Navigation

AKP’nin Patolojik Emperyalist Siyaseti ve Sonuçları

Azgın bir şekilde kışkırtılan milliyetçilikle, sömürülen dini duygularla, şişirilen Osmanlı efsanesiyle, “büyük Türkiye” masallarıyla, “İslam âleminin birleştirici gücü Türkiye durdurulmak isteniyor” yalanıyla kitlelerin zihni felç edilmektedir. Kısacası AKP kurmayının izlediği patolojik siyaset, toplumu her geçen gün uçuruma sürüklemektedir. Bugün olanlarla, tam yüz yıl önce Osmanlı’yı yeniden büyük imparatorluk yapmak üzere yanıp tutuşan Enver Paşaların maceracı siyaseti ve ideolojisi çok ama çok benzemektedir. Ancak tarih bu tür maceraların neyle sonuçlandığını da gözler önüne sermektedir.

Geçmişten günümüze Türkiye burjuvazisinin emperyal hevesleri bir sır değil. Bugün ortaya çıkmış birçok bilgi ve belge, geçmişten beri TC hükümetlerinin Kerkük ve Musul’u ele geçirme ve buradaki petrollerin üzerine oturma planları yaptıklarını gözler önüne seriyor. Ancak bu emperyal arzu, Özal ile birlikte daha aleni bir siyasete kavuşmuş ve SSCB’nin dağılmasıyla emperyal hayallerin gerçeğe dönüşme olasılığı doğmuştu. Süleyman Demirel’in “Adriyatik’ten Çin Seddi’ne” sözüyle özetlediği emperyal hayal, bu dönemin ifadesidir. Yine de Türkiye burjuvazisinin emperyalist siyasetinin gerçek anlamda pratiğe dökülmesi esas olarak AKP döneminde mümkün hale geldi. 2000’li yılların hemen başında, ABD’nin emperyalist hegemonyasını yeniden tesis etmek ve dünyaya yeni bir düzen vermek üzere başlattığı savaş, Türkiye egemenlerinin de emperyal arzularını kamçıladı.

Geçmişte iktidar gücünü askeri bürokrasiyle de paylaşan burjuva iktidarlar şunu çok iyi biliyorlardı: ABD gibi bir dünya gücü olmadan, henüz orta ölçekli kapitalist bir ülke olan Türkiye asla emellerine ulaşamaz. Keza bu husus ABD ile derinden işbirliği yapan Gülen cemaati için de son derece açıktı. Aslında Erdoğan liderliğindeki AKP de bu gerçekliği bilerek uzun yıllar ABD’nin çizdiği çerçeve dâhilinde hareket etmiştir. ABD egemenlerinin, İslami bir kimliğe sahip AKP liderliğindeki Türkiye’yi “ılımlı İslam” politikası temelinde bölgede kullanma arzusuyla; Türkiye’nin ABD’nin şemsiyesi altında bölgede bir güç olarak yükselme arzusu örtüşüyordu. Nitekim bunun bir ifadesi olarak Erdoğan, Türkiye’yi ABD’nin yanında Irak savaşına sokmaya çalışmışsa da, iç siyasetin dinamikleri ve kitlelerin bu dinamiklere etkisi nedeniyle başarıya ulaşamamıştır. Bu kez Erdoğan, Ortadoğu’yu siyasi ve ekonomik açıdan baştanbaşa değiştirecek Büyük Ortadoğu Projesi’ni sahiplenerek ve kendisinin bu projenin eşbaşkanı olduğunu söyleyerek, ABD ekseninde Türkiye’nin emperyal arzularını dile getirmiştir.

