlik yaratmaktır. 12 Eylül rejiminin bir ürünü olan YÖK, üniversiteleri boğan bir cenderedir. 31 yıl geçmesine rağmen hâlâ öğrenciler ve öğretim üyeleri siyasi fikir ve faaliyetleri yüzünden kovuşturmaya uğramakta, okuldan uzaklaştırılmakta ve atılmaktadır. YÖK öğrencilere yönelik baskı ve yıldırma politikasını aymazca devam ettirmektedir. “İdeolojik halay çekmek”, “karnını şüpheli bir şekilde tutarak uzaklaşmak” ve “Kürtçe anadilde eğitim istemek” gibi birçok komik gerekçeyle öğrencilere ağır cezalar verilmektedir.

YÖK’ün üniversite disiplin yönetmeliği 27 yıl aradan sonra değiştirilmiştir. Ancak 18 Ağustosta yürürlüğe giren yeni yönetmelikte bazı maddeler kalkmış olsa da, anti-demokratik uygulamaların dayanağı olan birçok madde birtakım değişikliklerle korunmuştur. Örneğin siyasi partilere üye olan öğrencilerin okulda parti propagandası yapmaları artık suç sayılmayacaktır, fakat okulda bildiri dağıtmak, afiş ve pankart asmak “suç” olmaya devam etmekte, sadece ceza değişmektedir. Bu “suç”u işleyen öğrenciler artık “okuldan uzaklaştırma” değil “kınama” cezası alacaklar. Bir başka madde de, “ders, seminer, uygulama, laboratuar, atölye çalışması, bilimsel toplantı ve konferans gibi çalışmaların düzenini bozma”yı suç olarak tanımlamaktadır. Mesela bir konferansta konuşmacıyı (örneğin hükümet yetkililerini, kapitalistleri, burjuva siyasetçileri) protesto etmek en demokratik hak iken, bu maddeye dayanılarak öğrenci hem karga tulumba dışarıya atılacak hem de ceza alacaktır.

Yönetmelikte yapılan değişiklikler AKP hükümeti ve burjuva medya tarafından 12 Eylül’le hesaplaşma olarak lanse edildi. Oysa yapılan değişiklikler YÖK’ün asıl amacına yönelik değişiklikler değildir. Bir yandan makyaj kabilinden değişikliklerle YÖK’ün toplum gözündeki imajı yenilenmekte, öte yandan üniversiteler sermayenin ihtiyaçlarına cevap verecek şekilde yeniden düzenlenmektedir.

YÖK’süz, anadilde, demokratik, parasız ve bilimsel eğitim!

Görece demokratik bir üniversite ortamının oluşabilmesi için 12 Eylül rejiminin kalıntısı olan YÖK mutlaka kaldırılmalıdır. YÖK’ün yerine TYÖK’ü koyarak biçimsel değişiklikler yapmak, üniversite yönetimlerinin gerici ve baskıcı karakterini değiştirmiyor. Sermayenin ihtiyaçları doğrultusunda yeniden dizayn edilen bu kurumlar burjuva ideolojisinin üretim ve empoze merkezleri olmaya devam ediyor. Demokratik bir üniversitenin kapitalizm altında bir sınırı olsa da, devrimci gençliğin görevi parasız, bilimsel ve anadilde eğitim talebiyle bu sınırları zorlayarak aşmaktır.

Anadilde eğitimin önündeki bütün engeller kaldırılmalıdır. Eğitim müfredatı milliyetçi-şoven içeriğinden arındırılmalı ve bilimsel bir içeriğe kavuşturulmalıdır. Gerek öğrencilerin gerekse de öğretim üyelerinin siyasi faaliyet yürütmelerinin önü açılmalıdır. Kıyafetlerle ilgili çağdışı yasaklar kaldırılmalıdır. Bu bağlamda bugün sermaye hükümeti AKP’nin istismar ettiği, Kemalist-statükocuların ve arkasına yedeklenen kimi kesimlerin destekledikleri türban yasağı kaldırılmalıdır.

Kapitalist sistemde hiçbir sorun sınıfsal temelinden yoksun değerlendirilemez. Dolayısıyla demokratik, parasız ve anadilde eğitim yalnızca öğrenci gençliğin sorunu değildir. Çünkü öğrenci gençlik de kendi içinde işçi-emekçi ve burjuva çocukları olarak ayrılmaktadır ve öğrenci gençliğin önemli bir bölümü işçi ve emekçi sınıfların parçasıdır. Dolayısıyla bu taleplerin karşılanması da işçi sınıfının kapitalizme karşı verdiği sınıfsal mücadeleye sıkı sıkıya bağlıdır.

Kaynak: 
Marksist Tutum; no: 92; Kasım 2012