Navigation

12 Eylül’ün Yıldönümünde Bitmemiş Bir Görev

Yazıcı içinYazıcı içine-postayla göndere-postayla gönder

12 Eylül faşist darbesinin üzerinden 32 yıl geçti. 1970’lerden 80’lere uzanan süreçte devrimci mücadelenin ve işçi hareketinin yükselişi burjuvazinin hesaplarını bozmuş, onun önüne aşılması güç bir duvar örmüştü. Burjuvazi devrimden korkuyordu ve düzeninin tehlikede olduğunu görüyordu. TC egemenleri bu korkularında yalnız değillerdi. O dönem içinde bulunulan konjonktür ABD emperyalizmi açısından da tehlikelere gebe idi. SSCB’nin varlığı ve etkisi bölgede Türkiye’yi daha da önemli hale getiriyordu. SSCB kısa bir süre önce Afganistan’ı işgal etmişti. İran’da mollaların iktidara gelmesiyle sonuçlanan bir devrim olmuştu. Türkiye’de burjuvaziyi devrim tehlikesinden koruyacak sıkı bir düzenin kurulabilmesi gerekiyordu. 12 Eylül faşist darbesi emperyalist ağabeylerinin de desteğiyle TC burjuvazisini işçi sınıfının devrimci gazabından korudu.

Faşizm işçi sınıfının yükselen devrimci mücadelesini ezmek için yapılan karşı-devrimci bir saldırıydı. Toplum çok kanlı, katliamlarla bezeli bir yoldan yürütülerek faşist darbeye hazır hale getirilmişti. Ve 12 Eylül 1980 sabahı acı dolu yeni bir döneme itilmişti. Burjuvazinin egemenliğini koruyabilmek için iktidara çağırdığı faşizm altında yaşananlar bu ülkenin tarihinin en acı dolu, en kanlı ve karanlık sayfalarıydı. Faşizm burjuvazinin işçi sınıfını ve devrimci mücadeleyi ezmek için tercih edebileceği en korkunç silahlardan biriydi ve TC burjuvazisi bu silahı kullanmıştı.

Faşizm iktidara tırmanırken

İşçi sınıfının devrimci mücadelesi yükseliyordu. Saflar giderek netleşiyor ve tarafsız olduğunu sananlar bertaraf oluyordu. Böyle bir dönemde burjuvazi de köşeye sıkışmıştı. Devrimci hareket ise gerçek bir devrimci sınıf önderliğinin olmaması ve giderek artan bölünmüşlüğü nedeniyle tıkanmıştı. İşte bu çözümsüzlük bir süre sonra grevlerin, direniş ve eylemlerin sayısal çokluğuna rağmen harekete kitle desteğini kaybettiriyor ve devrimci bir zafer beklentisinden umutsuzluğun hâkimiyetine doğru ilerleniyordu. Bu kırılma ve geri çekiliş, faşist rejimin iktidara tırmanmak için gerekli hazırlığı yapmasına fırsat verdi. Kanlı katliamlar, provokasyonlar, etnik ve mezhepsel farklılıkların kaşınması, tanınmış kişilere, işçi önderlerine, aydınlara, gazetecilere suikastlar, grevlere, direnişlere, devrimci öğrencilere ve üniversitelere dönük saldırılar birbirini izledi.

Bugün belgeleri ortaya saçılan fiziksel ve psikolojik bir harekât yürütüldü. İstanbul Üniversitesi öğrencilerine yönelik 16 Mart katliamı, Ankara’da 7 TİP’li öğrencinin öldürülmesi, Balgat katliamı, Maraş ve Çorum katliamları ile ilerleyen acımasız bir plan devreye konuldu. 1 Mayıs 1977 katliamı ve işçi sınıfının militan mücadelesinin simgesi haline gelen Kemal Türkler’in katledilmesiyle işçi sınıfının örgütlülük düzeyini de test eden cuntacılar, kurtarıcı rolü oynamak için toplumsal ve siyasal ortamı hazır hale getirmişlerdi. Bu filmin aktörleri rolünü iyi oynamış ve denize düşen toplum faşist darbeyi içten içe onaylar duruma getirilmişti.

