Navigation

Enternasyonalizm mi, Milliyetçilik mi?

Yazıcı içinYazıcı içine-postayla göndere-postayla gönder

Beraberinde derin altüst oluşları getirecek olan bir tarihsel sürece girmiş durumdayız. Emperyalist-kapitalist sistemin efendileri, tüm dünyada yeni ve çok daha yıkıcı olacak bir emperyalist savaşlar döneminin önünü açmış bulunuyorlar. Emperyalistler ve onların yanında hegemonya savaşına katılıp pazarların paylaşımından pay kapmak isteyen kapitalist devletler de, her alanda milliyetçilik dalgasını yükseltmekten geri durmuyorlar. Mevcut süreç şovenizmin yükseltileceği ve halkların birbirine düşürüleceği tehlikeli bir dönemi de beraberinde getirmiş bulunuyor. Üzerinde yaşadığımız topraklarda, kapitalistlerin devleti TC, emperyal bir güç olmanın hayallerini beslemektedir. Irak savaşında yaşananlar bunu çarpıcı bir biçimde ortaya koymuştur.

Böylesi bir emperyalist savaşlar sürecinde, milliyetçilik-yurtseverlik, ulusal çıkarların savunulması, anayurdun savunulması gibi burjuva ideolojik argümanlara karşı doğru yaklaşımın önemi bir kat daha artıyor. Üzerinde yaşadığımız topraklar için bu görev daha da yakıcıdır. Türkiye’de burjuva devlet, Kürt ulusal hareketine karşı sürekli işçileri-emekçileri kışkırtmakta ve düşmanlık tohumları ekmektedir. Kürt halkı yok sayılmakta ya da “kültürel hak” kırıntılarıyla susturulmaya çalışılmaktadır. Türk kapitalistlerinin emperyal niyetlerine karşı savaşmak, Kürt emekçilerinin yanında ve şovenizmin karşısında olmayı gerektirir. Kürt ve Türk emekçilerinin kaynaşıp kardeşleşmesi, işçi sınıfının birliğinin önündeki engellerin kalkması ve Türk milliyetçiliğine-yurtseverliğine karşı mücadele, Kürt halkının kendi kaderini tayin hakkını tanımaktan geçer. Kürt halkının kendi kaderini kendi özgür iradesi ile kararlaştırmasını, ikircimsiz, özürsüz, koşulsuz bir şekilde savunmadıkça, hiçbir komünist ezen ulus milliyetçiliğinden kurtulmuş olamaz.

Ancak, kendilerine komünist etiketi takan küçük-burjuva milliyetçiler, işçi sınıfının bilincini bulandırıyorlar ve burjuvazinin değirmenine su taşıyorlar. Küçük-burjuva hareketlerin neredeyse tamamı, Kürt ulusal hareketine son tahlilde milliyetçi bir bakış açısıyla yaklaşıyor. Türkiye’nin bağımsızlığı ve “ulusal onuru” meselesi, bu tür solcuların nezdinde kullanılabilir politik argümanlar olarak ele alınıyor.

Temel sorun emperyalizmin küçük-burjuva kavranışıdır

Bu anlayışın kaynağında yatan Stalinizm, Lenin’in ortaya koyduğu emperyalizm çözümlemesini çarpıtmıştır. Emperyalizm sömürgeciliğe indirgenmiş, kapitalizm ile emperyalizm ayrı tarihsel olgularmış gibi sunulmuştur. Emperyalizme karşı mücadele anti-kapitalist mücadeleden kopartılarak bağımsızlaştırılmış, yabancı düşmanlığına ve şu ya da bu emperyalist devlete karşı olmaya eş koşulmuştur. Böylelikle devrimci işçi hareketinin önüne emperyalizme ve tekelciliğe karşı mücadelede tamamlanması gereken bitmez tükenmez aşamalar çıkartılarak, proleter devrim gündemden düşürülmektedir.

Emperyalizmin sömürgeciliğe indirgenmesi, ulus-devletini kurarak siyasal bağımsızlığını kazanmış ve emperyalist dünya ekonomisi içinde yerini almış kapitalist ülkelerin, yarı ya da yeni sömürge ülkeler kategorisinde ele alınmasını da beraberinde getirdi. Bu durumda, emperyalist ülkeler vardı ve bunlar sömürenlerdi; geri kapitalist ülkeler vardı ve bunlar emperyalizme bağımlı, sömürülen ülkelerdi! Emperyalist-kapitalizmin çelişkileri böylelikle sınıflar arasındaki bir çelişki olmaktan çıkarılıp, uluslar arasındaki bir çelişki haline getirildi ve bu geri kapitalist devletlerin burjuva sınıfları, emperyalizme karşı mücadele eden anti-emperyalist, ilerici güçler olarak ilan edildi. Bu ülkelerin komünist partilerine, “yerli” yani “ulusal” burjuvazileriyle anti-emperyalist cepheler kurmaları yönünde baskı yapıldı. “İlerici” burjuvazi ile birlikte yürütülen mücadele sonucunda emperyalistler kovulacak ve böylelikle “tam bağımsızlığını” kazanmış bu ülkelerde sosyalist devrim ancak bundan sonra söz konusu olabilecekti. Bu doğrultuda “halk cepheleri” ya da “ilerici ulusal devrimci cepheler” kurulmasına girişildi. “Emperyalizme karşı” yurtseverlik (milliyetçilik) duyguları yüceltildi. Böylelikle sosyalist devrim belirsiz bir geleceğe ertelenerek, işçi sınıfından bağımsız sınıf çıkarlarını bir tarafa atması ve burjuvazinin kuyruğuna takılması bekleniyordu.

Emperyalizmin bu Stalinist kavranışı, yaşadığımız topraklar üzerinde küçük-burjuva devrimci sol içinde derin kök salmıştır. Kapitalist TC’nin kurucu ideolojisi Kemalizm anti-emperyalist olarak algılanmıştır. Stalinizmin ulusalcı küçük-burjuva sosyalizm anlayışı Kemalizmle birleşerek Türkiye’deki geleneksel sol harekete damgasını vurmuştur. Stalinizmin ulusal kalkınmacılığa indirgediği sosyalizm anlayışı, gözünü Batı kapitalizminin gelişme düzeyine diken Kemalist aydınlar için de daima bir ilgi odağı olmuştur. Salt Türkiye’ye özgü olmayıp, geride bıraktığımız yüzyılın ikinci yarısında Üçüncü Dünya diye anılan geri kapitalist ülkelerdeki aydın arayışlarında genelleşen bu ulusalcı sosyalizm anlayışı, işçi sınıfının enternasyonalist bilinçle donatılmasının önündeki en büyük engeldir.

Bu tutumların sol görünümlü sofistike bir versiyonunu geliştirme misyonunu öyle görünüyor ki şimdilerde yasal TKP üstlenmiş durumda. “Komünist” TKP, Kemalist İP’yi aratmayacak çarpıtmalara girişiyor. Son olarak ABD ile Türkiye arasında yaşanan “çuval vakası”nda TKP de dahil Stalinist solun nerdeyse tamamı milliyetçi bir tavır takındı. TKP bir taraftan milliyetçilikten farkını açıkça tanımlamadığı (iddiaya göre bu fark mücadelenin kendisi tarafından belirlenecektir) bir yurtseverlik anlayışı ile komünizmi çiftleştirmeye çalışıyor, diğer yandan da Kürt hareketine karşı şovenist yaklaşımını daha da pervasız bir dille sürdürüyor. Çarpık bir emperyalizm kavrayışından doğan ucube bir anti-emperyalizm anlayışıyla, milliyetçi-yurtsever duygular okşanıyor.

Burjuvazi ve anti-emperyalist mücadele

Emperyalizmi, Kautsky gibi çağdaş kapitalizmin politikalarından biri olarak değil, çağdaş kapitalizmin ta kendisi olarak ele alan Lenin, bu gerçekliğin doğurduğu sonuçlardan birini şu şekilde ifade etmişti:

Bir yandan, birkaç elde yoğunlaşmış, ve yalnızca küçük ve orta kapitalisti değil, çok küçük kapitalist ve çok ufak patronları da kendine bağlayan yaygın ve sıkı bir ilişki ağı kurmuş olan mali-sermaye, öte yandan, dünyayı paylaşma ve başka ülkelere egemen olma yolunda başka ulusal mali gruplara karşı girişilen gitgide yoğunlaşan savaşım, bütün mülk sahibi sınıfların tamamıyla emperyalizm safına geçmesine neden olmaktadır.[1]

Burjuvazinin ulus-devletini kurup emperyalist ekonomik sistemin içinde yerini almasından sonra, onun açısından siyasal bağımsızlık mücadelesi diye bir şey kalmaz. Burjuvazinin daha zayıf bir kesimi, onun tekelci kapitalist kesimini emperyalizm yanlısı olmakla itham ediyor ve ona karşı ulusal bağımsızlığın elden gittiği yaygaralarını koparıyorsa, burada yürüyen burjuvalar arası bir mücadeledir. Ne bu “işbirlikçi” burjuva kesim ne de sözde ulusal burjuvazi, emperyalist ekonomik sistemin veya onun ilişkiler ağının dışındadır. Ama bu ikinciler, tekelci burjuvaziye karşı güç toplamak ve ulusal pazarın yağmasından daha fazla pay almak ya da ellerindeki payı korumak üzere, “yabancı düşmanlığını” ve “bağımsızlık” istemini yücelten bir söylemle, kitlelerin ilgisini ve desteğini çekmeye çalışırlar. Böylesi bir bağımsızlık savunusu demagojiden ibarettir.

