Navigation

Seçime Doğru: İç ve Dış Siyasetin Eğilimleri

12 Haziranda yapılacak genel seçimler burjuva siyaset arenasının ateşini daha da yükseltmiş durumda. Zira bu seçimler yeni bir anayasanın kaldıracı olacak. Seçim sonrasının siyasal gelişmeleri esas olarak yeni anayasa tartışmaları üzerinden şekillenecek. Gerek Türkiye kapitalizminin acil ihtiyaçları gerekse burjuva siyasetinde oluşan yeni güç dengeleri yeni bir anayasa yapılmasını zorunlu kılıyor. Yeni bir anayasanın burjuva iktidar bloku içindeki güç ilişkileri temelinde biçimleneceği açıktır. Bu nedenle, geniş emekçi kitlelerden oy almak ve siyasal iktidarın paylaşımında belirleyici olmak için, burjuva siyaset sahnesinde hummalı bir kampanya başlatılmış durumda. AKP ve CHP’nin, tabiri caizse, emekçi kitleleri tavlamak amacıyla vaatler torbasından çıkarmadıkları tavşan yok gibi!

12 Eylül faşist anayasasını mücadeleyle yırtıp çöpe atamayan işçi sınıfı, ne yazık ki bu sürece hazırlıksız yakalanmıştır. İşçi sınıfı örgütsüz ve dağınık olduğu için, sınıflar arası güçler dengesinin burjuva kefesi alabildiğine ağır basmaktadır. Dolayısıyla anayasanın nasıl şekilleneceğini işçi sınıfı ile burjuvazi arasındaki güç dengeleri değil, burjuva siyasetinde ortaya çıkan yeni güç dengeleri belirleyecek. Bu durum, daha en baştan, yeni anayasanın demokratik içeriğinin sınırlı kalacağını ortaya koyuyor. İşçi sınıfının devrimci mücadelesinin bindireceği basınç olmadan, hele ki emperyalizm çağında burjuvaziden radikal demokratik bir dönüşüm beklemek hayaldir.

Yeni anayasayla birlikte Kürt halkının demokratik taleplerinin karşılanması da gündeme gelecek. Bu anayasayla birlikte Kürt halkının demokratik taleplerinin ne ölçüde karşılanacağı da ortaya çıkacak. Şurası açık ki, gelinen süreçte Kürt halkının taleplerinin üzerinden atlayan bir anayasanın hayata geçirilmeye çalışılması çok daha büyük iç sorunları beraberinde getirir. Hiç kuşku yok ki, Kürt hareketinin temsilcilerinin bu seçimlerde meclise dikkate alınacak sayısal bir güçle girmesi, yeni anayasanın şekillenmesinde önemli bir faktör oluşturur. Beri taraftan iç siyasette güçler dengesini doğrudan etkileyecek uluslararası siyasal gelişmeleri de sürece dâhil etmek gerekiyor. Kuzey Afrika ve Ortadoğu’da yaşanan halk isyanları ve emperyalist müdahale, bölgedeki siyasi dengeleri sarsmaya başlamış durumda.

Uluslararası siyasetin eğilimleri

Kapitalizmin çelişkileri azalmıyor, tersine, her geçen gün sistemin açmazları patlamaya hazır yeni çelişkiler yumağı oluşturuyor. Patlayan küresel kapitalist kriz, sistemin çelişkili doğasından kaçıp kurtulamayacağını bir kez daha gözler önüne serdi. Kriz ve emperyalist savaş kapitalist sistemin açmazlarının doğrudan bir dışavurumudur. Savaş, kapitalizmin kendi krizini aşmak üzere bünyesinde baş gösteren yıkıcı bir ateş yükselmesi olarak ortaya çıkar. Sistemin bünyesinde biriken muazzam gerilim henüz boşaltılabilmiş değildir. Dolayısıyla kriz ve ABD’nin başını çektiği emperyalist savaş devam etmektedir.

Emperyalist güçler, sistemin selameti açısından, krizin aşılmasını ve “Soğuk Savaş”ın bitimiyle bozulan dengelerin yeni bir temelde inşa edilmesini istiyorlar. Kapitalizmin eşitsiz ve bileşik gelişme yasası, hiçbir gücü ömrü billâh eski tahtında bırakmıyor. Bir dönemin az gelişmiş ülkeleri yeni emperyalist güçler olarak öne çıkarken, eskinin sömürgeci imparatorlukları gerilere düşmekteler. Mesela Çin’in dünyanın ikinci büyük ekonomisi haline gelmesi, fakat buna karşın İngiltere ya da Fransa gibi ülkelerin tarihi konumlarını kaybetmeleri sürecin ne yönde geliştiğine işaret etmektedir. Hindistan, Brezilya ve Türkiye gibi genç emperyalist güçlerin şu ya da bu düzeyde emperyalist sofraya ortak olması, tarihsel eğilimin nasıl köklü bir değişim hazırladığını gözler önüne seriyor. Elbette düşünce dünyasına kilit vuranlar, Kuzey Afrika ve Ortadoğu’da Türkiye ile Fransa’nın emperyalist rekabette nasıl karşı karşıya geldiğini, bir taraftan Türkiye’ye tepeden bakan Fransa’nın öte taraftan Libya örneğinde görüldüğü üzere nasıl da Türkiye’nin önüne geçmeye çalıştığını anlamayacaklardır.