Ancak 2009’la birlikte Türkiye’nin dış siyasetinde çok ciddi bir değişiklik çizgisi hâkim olmaya başladı. “Komşularla sıfır sorun” açılımıyla sahneye sürülen bu yeni politikanın mimarı o günlerde Dışişleri Bakanı olan Davutoğlu’ydu. Yeni dış siyaset kapsamında Ermenistan ile sorunların çözülmesi, inkârcılığa son verilerek Irak Kürdistanı’nın tanınması, içeride Kürt sorununun çözümüne dönük “açılım” hamlesi, Suriye ve bölgedeki ülkelerle derin ekonomik ve siyasi ilişkiler kurulması gündeme alındı. Hiç kuşkusuz, “sıfır sorun” siyasetinin sahneye sürülmesi ile yıllardır büyüyen Türkiye ekonomisi ve sermaye sınıfının palazlanması arasında derin bir ilişki vardır. Bu siyaset, artık kabına sığmayan Türkiye egemenlerinin bölgeye dönük emperyal arzularının bir ifadesiydi. Elbette bu dış siyaset açılımı, birebir örtüşmese de ABD’nin planlarından bağımsız değildi ve bu yüzden Amerikan yönetimi “sıfır sorun” politikasını destekledi.

Ne var ki söz konusu “sıfır sorun” politikası, mevcut bölgesel ve uluslararası konjonktürle örtüşmeyen ve ayakları yere basmayan bir açılımın ürünüydü. ABD emperyalizminin cehenneme çevirdiği, emperyalist savaşın çeşitli biçimler altında sürdüğü ve çelişkilerin derinden derine birikerek yeni patlamalara gebe olduğu bir bölgede “sıfır sorun”dan söz etmek için insanın hayal âleminde yaşıyor olması gerekiyordu. Aslında zorlukların üstesinden gelineceğine duyulan aşırı güvenin bir ifadesiydi bu politika. Bu yanılsamalı özgüveni yaratan şey, AKP kurmayının devreye soktuğu Yeni Osmanlıcı emperyalist politikaydı. Söz konusu politikanın oluşturulmasında Davutoğlu’nun “Stratejik Derinlik” adlı kitabı başlıca kaynak konumundadır.

Osmanlı hülyaları ve uluslararası siyasetin yerçekimi kanunu

Genel bir kuraldır, iç siyasetle dış siyaset birbirinden kopartılamaz. On yıllar boyunca iktidardan dışlanmış, yıllar yılı bir siyaset oluşturmada ve devleti yönetmede ehliyet sahibi sayılmamış İslamcı sermaye çevreleri ve bunların siyasi kadroları, içeride iktidarlarını sağlamlaştırdıkları ölçüde özgüvenleri artmış ve bu özgüvenle hırslı mı hırslı bir dış siyaset izlemeye başlamışlardır. Bu haris siyasetin ideolojik temelini Osmanlıcılık oluşturmaktadır. Batıcı, tepeden modernleşmeci Kemalist Cumhuriyete tepki duyan İslamcı çevreler; Osmanlı tarihine sığınmış, ancak bu sığınma gün geçtikçe onları tarihten ve verili siyasi koşullardan kopartmış, Osmanlı ile olan ilişkilerini bir romantizme dönüştürmüştür. Tepki ve duygusallığın, Kemalistler ve elbette Batı karşısında bir ideolojik kimlik edinme arzusunun sonucu olarak muhayyel, efsanelere dayalı bir Osmanlı yaratmışlardır.