Stalinist halkçılığın bağımsızlıktan anladığı, kapitalist bir devletin hem ekonomik hem de siyasi bağımsızlığıdır. Bu ise kapitalizmin kendisine temelden ters düşen bir ütopyadır. Zira kapitalizmin yani sermayenin temel dinamiği, dünyada fethedilmemiş tek bir köşe bırakmayarak daha çok yayılmak, yoğunlaşmak, merkezileşmektir. Kapitalizmin en üst evresi olan emperyalizm, tüm dünyayı birbirine bağlayan, girift ilişkileri zorunlu kılan bir organik dünya ekonomisi yaratmıştır. Bu dönemin özgün özelliği, banka ve sınai sermayenin tekelleşerek kaynaşması, sermaye ihracının ağırlık kazanması, dünyanın nüfuz alanları temelinde büyük emperyalist güçler tarafından paylaşımı ve mali-sermayenin imparatorluğudur. Emperyalist-kapitalist sistem hiyerarşik bir sistemdir ve kapitalizmin normu siyasal bağımsızlıklarını kazanmış ulus-devletlerdir.

Burjuvazinin anti-emperyalist olması beklentisi içinde olanlar Marksistler değil, Marx’ın Komünist Manifesto’da belirttiği, tarihin tekerliğini geri döndürmek isteyen sulu gözlü küçük-burjuvalardır. Elif Çağlı, burjuvaziden ve küçük-burjuvaziden neden bir anti-emperyalizm beklenemeyeceğini Kolonyalizmden Emperyalizme adlı çalışmasında şöyle açıklıyor:

Emperyalist ülkelerin, görece daha zayıf durumda bulunan kapitalist ülkelere dayatmaları elbette ki yalnızca ekonomik alanla sınırlı kalmıyor. Ancak bu durum, kapitalist düzenin genel bir yasasıdır. Kapitalizmde parayı veren düdüğü çalar! Büyük emperyalist devletlerden muazzam miktarlarda borçlanan kapitalist devletlerin burjuvazisi, eşitsiz ilişkiler ya da “iç işlerine” karışılması nedeniyle ne kadar sızlansa da, bu bir bütün olarak onların kapitalist düzenidir. Bu tür sızlanmalardan işçi sınıfına ne? Daha güçsüz burjuvazinin derdini dert edinmek, ya da işçi sınıfına kapitalizm temelinde “tam bağımsız ve ulusal bir düzen” propagandası yapmak ancak küçük-burjuvazinin şanına yakışabilir. Oysa, irili ufaklı tüm kapitalist ülkelerde proletaryanın yakıcı sorunu, “kendi” burjuvazisinin “ekonomik bağımsızlığı(!)” değil, kapitalist sömürü düzeninden kurtuluştur. Kısacası, emperyalizm karşısında işçi sınıfının mücadele hedefi burjuva düzene son vermektir, yani siyasal iktidarın fethidir, proleter devrimdir. …

Aslında, küçük-burjuvaziden de tutarlı bir anti-emperyalizm beklenemez! Küçük-burjuva demokratların anti-emperyalist mücadele anlayışları yarım yamalaktır; çünkü bunlar, emperyalist politikalarla kapitalist işleyişin ekonomik temelleri arasındaki çözülmez bağları görmezden gelirler. Emperyalizmin karşısına “ulusal kapitalizm”i çıkartarak, emperyalizmden bağımsız bir kapitalizmin de pekâlâ mümkün olabileceği hayalini yayarlar. Emperyalizmi, tüm kapitalist ülkeleri kaçınılmazlıkla içine alan dünya kapitalist sistemi olarak kavramaktan acizdirler ya da böyle kavramak işlerine gelmez. Nüansları bir yana bırakacak olursak, tüm küçük-burjuva sol akımlara egemen olan “anti-emperyalizm” anlayışının özü şudur; ülke içindeki kapitalist işleyişe kökten tutum almayan, dolayısıyla anti-kapitalist içerikten yoksun bulunan ve yalnızca dış faktöre indirgenmiş olan sözde bir emperyalizm karşıtlığı! Küçük-burjuvazi nezdinde anti-emperyalizm, sömürgeci ve ilhakçı “politikalara karşı” tutum almaktan ibarettir.[2]

Sosyalist devrimin dayanakları ve yurtseverlik

Özellikle son dönemlerde, TKP önderliğinde yeni bir karışımın hazırlıkları yapılıyor. Kapitalizmin çelişkileri üzerinden yükselmeyen sosyalist devrim dinamikleri icat edilmeye çalışılıyor. Bu siyasi çizginin yakın zamanda bir çeşit “sosyalist halk devrimi”, ya da “milli sosyalist devrim” sloganıyla karşımıza çıkması bizleri hiç de şaşırtmayacaktır. TKP genel başkanı ve Gelenek dergisinin yazarlarından Aydemir Güler, “Sosyalist Devrim ve Yurtseverlik” başlığı altında şunları yazıyor:

Sosyalist devrim tezinin, devrimci kalkışma zeminini emek-sermaye çatışması ve bu çatışmanın bilincine indirgediği yolundaki eleştiriler, bir yel değirmeni savaşıdır... Yoktur, böyle bir şey.

Sosyalist devrimciliği “kargadan başka kuş, emek-sermaye çelişkisinden başka çelişki tanımam” olarak kavramış unsurların devrimlere önderlik edebildiği … görülmedi, çünkü bu eğilim olsa olsa bir çocukluk hastalığı olabilir.[3]

İşçi sınıfını, uzlaşmaz bir sınıf karşıtlığıyla burjuvazinin karşısına diken emek-sermaye çelişkisidir. Manifesto’da belirtildiği gibi, bugün burjuvaziyle karşı karşıya gelen bütün sınıflar içinde tek tutarlı devrimci sınıf, emek-sermaye çelişkisinin iki kutbundan birisi olan işçi sınıfıdır. Yalnızca o geleceğin sınıfsız toplumuna gidecek sürecin önünü açabilecek yetenektedir. Proleter devrimin temelinde de bu emek-sermaye çelişkisinin doğurduğu dinamik yatar. Proleter devrim sürecinde, kapitalist toplumun bu temel çelişkisinin değişik düzeylerde beliren görünümleri, yani bu temel çelişkinin dışavurumları olan sorunlar ve belki bu temel çelişkiden doğmasa da modern burjuva toplumunun koşullarında kaçınılmaz olarak ona eklemlenen, dolayısıyla ondan bağımsız bir varlığı olmayan, ve özünde geçmişe ait çeşitli sorunlar kitle hareketinin başlangıç noktaları olarak devindirici rol oynarlar. Ancak, hareketin ilerlemesiyle kitleler, temeldeki çelişkinin bu dolaylı görünümler düzeyindeki henüz bulanık kavranışından daha dolaysız, net ve derin bir kavranışına doğru yükselirler. Böyle olduğu ölçüde söz konusu sorunların çözümünün ancak temel sorunun çözümüyle mümkün olduğu ortaya çıkar ve hareket bu temel sorunun çözümüne yönelir (burada öncü partinin kilit rolü sorununa değinmeyi gerekli bulmuyoruz). Dolayısıyla proleter devrim süreci ilk bakışta emek-sermaye çelişkisinin ta kendisi gibi görünmeyebilen, ama gerçekte onun dışavurumları veya ona eklemlenmiş olan birden çok sorun ve çelişki üzerinden hareket eder. Bu anlamda, Lenin’in belirttiği gibi, saf bir proleter devrim olmaz. Ne var ki, saf proleter devrim olmaz vurgusunu çarpıtıp, sosyalist devrimin temelini başka türden çelişki ve dinamikler üzerine oturma çabası (ki bu yalnızca kağıt üstünde kalmaya mahkûmdur) yanlış bir çabadır.

Bu ülkede Mao’nun skolastik biçimde “temel çelişki-tali çelişkiler” olarak ürettiği kategoriler üzerinden, temel çelişkinin emek-sermaye çelişkisi olup olmadığı çok tartışıldı. Temel çelişkinin emek-sermaye çelişkisi olmadığını ileri sürenler, demokratik devrim, halk devrimi, milli devrim ya da bu üç kavramın farklı dizilişleriyle ifade ettikleri bir devrim perspektifini savunanlardı. Kökleri İkinci Enternasyonal dönemine uzanan ve olgunlaşmış biçimini Komintern’in 1928 programında bulan ve ardından Mao’nun da katkılarıyla ufak tefek revizyonlardan geçen aşamacı devrim anlayışıydı bu. Dünya geneline ilişkin olarak bu aşamacı devrim anlayışını açıkça reddetmeyen, ama Türkiye’de kapitalizmin artık yeteri kadar gelişmiş olduğunu düşünerek emek-sermaye çelişkisi üzerinden “sosyalist devrim” perspektifini savunan çevreler de vardı.