Geçmişte iki kutuplu dünyada ABD ile SSCB arasında kalan Kuzey Afrika ve Ortadoğu’da kapitalizmin gelişmesi ağır aksak ilerledi. Fakat daha sonra eski dengelerin ortadan kalkmasına rağmen, başında bulundukları ülkeleri aile çıkarları temelinde yöneten ve kapitalist gelişmenin önünde engel teşkil eden diktatörlükler yerinde kalmıştır. Bu durumun kapitalizmin mantığıyla bağdaşmadığı açıktır. Buralar hem petrol ve doğalgaz yataklarına sahip hem de kapitalist pazarın genişletilmesi açısından göz dikilen yerler. Emperyalist güçler bu bölgeleri sisteme derinlemesine entegre etmek, sermayeye yeni yatırım alanları yaratmak, tüketim kalıplarını genişletmek ve kapitalizme gençlik aşısı yapmak istiyorlar. Dolayısıyla sistemin bu ihtiyaçları, dönemi kapanmış diktatörlüklerin tasfiyesini de beraberinde getirmektedir. Aslında eski siyasal ve içe kapalı ekonomik yapının tasfiye edilmesi, uzun bir süredir Büyük Ortadoğu Projesi adı altında ABD emperyalizminin gündemindedir. Şimdilerde, kitle isyanlarıyla başlayan süreci de kendi planları çerçevesinde yönlendirmeye ve kullanmaya çalışıyor.

Onyıllardır baskı ve zulüm altında inletilen Kuzey Afrika ve Ortadoğu’nun Arap halkları isyandalar. Tunus ve Mısır’da Bin Ali ve Mübarek’i alaşağı eden, Libya’da iç savaşa dönüşen, Yemen’de Ali Abdullah Salih’i istifa noktasına getiren isyan süreci, Suriye’de ayaklanmalarla devam ediyor. Patlayan halk ayaklanmaları büyük değişimlerin habercisidir ve artık eski yapıların ayakta kalması imkânsızdır. Ancak işçi sınıfının bağımsız devrimci örgütlü gücü yaratılamadığı için, bu isyanlar kapitalizmi hedef alan bir çizgiye ilerleyemiyor. Bir devrim korkusundan uzak olan emperyalist güçler, bölgedeki siyasal ve ekonomik dönüşümleri gerçekleştirmek amacıyla genel olarak Körfez bölgesi dışında kitle hareketini teşvik ediyorlar. Lakin bölgenin dönüştürülmesinde kitle isyanlarıyla ortaya çıkan durumdan yararlanma çabaları, askeri müdahale seçeneğini ikinci plana atmış da değildir. “Demokrasi” ve “özgürlük” havarisi kesilen emperyalist haydutlar, müdahale gerekçelerini bu kavramlar üzerine inşa ediyorlar. Bu temelde Libya’ya müdahale eden emperyalist güçlerin, Beşar Esad diktatörlüğünün giriştiği kıyımı bahane ederek savaş makinesini Suriye’ye sürme hevesinde oldukları açıktır. Beşar Esad’ın halk isyanıyla gitmesi durumu da, emperyalistlerin Suriye’ye müdahale etmesi durumu da Ortadoğu’daki dengeleri büyük ölçüde değiştirecektir. Bu durumda İran daha da sıkışacak ve emperyalist müdahalenin kıskacına daha fazla girecek.

Tüm bu gelişmeler Türkiye’nin dış siyaseti kadar iç siyasetini de doğrudan etkileyecektir. Emperyalist bir güç haline gelen Türkiye, yoğun bir şekilde Kuzey Afrika ve Ortadoğu’ya açılmaya başlamıştır. Türk emperyalizmi, kapitalist pazarın derinlemesine gelişmediği bu bölgeleri kendi yükselişine bir kaldıraç yapmak istiyor. Bu bölgelere küçümsenmeyecek ölçüde mal ve sermaye ihraç eden Türkiye, sermayenin önünü açmak amacıyla peş peşe birçok ülkeyle de vizeleri kaldırmıştır. Yalnızca Libya’da 40 milyar dolar yatırımı olması, Suriye ile kapsamlı ekonomik-siyasi anlaşmalar imzalaması, daha da önemlisi Ortadoğu’da bir gümrük birliğine yol aldırmaya çalışması Türk emperyalizminin bölgedeki etkinliğinin hiç de boş olmadığının bir ifadesidir. Türkiye’nin Ortadoğu’ya bu şekilde girişi, İsrail ile neden karşı karşıya geldiğini, ABD ile neden bazı konularda ters düştüğünü ya da son dönemde Fransa ile neden dalaştığını da ortaya koymaktadır.

Türkiye’nin Ortadoğu’ya dönük kimi politik açılımlarının ABD’ye rağmen olduğu, örneğin Suriye açılımına ABD’nin karşı çıktığı Wikileaks belgelerinde açıkça görülmektedir. Türkiye, kendi çıkarları açısından bölgenin ekonomik ilişkiler temelinde dışa açılmasını, siyasal dönüşümlerin ise iktisadi gevşemenin ve liberalleşmenin arkasından gelmesi gerektiğini savunuyor. Zaten Türkiye’nin emperyalist politikalarını “ekonomik entegrasyon” ve “komşularla sıfır sorun” söylemi üzerine oturtması da bu yaklaşımın bir ifadesidir. Ancak Kuzey Afrika ve Ortadoğu’da başlayan halk isyanları, Libya’daki iç savaş ve emperyalist müdahale, Türkiye’nin, bölgenin süreç içinde dönüştürülmesi politikasına ağır darbeler vurmaya başlamıştır. İnsan haklarından ve demokrasiden dem vuran AKP hükümeti, Libya ve Suriye’deki kitle hareketi ve yapılan katliam karşısında bocalıyor. Suriye’deki olayların bir iç savaşa dönüşmesi ya da emperyalist müdahale Türkiye’yi alabildiğine bir sıkışıklık sürecine sokacaktır.

