Navigation

İş Cinayetleri Hız Kesmiyor

İş cinayetleri, taşeronlaştırma, uzayan iş saatleri ve düşük ücretler bir bütün olarak işçi sınıfının en önemli ve güncel sorunları olarak karşımızda duruyor. Peki, bu sorunlar etrafında işçileri örgütlemesi ve mücadeleyi büyütmesi gereken sendikalar ne yapıyor? Maalesef sendikaların durumu da tutumları da içler acısıdır. Ortada anlamlı bir çalışma yoktur. Bu durumda sınıf devrimcilerine yine büyük görevler düşüyor. Sermayenin saldırılarına ve işçi ölümlerine karşı var gücümüzle mücadeleyi büyütmeliyiz.

AKP hükümetinin iktidarda olduğu son on iki yılda iş cinayetleri katlamalı olarak arttı ve hız kesmeden işçilerin canını almaya devam ediyor. Buna rağmen hükümet bu katliam tablosunu ortadan kaldırmak için yapılması gerekenlerin hiçbirini yapmıyor. Soma’da 301 işçinin yaşamını yitirmesinin ardından AKP hükümeti olayın üzerini kapatmaya çalıştı ancak istediğini yapamadı. Dönemin başbakanı Erdoğan işçi ölümlerini “bu işin fıtratında var” diyerek, hatta 1800’lü yıllarda Avrupa’da yaşanan iş kazalarından örnekler vererek açıklamaya çalıştı. Gerek Erdoğan’ın sözleri gerek müsteşarın bir madenciyi tekmelemesi toplum tarafından öfkeyle karşılandı. Erdoğan yuhalandı, AKP’nin iş güvenliği önemlerinin alınmasını sağlamamasına karşı büyük bir tepki oluştu. Bütün bunlara rağmen Soma’da daha işçilerin kanı kurumadan, İstanbul Mecidiyeköy’de bulunan Torunlar Center inşaatında ve Ermenek maden ocağında facia yaşandı ve işçiler feci şekilde yaşamlarını yitirdiler.

Tüm bu katliamların başlıca sorumlusu olan AKP hükümeti, bu süreçte göstermelik birtakım adımlarla göz boyamaya çalıştı. Başbakan Davutoğlu bir “eylem planı” açıkladı, fakat bu eylem planının özü sermayeyi aklamak ve suçu yine işçilerin üzerine yıkmak oldu. Başbakan eylem planına ilişkin olarak şunları söylemişti: “Yasayı uygulayacak insan unsuru önemli. En fazla üzerinde durduğum konu Mesleki Yeterlilik Kurumu’nun en iyi ve hızlı şekilde güçlendirilmesi. Kazaları engelleyecek olan şey, performans ve ehliyet. 1 Ocak 2015 itibarıyla Mesleki Yeterlilik Kurumu bütün hazırlıklarını tamamlayıp, sertifikalandırma, belgelendirme aşamasına gelecek. Belge alabilmek için eğitim şart. Milli Eğitim Bakanlığıyla görüşeceğiz. Okullarda iş güvenliği dersleri konulacak. Ne kadar üzüntü verici bir tablo ki, o kazada vefat eden işçilerimizden biri 1 Eylülde işe giriyor, 7 Eylülde kumanda yetkisine sahip oluyor ve asansörden sorumlu kişi haline geliyor. Şimdi bunun sertifikası, yetkilendirilmesi var mı? Bundan sonra işçi, hangi mesleği yapacaksa onun belgesini alacak ve o işi yapacak. Herkes her işi yapabilir mantığı çok yanlış. Vasıfsız işçi kavramı kalmamalı. Önce eğitimini almalı, gerekli sınavlardan geçip yeterli olduğunu kanıtlamalı.”

Davutoğlu’nun açıkladığı bu eylem planın iş cinayetlerini önlemekle bir ilişkisi yoktu, aksine iş cinayetlerinin katlanarak artacağı açıktı. Nitekim geçen süreçte iş cinayetleri hız kesmeden işçilerin canını almaya devam etti. Aslında her iki ayda bir, bir Soma faciası yaşanmaya devam ediyor. Tabii geçen süreçte işçiler ölürken sermaye büyümeye, kârına kâr katmaya devam etti. Özellikle AKP hükümetinin el üstünde tuttuğu inşaat sektöründe büyüme devam ederken, siteler, yollar, köprüler, gökdelenler yükselirken, buralarda yüzlerce işçi yaşamını yitirdi. İşçi Sağlığı ve İş Güvenliği Meclisi’nin hazırladığı Haziran ayı iş kazaları raporunda bu durum çarpıcı bir şekilde ortaya konuyor. Örneğin Haziran ayında yaşanan işçi ölümlerinde tarım ve orman işkolu birinci sırada, onu inşaat ve taşımacılık işkolları takip ediyor.