Bu siyasal kökten gelmekle birlikte bugün sosyalist devrim konusundaki Marksist kavrayışı tamamen çarpıtan Güler şöyle diyor:

Sosyalist devrim emek-sermeye çelişkisi üzerinde yükselebilseydi, elbette her şey farklı olurdu. Bu koşulda, en azından devrimci durumda geniş emekçi kitlelerin bilinç ve hareketlerinin doğrudan doğruya kapitalizmi tüm kaynak ve sonuçlarıyla birlikte tarihe gömmeye yönelmesi söz konusu olacaktı. Devrimci durum konjonktüründe, nihai hedef ile güncellik arasında yeterli bir örtüşme elde edilirdi. Öncesinde yürütülecek mücadelelerin ana konusu da devrimci duruma hazırlanma ve katkıda bulunma ile tamamlanırdı.[4]

“Her şey farklı olurdu”! Bu satırların yazarı, 1917 Ekim devriminin, onu takip eden üç Alman devriminin, 1920 İtalyan işçi konseylerinin, 1919 Macar devriminin, 1926 İngiliz Genel Grevinin, 1930’larda İspanyol işçi ayaklanmalarının, Fransız yükselişinin hangi zeminde olduğunu açıklamak zorundadır. Ama burada da çarpıtmalar devam ediyor: “devrimci kalkışmaya imza atan işçi sınıfı ve diğer emekçi kitleleri harekete geçiren enerji kaynağının anti-kapitalizm olmasının aşağı yukarı imkânsız olduğunu söylemeliyim.” (agm) Sorun kitlelerin biz anti-kapitalistiz, biz kapitalizmin yıkılmasını istiyoruz, biz sosyalistiz demesi değildir. Proleter devrimde kitlelerin bu tip “saf” sosyalist ideallerle iktidara talip olacağını sanmak toyluktan başka bir şey olmazdı. Sorun bu değildir. Sorun kitlelerin acil taleplerinin gerçekleşebilmesi, onlar açısından hayati önem taşıyan tedbirlerin alınabilmesi için burjuva iktidarın yıkılması ve kendi iktidarlarının kurulması gerektiğinin bilincine varmasıdır. Bu açıdan komünist öncüye düşen görev, kitlelerin bu tür acil ve hayati gereksinimlerini bir işçi iktidarı gereğinin propagandasıyla kaynaştırabilecek geçişsel talepleri formüle etmek ve bu taleplerin yerine getirilmesi için kitleleri seferber etmektir.

Bolşevikler geniş kitlelerin desteğini Ekmek-Toprak-Barış sloganıyla almışlardı. Ekmek, Toprak ve Barış! Bu üç can alıcı sorun gerçekte emek-sermaye çelişkisinin dolaylı bir biçimde Rus emekçi kitlelerinin önüne çıkış biçimiydi. Ama tam da burada marifet bunu böyle kavrayıp kitlelerin önüne buna uygun bir mücadele perspektifi koyabilmektir. Ve sorun böyle konulduğu içindir ki, “geniş emekçi kitlelerin bilinç ve hareketlerinin doğrudan doğruya kapitalizmi tüm kaynak ve sonuçlarıyla birlikte tarihe gömmeye yönelmesi” Bolşeviklerin önderliğinde bir gerçek haline gelebildi. Ama Komintern’in bürokratik yozlaşmasıyla birlikte, Avrupa’da bile sosyalist devrimin henüz olgunlaşmadığı ileri sürülebilmiş ve “emek-sermaye çelişkisi”nin önüne, adeta ondan bağımsız başka türlü çelişkiler geçirilebilmişti. Bir başka deyişle en azından 1920’ler ve 1930’lar Avrupa’sında “sosyalist devrim emek-sermaye çelişkisi üzerinde yükselemedi” denilemez. Doğrusu, bizzat sosyal-demokrat ve resmi Komünist Partiler tarafından bu yükselişin baltalanmış ve bastırılmış olduğudur.

A. Güler’in yukarıdaki satırları, sosyal-demokrasinin ve Stalinizmin tarihsel sorumluluğunun üstünü örtmekle kalmıyor, kendiliğinden harekete tapınmayı da içeriyor. Neyin üzerinde yükseleceğinden bağımsız olarak, sosyalist devrim, hiçbir şekilde kitlelerin kendiliğinden bir sosyalist bilince varıp kapitalizmi yıkmaya yönelmeleriyle gerçekleşmez. Ve bu böyle olmuyor diye, yeni dinamikler aramak da gerekmez. Sorun, bu çelişkinin yeterli olmamasında değil, en acil ve yaşamsal çıkarları temelinde harekete geçen kitlelere önderlik edebilecek bir devrimci partinin olup olmamasında yatmaktadır. Böylesi bir parti olmadığı sürece, işçi sınıfının kendiliğinden hareketinin, kapitalizmden sosyalizme tarihsel geçiş sürecini başlatma anlamında, yaşayabilir bir işçi devletinin kurulması noktasına varması mümkün değildir.

Devrimci durumlarda işçi sınıfı yığınları devrimci bir kabarış halindedir. Kitle grevleriyle tüm kapitalist düzen felç edilebilir. Her sanayi merkezinde, her kentte işçi sınıfının öz-örgütlenmeleri pıtrak gibi gelişebilir. Sovyet tipi örgütler ikili iktidar durumu yaratabilecek denli genel ve derin bir etkiye sahip hale gelebilirler. Hatta kısa dönemli olarak iktidarın alınması dahi söz konusu olabilir. Ancak Bolşevik nitelikte bir önderlik olmadığı taktirde yığınların devrimci kalkışmasının son tahlilde yenilgiye uğraması kaçınılmazdır. Başta Paris Komünü deneyimi olmak üzere tüm devrimler tarihi bunun nice örnekleriyle doludur.

“Olurdu”, “edilirdi” vb. ifadelerle sanki hiç olmamış ve olamazmış gibi bir hava yaratan A. Güler, sınıf çelişkilerinden, kendi deyimleriyle “emek-sermaye” çelişkisinden kopartılan bir sosyalist ideolojinin üzerine oturtulacağı güvenli bir zemin bulur: Yurtseverlik. Artık sorun Türkiye’de böylesi bir yurtseverlik geleneğinin olup olmadığıdır:

Sosyalizm, geleceğini, kendi tarihini önceleyen damarlara bağlayabildiği ölçüde toplumsal bir kimlik edinir. Türkiye’ye ilişkin soru da budur. Özel olarak sosyalist ideolojinin üzerine güvenle ayaklarını basabileceği bir yurtseverlik damarı ülkemizde mevcut mudur?[5]

Bir başka yasal TKP’li, Hasan İlkateş, bu anlayışı çok daha yalın ve anlaşılır bir biçimde ifade eder: “Anti-emperyalizmin işçi sınıfıyla buluşma noktası soyut bir emek sermaye çelişkisi değil, yurtseverliktir. Komünistlerin hedefi bu sürecin içini emek-sermaye çelişkisiyle doldurmaktır.[6] Hasan İlkateş’in, en azından yurtseverliğin “kendinden bir sınıf kimliği taşımadığı”ndan hareketle bu kavramın altını emek-sermaye çelişkisiyle doldurmasına ve böylelikle tastamam sosyal-yurtseverliği teorize etmesine rağmen, bir başka “yoldaşı” çok daha ileri gidebiliyor: “Yurtseverlik, günümüz Türkiyesi’nde sınıfsal bir tavırdır. Burjuvaziyi en fazla sıkıştırabileceğimiz başlık bu başlıktır. Türkiye tarihinde ilk kez daha önce söylediğimiz gibi ABD bayrağı altında ‘vatan-millet-Sakarya’ edebiyatı yapabilme imkanı burjuvazi için ortadan kalkmıştır.[7]

Aşamacı mantığa aynen sahip olmakla beraber, bu mantık çerçevesinde diğerlerinden farklı olarak “sosyalist devrim” perspektifini savunanlar, geçmişte anti-emperyalizm ile anti-kapitalizm arasında daha sıkı ve sınıf temelli bir bağ kuruyorlardı. Ve yurtseverlik üzerinden bir anti-emperyalizm tarifine girişen milli demokratik devrimcilere karşı çıkıyorlardı. Bugün durum değişmiş gözüküyor. Artık globalleşmeyle birlikte burjuvazi ulusal kimliğinden sıyrıldığına göre(!), ulusal duygular ve hassasiyetlerden yararlanarak burjuvaziyi sıkıştırmak onlara mümkün gözüküyor.

Komünist hareketin toplumsallaşmasında da, sosyalist devrimin kendisinde de yurtseverlik temasının kritik rol oynayacağı öngörülmelidir. Bana sorarsanız, “vatan hainliği” ülkenin en popüler ve etkileyici suçlaması olmaya devam edecektir; ve bu suçlamayı yapmaya herkesten çok solun hakkı vardır.[8]

Marksizm gitmiş, yerine küçük-burjuva milliyetçiliğin övgüsü gelmiş. Şunun anlamı ne? “Sosyalizm, geleceğini, kendi tarihini önceleyen damarlara bağlayabildiği ölçüde toplumsal bir kimlik edinir”. Sosyalist hareket, burjuvazinin artık terk ettiği düşünülen ideolojik kavramları kitlelerin kafasına sokuşturarak ve burjuvaziyi “vatan hainliği” ile suçlayarak “toplumsallaşacak”! Bu toplumsallaşmak kavramıyla kastedilen kitleselleşmek ve toplumun diğer muhalif katmanlarını da peşine takmak ise, sorun proletaryanın devrimci hareket üzerindeki hegemonyası sorunudur. Ne var ki, bu hegemonya, burjuvazinin sınıfsal çıkarlarının ideolojik ifadesi olan “vatan-millet-sakarya” argümanları üzerinden kurulamaz. Yani burjuvazinin ideolojik hegemonyası, yine burjuvazinin argümanlarıyla kırılamaz.