Burjuva siyasetinde değişen güç dengeleri

Burjuva kesimler arasında şiddetli bir şekilde süregelen iktidar kavgası, ortaya yeni güç dengeleri çıkartmış durumda. Özellikle AKP’nin 3 Kasım 2002’de hükümet olmasıyla başlayan süreç, burjuva siyasetindeki verili güç dengelerinin sarsılması ve yeni dengelerin şekillenmesi yönünde ilerlemiştir. Bu sürece değin burjuva siyasetini şekillendiren güçler dengesinin bir tarafında Kemalist asker-sivil bürokrasi ve bunların uzantısı konumundaki burjuva güçler, öte tarafında ise TÜSİAD’da cisimleşen büyük sermaye kesimleri yer almaktaydı. Kemalist asker-sivil bürokrasinin devlet üzerindeki geleneksel vesayetine dayanan bu güç dengesi daha sonra değişmeye başlamıştır.

Fakat sürecin bu yönde gelişmesi, siyasal alanda bütün iplerin TÜSİAD’ın eline geçmesi anlamına gelmiyor. Zira AKP’yle birlikte sıçramalı bir yükseliş kaydeden İslamcı kökten gelen sermaye çevreleri, TÜSİAD’ın karşısına önemli bir güç odağı olarak dikilmiş bulunuyorlar. 3 Kasım seçimlerinde iktidara gelen AKP ile TÜSİAD’ın arzuları örtüşmekteydi. Kemalist bürokrasinin gadrine uğrayan AKP “kendi meşruiyetinin kaynağını ve güvencesini, Batı’daki gibi bir burjuva demokrasisinin Türkiye’de de işletilmesinde görürken, sözcülüğünü TÜSİAD’ın yaptığı büyük burjuvazi de geleceğini ulusal sınırlar içerisine hapsolmuş bir kapitalizmde değil, Batıyla entegre olmuş bir kapitalizmde görmekteydi. AB ile entegrasyon sürecinde burjuvazinin ihtiyaç duyduğu ve «Batıcı», «laik», «modern» geçinen burjuva partilerin yapamadığı reformları, belki de bu «dini bütün» Müslüman burjuva partisi (AKP) yapacak ve AB sürecinin önünü açacaktı!”[1] Bu reformların başında, Türkiye’deki siyaset alanını asker-sivil bürokrasinin vesayetinden kurtararak Batı’daki gibi bir işleyiş zeminine oturtmak gelmekteydi.

AKP, birinci döneminde gerek TÜSİAD ile gerekse Batı emperyalizmiyle ters düşmemeye özen gösteriyordu. Lakin İslamcı sermaye çevrelerinin güçlenmesi ve kendi ihtiyaçları temelinde hükümet politikalarını belirlemeye başlamasıyla TÜSİAD ile AKP’nin arası açılacaktı. Bu sermaye çevreleri AKP’yi artık tehlikeli bir rakip olarak görmeye başladılar. Mehmet Sinan, burjuva güç ilişkilerinde yaşanan değişimi şu şekilde tespit ediyordu: “Geleneksel Kemalist statükocu merkezin dışında kalan ve kendilerini bu merkezin ürettiği resmi ideolojiyle (Kemalizm) hiçbir şekilde bağlı hissetmeyen bu İslamî sermaye kesimleri, burjuva cumhuriyetin tarihinde belki de ilk kez bu denli güçlü ve kitlesel bir hareketle, siyasal merkezi «fethe» kalkışmışlardı. Çevreden merkeze doğru hareket halinde olan ve merkezi kuşatmış bulunan bu yeni sermaye kesimleri, uluslararası kapitalizmin «yeni dünya düzeni» denen döneminde ve özellikle de Özal’lı yıllarda esmeye başlayan «ekonomik değişim» rüzgârları sayesinde yelkenlerini alabildiğine şişirmiş ve nihayet AKP iktidarı döneminde müthiş bir atak yaparak «merkeze» yerleşmeyi başarmıştı. Burjuva «siyasal merkez», modern ve laik burjuva kesimin tekelinde değildi artık.”[2]

TÜSİAD, gerek AKP’yi dengelemek gerekse de siyasi istikrarsızlığın oluşması sonucu ekonomi kötüye gider korkusuyla Kemalist asker-sivil bürokrasiye karşı yürütülen mücadelede çekingen bir tutum almaya başlamıştır. “Özellikle AB sürecinin akamete uğraması ve Erdoğan ile TÜSİAD’ın arasının açılması, statükocu cenahı yeniden cesaretlendirdi ve AKP hükümetine karşı saldırılarını artırmasına yol açtı. Bu andan itibaren, taraflar arasında medya üzerinden de yürüyen kıyasıya bir savaş başladı. Bu süreçte AKP, kendi üzerine gelen saldırıları bertaraf edebilmenin yolunun, statükocu güçlere karşı doğrudan saldırıya geçmekten ve onları geriletecek taarruzlar yapmaktan geçtiğini anladı. Nitekim 2004-2007 yılları arasında yapılmış tüm darbe girişimlerinin teşhir edilmesi, devlet içindeki derin örgütlenmelerin ve çetelerin varlığının kamuoyuna açıklanması ve bunlarla ilgili davaların açılması (Ergenekon davası) ve tutuklamaların başlatılması, AKP’nin köşeye sıkıştırılmaktan kurtulmak için yaptığı karşı hamlelerdi.” (age) Nitekim anayasada yapılan kısmi değişiklikler ve Kemalist yargı bürokrasisine indirilen darbeler de bu karşı hamlenin önemli bir parçasıydı.