Karnı deşilen hamile kadınlar, ağaçlara asılan gençler, diri diri yakılanlar, kafası baltayla kesilenler ve daha niceleri bu ülkenin tarih sayfalarına kanlı harflerle not düşüldü. Sadece Maraş katliamı üç gün sürdü ve 120 kişi katledildi. Burjuva devlet bütün olanları dışarıdan ordusu ve polisiyle izlerken, Maraş’ta MHP’li faşistler ve kontrgerilla unsurlar cirit attı. Cami minarelerinden “kana kan intikam, komünistlere ölüm, Aleviler sularımızı zehirlediler” fetvaları verildi. Psikolojik harekât uzmanı TSK ve cuntacı generaller toplumun psikolojisini hazır hale getirmişlerdi.

12 Eylül’ün hesabı sorulmalı

Burjuvazinin işçi sınıfını ve devrimcileri aynı yöntemle yenilgiye uğrattığı ve aynı karanlık yollardan geçmiş İspanya, Arjantin, Portekiz, Yunanistan ve Şili gibi ülkeler de var. Bu ülkelerde çeşitli düzeylerde, faşist cuntacılardan hesap sorulmuştur. Hesaplaşma sırası Türkiye’dedir ve de o yılların hesabı sorulmalıdır. Henüz bu gerçekleşememiştir. Yaşananların hesabının sorulması ve açtığı yaraların iyileşmeye yüz tutması için gerçek sorumlulara yaptıklarının bedelinin ödetilmesi gerekir. Gerçek sorumluların yargılanması ise elbette adı geçen ülkelerin tamamında olduğu gibi Türkiye için de henüz gerisinde olduğumuz bir noktadır.

Burjuvazinin desteği ile iktidar olup bu kanlı işi şanlı görev olarak icra eden cuntacıların kitlelerin gözünde teşhir olması ve yargılanabilmesi oldukça önemlidir. 2010 yılına kadar eli kanlı cuntacılar ve başlarındaki Kenan Evren yargılanamıyordu. Faşist darbeden sonra yaptıkları anayasa ile cuntacılar ve onların emrindeki devlet görevlileri kendilerini güvenceye almışlardı. 2010 yılında gerçekleştirilen referandum sonrası Anayasanın geçici 15. maddesinde yapılan değişiklikle burjuva hukuk açısından yargılanabilmelerinin yolu açıldı. Açıldı açılmasına ama 12 Eylül davası ancak aylar sonra, 4 Nisan 2011’de başlayabildi. Ankara 12. Ağır Ceza Mahkemesinde görülmekte olan davanın 5. duruşması 29 Haziranda yapıldı. Bir önceki duruşmada hâlâ sanık sandalyesine çıkartılmayan darbeci generallerden hayatta kalan ikisi Kenan Evren ve Tahsin Şahinkaya’nın duruşmaya gelip gelmeyecekleri konusunda Adli Tıp Kurumuna yazı yazılmıştı. Aynı duruşmada mahkeme sanık olan bu iki eski generalin kendilerinin, eş ve çocuklarının mal varlığının araştırılmasını da istemişti. Son duruşmada da bu iki faşist general, “sağlık açısından uygun değiller” gerekçesi ile mahkemeye çıkarılmadılar. Duruşmaya avukatlar, müdahiller, müdahil olma talebinde bulunanlar katıldı. Bu son duruşmada 12 Eylül’de uygulanan işkenceler “insanlığa karşı işlenen suç” kapsamında değerlendirildi ve işkence suçlarının ayrılarak Türkiye’nin 59 ayrı merkezinde görülmesi kararlaştırıldı. Davada bir sonraki duruşma 14 Eylüle ertelendi. Bu arada Adli Tıp Kurumu, beklendiği üzere, bu iki caninin sağlık durumları nedeniyle duruşmaya çıkarılamayacakları doğrultusunda karar da verdi.