Özel olarak sosyalist ideolojinin üzerine güvenle ayaklarını basabileceği bir yurtseverlik damarı ülkemizde mevcut mudur”? A. Güler buna üzülerek hayır cevabı veriyor! Halbuki Türkiye’de bir milliyetçi-yurtsever damar bal gibi de vardır ve dahası bugün bu damar artık bir dolaşım sistemine bile dönüşmüştür. Bu damara ayaklarını basmak isteyen sol kesimlerin önünde Perinçek gayet güzel bir örnek olarak duruyor. Bu “damar”da pompalanan kanın dönüp dolaşıp MHP’li faşistlerin ekmeğine yağ sürdüğü, son günlerdeki İP-MHP ortak mitinglerinde yeterince açıktır. Bereket versin Perinçek’e karşı sol harekette beslenen haklı nefret, bir çok sol çevreyi milliyetçi söyleme karşı biraz daha ihtiyatlı tutuyor. Ne var ki TKP, herhangi bir damarı değil de, sosyalist ideolojinin ayaklarını basabileceği bir damarı arıyor. Biz bu damarın sosyal-yurtseverlik olduğunu ve nasıl bir ihanet anlamına geldiğini kavramak için 1914 Ağustosunda Alman “sosyalistler”inin çoğunluğunun yurtsever “duygu”larla kendi burjuvalarına verdikleri desteğe bakmanın yeterli olduğunu söylemekle yetinelim.

Enternasyonalizm Marksizmin kopmaz bir parçasıdır. Bu nedenle, bizler, işçi hareketine yurtseverlik aşılama çabalarının Marksizme aykırı olduğunu, ona ihanet anlamına geldiğini söylemeye ve buna karşı mücadele etmeye devam edeceğiz. Sosyalizm mücadelesinin üzerine güvenle basacağı zemin ancak ve ancak işçi sınıfının enternasyonalist komünist bilinç ve örgütlülüğüdür.

Yurtseverlik, işçi sınıfının ulusal temellerde bölünmesi anlamına gelir. Milliyetçilik ile yurtseverlik arasında, “birincisi dışlayıcı ve yayılmacıdır, ikincisi ise değildir” şeklindeki TKP icadı yapay ayrımlar bu gerçeği değiştirmez. Nitekim, dünyanın en saldırgan, en yayılmacı emperyalist gücü olan ABD, kendi söylemini milliyetçilik üzerinden değil yurtseverlik üzerinden geliştirmiştir. Milliyetçilik ile yurtseverlik arasında, birincinin başkalarını ikinci sınıf bir kategoriye indirgediği, ikincinin ise her halka yurtsever olma hakkını tanıdığı şeklindeki ayrımlar da birer çarpıtmadan başka bir şey değildir. Nitekim milliyetçilik ideolojisi Fransız devrimiyle birlikte yayılmaya başladığında her halkın milliyetçiliğini (yani kendi ulus-devletini kurma hakkını) meşru gören bir yaklaşıma sahipti ve hâlâ da öyledir.

Türkiye’de proleter devrim yurtseverlik alanına değil, enternasyonalizm alanına kök salarak başarıya ulaşabilir. Proleter devrimin karakteri hiçbir zaman ulusal olmamıştır; proleter devrim özü gereği uluslararasıdır. Ulusal arena, devrimin yalnızca başlangıç noktasıdır. Troçki’nin ifadesiyle, proleter devrim ulusal arenada başlar uluslararası arenada gelişir ve dünya arenasında tamamlanır. Bunu halen kavrayamamış olan ulusalcı sosyalistlerin aslında son tahlilde milliyetçi bir noktaya varmaları kaçınılmazdır. Sosyalizmi ulusal temelde hayal edenlerin, sosyalist devrimin temelini yurtseverliğe dayamaya çalışmaları aslında kendi içinde gayet tutarlıdır. Sorun o ki, bu tutarlılık söz konusu görüşü Marksist yapmıyor, tersine küçük-burjuva sosyalizminin görece tutarlı bir biçimi haline getiriyor.

Yurtseverliği keşfeden TKP değildir. Birinci emperyalist savaşta II. Enternasyonal oportünistleri “yurtseverlik” adı altında kendi burjuvalarının yanında yer aldılar ve işçi sınıfına ihanet ederek onu savaş cephelerine sürdüler. Stalinizm de yurtseverlik üzerinde yükselir. Daha 15 Mart 1917’de Stalin’in başında bulunduğu Pravda’da yayınlanan bir baş makalede, Çarlık ordusunun içinde bulunduğu savaşta halka yüklenen görev şöyle ifade ediliyordu: “Halk yüreklice görevinin başında kalacak, kurşuna kurşun, gülleye gülle ile karşılık verilecektir; bu tartışma götürmez.” Bu yurtseverliğe Lenin gecikmeden cevap veriyordu:

Böyle bir dalavereyi kabul ederse partimiz ebediyen onurunu kaybetmiş, siyasi olarak intihar etmiş olur... Sosyal-yurtseverliğe teslim olmaktansa partimizdeki herhangi biriyle derhal bir yol ayrımını tercih ederim.[9]

Ezilen ulus milliyetçiliği sosyalizm demek değildir

Devam edelim.

Dünyanın her yerinde ve modern zamanların her anında sosyalistlerin anti-emperyalist olmaları esastır. Ancak yurtseverliğin kitlesel ölçekte bir kaldıraç rolünü üstlenmesi bu düzeyde genelleştirilemez. Fazlaca ince ayrıntılara girip konuyu dağıtmamak için en kaba hatlarıyla söylersek; emperyalist piramidin üst sıralarında yurtseverliğin emekçi ve yoksul kitleleri, halkı sosyalizm yönünde harekete geçirme gücünün azalacağı açıktır. Tersine, tarihi boyunca dünya hiyerarşisinin alt sıralarında bir aşağılanma/ezilme ilişkisine tabi olan halkların yurtseverliği, ilericiliğe yatkınlık gösterecektir.

Merdivenin hangi basamaklarında olduğunun dışında, örneğin ABD’de yurtsever ideolojinin emperyalist saldırganlıktan kopartılması, olsa olsa “vatana” doğrudan sınıfsal bir içerik kazandırılmasıyla mümkün olabilir.[10]

Sultan Galiyev ile TKP aynı milliyetçi küçük-burjuva çizgide 83 yıl sonra buluşuyorlar. 1920’de yapılan Birinci Doğu Halkları Kurultayına katılan Sultan Galiyev, asıl çelişkinin sınıfsal değil ulusal olduğunu söylüyordu: “Müslüman halklar proleter milletlerdir. İngiliz ve Fransız proleterleri ile Fas ve Afganistan proleterleri arasındaki fark çok büyüktür. Müslüman ülkelerde milliyetçi hareketlerin sosyalist bir devrim karakterinde olduğu ileri sürülebilir”.[11]

Üçüncü Dünya milliyetçiliğinin bu pîrine göre “Doğu’nun proleter milletlerinin birleşerek Batı üzerinde bir diktatörlük kurmaları” gerekmekteydi. Bunun için “geri kalmış proleter milletlerin, gelişmiş ülkelere karşı çıkarlarını savunan” yeni bir enternasyonal kurulmalı ve III. Enternasyonal’den kopmalıydı. Elbette III. Enternasyonal böylesine küçük-burjuva milliyetçi zırvaları dinlemedi ve tüm dünyaya Avrupa proletaryasının kazanacağı zaferin ezilen ulusların da kurtuluş saati olacağını duyurdu.

TKP’nin “dünya hiyerarşisinin alt sıralarında bir aşağılanma/ezilme ilişkisine tabi olan halkların yurtseverliği, ilericiliğe yatkınlık gösterecektir tezi ile Sultan Galiyev’in “milliyetçi hareketlerin sosyalist bir devrim karakterinde olduğu” tezi arasındaki örtüşme son derece açıktır.

TKP’nin evire çevire söylemek istediği şey, Lenin’in ezen ulus milliyetçiliği ile ezilen ulus milliyetçiliği arasında bir ayrım yapılması gerektiği düşüncesinin çarpıtılmış bir biçimidir. Çünkü ezen-ezilen ulus ayrımı, emperyalist hiyerarşinin tepesindekilerle daha altındakileri ayırmak üzere değil, bir ulusun bir başka ulusu siyasi ve hukuki bakımdan bağımlılık altına almasıyla, topraklarını ilhak etmesiyle oluşmuş durumu ifade etmek için kullanılır.

Ezen-ezilen uluslar ayrımı, ya da metropol ülke-sömürge ülke ayrımı Lenin tarafından son derece net bir biçimde yapılmıştır. Bu tutumu Platformumuz adlı belgemizde şöyle ifade etmiştik: “Siyasal olarak bağımsızlığına ulaşmış, yani kendi ulus-devletini kurmuş bir ulusun hâlâ ‘ezilen ulus’ olarak nitelenmesi doğru değildir. Çünkü ulusal sorunun çözümlendiği yerde ‘ezilme’ kavramı artık çok daha net bir biçimde burjuvaziyle proletarya arasındaki temel karşıtlıkta ifadesini bulur. Emperyalist hiyerarşide tepede yer alan ülkelerle daha altta yer alan ülkeler arasındaki burjuvaca çekişmelerin, ‘ezen ülke-ezilen ülke’ ayrımı temelinde öne çıkartılması işçi sınıfının mücadelesine büyük zarar verir. Çünkü bu tür siyasi tutumlar, işçi sınıfının dikkatinin sınıf mücadelesinden ‘ulusal çıkarlar’ düzeyine kaydırılması şeklindeki milliyetçi yaklaşımları besler.” (madde 41)

Siyasal bağımsızlığını kazanmış olmasına rağmen, emperyalist hiyerarşi içinde arzu ettiği yere ulaşamamış ulus-devletlerin egemen burjuvazisi, daha büyük güçlerle her kapışmasında, ezilen ulus şablonunun ardına sığınarak bilinç bulandırmıştır. Bugün yurtseverlik düşüncesinin ilericilik taşıması şöyle dursun, burjuvazinin belli kesimlerinin elinde bu düşünce en gerici politikaların temeli haline getirilmeye çalışılmaktadır. Faşizan “Türk Solu” ve Perinçek’in İP’sinden, sol Kemalist aydın-bürokrat-profesörlere, sendika bürokratlarından subaylara ve hatta kimi ticaret odalarının yöneticilerine kadar geniş bir yelpaze bugün yurtseverliğin arkasında durmaktadır. Hepsi de, “ulusal çıkarlar” temelinde IMF politikalarına ve özelleştirmelere karşıdırlar, AB’ye girmeye karşıdırlar, ABD emperyalizmine karşıdırlar, “bölücü” Kürt hareketine karşıdırlar, Irak Savaşına karşıdırlar, ve şüphesiz hepsi de öncelikle “şanlı” TC ordusunun yürürlüğe koyduğu ezen ulus milliyetçiliğini desteklerler. Hal böyleyken TKP bu dalgaya “bu memleket bizim” şiarıyla çoktan kapıldığını ortaya koyuyor. Ulus-devletini çoktan kurmuş, kendisi emperyalistleşme girişimlerinde bulunacak kadar semirmiş olan ve üstelik tarihsel olarak emperyal büyük ulus kompleksi içindeki kapitalist bir ülkede, “yurtseverlik”ten ilericilik, sosyalist devrim dinamiği çıkarmaya uğraşıyor.