Gelinen aşamada, devleti, dolayısıyla da gerçek iktidarı kontrol eden, kendi çıkarlarını devletin resmi politikası haline getiren ve burjuva siyasal arenayı bu temelde tanzim eden statükocu-Kemalist kesimler eski konumlarını büyük ölçüde kaybetmiş bulunuyorlar. AKP öncülüğündeki büyük sermaye kesimleri önemli ölçüde siyasal merkeze yerleşmiş durumdalar. TC’nin kuruluşundan beri askeri vesayetin gölgesinden çıkamayan sivil burjuva siyaseti, olağan parlamenter bir işleyişi egemen kılmak için tarihinde ilk kez ciddi bir üstünlük sağlamıştır. İşte yeni anayasa da bu kapsamda gündeme gelmektedir.

Burjuva seçim arenası

12 Haziranda yapılacak seçimlerde AKP’nin bir üçüncü dönem için yeniden seçileceği neredeyse kesin gibi. Bu seçimlerin özgün yanı, AKP’nin yeniden hükümet olup olamayacağı değil, mecliste ne kadar sandalye kazanacağıdır. AKP, anayasayı tek başına hazırlayacak ve hayata geçirecek bir meclis çoğunluğuna ulaşmak istiyor. AKP’nin stratejisi milliyetçi oyları kendine çevirmek, MHP’nin baraj altında kalmasını sağlamak ve böylece milletvekili sayısını oy oranının çok üzerine çıkartmaktır. Nitekim AKP’nin milliyetçi söyleme sarılmasının, “Kürt sorunu yoktur Kürtlerin sorunu vardır” demesinin ve Kürt halkına dönük baskı ve şiddet politikasına hız vermesinin nedeni de budur. MHP’ye oy veren kitleleri ürkütmeme politikası, AKP’nin Kürt illerindeki adaylarını da belirlemiştir. Kürt kimliğiyle öne çıkanlardan ziyade, bu konuda polemik konusu yapılmayacak isimler aday gösterilmiştir. AKP, Kürt kitleleri “hizmet” ve “din kardeşliği” sloganlarıyla kandıracağını düşünüyor herhalde.

Milliyetçi oyları kendine çekme stratejisinde AKP’nin bir diğer hedefi de adeta MHP’yi işlevsiz bir parti haline getirmektir. Başbakan Erdoğan’ın “ülkücülüğü” olumlayıp “bozkurtçuluğu” aşağılaması, bu siyasi simgeyi gözden düşürmeye çalışması, aslında MHP’yi ideolojik simgesel açıdan göçertmeye dönüktür. Bunları yaparken Erdoğan’ın “vatana hizmet” üzerinden “asıl milliyetçi biziz” demesi boşuna değildir. Elbette AKP, söylem düzeyinde kalarak bu operasyonu hayata geçiremez. Fakat belediye ve hükümet olanaklarını elinde tutan, tarikatlarla iç içe geçmiş olan AKP, tüm bu imkânları kullanarak MHP’nin kadrolarını ve tabanını kendine çekmeye çalışmaktadır. Nitekim MHP’nin ve Bahçeli’nin ağzından salyalar saçarak azgın bir milliyetçilik tutturması, sürekli bağırıp çığırması ve özellikle AKP’yi “bölücülük” imgesinin yanına yerleştirmesi bu nedenledir.

Lakin tüm bunlar MHP’nin tabanının kaymasının önüne geçmiyor. AKP, “milliyetçilikse ben de milliyetçiyim” dediği için değil sadece. Bugün Anadolu’da kapitalistleşme süreci hızla ilerlemekte, kentleşme artmaktadır. AKP’nin, Anadolu kentlerine yatırım yapma noktasında diğer hükümetlere göre daha hevesli olduğu bir gerçektir. Bunda İslamcı sermaye kesimlerinin buralardan çıkıp gelişmesi bir faktörse, oy tabanını genişletme isteği de diğer bir faktördür. Meselâ kış olimpiyatlarının Erzurum’da yapılması, buraya küçümsenmeyecek yatırımlar yapılması buna örnektir. Tüm bu yatırımlar, kentleşme ve toplumsal ilişkilerin değişmesi aslında kitlelerin milliyetçilik algısını da değiştiriyor. Diyelim ki, AKP’nin milliyetçiliği tüm diğer unsurlarla birleşerek daha cazip hale geliyor. Tam da bundan ötürüdür ki, geleneksel olarak MHP’nin tabanını oluşturan iç Anadolu referandum sürecinde “evet” oyu vermiştir.