İslamcı ideologlar Osmanlı’nın barışı, huzuru, kardeşliği ve hoşgörüyü temsil ettiği, ümmetin birliğinin ve dirliğinin ifadesi olduğu safsatasıyla manipülatif bir algı yaratmaya çalışmaktadırlar. Tüm Müslüman halkların Osmanlı’nın egemenliğini isteyerek kabul ettiğini söylemektedirler. Bu ideologların savlarına bakılırsa, Osmanlı, acımasız ve seküler kapitalist Batı karşısında İslam âleminin ruhu, kalbi, koruyucusudur. İşte bu yüzden Batılı emperyalist güçler Osmanlı’yı parçalayarak İslam dünyasını zayıflatmış ve bir daha birleşmemeleri için Müslümanlar arasına nifak sokmuşlardır. Cumhuriyeti kuran Batıcı kadrolar ise, Osmanlı ve İslam âlemi ile olan bağlarını keserek Türkiye’nin kolunu kanadını kırmış, ümmeti umutsuz ve başsız bırakmışlardır. İslam ülkelerinin birleşmesi ve ümmetin yeniden ayağa kalkması için Türkiye’ye ihtiyaç vardır. Çünkü Türkiye, yüz yıllarca geniş coğrafyayı yöneten ve söz konusu nitelikleri taşıyan Osmanlı’nın mirasçısıdır. İşte Yeni Osmanlıcılık bu keyfi tarihi kurgunun ve ideolojinin siyasete dökülmüş halidir. Erdoğan başta olmak üzere tüm AKP kurmayının Osmanlı efsanelerini sıkça öne çıkartması, dizilerde bu efsanelerin işlenmesi, sözde Türk devletlerini temsilen birilerine garip kıyafetler giydirilerek törenler yaptırılması, mehter takımına her vesileyle boy göstertilmesi ve okul kitaplarında Osmanlı’ya daha fazla yer verilmesinin nedeni budur. Elbette amaç emperyalist siyasete ideolojik tarihi bir arka plan kazandırmak, kitleleri menkıbeler ve kutsallıklar etrafında toparlamaktır.

Bu düşünme biçiminin ve siyasetinin anlaşılması için, Davutoğlu’nun öğrencisi ve Yeni Şafak gazetesi genel yayın yönetmeni İbrahim Karagül’ün yazdıklarına bir göz atmak lazım. Bu hırslı ve kibirli ideolog, Türkiye’nin uluslararası alanda sıkışmasını açıklamaya ve burjuvazinin emperyalist arzularını İslamın kutsal davası söyleminin içine oturtarak meşrulaştırmaya çalışırken şöyle yazıyor: “Bugünleri Abbasi’lerin son dönemlerine, zayıfladığı dönemlere benzetiyorum. Zinde bir güç olarak bölgeye gelen Müslüman Türklerin siyasi tarihe etkisinin bir benzerinin ilk aşamalarını yaşıyoruz sanki. O dönem Abbasilere yardım için gelen Müslüman Türkler, yüzlerce yıl sonra, Osmanlı’nın çöküşüne kadar İslam’a hizmet etmeye, coğrafyayı diri tutmaya devam ettiler. O çöküşten sonra ise, hepimiz kendi vatanlarımızda esir düştük, sınırlarımıza hapsolup kaldık. Artık hepimiz birer cephe ülkesi, birer garnizon devletlerdik.” İşte bu durumu değiştirecek tek güç Türkiye’dir İslamcı ideologlara ve AKP liderliğine göre.

Bu bakış açısıyla Yeni Osmanlıcı politikayı devreye sokan ve yeni bir efsane yaratmaya çalışan AKP liderliği, ilk çıkışını “sıfır sorun” politikasıyla yapmak istedi. Bu politika; Ortadoğu’da ekonomik ilişkilerin geliştirilmesi, bunun için çatışmaların yumuşatılması, sorunların çözülmesi ve bölgenin kapitalist sisteme derinden entegre edilmesi beklentisine dayanıyordu. Esasında Avrupa Birliği’nin bir Ortadoğu versiyonu olacaktı. Elbette Türkiye bölgenin ekonomik dönüşümüne öncülük edecek ve bu arada söz konusu ülkelere nüfuz ederek Ortadoğu’daki siyasi gücünü arttıracaktı. “Sıfır sorun” sloganını kullanan AKP kurmayı, savaşa başvurmadan da bölgedeki dönüşüm gerçekleştirilebilir ve bunu yüzyıllarca bu topraklara hükmetmiş, bu toprakları tanıyan(!), ilim irfan sahibi Osmanlı’nın mirasçısı Türkiye yapabilir diyerek kendince ABD ve AB emperyalizmine akıl veriyor, belki de küçümsüyordu.