Başka açmazlar da kapıdadır. Emperyalist hiyerarşinin tepesindekilerde olmasa bile aşağısındakilerde sosyalist devrimin kaldıracı yurtseverlik olacaksa, o zaman emperyalist ülkelerde devrim neyin üzerinde yükselecektir? Öğrenmiş bulunuyoruz ki, uzlaşmaz sınıf karşıtlıklarını yaratan emek-sermaye çelişkisi sosyalist devrimin kaldıracı olmaya yetmemektedir! Demek ki, emperyalist ülkelerde bir sosyalist devrim olamaz! Zaten biz kendi güzel sosyalist adacığımızda memnun ve mutlu olacağımıza göre, “oralarda”, “onların memleketlerinde” sosyalist devrim olmuş olmamış ne gam!

Milliyetçilik yarışı

TKP, burjuva milliyetçiliğin “her kıvrıma akan, yol tıkayan” bir işlev kazanmaması için, milliyetçi hisleri daha baştan farklı bir düzeyde ve farklı kavramlarla yeniden tanımlayarak, burjuva milliyetçiliğinin önünü sözümona kesmeye çalışıyor. Yani emekçiler, kendi sınıf çıkarlarını ulusalcı bir söylemle dile getirebilirlerse, burjuva ulusalcılığına karşı bağışıklık kazanmış olacaklar! Bir başka deyişle, “komünistler”, bu vatanın geleceğini, bu ulusun çıkarlarını biz daha iyi, daha tam ve daha tutarlı savunuruz, oysa burjuvazi bu kavramlara ihanet ediyor diyebilecekler!

Neredeyse tüm küçük-burjuva sol, Türkiye’nin siyasal olarak bağımsız olmadığını ve “yarı sömürge” ya da “yeni sömürge” biçimleriyle emperyalizme bağımlı olduğunu ileri sürer. “Tam bağımsız demokratik Türkiye” ya da “Tam bağımsız sosyalist Türkiye” sloganları bu küçük-burjuva sosyalizm anlayışının ifadesi olarak tezahür ediyor. A. Güler, “Yurtseverliği İnşa Etmek” adlı yazısında:

Ulusalcılık ile yurtseverliğin akrabalığı olsa olsa sınıf karakterinin farklılaştırılması yoluyla önemsiz hale getirilebilir. Sınıf karakteri ise bir teorik tanım konusundan ibaret değil. Teorik açıklık yalnızca başlangıç adımı olmasıyla kritik önem taşır. Ama asıl bunun ötesi var... yurtseverliğin “kurulmasında” yol aldığımız ölçüde akrabalar birbirlerine yabancılaşacaktır ve ancak bu yabancılaşma sayesinde ulusalcılığın kapladığı alanda yarılmalar yaratılabilecek, “ulusal çıkarlar”, sosyalist yurtseverliğin, üzerinde hegemonya kavgası vereceği bir temaya dönüşecektir. … Türkiye’de yurtseverlik teması ve anti emperyalist mücadeleyi önemli kılan, ulusal çıkarları belirleyici bir yarış haline getiren bir nesnellikten bahsetmemizin somut karşılığı, anlamı budur.[12] (vurgu bizim)

Siyasal bağımsızlığa sahip bir kapitalist toplumda, ulusal çıkarlar burjuvazinin çıkarlarından başka bir şey değildir. Komünistler sürekli, bıkmadan usanmadan burjuvazinin “ulusal çıkarlarımız” demagojisine ve milliyetçi kışkırtmalarına karşı ideolojik mücadele yürütürken A. Güler, işçi sınıfını kazanmak için “ulusal çıkarları belirleyici bir yarış haline” getirelim diyor. Ulusal çıkarları savunmak, yurtseverlik ve anavatan savunusu konusunda, Ekim devriminin hemen arifesinde Lenin’in sözlerine kulak verelim:

Biz ancak iktidar proletarya tarafından ele geçirildikten sonra, barış teklifinden sonra, gizli anlaşmaları yırttıktan ve bankalarla bağları kopardıktan sonra, ancak bundan sonra anavatan savunucusu olacağız. Ne Riga'nın işgal edilmesi ne de Petrograd'ın işgal edilmesi bizi anavatan savunucusu yapmayacak... O zamana kadar biz proleter devrimden yanayız, savaşa karşıyız, anavatan savunucusu değiliz. (RSDİP Merkez Komitesine, Seçme Eserler, İnter Yay., c.6, s.213-4)

Kürt ulusal hareketi

Yurtseverlik ile komünizmi kardeşleştirme girişimlerinin altında nasıl bir milliyetçi anlayışın yattığını anlamak için aslında derin incelemelere girmek gerekmiyor. Lenin’in defalarca vurguladığı gibi, burada turnusol kâğıdı olarak, ezen ulus komünistlerinin ezilen ulusun mücadelesine karşı takındıkları tutuma bakmak gerekir. Ve Türkiye’de bu “şansa” sahibiz. ABD emperyalizmi karşıtlığında sosyalist devrimin temel dinamiklerini arayanların, en azından Türk sömürgeciliği karşısında yaşam kavgası veren Kürt hareketine benzer nedenlerle bile olsa daha anlayışlı yaklaşmaları beklenirdi. Öyle ya, Kürt sorunu bağlamında Kürt yurtseverliğinin inkâr edilemez bir nesnelliği vardır. Ama TKP’nin bu sorundaki tutumu örtük bir şovenizmden başka bir şey değildir.

Bu reformcu Stalinistlere göre Kürt sorunu, sosyalist devrimle birlikte bir anlamda kendiliğinden çözülecektir. Kürt halkının mücadelesi, bu basit nedenden ötürü, Türkiye’de sosyalist devrim mücadelesinin bir parçası olmak zorundadır! Bu zorunluluk kavranıldığı ölçüde Kürt hareketi anlamlıdır, aksi taktirde, bu gibi reformistlere göre, bir kıymeti yoktur. “Kürt yoksulları neden baskı altındaydı? Daha fazla sömürülebilmeleri için ... daha fazla sömürülmeyi kabul ettikten sonra, Kürtçe konuşmaları serbest bırakılsa ne olur, bırakılmasa ne olur?” diyorlar.[13] Bu üslup bir komünistin değil, bir “büyük Türk zorbası”nın üslubudur. Eğer burjuvazi değilse, Kürtçe konuşup konuşulamayacağına kim karar verecek? TKP! Çünkü “Sosyalizm, Kürt emekçilerini yeni bir düzenin eşit kuruculuğuna çağırmaktadır. Bu çağrının sahibi Türkiye Komünist Partisidir”. Bugün ortada sosyalizm var ve TKP’de somutlaşan bu sosyalizm Kürt halkına çağrıda bulunuyor! Ültimatom veriyor desek daha doğru olur.

Türkiye’de bugüne dek sol hareketin çok büyük bir kesimi, Kürt ulusal kurtuluş mücadelesini, kendilerinden bağımsız bir özne olarak görmeyi kabul edememiştir. Kürt hareketi bunlara göre bağımsız olabilecek bir devrimci özne değil, kendi sözümona sosyalist ya da demokratik devrimlerine tâbi olması gereken bir nesnedir. Kürt hareketinin meşru bir hareket olarak anılabilmesi için yalnızca ulusal bir temele dayanması bu şovenistlere göre yeterli değildir. Sosyalist de olmak zorundadır. Bu nedenle de sorarlar, “Sosyalist Cumhuriyet’in eşit kuruculuğuna var mısınız”? Yoklarsa ne olacak? Bu durumda hiçbir hakları da yoktur, mu? Bizce esas sorulması gereken şudur: Ey “Türk komünistleri”, “Kürtlerin kendilerine ait bağımsız bir devlet kurma hakları var mıdır?” Soru çok nettir. Kem küm etmeden, bu hakları vardır ve bu haklarını hangi yönde kullanacaklarına yalnızca kendileri karar verebilirler, diyebiliyor musunuz? Aksi takdirde, ne söylerseniz söyleyin boştur.