12 Eylül’ün sorumlularının yargılanması, o dönemi yaşamış, bir kuşağını yitirmiş bir coğrafyanın insanlarının ölmeden görmek istediği bir şeydir. Burjuvazinin ideolojik cenderesini kırıp da o dönemde gerçekte ne olduğunu toplumun bilincine tüm çıplaklığı ile çıkarmak mümkün olmamıştır. Bu belki de yeniden yükselecek bir devrimci mücadelenin yan ürünü olacaktır. Bugün ise binlerce insanın müdahil olduğu ve olmaya devam ettiği bir dava vardır. Müdahil sayısı sadece işkence gören 650 bin kişi ile kıyaslandığında beklenenin altındadır ve birçok insanın müdahillik isteği belge olmadığı gerekçesiyle reddedilmektedir.

Bugün burjuva AKP hükümeti bu dava sürecinin kendi kontrolünün dışına çıkmasını istememektedir. Yargılama sürecini yaşayan iki generalle sınırlandırmaya ve hatta mümkünse yaşarken onları yargılamamaya uğraşmaktadır. Şimdilerde 12 Eylül davası olabildiğince gündemden düşürülmeye ve tavsatılmaya çalışılıyor. Bugün davayı önemsizleştirmeye çalışan ve neredeyse ölmek üzere olan (Evren 95, Şahinkaya 86 yaşında) iki general ile sınırlayıp onları da mahkemeye çıkarmamak için kırk takla atan TBMM ve AKP’nin de darbe mağduru sıfatıyla davaya müdahil olması ise işin ironisidir.

Tayyip Erdoğan 12 Eylül cuntasının idam ettiği Necdet Adalı ve Erdal Eren’den bahsederken başarılı bir tirat atmıştı. Ama asıl hesaplaşmak istediklerinin 12 Eylül değil 28 Şubat muhtırası olduğu gerçeğini gizleyememişti. AKP iktidarı ve Erdoğan’ın bu konudaki çabalarında ve 12 Eylül yargılamaları sayesinde elde ettikleri toplumsal destekten 28 Şubat hesaplaşması için yararlanma isteklerinde şaşılacak bir şey yoktur. Devrimci işçi sınıfı da 28 Şubat’ın sorumluları ve uygulayıcılarından hesap sorulmasından yanadır. Ancak AKP’nin 12 Eylül yargılamalarını karartmasına izin verilmemelidir.

“İşçi sınıfı açısından 12 Eylül darbesi özellikle ön plana çıkarılmalıdır, çünkü 12 Eylül doğrudan işçi sınıfı hareketine ve sosyalist harekete karşı yapılmıştır. O günlerde oluşan faşist rejimin kıyıcı terörüne ve kapsamlı baskı/sindirme stratejisine maruz kalan işçi sınıfı ve sosyalist hareket çok ağır bedeller ödemiş, geçmişin hemen tüm mevzileri kaybedilmiştir.” (Levent Toprak, Darbe Soruşturmaları ve Devrimci Tutum, MT, Mayıs 2012)

Bu yaralar kapanmaz

Bugün 12 Eylül’ün mağdurları rolünü oynayıp, yürümekte olan davaya müdahil olan MHP gibi faşist partilerin, BBP’li ve bugünün birtakım AKP’li kadrolarının o günlerdeki görevi faşizmi iktidara taşımaktı. Faşizm iktidar olduktan sonra bu kadroların büyük kısmı ile de işi bitmişti. Onlar faşist cuntanın kirli, kanlı elleriydiler. Darbeden sonra buruşturulup bir kenara atılınca “mağdur” oldular. 12 Eylül bizi de vurdu diye ağlaşmaları bu yüzdendir.

32 yıl sonra yargılanan 12 Eylül faşist darbesinin gerçek mağdurlarını, mağdur rolü oynayanların medyatizmine prim vermeden yeniden toplumun gündemine taşımalıyız. Tarihsel hafızayı canlandırmak, gerçekleri yeniden gün yüzüne çıkarmak bizim için zorunluluktur. Bundan vazgeçilemez. Faşizmin faturasını çeşitli derecelerde toplumun her kesimi ödedi. Lakin faşizm asıl devrimin, devrimcilerin düşmanıdır. İşçi sınıfının iktidarın eşiğine kadar gelip de iktidarı alamamış olmasının cezasıdır. Devrimci proletaryanın bir daha o noktaya gelememesi için korkunç bir şiddetle ezilip linç edilmesidir. Bu ülkede geçen 32 yıl bunun kanıtıdır.