ABD’nin hedef tahtasındaki Esad’ın “kardeş” ilan edilerek Suriye, Lübnan, Irak, Ürdün gibi ülkelerle ekonomik işbirliğine gidilmesi işte bu dönemin ürünüdür. Emperyal açılımının ses getirdiğini ve Türkiye’nin bölgede geçmişe nazaran daha fazla dikkate alındığını gören AKP liderliği, abartılı bir özgüvenle hareket etmeye başladı. Meselenin şu boyutunu da vurgulamak lazım: Osmanlı’nın mirasçısı, ümmetin lideri pozları uluslararası siyasi alanda kendi başına bir güç ifade etmez. Zira siyaset alanı somuttur ve söylemle değil güç ilişkileriyle belirlenir. Söylemle örtüşecek pratik adımlar atmak gereklidir. İşte bunun farkında olan AKP liderliği, abartılı özgüvenin ve emperyal arzularının bileşiminin basıncıyla bir dönem İsrail ile karşı karşıya gelmeyi göze aldı. Arap kitlelerin sempatisini kazanmanın ve meselâ Ortadoğu’da Türkiye’ye dönük önyargıları kırmanın yolunun Filistin davasını sahiplenir gözükmekten geçtiğini çok iyi biliyorlardı. Nitekim Erdoğan’ın Davos’taki meşhur “one minute” çıkışı, söz konusu emperyalist politikanın bir gereğiydi.

Erdoğan’ın İsrail’i hedef tahtasına koymasından ve onun liderini azarlamasından sonra, gerçekten de Ortadoğu’da Türkiye’ye olan sempati arttı. Kimi gösterilerde Erdoğan’ın posterleri bile taşınmaya başlandı. Ekonomik, toplumsal ve siyasal bir dönüşüm arzulayan Arap kitleler açısından Türkiye, Batı’ya nazaran kendileri için daha yakın bir örnekti. İsrail çıkışından yaklaşık bir buçuk yıl sonra patlak veren Arap halk isyanlarında, özellikle Mısır ve Tunus’ta İhvan’ın iktidara yükselmesi Erdoğan’ın ve Türkiye’nin Ortadoğu’daki rolünü daha da artırdı. Kuşkusuz bu durum AKP liderliğindeki güveni son derece arttırmış, menkıbelere dayalı Osmanlı yanılsamasını derinleştirmiş, Türkiye’nin ümmetin kurtarıcısı olarak yükseldiği düşüncesini beslemiştir. Elbette esas kurtarıcı Erdoğan’dı! Hilafet tartışmalarının bu dönemde gündeme gelmesi hiç de tesadüf değildir. Bu yanıltıcı konjonktür AKP kurmayının ayağını öylesine yerden kesti ki, daha dün Esad’ı kardeş ilan eden Erdoğan, 2011’in Martında, birden bire onu kalleş ilan etti ve üç aya kalmadan Suriye’yi fethetme ve Emevi Camii’nde namaz kılma hayali kurmaya başladı. Kuşkusuz Suriye politikasının bu ani değişiminde, Batılı güçlerin Libya’ya müdahalesinin de önemli etkisi vardır. Suriye’yi kaybetmek istemeyen AKP liderliği, İhvan’ın varlığına güvenerek ve uluslararası siyasetin eğilimlerini doğru analiz edemeyerek Esad’ın kısa zamanda yıkılacağını hesapladı. Lakin bu hesap, onun yanılsamalara ve menkıbelere dayalı dış siyaset algısının bir sonucuydu.