Lenin, Rosa ile giriştiği tartışmada, ulusların kendi kaderlerini tayin hakkını savunurken, sorunu, boşanma hakkıyla benzeterek ifade etmişti bir keresinde. Biz aynı benzetmeyi, bu şovenistlerin önerisine uyarlayalım: Kadının biri kocasından yıllarca dayak yiyor, eziliyor, horlanıyor. Bu kadının boşanmaya hakkı var mıdır? Boşanma talebi meşru mudur? Şovenist çıkıp diyor ki, ondan boşanabilirsin ama benimle eşit bir temelde evlenmeyi kabul etmen koşuluyla! Peki diyor kadın, senden dayak yemeyeceğim ne malum. Cevap veriyor şovenist, olur mu öyle şey, sorun çözülecek, çünkü bunu ben söylüyorum!

Bu benzetme çok mu abartılı oldu? Bakalım ne dediklerine: “TKP, sosyalist Türkiye’de ayrımcılık için tek bir neden olmayacağını ilan etmektedir”. Burjuvazi de kapitalist Türkiye’de aynı iddiayı ilan etmektedir. Sorun ilan etmekle çözülmüyor. Bu “sosyalist” çözümün garantisi var mıdır? Vardır, bu çözüm bir hipotez değildir, çünkü “ortada bir Türkiye Komünist Partisi gerçeği vardır”. (Komünist Gazetesi, sayı 108)

Aynı yazıda şöyle devam ediliyor. “Peki, Türkiye Komünist Partisi genel bir sosyalizm çözümünden öte ne söylemektedir?” Bakmaya değer.

1) “TKP, Kürtler için yakın bir olasılık olan Irak’ta Kürt (veya Kürtlerin ağırlık taşıyacağı coğrafi) özerk/federe devletin temel anlamının ABD için ‘serbest askeri bölge’ olduğuna dikkat çekmektedir.” Şuraya bakar mısınız! Kürt sorununun “genel bir sosyalizm çözümünden” öte özel birtakım tedbirleri beklerken, karşımıza çıka çıka Kürtlere verilen yeni bir uyarı, yeni bir ültimatom çıkıyor. Sakın ha Irak’ta bir Kürt oluşumuna destek vermeyin! Çünkü bu ABD için serbest askeri bölge demek olacaktır. Bu durumda “en büyük Kürt nüfusunun da yaşamakta olduğu Türkiye’nin kurtuluşu sadece zorlaşacaktır”. Peki ya Türkiye’de yaşayan Kürtler, TC’den ayrılıp, Irak’tan kopartılarak oluşturulacak olası bir ABD denetimindeki Kürt devletine katılmayı isterlerse? Hayır, asla izin verilemez! Bu yaklaşım hangi kapıya çıkar? Türkiye’de yaşayan Kürtlerin toprakları yüzyıllardır Türk egemenlerinin sömürgesi durumundadır. Bu durum bugün de değişmemiştir. Benzer bir durum Irak’taki Kürtler için de geçerlidir. Onlar da Birinci Dünya Savaşına kadar Türklerin, ardından da Arapların boyunduruğu altında yaşamışlardır. Türklerin ya da Arapların boyunduruğu altında yaşamak, ABD’nin “ileri karakolu” olsa bile ayrı bir Kürt devletinde yaşamaktan daha mı iyidir? Ve her şeyden önce hangi seçeneğin daha iyi olduğuna kim karar verecektir? Türk veya Arap sosyal-şovenleri mi, yoksa Kürt halkının kendisi mi? Bu tür şovenistler açısından ABD’nin Irak’ı işgal etmesi bulunmaz nimet olmuştur. Nitekim bu sayede Kürtlerin mücadelesine dönük şovenist tutumlarını arkasına gizleyebilecekleri bir anti-Amerikancılık paravanını elde etmiş oluyorlar. Kürt sorununun Irak’taki gelişmeler temelinde nasıl bir boyut kazandığı anlamlı bir tartışma olacaktır kuşkusuz. Ancak ezilen ulusların mücadelesi ve onları bekleyen tehlikeler hakkında ahkâm kesmek Marksizm değildir. Lenin, komünistlerin her şeyden önce gelen görevini şöyle koymuştu:

Ezen ülkelerin işçilerinin enternasyonalist eğitimi, zorunlu olarak, herşeyden önce, ezilen ülkelerin özgürlüğü ve ayrılması ilkesinin savunulmasını içermektedir. Yoksa, ortada enternasyonalizm diye bir şey kalmaz. Bu propagandayı yapmayan ezen bir ulusun sosyal-demokratını, emperyalist ve alçak saymak, hakkımız ve görevimizdir. Sosyalizmin gerçekleşmesinden önce ayrılma olasılığının binde-bir olması durumunda bile, bu istem, mutlak bir istemdir.[14]

Demek ki, komünistlerin başkalarına akıl vermeden önce, Kürt sorunu karşısında en temel görevlerini, yani Kürtlerin özgürlüğünü ve bağımsızlık hakkını savunmayı ve bu temelde Türk milliyetçiliğine karşı savaşım görevlerini layıkıyla yerine getirmeleri beklenir. TKP, ezilen ulusun “özgürlüğü ve ayrılması ilkesinin savunulmasını” bu sorun konusundaki propagandasının merkezine oturtuyor mu? Hayır!

2) “Türkiye’deki Kürt halkımız daha fazla yoksuldur. Ekonomik, kültürel, siyasal ayrımcılığa uğramıştır.” Sorun ayrımcılıktan çok daha ötedir. Koskoca bir halk yıllardır boyunduruk altında tutulmakta, inkâr ve imha politikalarıyla ezilmeye, yok edilmeye çalışılmaktadır. En temel haklarından yoksun durumdadırlar. Kürt hareketinin kendi içinde sınıfsal ayrımların varolduğu, bu sınıfların söz konusu ayrımcılıktan farklı paylar aldığı, Kürt “ağa” ve patronlarının kendi sınıfsal çıkarları için Kürt emekçilerini her an satmaya hazır oldukları vb., Kürt devrimcileri açısından olmasa bile Marksistler açısından çırılçıplak bir gerçektir. Ne var ki bu gerçeğe işaret ederek Kürt hareketinin ancak sosyalistlerin önderliğinde gerçek bir toplumsal kurtuluşa ulaşabileceğini söylemek –bu doğru olsa bile– büyük Türk şovenizminin bayraktarlığına soyunan TKP’nin haddine düşmez. Bu gerçeğe işaret etmekle yetinerek, ulusal baskı olgusunu ve kendi kaderini tayin hakkını kısa devre etmeye çalışmak tastamam şovenist bir tutumdur. Ulusal sorunun çözümündeki temel ilke olan ulusların kendi kaderini tayin hakkından ne anlaşılması gerektiğini şöyle açıklıyordu Lenin:

Bu, Marksistlerin programındaki “ulusların kendi kaderini tayin etmeleri” ilkesi, tarihsel ve iktisadi bakımdan, siyasal kaderini tayin etme, siyasal bağımsızlık, ulusal bir devletin kurulmasından başka bir anlama gelmez demektir. [15]

TKP ya ulusal sorunun ne olduğunu bilmiyor ya da biliyor ama çarpıtıyor.

3) “TKP, sosyalist Türkiye’de ayrımcılık için tek bir neden olmayacağını ilan etmektedir. Bu sorunun çözümü süreç işi falan değil, yalnızca bir kalemliktir.” TKP ilan ettiği için güvenmekten başka yapacak şey kalmıyor. Bu bir kalemlik çözümün basitçe ne olduğu ise söylenmiyor. Lenin uzun yıllar “kapitalist düzende ulusal sorunun çözümü olanaksızdır, sosyalist düzende ise gereksizdir” yaklaşımıyla savaşmıştı. 1917 Ekiminde bile kalkıp, Rusya’da yaşayan halklara “Sosyalist Cumhuriyet”i kurmaya var mısınız demedi. Tam tersine, 1917 Ekim devriminde, iktidarı tümüyle üstüne aldığını ilan eden Sovyet’in 1 numaralı bildirisini kaleme alan Lenin, Çarlık Rusya’sı dahilinde yaşayan tüm uluslara kendi kaderlerini tayin hakkının tanındığını belirtmişti. Ve böylelikle gerçekten de “bir kalemde” ulusal sorun çözülmüştür. Bu karar sonucunda Finlandiya, Polonya gibi ülkeler kendi bağımsızlıklarını ilan ederek ayrıldılar. Buna mukabil, yine bağımsızlıklarını ilan eden diğer bir grup uluslar ise (Azeriler, Gürcüler, Ermeniler, Ukraynalılar, Özbekler, Kırgızlar, Kazaklar, Belaruslar vb.) kendi bağımsız kararlarıyla Rusya’yla bir federasyon oluşturdular. Bir başka deyişle önce bağımsız, özgür ve diğerleriyle eşit bir ulus haline gelip sonra federatif bir birliğin “eşit kurucuları” haline geldiler. Finlandiya ve Polonya bu federasyona katılmak istemedi, kimse de onları zorlamadı! TKP’nin bir kalemde vaat ettiği çözümün bu olmadığını biliyoruz. Sosyalist iktidarlarının “birinci gününde” uygulayacaklarını ilan ettikleri “Komünist Kararname”de Kürt sözcüğü bir kez bile geçmediği gibi Kürt sorununa yorulabilecek son maddede; “Ülkemizde yaşayan bütün halklar arasında kalıcı bir kardeşlik kurulacak, halkların iktisadi, siyasi ve kültürel olarak eşit ve özgür bir yaşamı paylaşması sağlanacaktır” deniliyor. Aynı boş vaatler. Kürt ulusunun kendi kaderini tayin hakkı nerede?