Asıl fatura sosyalistlere, devrimcilere, demokratlara, Kürtlere, aydınlara, gazetecilere, sendikacılara, mücadeleci işçilere kesilmiştir. Bu nedenle de bugün darbecilerin yargılanması için konulan her türden engel aşılıp geçilmelidir. Kenan Evren ve Tahsin Şahinkaya’yı, yaşlarını gerekçe gösterip yine devlete ait hastanelerden alınan sağlık raporlarının arkasına saklamalarına izin verilmemelidir. Şili’de Pinochet 93 yaşında cezaevine gönderilebildi; bu faşist generaller de sıcak yataklarında rahatça ölmemelidir. Kimisi ölmüş kimisi ise saklanmakta olan ve 12 Eylül faşizminin apoletli apoletsiz işkencecileri, devletin resmi ya da gayri resmi görevlisi, tetikçisi açığa çıkarılmalı ve her biçimde cezalandırılmalıdır. Böyle bir suçun önünde zaman aşımı, yaş sınırı vb. türden hiçbir engel kabul edilemez.

Neredeyse her on yılda bir darbe yapılmış bir ülkede yakın tarihimizi 12 Eylül faşizmi ile karartanlar sadece sahne önünde görevlerini ifa edenler değildir. Asıl sorumluları, işi mutfağında pişirenleri, ABD emperyalizmiyle el ele bu karanlık yılları bize miras bırakan TÜSİAD, TİSK gibi örgütlenmelerle somutlanan egemen burjuvaziyi ve o dönemki temsilcilerini yargılamadan bu hesaplaşma elbette nihayete eremez.

Darbenin ardından yaşı büyütülerek asılan Erdal Eren gibi idam edilerek öldürülen onlarca insan, işkencede katledilenler, kaçtığı iddia edilerek kurşuna dizilenler ve yaşatılan daha nice acılar hatırlanmalı, bütün bunların hesabı sorulmalıdır. Faşist darbenin sorumlularının teşhir edilmesi mutlaka sağlanmalıdır. Bugün doktorlara duygu sömürüsü yapan ve “benimle ne uğraşıyorsunuz, bırakın öleyim” diyen Evren ve diğer faşist cunta unsurlarının cezalandırılması ve mahkûm edilmesi sağlanmalı, ayrıca tüm maddi varlıklarına el konulmalıdır.

Elif Çağlı’nın dile getirdiği gibi, “12 Eylül dönemi bu topraklarda yaşayan devrimci insana, faşizmin gerçekte ne demek olduğunu doğrudan öğretti. Faşizm «içerde» olana da olmayana da baskı ve işkencenin acısını fazlasıyla yaşattı. O günlerin beraberinde getirdiği ölümlerin acısı unutulamaz; insanların yüreklerinde açtığı yaralar hâlâ sızlar. Zor günler zor sınavlara çeker insanı. Çekilen tüm acılara karşın, devrimci bayrağı yarınlara taşıyabilmek için tarihsel iyimserliği her daim yeşertmek gerekir. İnancı ve umudu acıya katık eyleyip yola devam etmeyi becermektedir hüner.”

Kendi ellerimizle gönlümüzce

Bir yaşam yarattığımızda kendimize

Bahçelerimizde açacak gelinciğimiz

Bahar rüzgârlarıyla hışırdarken çiçeklerimiz

Yanımıza gelecek

On sekiz yaşlarında

Yaşamı yarım bırakıp gidenlerimiz” (Elif Çağlı, Eylül Günlüğü, Tarih Bilinci Yay.)

Bugün faşizmin işkence tezgâhlarında kaybedip güneşe gömdüğümüz yürekli insanlarımız için, yoldaşlarını kaybedip onların hesaplarını sorma sorumluluğunu omuzlarında taşıyarak burjuvaziye teslim olmayan, mücadelede yoluna devam eden ve genç devrimci kuşaklara ışık tutan yürekli insanlarımızı unutmamak, unutturmamak için üzerimize düşen görevi lâyıkıyla yerine getirmeliyiz.

Kaynak: 
Marksist Tutum; no: 90; Eylül 2012