Bugün yalnızca burjuva siyaset arenasında değil, aynı zamanda toplumsal alanda da muazzam bir kutuplaşma yaratılmış durumda. AKP ve CHP’de temsilini bulan bu kutuplaşma aslında pek çok şeyin de üzerini örtüyor. Eğer Kemalist bürokrasinin vesayeti olmasaydı ve kutuplaşma yaşanmasaydı, demokrasiden, özgürlüklerden dem vuran AKP’nin ve ona dayanan siyasi çevrelerin gerçekte hiç de söyledikleri gibi olmadıkları, “kendilerine demokrat” oldukları kitlelerin gözünde açığa çıkacaktı. Bu kutuplaşma nedeniyle dindar geniş halk kitleleri İslamcı sermayenin geldiği tekelci düzeyi, tabanda yaşanan sınıfsal ayrışmayı gerçek boyutlarıyla göremiyorlar. Dolayısıyla devletlûların AKP’yi iktidardan alaşağı etmeye çalışması, seçkinci bir tutumla halk kitlelerini aşağılaması, gadre uğradığını söyleyerek mağduriyet edebiyatı yapan AKP’ye yaramaktadır. Zaten bu yüzden, defalarca askeri darbe girişiminde bulunan, muhtıra veren, Kemalist kitleleri “cumhuriyet mitingleri”nde sokaklara döken statükocu-devletçi güçler, başarılı olamayınca olağan yolları denemeye karar vermişlerdir. Aslında iktidar kavgasındaki gerilemeleri onları zorunlu olarak buraya itmiştir. Nitekim, seçkinci ve devletçi tutumundan dolayı geniş halk kitlelerini cezbedemeyen Deniz Baykal’ın kaset operasyonuyla tasfiye edilmesi ve onun yerine “halkçı” sloganıyla Kemal Kılıçdaroğlu’nun getirilmesi bu yeni dönemin bir ifadesidir.

Şimdi Kılıçdaroğlu CHP’si, partinin devletçilik ve seçkincilikle özdeşleşmiş kadrolarını (Önder Sav ve Baykal ekibi) tasfiye ederek halkçı, demokrat bir görüntü vermeye çalışıyor. Baykal döneminin laiklik eksenli toplumu kutuplaştırma politikasının yerini, halk kitlelerine vaatlerde bulunma, demokrasiden, özgürlüklerden, açlıktan, yoksulluktan, yolsuzluktan, işsizlikten söz ederek AKP’yi teşhir etme politikası almıştır. Ancak CHP’nin devletçi bir parti olmaktan çıktığı ve seçkinciliği bir kenara bıraktığı doğru değildir. CHP’nin geleneksel zemini üzerinde, aslında söylem değiştirilerek bir koalisyon kurulmuş durumda. Bu koalisyonda geleneksel CHP çevrelerinin yanı sıra, Ergenekoncular var, eski merkez sağ partilerin kadroları var, kimi Kürt demokrat isimleri var, akademisyenler var. TÜSİAD ve AB de, CHP’nin oy oranını arttırarak AKP’yi dengelemesinden yanadır. AKP karşısındaki merkez medya büyük bir kampanya eşliğinde CHP’yi ve “halkçı” Kılıçdaroğlu’nu kitlelere pazarlıyor. Kılıçdaroğlu’yla birlikte ve vaatler sayesinde bu kez şeytanın bacağını kırmayı, en azından CHP’nin AKP’ye yakın bir oy düzeyine ulaşmasını istiyorlar.

Aslında bugün AKP’ye oy kaybettirecek çok şey vardır. En basitinden, peş peşe patlak veren ve milyonlarca insanı ilgilendiren sınav skandalları bile, normal zamanlarda bir partinin oy kaybetmesi için yeterli nedendir. Nitekim CHP ve muhalif merkez medya da bu konuyu AKP’yi yıpratmak üzere gündemde tutmaya devam ediyor. Ancak toplumda yaratılan kutuplaşma öylesine derinleşmiştir ki, eğer AKP’yi yıpratacak çok daha büyük olaylar gelişmezse, sınav skandalları ya da CHP’nin vaatleri pek de işe yaramayacaktır.

Kürt sorunu

Seçimlerden sonra siyasal gündem esas olarak yeni anayasa üzerinden şekillenecek, ama yeni anayasa da önemli ölçüde Kürt sorunu üzerinden tartışılacak. Sermaye sınıfı, geldiği düzeye uygun bir yapılanma içine girmek, bu bağlamda iç siyasette önüne dikilen yapısal sorunlarını çözmek, yani burjuva iktidar kavgasını yeni bir sözleşmeyle aşmak istiyor. Özetle, emperyalist bir düzeye yükselen Türk sermaye sınıfı, içerideki sorunlarını çözerek ve kurumlarını yeniden oluşturarak bölgede çok daha güçlü bir atağa kalkma arzusundadır. Fakat bugün burjuva rejimin temel sorunlarından birini Kürt sorunu oluşturmaktadır. Burjuvazi çok iyi bilmektedir ki, Kürt sorunu çözülmeden ne içeride istikrarlı bir rejim kurulabilir ne de bölgede arzuladıklarını hayata geçirebilir. Kürt halkının ulusal uyanışının ulaştığı düzey ve meselenin kazandığı uluslararası boyut burjuvaziye sorunun çözülmesini dayatmaktadır.