4) TKP’nin “çözümü” mümkündür, “çünkü Türkçe konuşan işçinin Kürtçe konuşan kardeşini aşağılamak için -hele birlikte sömürü düzeninin üzerine yürüdüklerinde- herhangi bir gerekçesi yoktur.” “Türkçe konuşan işçi”nin “Kürtçe konuşan kardeşi”ni aşağılaması için gerçekten de hakiki bir sebep yoktur. Ancak sorun şu ki, uzun yılların getirdiği büyük ulus şovenizminin etkileri hakim burjuva ideolojisi nedeniyle ezen ulus işçi sınıfının içine de sızmıştır. Dolayısıyla ortalama bir ezen ulus işçisi, bundan hiçbir gerçek çıkarı olmadığı halde ezilen ulusa mensup sınıf kardeşi karşısında kendini daha üstün ve ayrıcalıklı görme eğilimindedir. Öte yandan karşı taraf da bu aşağılanmayı her yönüyle hisseder, yaşar. Bu yüzyılların birikimidir. İşte bu sebeple ezen ulus işçisinin temelsiz önyargılarını kırmak ve ezilen ulus işçisinin de haklı güvensizliğini aşabilmek için, baskının bu özel biçimine karşı özel önlemlerin alınması gerekir. Yoksa onun kısa devreye getirilmesi değil. Bu güvensizlik aşılmadığı sürece işçi sınıfının gerçek birliğinin sağlanması, yani proletarya enternasyonalizmi ilkesinin hayata geçmesi mümkün olamaz.

Ulusal sorunun çözümü gerçekten de bir kalemliktir. Ancak ulusal husumetlerin yok edilmesi, önyargıların kırılması, böbürlenmenin sona ermesi için bilinçli bir müdahaleyi, ek tedbirleri gerektiren bir mücadele yürütülmelidir. Tastamam da bu yüzden, Lenin, bu tür önlemlerin düşünülmesi ve her alanda bir ayrımcılığın gözetilmesi gerektiğini belirtir. Ama bu kez geçmişin ezilen ulusları lehine, ezen uluslarının aleyhine olan bir ayrımcılık. Yani pozitif bir ayrımcılık! Lenin bu ilkeyi, ilginçtir, Ekim devriminden önce değil sonra geliştirdi. Çünkü Çarlığın eski uluslar hapishanesinin mahkûmları artık serbest de olsalar, yılların damgası hem onların, hem de onları içeri tıkanların üzerinden bir çırpıda silinemezdi. İç savaşta işçi devletinin aldığı darbelerle birlikte bürokrasinin giderek artan yükselişi, eski şovenist pisliğin yeniden dirilişinin de ifadesiydi. Bağımsızlıklarını elde ettikten sonra, Sovyet Cumhuriyetleri Federasyonu olarak bir araya gelmiş olan çeşitli ulusların önünde bu birliği gerçek bir birliğe dönüştürme süreci yatıyordu. Ve Lenin bu sürecin zorlanmaması, yapay olarak hızlandırılmaması doğrultusunda uyarılarını kesintisiz sürdürdü. Ona göre gerçek birliğe giden bir yol bal gibi ayrılıktan geçebilirdi. Ve Federasyon biçimi belli bir dönem boyunca oldukça uygun bir biçimdi. Ne var ki, Lenin’in deyişiyle “büyük Rus zorbası”, “nasyonalist sosyalist” Stalin’in planları farklı idi. Hasta yatağında şöyle yazıyordu Lenin:

Ulusal sorun konusundaki yazılarımda, milliyetçilik sorununun genel bir soyutlama içinde sunulmasının hiç yararı olmayacağını belirtmiştim. Ezen ulusla ezilen ulusun milliyetçiliği, büyük ulusla küçük ulusun milliyetçiliği arasında kesin ayrım yapılması gereklidir.

İkinci tür milliyetçilik açısından, büyük bir ulusun vatandaşları olan bizler, tarihsel oluşum içinde sayısız şiddet olayları nedeniyle hemen her zaman suçlu olmuşuzdur...

İşte bu nedenle ezenler ya da (ancak şiddetlerinde büyük, zorbalıklarında büyük oldukları halde) «büyük» ulus diye tanımlanan uluslar açısından enternasyonalizm, sadece uluslar arasında biçimsel eşitliğin sağlanması değil, uygulamada nasılsa ortaya çıkacak eşitsizliği dengeleyecek ölçüde büyük ulus aleyhine eşitsizliğin sağlanması demek olmalıdır. Bunu anlamayanlar, ulusal sorun konusunda gerçek proleter tutumu kavramamışlardır. Bunlar bakış açılarında henüz küçük-burjuvadırlar ve bu nedenle de burjuva görüş açısına düşmeleri kaçınılmazdır.[16]

Bayrak gibi, milli marş gibi eski milliyetçi sembollerin sökülüp atılması, resmi bir devlet dilinin ortadan kaldırılması, eğitimin her ulusun kendi dilinde yapılacak olması vb. tedbirler bile yeterli olmayabilirdi. Geçmişin ezilen uluslarına, geçmişin ezen uluslarıyla arayı kapatması için pozitif bir ayrımcılık uygulanmazsa, yani kantarı onlardan yana büken ek siyasi, idari, hukuki, kültürel fırsatlar yaratılmazsa, ulusların gerçek eşitliğinin asla sağlanamayacağını belirtir Lenin ve ekler: gerçek eşitliğe giden yol eşitsizlikten geçer. Lenin’in anlayışı buydu. Lenin’in ölümünden sonra iktidarı ele geçiren bürokrasinin lideri Stalin’in anlayışını özetlemek bile gerekmez, TKP’nin anlayışına bakılması yeterlidir.

5) “Kürt yoksulunun kendi göbeğini kendisinin kesmesi denenmiş ve sonuç vermemiştir. Bütün biçimleriyle ‘kendi göbeğini kesme’ yolları, Kürt kitleler açısından çekici bir seçenek olmaktan da çıkmıştır.” Bir başka deyişle, Kürtlere Kürt olmayan bir kurtarıcı gerekiyor. O da TKP’dir.

Evet, genel sosyalizm çözümünün “ötesinde” söylenenler bunlar. Koca bir hiçten ibaret. Türkiye “Komünist” Partisi, Kürtlere sosyalist Türkiye’nin eşit kuruculuğunu öneriyor. Ve bunu yaparken, kendi adındaki Türkiye sözcüğünden kurtulmayı gerekli görmemesini bir tarafa bırakalım, kuracağı “sosyalist ülke”nin de adı yine Türkiye olacaktır. Ve Kürtler bu “Türk”iye’nin yani “Türk ülkesi”nin eşit kurucusu olmayı kabul edeceklerdir. İnsaf! Tek ülkede sosyalizm anlayışını savunanların milliyetçiliği, TC’nin ay-yıldızlı bayrağının sol üst köşesine bir orak-çekiç (ya da belki bir çark-çekiç) iliştirme “onuru”nu Kürtlere bahşediyor. Lütfettiniz!

Ulusal hareketler sosyalist olabilir mi, olmak zorunda mı?

Ulusal bağımsızlık sorunu, özünde, bir burjuva demokratik sorundur. Ulusal kurtuluş hareketlerinin hedefi siyasal bağımsızlığını kazanmış bir ulus-devletin kurulmasıyla sınırlıdır. Bir başka ulusun tahakkümü altında yaşayan bir ulusun, kendi bağımsız devletini kurma istemi, meşru bir istemdir. Bu istemin hayata geçmesi ve bağımsız bir ulus-devletin kurulmasıyla birlikte, artık ezilen ulus sorununun hâlâ devam ettiğinden söz etmek mantıksız hale gelir. Bu noktadan itibaren ezen ulus-ezilen ulus ayrımıyla birlikte, büyük ulus-küçük ulus ayrımı da ortadan kalkar.

Ama bugün Türk solunda hâlâ yaygın bir biçimde TC’nin ABD karşısında bir ulusal bağımsızlık sorununun var olduğundan dem vuruluyor. Nitekim A. Güler’in 1960’ların ve 70’lerin “bağımsızlık” anlayışını değerlendiren şu satırları da bunun ifadesi:

İz bırakan siyasal girdi ise 1960’lara aittir. Türkiye solu o dönem, bağımsızlık ve ulusal değerler üzerinde tekel oluşturabileceğini kanıtladı ve kendisi de gördü. 1960’ların pratiği sonraki kuşaklar için bir özgüven kaynağı olmalı ve laboratuar incelemelerine tabi tutulmalıdır. … Ancak 1960’ların bitiminde Türkiye solunda devrimcileşme süreci ile bağımsızlık temasının terk edilmesi, şaşırtıcı bir paralellik gösterir. Dolayısıyla 1970’ler de bir o kadar incelenmeyi hak etmektedir. Türkiye solunun kitlesel toyluk yıllarıdır bunlar. Sınıf gerçeğini öğrenen kuşaklar, ulusal değerler ve yurtseverlik başlığının üzerine bir çizik atabilmişlerdir. … Türkiye’de sol, bağımsızlık problematiğinde uzun süre söz sahibi olmamıştır.[17]

Ancak iş Kürt hareketine geldiğinde durum değişiyor. Ezen ulusun “sosyalistleri” kendilerine hak gördükleri ulusal bağımsızlığı, ezilen ulus olan Kürtlere reva görmemekteler. TKP de bundan muaf değildir:

Yanlış yolun son yolcusu Kürt dinamiğidir. Kürt dinamiği ulusallık ile ufkunu sınırlı tuttuğu sürece, burjuva düzenin paranoyasını yalnızca kaşıyacak ve toplumun bütününe ikna edici bir seslenme düzeneği kurgulayamayacaktır.[18]

Şu “komünist”lere bakın ki, ayrılma hakkını Kürtlerin en demokratik hakkı olarak görmüyor; tersine, Türk burjuvazinin paranoyasını azdıracağı ve Türk toplumunun bütününü ikna edemeyeceği gerekçesiyle bu haktan vazgeçilmesini salık veriyorlar Kürtlere.