Raporda dikkat çeken hususlardan biri de, hizmet sektöründe yaşanan iş kazaları ve işçi ölümlerindeki artıştır. Genel algı, iş kazalarının özellikle inşaat, metal ve madencilik sektörlerinde gerçekleştiği yönündedir. Oysa raporda belirtildiği gibi iş kazaları bütün sektörlerde yaşanmaktadır. Bu artışın en büyük sebebi hiç kuşkusuz taşeronlaştırma ve beraberinde getirdiği kuralsız çalışmadır. Tarım işçilerinin büyük bir bölümü, sıkış tıkış bindirildikleri kamyonetlerin ya da servis araçlarının trafik kazası geçirmesi sonucunda yaşamlarını yitirmektedirler. Hatırlayacak olursak 31 Ekim 2014’te Isparta Yalvaç’ta mevsimlik işçileri taşıyan servis devrilmiş ve 17 işçi yaşamını yitirmişti. Çünkü daha fazla kâr için 27 kişilik servise 45 işçi bindirilmişti. Üstelik bu felâket Ermenek faciasının hemen ardından gelmişti.

Aradan bir yıl geçmeden bu defa da Manisa’nın Gölmarmara ilçesinde tarım işçilerini taşıyan kamyonetin tankerle çarpışması sonucu 15 tarım emekçisi yaşamını yitirdi. Türkiye’de 300 bini kayıt dışı olmak üzere 1 milyon tarım işçisi çalışıyor. Günde 50 lira yevmiye ile 12 saat çalışan tarım işçilerinin, bıraktık iş güvenliği önemlerini, sosyal güvencesi bile yok.

Peki, geçen bir yıllık süreçte Davutoğlu’nun açıkladığı önlem planının olumlu bir etkisi oldu mu? Elbette ki olmadı. Daha yılın ilk yarısında yaşamını yitiren işçi sayısı 800’ü bulmuş durumda. Yaşanan iş kazalarının sebebi ortadayken, bunca felâket yaşanmışken, AKP hükümeti aymazca davranmış ve işçi ölümlerini işçilerin eğitimsizliğine bağlamaya devam etmiştir. Geçen süreçte iş güvenliği önemleriyle ilgili herhangi bir adım atılmamıştır. Tam tersine iş kazalarının ve meslek hastalıklarının artmasına yol açan taşeronluk sistemi gittikçe yaygınlaştırılmıştır. Örneğin taşeronluk sisteminin çok yaygın olduğu alanlardan biri de belediyelerdir ve bu sektörde sık sık işçi ölümleri yaşanmaktadır.

Taşeronluk demek uzayan iş saatleri, düşük ücretler ve iş güvenliği önlemlerinin alınmaması demektir. İş kazaları sorunu, sadece tek boyutlu olarak birtakım teknik önlemlerin alınmasıyla hallolacak bir mesele değildir. Çalışma saatlerinin 16 saate vardığı, ücretlerin sefalet ücreti düzeyine gerilediği iş koşulları değişmeden, iş kazaları önlenemez. Türkiye çalışma saatleri bakımından, OECD ülkeleri arasında birinci sırada yer alıyor. Ortalama iş saatinin 12 ilâ 14 saati bulduğu koşullarda iş kazalarının olmaması düşünülemez. AKP hükümeti döneminde taşeronluk arttıkça, iş saatleri uzadıkça, buna mukabil iş kazaları ve meslek hastalıkları hızla artmaya başladı. Türkiye ekonomisinin büyümede zirveye ulaştığı 2010-2011 yılları iş kazalarının da en fazla olduğu yıllardı. Yani sermaye büyüdükçe işçi ölümleri de bununla doğru orantılı olarak artmaktadır.