Burjuvazinin bu sorundan kaçışı yoktur. Ancak mesele kültürel hak kırıntılarıyla ya da en az tavizle bir hal yoluna konulmaya çalışılıyor. Bu yaklaşım, TC’nin, “kimse benden hak alamaz, ancak ben ihsan ederim” tutumuyla da örtüşmektedir. Osmanlı’dan günümüze süregelen bu despotik yaklaşıma göre emekçi kitleler ve ezilen halklar hâlâ devletin tebaası konumundadır; dolayısıyla devletten hak alınamaz, ancak “yüce devlet” ihsan eder! Tam da böyle olduğu için devlet televizyon kanalı kurup Kürtçe konuşurken, Kürtlere ve temsilcilerine Kürtçe konuşmak yasaktır. “«Yüce devlet» ihsan eder, tebaa da şükreder” yaklaşımı yalnızca Kemalist CHP ve askeri bürokraside değil, ama aynı zamanda AKP ve İslamcı sermaye çevrelerinde de hâkimdir. Yüksek Seçim Kurulu’nun (YSK) BDP’nin en önde gelen bağımsız milletvekili adaylarını veto etmesi sonrasında gelişen olaylar, bir kez daha bu despotik lütufçu yaklaşımı gözler önüne sermiştir. Kürt yoksul kitlelerinin İstanbul dâhil onlarca kentte sert ve geniş kapsamlı eylemlere girişmesi üzerine, YSK vetosunu geri çekmek zorunda kaldı. Hiç kuşku yok ki, AKP de dâhil düzen güçleri kitlelerden gelen basınca dayanamadılar ve YSK’ya geri adım attırdılar. Fakat ardından Kürt hareketine dönük geniş kapsamlı operasyonlar başlatıldı. KCK operasyonları adı altında BDP’nin dışarıda kalan bir avuç belediye başkanı ya da yardımcısı ve parti temsilcileri tutuklandı. Sivil itaatsizlik kapsamında kurulan “demokratik çözüm çadırları” dağıtıldı ve kaldırıldı. Kürt hareketinin YSK’ya, dolayısıyla devlete geri adım attırması, “yüce devlet” tarafından hazmedilememiş olmalı ki, operasyonlarla denge kurulmaya ve mücadele eden kitlelere “zafer” duygusu yaşatılmamaya çalışılıyor.

Başbakan Erdoğan, “sivil itaatsizlik” olmaz diye buyuruyor. Kendi çıkarları için dini bir ideolojiye dönüştüren sermaye kesiminin temsilcisi olan Erdoğan, “sivil itaatsizlik” kapsamında devlet imamının arkasında saf tutulmamasına ve Kürtçe Cuma namazları örgütlenmesine köpürüyor. Kemalist bürokrasinin gazabına uğradıklarında mazlum pozları kesen ve mağduriyet sömürüsü yapanlar, söz konusu işçi sınıfı ve ezilen Kürt halkı olduğunda egemenliklerini konuşturmaktan geri durmuyorlar. Bir yandan Kürt sorununu Kürt halkını aldatmaya dayanan ikiyüzlü ve fırsatçı bir siyasetle çözmeye çalışan AKP ve Erdoğan, diğer yandan Kürt hareketi karşısında “din üzerinden” siyaset yapılıyor diyerek vaveylayı kopartıyor. Neticede riyakârlık burjuva sınıfının tüm kesimlerinin bir özelliğidir. AKP ve onun arkasındaki güçlerin demokratlığı da kendi çıkarlarıyla sınırlıdır. Çok açık ki, eğer Kürt hareketi YSK’ya geri adım attırmamış olsaydı AKP bu vetonun üzerine yatacak, milletvekili sayısını artıracak, ama beri taraftan utanmadan demokrat pozları kesecekti.

AKP bir taraftan milliyetçiliğe oynayıp MHP’nin altını boşaltmak ve yüksek bir çoğunlukla meclise girmek isterken, öte taraftan da Kürt hareketi üzerindeki baskısını artırarak onun mecliste güçlü bir grup oluşturmasının önüne geçmeye çalışıyor. Böylece Kürt hareketinin mecliste kilit bir konuma gelmesi ve yeni anayasa üzerinde belirleyici olması önlenmiş olunacaktır. Bu durumda, AKP’nin ve statükocu-devletçi güçlerin BDP’ye yönelik “siz Kürtleri temsil etmiyorsunuz” demagojisi daha yüksek perdeden dile getirilecektir. Milliyetçiliği okşama ve Kürt hareketini baskılama yaklaşımının bir sonucu olarak Erdoğan, “tek millet, tek bayrak, tek vatan” söylemi eşliğinde şöyle demektedir: “Benim için artık bu ülkede Kürt sorunu bitmiştir. Artık bu ülkede benim Kürt kardeşlerimin sorunu vardır ama Kürt sorunu yoktur.” Üstelik bu sözleri bir Kürt kenti olan Muş’ta sarf etmekte, “bakın ben Muş’ta nasıl konuşuyorum, asıl milliyetçi benim” mesajı vermektedir. Genel baskı dalgasıyla gözdağı verilen Kürt kitleler ise, “din kardeşliği” ve “hizmet getiriyoruz” rüşvetiyle tavlanmaya çalışılıyor.