Nitekim bu dönem, aynı zamanda Davutoğlu’nun “tarih artık Ankara’dan akıyor” dediği dönemdir. Meselâ 7 Nisan 2012’de AKP’nin Konya kongresinde aynen şöyle demektedir: “AK Parti siyasi şartlarda çıkmış konjonktürel bir hareket değil, aziz milletimizin tarihi yürüyüşünde küresel bir gücün doğuşunu, yeni bir nizam-ı âlem davasının misyonunu işaret eder. Selçuklu ile birlikte bu topraklarda tohumu atılan, Balkanlar’a ve bütün dünyaya sirayet eden o yeni dünya düzeni anlayışının bugünkü organize olmuş şeklidir. Biz, Türkiye Cumhuriyeti’nin küresel bir güç olması yönünde kararlı bir şekilde Başbakanımızın liderliğinde harekete geçmiş kadrolar, bu büyük tarihi misyonun gereğini yapacaklardır.” Ancak bu sözlerin üzerinden çok geçmeden, uluslararası siyasetin yerçekimi kanunu AKP liderliğine kendini hatırlatıverdi. İhvan Mısır’da iktidardan düşürüldü, Tunus’ta iktidarı diğer partilerle paylaşmak zorunda kaldı, Libya’da kontrolü kaybetti, Suriye’de ise neredeyse tümden eriyerek yerini radikal silahlı İslamcı güçlere bıraktı. Suriye’de Esad rejiminin düşürülmesini sağlayamayan Türkiye, İhvan’a karşı yapılan darbeden sonra Mısır ve Suudi Arabistan gibi ülkelerle de karşı karşıya geldi.

Bu dönem, aynı zamanda AKP ve Erdoğan’ın Batılı emperyalist güçlere de posta koyduğu, BM’ye ayar vermeye kalkıştığı bir dönemdir. Davutoğlu’nun hayalperest Yeni Osmanlıcı siyaseti ile Erdoğan’ın İslam âleminin yükselişini kendi kişiliğinde somutlaması ve bu yönde, geleneksel Batı ekseninin dışında bir yol izlemesi ABD ve AB emperyalistleriyle olan çelişkileri derinleştirdi. Bundan ötürü Erdoğan, atacağı adımlar öngörülemez ve kontrol edilemez görülerek gözden çıkarıldı. Meselâ ABD, Suriye politikasını değiştirerek, ne pahasına olursa olsun Esad’ı düşürmeyi hedefleyen, bilhassa Rojava’da Kürt oluşumunu ezmek üzere el Nusra ve IŞİD gibi radikal İslamcı örgütlerin gelişip palazlanmasına göz yuman, doğrudan ya da dolaylı destek sunan Türkiye’yi yalnız bıraktı. Diğer taraftan bu örgütlere olan desteğini kesmesi için baskı yapmaya başladı. Böylece bir anda Türkiye, uluslararası siyasette sıkıştı ve yapayalnız kalıverdi. Geçtiğimiz sene Suriye’deki iç savaşa doğrudan dâhil olan Rusya’nın uçağının düşürülmesiyle Türkiye’nin bu yalnızlığı daha da derinleşti.

Kompleks ve patoloji

2012’de Türkiyeli bir gazeteciye açıklamalarda bulunan Irak’ın önde gelen Şii din adamı Ayetullah Seyyid Sistani; Davutoğlu’nun Stratejik Derinlik adlı kitabını Arapça tercümesinden incelediğini, bu kitaptaki fikirlerin hayal ürünü ve hayalperest olduğunu, Türkiye’nin Müslüman ülkelere hâkim olma fikrini içerdiğini, Arap ülkelerinin Osmanlı’nın vilayetleri gibi görüldüğünü ve bunun ihtilaflara yol açacağını söylüyordu. Yıllarca Ortadoğu’ya uzak durduğu, İslam âlemini tanımadığı gerekçesiyle Kemalistleri eleştiren İslamcı çevrelerin Ortadoğu’nun ve uluslararası siyasetin karmaşık verili dinamiklerini kavrayamadığı açık.