Haziran ayında iş kazaları sonucu yaşamını yitiren işçi sayısı 167’dir. İşçiler bir savaştaymışçasına ölüyor. Sınıf hareketinin güçsüzlüğü ve örgütsüzlüğü bir taraftan, yasal güvencenin olmayışı diğer taraftan, işçileri sermaye karşısında çaresiz bırakıyor. AKP hükümeti döneminde 2012 yılında yürürlüğe giren İş Sağlığı ve Güvenliği Yasasının ne kadar yetersiz olduğunu gördük. Üstelik bütün yetersizliğine rağmen bazı maddeleri de hâlâ uygulanmıyor.

AKP hükümeti attığı her adımla patronlar için dikensiz bir gül bahçesi yaratırken, işçilere cehennemi reva görmektedir. Soma’da yaşanan katliam ve sebepleri tüm çıplaklığıyla ortadayken, AKP hükümeti 4 Ağustosta yayınladığı kararname ile kömür madenlerinde patlamayı önleyici sistemlerin uluslararası standartlara uygun hale getirilmesi için 2016 yılına kadar tanınan süreyi 2019 yılına uzattı. Patlayıcı ortamlarda kullanılan aletlerin, elektrikli sistemlerin, makinelerin uygunluğunun belirlendiği ATEX standartları, madenlerde işçi sağlığı ve güvenliği bakımından hayati önem taşıyor. Buna rağmen, madenlerin kapatılmasında en büyük gerekçe olan patlayıcı ortamda uygun olmayan teçhizatların kullanımı 4 yıl daha serbestleştirildi. Üstelik AKP patronlara bu kıyağı yetkili bir hükümet olmamasına rağmen yapıyor. Bu yönetmeliğin ertelenmesi yeni işçi katliamlarına açıkça davetiye çıkarıyor.

Ancak bunların hiçbiri ne sermayenin, ne de emrindeki AKP hükümetinin umurundadır. Bugünlerde yaptığı “Allah bana da şehitliği nasip eylesin” açıklamasıyla AKP’nin yürüttüğü kanlı savaşı yücelten Enerji ve Tabii Kaynaklar Bakanı Taner Yıldız, ertelenen ATEX sertifikasını patronlara zorunlu kılmalarını pişmanlık içinde anlatıyor: “Madencilikte yaşanan kazaların ardından aldığımız bir kısım sıkı tedbirlerin üretimi etkilediğini biliyoruz. Madencilikte iş sağlığı ve iş güvenliği, üretimin önüne geçti. Hem işveren hem de işçi kardeşlerimizi rahatlatacak yapı mutlaka sağlıklı bir şekilde kurulacaktır.” Bakan alınan önlemlerin üretimin önüne geçtiğini söylüyor, yani aslında önlem almaya gerek yok diyor. İşçiler ölürse ölsün ne de olsa işçi ölümlerini açıklamak kolay; fıtratında var deyip geçerler!

Örgütsüz olduğu sürece, işçi sınıfının, sermaye ve temsilcilerinin bu küstah tutumlarına maruz kalacağı ortadadır. Yoksa 301 işçinin kanı kurumadan bir bakan çıkıp, işçilerle dalga geçer gibi böyle bir açıklama yapabilir miydi? Sınıf tarihimizden şunu çok iyi biliyoruz ki, işçi sınıfı örgütlü olsaydı ne patronlar ne de onların siyasi temsilcileri böyle bir açıklama yapamazdı, yapsalar dahi işçiler o lafları onlara yuttururlardı. 1980 öncesinde, sendikal örgütlülükleri güçlü olan metal işçilerinin MESS’i dize getirdiği mücadelelerde bu tür örnekler çokça yaşanmıştır.

İş cinayetleri, taşeronlaştırma, uzayan iş saatleri ve düşük ücretler bir bütün olarak işçi sınıfının en önemli ve güncel sorunları olarak karşımızda duruyor. Peki, bu sorunlar etrafında işçileri örgütlemesi ve mücadeleyi büyütmesi gereken sendikalar ne yapıyor? Maalesef sendikaların durumu da tutumları da içler acısıdır. Ortada anlamlı bir çalışma yoktur. Bu durumda sınıf devrimcilerine yine büyük görevler düşüyor. Sermayenin saldırılarına ve işçi ölümlerine karşı var gücümüzle mücadeleyi büyütmeliyiz.