Devreye sokulan baskı dalgası ve başlatılan askeri operasyonlar neticesinde birçok gerilla yaşamını kaybetti. Bu operasyonların AKP hükümetinden bağımsız yapıldığını düşünmek saflık olur. AKP, öyle gözüküyor ki seçimlere giderken Genelkurmay bürokrasisiyle uzlaşmıştır. Son MGK bildirisinde klasik devlet ağzıyla Kürt halkına tehditler savrulması dikkat çekicidir. Beri taraftan geçtiğimiz haftalarda ABD’nin Skorsky şirketiyle 3,5 milyar dolarlık bir silah anlaşması yapıldı. Muhakkak ki, bu anlaşma Türkiye’nin emperyalist politikalarının silahla desteklenmesinin bir ifadesidir. Ancak bunun yanı sıra, zamanlama itibariyle bu ihalenin askeri bürokrasiye verilmiş bir taviz olduğu da gözden kaçmamalıdır. Zira bu ihaleler denetime açık değildir ve muazzam paraların nereye gittiği araştırılamamaktadır. Böylece Ergenekon operasyonuyla terbiye edilen Kemalist askeri bürokrasiye sus payı verilmektedir.

Böylesine yüksek bütçeli anlaşmanın ABD şirketiyle yapılması bir tesadüf mü? Besbelli ki AKP, Ortadoğu’daki gelişmeler ya da Kürt sorunu üzerinden kendisini sıkıştırmaması için ABD ile anlaşmış bulunuyor. Tam da silah anlaşmasının yapıldığı günlerde ABD’nin Ankara büyükelçisinin, Amerikan şirketlerinin Türkiye’ye ticaret ve yatırım için büyük ilgi duyduğunu ve ilişkilerinin olumlu olduğunu açıklaması bir tesadüf olmasa gerek. Elbette böylesi bir anlaşma Ortadoğu’daki gelişmelerin iç siyaset ya da AKP üzerinde baskı kurmayacağı anlamına gelmez. Sorunun çözülmesi yönünde kimi adımların atılmasını isteyen Kürt hareketinin tanıdığı süre 15 Haziranda sona eriyor. Eğer Kürt sorununa ilişkin somut adımlar atılmazsa, önümüzdeki süreçte Kürt sorunu Ortadoğu’nun karmaşık ve patlamalı olaylarıyla iç içe geçerek bambaşka bir boyut alabilir.

İşçi sınıfının durumu

İşçi sınıfı diğer seçimler gibi bu seçimleri de ne yazık ki örgütsüz ve hazırlıksız bir şekilde karşılıyor. İşçi sınıfı 12 Eylül faşist darbesiyle sokulduğu örgütsüzlük tünelinden hâlâ çıkabilmiş değil. Sınıfın görece örgütlü kesimi olan sendikalı işçi sayısı günden güne eriyor, sendikalar küçülüyor ve burjuvazi tarafından ciddiye alınmıyor. Zaten sendika bürokratlarının işçi hareketini ilerletme gibi bir dertleri de bulunmuyor. İktidar kavgasında işçi hareketini burjuva kesimlerin arkasına takmaya çalışan sendika bürokratlarından kimileri, ödüllerini milletvekili adayı yapılarak aldılar. Sosyalist hareketin durumu ise çok daha vahimdir. Bugün sosyalist hareketin işçi sınıfı içinde dikkate değer bir etkisi yoktur. Üstelik sosyalist hareketin önemli bir kısmı burjuva kesimler arasında süren iktidar kavgasında statükocu Kemalist cephenin arkasına takılmış durumda. Buna karşın, işçi sınıfı içinde sebatla çalışan, sınıfın öncü unsurlarına enternasyonalizmi taşımaya çabalayan, sendikalarda militan sınıf sendikacılığını egemen kılma mücadelesi veren ve işçi hareketine devrimci temelde yol aldırmaya çalışan komünist güçler henüz yeterince güçlü değildir.

İşçi sınıfı ile burjuvazi arasındaki bu güç eşitsizliği durumu, kapitalist saldırıların engelsiz bir zeminde gerçekleşmesini beraberinde getirmiştir. Türkiye işçi sınıfı, kemer sıkma saldırılarına karşı kitlesel bir direniş ne yazık ki örgütleyememiştir. Sosyal güvenlik sistemine ağır darbeler vurularak emeklilik yaşı iki kere uzatılmış, özelleştirmelerle birlikte on binlerce işçi işten atılmış, sendikasızlaştırmaya hız verilmiş, taşeronlaştırma sistemi dört bir yanı sarmış, sosyal güvencesizlik yaygınlaştırılmış, esnek çalışma türleri yasalaştırılmış, sosyal haklar gasp edilmiş, çalışma temposu hızlandırılarak çalışma saatleri uzatılmıştır. Bu saldırıların bir sonucu olarak sendikalı olan ve toplu sözleşme yapan işçilerin sayısı giderek azalmaktadır. 1990’ların başında kamu sektöründe yarım milyona yakın işçi toplu sözleşme kapsamındayken, zamanla bu sayı oldukça gerilere düşmüştür.

Gayet tabii olarak bu durum, temel sınıf bilincine sahip işçilerin sayısının azalmasına ve geniş kesimlerin sınıf reflekslerinin gelişememesine neden olmaktadır. Burjuva ideolojisinin yarattığı etkiden dolayı geniş sınıf kitleleri örgütlenmenin korkulacak bir şey olduğunu düşünmekteler. Toplumda yaratılan baskı, buna eklenen işsizlik ve açlık kırbacı bu korkuyu beslemektedir. Kayıtsızlık, boş vermişlik, moral bozukluğu sınıf kitlelerine egemen olabilmektedir. Bu örgütsüzlük koşullarında sınıf kitleleri, kendi örgütlü güçleriyle nelerin üstesinden gelebileceklerinin farkına varmadan burjuva partilerin vaatlerine tav olabilmekte, AKP’den ya da CHP’den medet umabilmekteler. Oysa burjuvazi babasının hayrına işçi sınıfına en ufak bir hak vermez. Bugüne kadar tüm kazanımlar ya işçi sınıfının mücadelesiyle elde edilmiş ya da burjuvazi mücadele potansiyelini boşa çıkartmak için bu kazanımları vermek zorunda kalmıştır.