AKP ideologlarının ürettiği dış siyaset ve onun iflası, bugün tam anlamıyla patolojik bir duruma işaret etmektedir. AKP içeride ve dışarıda sıkıştıkça, kendisine vehmettiklerinin gerçekleşmediğini gördükçe, ürettiği kurgular eşliğinde, Türkiye’ye haksızlık edildiğini iddia ederek daha fazla tepkiselleşiyor. Böylece hem daha fazla içe kapanıyor hem de uluslararası siyasette daha fazla sıkışıp yalnızlaşıyor. Yani tam bir kısırdöngü durumu. Saplantılı bir şekilde Türkiye’nin önünün kesilmek istendiğini, tarihin Osmanlı’yı yeniden göreve çağırdığını vb. tekrarlayıp duruyorlar. Davutoğlu hâlâ “tarihin akışını durduramazlar” yavelerini geveleyip duruyor: “Arap Baharı büyük bir şans doğurmuştu. O şans maalesef Esad rejiminin gayri insani suçlarının mukabele görmemesi ve Mısır darbesiyle rüzgâr değişti. O büyük ümitler sarsıldı. ‘One Minute’ ile Sayın Cumhurbaşkanımızın nasıl ses getirdiğini düşünün. Türkiye’den gelen sese bir ilgi vardı. Arap Baharı’nın yok edilmesinin gerekçesi de bence bu ilgiydi. Türkiye gibi bir başarı hikâyesinin tekrar etmesinden korktular. Bunu bölgedeki tutucu, statükocu unsurları, aktörleri güçlendirerek yaptılar, bu bazen Esad oldu, bazen Sisi. Bu çelişki hâlâ yaşanıyor. Ben tarihin akışının geciktirilebileceğini ama durdurulamayacağını düşünüyorum. Gün gelir Kut-ül Amare ruhu kazanır.”

AKP’nin ideologları Türkiye’nin tarihi misyonu vehmine kendilerini öylesine kaptırmış bulunuyorlar ki, meselâ Sünni İslam devletlerinin; Batı, Rusya ya da Şii İran’ın oynadığı oyunları fark etmediğini yazıp duruyorlar. Sanki farklı kapitalist devletlerden ve farklı çıkarlara sahip sermaye kesimlerinden bağımsız, kendi içinde bütün bir İslam varmış gibi bir algı yaratmaya çalışıyorlar. Elbette İslamın yükselişi de ancak Türkiye’nin öncülüğünde olabilir diye düşünüyorlar. Meselâ İslam İşbirliği Teşkilatı (İİT) toplantısı üzerine bir yazı kaleme alan Karagül şunları yazıyor: “Erdoğan’ın ve Davutoğlu’nun sözleri, İstanbul’dan coğrafyaya bir çağrı gibi. Bu topraklar akıl üretiyor, bilinç üretiyor, tavır ve söz üretiyor. Bu topraklar yüz yıllardır olduğu gibi, coğrafyaya bir çıkış yolu öneriyor. Bu akıl çözümdür, kurtuluştur. Türkiye adım atabilecek, yol gösterebilecek, çözüm üretebilecek ülkedir. Türkiye, Birinci Dünya Savaşı’ndan sonra ilk kez, sadece Anadolu için değil bütün coğrafya için elini taşın altına sokuyor, uyarıyor, yol gösteriyor.” Bu saplantılı ve kompleksli akıl, kimsenin Türkiye’ye prim vermediğini görünce de adeta çıldırmaktadır. Karagül gibilerinin sık sık, “tanklar Kâbe’ye dayanmadan önce harekete geçilmelidir” diyerek Suudi Arabistan’ı dehşet senaryolarıyla tehdit edip Türkiye’nin engin deneyimine sığınmaya çağırması bu yüzdendir.