Ama işin yalnızca TKP gibi açık şovenistlerle ilişkili olmayan tarafları da var. O da ulusal hareketlere karşı bir “sol” burun bükmedir. Önce bu tür hareketlere sol-sosyalist misyonlar yüklenir, ardından da bu misyonu oynamadıkları için gerici, milliyetçi ve hatta hain ilan edilirler. Oysa ulusal hareketler adı üstünde ulusal sorun temelinde gelişirler. Gelişen bir ezilen ulus hareketinde, bu harekete ezilen ulusun proletaryası damgasını vurmadığı sürece, söz konusu hareket ezilen ulus burjuvazisinin güdümüne girmekten kurtulamayacaktır. SSCB’nin varlığı koşullarında kimi küçük-burjuva devrimci önderliklerin bu iki temel sınıftan da bağımsız hareket edip, ulusal bir devrimi, devletçi bir ekonomik temel üzerinde yükselen ulusal bir devletin kuruluşuyla noktaladıklarını biliyoruz. Ayrıca bu ulusal devletlerin, Stalin döneminde oluşan, baştan aşağıya bürokratik-despotik SSCB’nin birer kopyası olduklarını da biliyoruz. Ne var ki bu temel koşulun (SSCB’nin varlığı) ortada olmadığı bugünün dünyasında yukarıdaki ikilem değişmeksizin kalır. İşin aslında Lenin’in analizleri de tastamam bu iki yolun farkında olunarak yapılmıştır.

Ulusal hareketler, proletaryanın önderliğinde yürütülmediği sürece, dardırlar, ulusal sınırların ötesine geçemezler. Bunlar doğru. Ama bu doğru, söz konusu ulusal hareketlerin meşruluğuna halel getirmez. Ezilen ulusun hareketini meşru saymak ve onun bağımsızlık hakkını kabul etmek için bu hareketin sosyalist olması hiçbir şekilde gerekmez. Tersine bu hakkı kabul etmeyen bir ezen ulus sosyalisti, gerçek bir sosyalist değil, Lenin’in deyimiyle, bir “emperyalist ve alçak” sayılmayı hak eden biridir.

Bizler, genel olarak ulusal hareketlerin, özelde ise Kürt ulusal hareketinin dar sınırlarının bütünüyle farkında olarak diyoruz ki, bu hareket meşrudur. Tarihsel ve mantıksal olarak gidebileceği en ileri nokta, emperyalizm çağında siyasal bağımsızlık ne kadar mümkünse ancak o kadar bağımsız bir Kürt devletinin kurulmasıdır. Ve bu talep, “Türk” işçi sınıfı tarafından haklı bir talep olarak kabul edilmelidir. Kürt hareketini böylesi bir burjuva ulus-devlet hedefinden daha öteye taşımak, Kürt “yurtseverleri”nin değil, en başta “Kürt” komünistleri olmak üzere tüm komünistlerin görevidir. Bu görevi yerine getirebilmek için Kürt halkının bağımsızlık talebinin meşru olduğunu anlatmaya ve bu temelde her türlü ezen-egemen ulus milliyetçiliğine karşı kararlı bir mücadele vermeye devam edeceğiz.

Sınıfın öncüsünün enternasyonalist eğitimi acil ve güncel görevdir

Sınıf mücadelesinin geriye çekildiği gericilik dönemlerinde, geniş işçi kitlelerine ve topluma hakim olan özünde burjuva ideolojisidir. Egemen fikirler egemen sınıfın fikirleridir. Bu fikirler kitlelerin zihninde ideolojik bir bilinç çarpılmasına yol açmakla kalmaz, burjuvazi hakim toplumsal ilişkilerden dolayı bunu yeniden ve yeniden üretir. Fakat komünistler her dönemde, burjuva ideolojisine karşı bıkmadan usanmadan mücadele ederler. Komünistler geniş işçi kitleleri gibi kendilerini burjuvazinin ideolojik hegemonyasına teslim edemezler. Bu noktada daha tehlikeli olan, burjuva temeli çok açık olan saldırılar değil, küçük-burjuva devrimci anlayışların kızıla boyayıp Marksizm sosuna batırarak sundukları burjuva fikirlerdir. Bu tür küçük-burjuva devrimci akımlar kendi sınıf temellerinden ötürü bir yandan açıkça proleter sosyalizmine karşı çıkarlarken, bir yandan da kimi zaman farkında bile olmaksızın burjuva ideolojisinin taşıyıcılığını yaparlar. Toplumun verili bilincini, değiştirilmesi gereken gerçekliğin kendisi olarak değil, ya tapınacakları değişmez bir durum olarak ele alırlar ya da hepten inkâr edip görmezden gelirler.

Kapitalist dünya ekonomisi derin bir bunalımdan geçiyor. Bu bunalımın askeri ifadesi olan emperyalist savaşlar önümüzdeki süreçte çok daha yaygın hale gelecek bir tehdit olarak önümüzde duruyor. Ne var ki, bu sürecin en belirleyici faktörü işçi sınıfı olacaktır. Bu bunalım bir yandan da dünya işçi sınıfını her geçen gün mücadele sahnesine itiyor. Yeni bir yükselişin olanakları gitgide belirginleşiyor. Fakat insanlığa yeni kurtuluş olanakları sunacak tarihi bir döneme girilmiş olunsa da, bu koşulları değerlendirecek ve devrimci proletaryanın insanlığı kurtuluşa götürmesinde ona önderlik etmeye muktedir bir Enternasyonal hâlâ ne yazık ki oluşturulabilmiş değildir. Bu gerçekten hareketle önüne böylesi bir dünya partisinin yaratılmasını değil de, kendi dar ulusal sınırlarına odaklanmayı koyan anlayışlar eninde sonunda iflâs etmeye mahkûmdurlar.

Emperyalist rekabetin son derece kızıştığı, ve paylaşım savaşlarının hiç de uzak bir ihtimal olmadığı böylesi dönemlerde, işçi sınıfının bilincinin özellikle milliyetçiliğin her türüne karşı uyanık tutulması, sınıfın enternasyonalist eğitiminin başa çekilmesi daha da önemli bir görev haline geliyor. Bu görev, sınıfın yalnızca uzun vadeli çıkarları açısından değil, acil çıkarları açısından da kendisini dayatmaktadır. Nitekim, 20. yüzyılın iki büyük emperyalist savaşında da, burjuvazi işçi sınıfını devrim yolundan saptırabilmek için yurtseverlik, milliyetçilik, ulusal özgürlük ve bağımsızlık kavramlarını kullandı. İster topyekûn ister bölgesel düzeyde patlak verecek yeni savaşlarda da aynı temalar yoğun bir biçimde kullanılacaktır. Hal böyleyken, hele Türkiye gibi uzun yıllardır Kürt halkına karşı bir imha savaşının yürütüldüğü topraklarda mücadele eden komünistlerin, en ırkçısından en sulandırılmışına kadar her türlü milliyetçiliğe karşı amansız bir kavga vermesi zorunludur. Bunu yapmayanların kendisine komünist demeye hakkı yoktur.



[1] Lenin, Emperyalizm, Sol Yay., Haziran 1979, s.132

[2] Elif Çağlı, Kolonyalizmden Emperyalizme

[3] A. Güler, Sosyalist Devrim ve Yurtseverlik, Gelenek, no: 64, Haziran 2001, s.15-16

[4] A. Güler, Sosyalist Devrim ve Yurtseverlik, Gelenek, no: 64, s.18

[5] A. Güler, Sosyalist Devrim ve Yurtseverlik, Gelenek, no: 64, s.20

[6] Ulusallık, Yurtseverlik ve Anti-emperyalist Mücadele, 22 Nisan 2003. Bu yazı, yasadışı TKP’nin (eski TKP-İşçinin Sesi) sitesinde, yasal bir TKP’linin konuk olarak yayınlanan yazısıdır. (http://www.t-k-p.org/guncel/okuyucu_mektuplari/mektup_70.htm)

[7] Komünist Siyaset ve Yurtseverlik, Haziran 2003. (http://www.t-k-p.org/guncel/okuyucu_mektuplari/mektup_72.htm)

[8] A. Güler, Sosyalist Devrim ve Yurtseverlik, Gelenek, no: 64, s.31

[9] akt: Troçki, Rus Devriminin Tarihi, Yazın Yay., c.1, s.295

[10] A. Güler, Sosyalist Devrim ve Yurtseverlik, Gelenek, no: 64, s.21

[11] akt: H. C. D’Encausse-S. R. Schram, Marksizm ve Milliyetçilik, Yol Yay., Ekim 1976, s.59

[12] A. Güler, Komünist, no: 108, s.4 ve 8

[13] Erkin Özalp, Gelenek, no: 78, s.43

[14] Lenin, Ulusların Kaderlerini Tayin Hakkı, s.164

[15] Lenin, Ulusların Kaderlerini Tayin Hakkı, s.52

[16] Lenin, Son Yazılar Son Mektuplar, Ekim Yay., s.27

[17] A. Güler, Sosyalist Devrim ve Yurtseverlik, Gelenek, no: 64, s.30

[18] A. Güler, Sosyalist Devrim ve Yurtseverlik, Gelenek, no: 64, s.29