Ancak elbette karamsarlığa gerek de yok! Zira 2000’lerle birlikte dünyada sınıf mücadelesi yeniden yükselişe geçmiştir. 2000’lerin ortalarına kadar Latin Amerika’da patlak veren devrimci durumlar ve dünyanın çeşitli yerlerinde gelişen kitlesel eylemlilikler, “işçi sınıfı öldü, tarihin sonu geldi” diyen burjuva ideologların suratına ağır bir şamar gibi inmiştir. 1990’ların başında “işçi sınıfı öldü” diyenler, küresel krizin patlak vermesiyle “Marx haklıydı” demeye başlamışlardır. Tarihte hep böyle olmuştur. Uzun bir dönem geri çekilen, içine kapanan, örgütsüzlük ve güvensizlik bulutları üzerinden eksik olmayan işçi sınıfı, bir gün gelir devrimci tarzda ayağa kalkar. Unutmayalım ki her geri çekilme süreci, gelecekte ileri atılmanın hazırlıklarının yapıldığı ve mücadelenin mayalandığı bir süreçtir. On yıllardır baskı ve zorbalık altında inletilen Arap emekçilerinin hiç beklenmedik bir anda ayağa kalkmaları çok şey anlatmaktadır. Daha da önemlisi, başkaldıran emekçi kitleler geçmişin tüm korku duvarlarını yıkarak mücadele alanına girerler. Nitekim Kuzey Afrika ve Ortadoğu’da olan da budur. Uluslararası alanda sınıfsal güç ilişkileri anlamında henüz bir değişim söz konusu değildir. Sınıfsal güç ilişkilerinin burjuva kefesi hâlâ çok ağır çekiyor. Ancak işçi sınıfının mücadele eğrisi de yukarılara doğru yol almaktadır.

Elbette mücadele rüzgârları bir gün Türkiye’de de yeniden esmeye başlayacak. Bugün işçi sınıfın en çok ihtiyaç duyduğu şey güven ve moraldir. Geride bıraktığımız 1 Mayıs’ın birleşik, kitlesel ve coşkulu geçmesi de bu açıdan oldukça önemlidir. Şurada burada patlak veren direnişleri ya da grevleri sınıfa moral ve güven verecek bir tarzda yürütmek çok anlamlıdır. Anlamlı bir şekilde biten her grev ya da direniş sınıf kesimlerinin güven ve moral bulmasını sağlayacak ve gelecekte çok daha büyük mücadelelerin kaldırıcı olacaktır. 2002 seçimlerine giderken yazılan şu satırlar ne yazık ki hâlâ geçerlidir: “Türkiye’de işçi ve emekçi kitleler bugün oldukça gerilere itilmiş durumda, henüz yolun başında duruyorlar. İlerde daha büyük adımlar atabilmeleri için, şimdi küçük de olsa bazı önemli öz-deneyimler aracılığıyla kendi güçlerinin farkına varmaya ve özgüven kazanmaya dehşetli ihtiyaçları var. O nedenle, mevcut koşullar altında bu seçim ortamı, kitle hareketinin yükseliş kaydettiği tarihsel konjonktürlerle asla karıştırılmamalı. Bugün Türkiye’de ne nesnel olarak parlamenter mücadele kürsüsünün artık anlamsız hale geldiği ve seçimlerin boykot edileceği bir devrimci durum var, ne de öznel olarak işçi sınıfı seçim platformunu bizzat kendi örgütlü gücü temelinde kullanabileceği koşullara sahip. Sınıfın kitlesel mücadele örgütleri olması gereken sendikalar berbat bir durumda ve açıkçası, işçi sınıfının örgütlü devrimci gücünü yansıtacak bir siyasal alternatif henüz yaratılabilmiş değil.”[3]

Türkiye’de burjuva siyaseti önemli bir dönemece girmiş durumda. Yeni bir anayasanın gündemde olduğu bu dönemeçte, gerek Kürt halkının taleplerinin gerekse işçi sınıfının demokratik hak ve özgürlüklerinin savunulması bakımından, Kürt hareketinin ve sosyalistlerin sesinin mecliste yankılanması önemlidir. Gerici güçler karşısında işçi sınıfı içinden enternasyonalizmin bayrağı yükseltilmelidir. Emek, Demokrasi ve Özgürlük mücadelesinden yana adayların geniş kitlelerden alacağı oy, aynı zamanda inkârcı ve asimilasyoncu statükocu güçlere, şovenist cepheye ve Kürt halkını aldatmaya çalışan AKP hükümetine bir cevap olacaktır.



[1] Mehmet Sinan, AB Süreci ve Burjuva İktidar Bloku İçindeki Çatışma, www.marksist.com

[2] Mehmet Sinan, Anayasa Tartışmaları ya da Burjuva Siyasal Düzenin Değişim Sancıları, www.marksist.com

[3] Elif Çağlı, Seçime Doğru, www.marksist.com

Kaynak: 
Marksist Tutum dergisi, no: 74, Mayıs 2011