İşte kendisini dev aynasında görmenin hazin sonuçları! Bu bakış açısı saplantıya ve dolayısıyla patolojiye yol açmaktadır. Hiç kuşku yok ki bu patolojinin temelinde AKP kadrolarının Batı karşısındaki kompleksi vardır. Her durumda kendini haklı ve üstün görme psikolojisi hem AKP kurmayının dış siyasette manevra yapmasının önüne geçiyor hem de daha maceracı, öngörülemez işlere kalkışmanın temelini oluşturuyor. Bu patolojinin üretilmesinde, dış siyasetteki iflasın kitleler nezdinde meşrulaştırılması, daha da önemlisi kitlelerin desteğinin korunması arzusunun son derece etkili olduğunun da altını çizmek lazım.

Elif Çağlı, emperyalizm ve alt-emperyalizm meselelerini çözümlerken, alt-emperyalist güçlerin, emperyalizmin üst basamaklarındaki büyük güçler gibi manevra yapma kapasitesinin olmadığını ortaya koyar. Alt-emperyalist bir ülke olarak Türkiye’nin durumu bu analizi bir kez daha doğrulamaktadır. Lakin AKP liderliğinin kompleksli, kendini daima üstün gören, haklı olduğunu düşünen, gadre uğramış psikolojisi; onun manevra yoluna, benzeri durumlardaki ülkelere göre daha da fazla bariyer örmektedir.

Saplantılı şekilde haklı olduğunu, tarihin akışının durdurulamayacağını iddia eden AKP’nin siyaset aklı, sonu belirsiz maceralar ve yıkımlar üretmektedir. Kürt halkına karşı, sınırları her geçen gün genişleyen bir savaş yürütülmesi, kentlerin tank ve toplarla yakılıp yıkılması, Kürt illerinin Suriyelileştirilmesi AKP’nin ne tür maceralara kalkışabileceğini gözler önüne sermektedir.

Erdoğan, iktidarını sağlamlaştırmak ve emperyalist emellerini sürdürmek amacıyla toplumu derinden sarsan, çivilerine kadar sökmeye başlayan bir politika izlemektedir. Bu politika, ne pahasına olursa olsun tüm iktidarın mutlak anlamda Erdoğan’da toplanmasına odaklıdır. Geçen yazdan bu tarafa fiili başkan olarak hareket eden Erdoğan, aynı Hitler türü mutlak, herkesin biat ettiği bir rejim kurmak istemektedir, ki bunun anlamı faşizmdir. Bu amaç doğrultusunda atılan her adım burjuva rejimi sarsmakta, AKP’nin içi dâhil her gün yeni alanlarda krizlere neden olmaktadır.

Kriz ve kaos eşliğinde, tepeden, devlet eliyle toplum baskı altına alınırken, kitlelerin dini duyguları da dizginsiz bir şekilde sömürülmektedir. Devletin tüm imkânlarını seferber eden AKP ve onun etrafında konuşlanmış sayısız tarikat, kitlelerin dini duygularını kullanarak toplumu baskı altına almak üzere çalışmaktadır. Bu yapılırken, Sünni Alevi ayrımlarının da bizzat kaşındığının altını kalınca çizmek lazım. Hedef dindar, itaatkâr, kanaatkâr, sorgulamayan, dini bir içerikle doldurulmuş, emperyalist politikanın arkasından giden, ne olursa olsun Erdoğan’ı destekleyen bir toplum yaratmaktır.

Azgın bir şekilde kışkırtılan milliyetçilikle, sömürülen dini duygularla, şişirilen Osmanlı efsanesiyle, “büyük Türkiye” masallarıyla, “İslam âleminin birleştirici gücü Türkiye durdurulmak isteniyor” yalanıyla kitlelerin zihni felç edilmektedir. Kısacası AKP kurmayının izlediği patolojik siyaset, toplumu her geçen gün uçuruma sürüklemektedir. Bugün olanlarla, tam yüz yıl önce Osmanlı’yı yeniden büyük imparatorluk yapmak üzere yanıp tutuşan Enver Paşaların maceracı siyaseti ve ideolojisi çok ama çok benzemektedir. Ancak tarih bu tür maceraların neyle sonuçlandığını da gözler önüne sermektedir.