Navigation

Burjuvazi “Terörle Mücadele” Adı Altında Saldırıyor

Devlet, ezilen ve sömürülen çoğunluğun, azınlık durumundaki egemen sınıf tarafından baskı ve denetim altında tutulması için var olmuştur. Kapitalist sistemde egemen sınıfı oluşturan burjuvazi ise bu aygıtı çok daha yetkinleştirmiştir. Egemen sınıf pozisyonuna yükselen burjuvazi hapishaneleriyle, ordusuyla, polisiyle, yasalarıyla mevcut devleti tahkim etmiş ve iktidarını baki kılmak için işçi sınıfının devrimci mücadelesini engellemeye çalışmıştır. Değişen koşullara göre burjuvazi kimi zaman elindeki araçlarda birtakım güncellemeler yapmış, kimi zaman da baskı araçlarına yenilerini eklemiştir.

Siyasi, ekonomik, toplumsal ilişkileri tarif eden yasalar kapitalizmi ayakta tutan araçlardan biridir. Her burjuva devlet ihtiyacına göre bu yasaları belirler, değiştirir, kaldırır veya yenilerini ekler. Ceza kanunu, iş kanunu, sendikalar kanunu, borçlar kanunu, terörle mücadele yasası vb. adlar altında sayısız yasa mevcuttur. Örneğin Türkiye’deki yasa sayısı 2011 yılı itibariyle 14 bine ulaşmış bulunuyor. Yasaların çokluğu sadece burjuva devletin bürokratik yapısından kaynaklanmamaktadır. Kitleleri denetim altında tutmak, düşünce ve eylemlerinin sınırlarını belirlemek ve kapitalist düzenin sınırlarını aşmasını engellemek amacıyla hemen her konuda yasal düzenlemeler yapılmaktadır. Yasalara uymayanlar ise para veya hapis cezası ile cezalandırılırlar. Hatta bazı ülkelerde bazı yasaları çiğnemenin cezası ölümdür. Verilen cezaların önemli bir amacı da “suçu” işlemeyenleri de sindirmektir. Örneğin sadece poşulu olduğu için tutuklanan Cihan Kırmızıgül, hakkında hiçbir kanıt olmadığı halde “terörle mücadele” yasaları ve uygulamaları yüzünden iki yıldır cezaevinde. Bu tip örnekler geniş kitlelerde derin bir korku oluşmasına sebep olmaktadır. Böylelikle, burjuva ideolojisiyle yoğrulmuş dimağların, sorgusuz sualsiz her denileni yapması, “başıma bir iş gelir” korkusuyla haksızlıklara karşı mücadeleden caydırılması hedeflenmektedir.

Yasaların içeriğini belirleyen son tahlilde sınıflar arasındaki güç dengesidir. İşçi sınıfı ile burjuvazi arasındaki sınıf mücadelesinin seyrine göre yasalar daha demokratik veya anti-demokratik bir niteliğe bürünebilir. İşçi sınıfının örgütsüz olduğu koşullarda, demokratik hak ve özgürlüklerin kaderi de burjuvazinin insafına kalır. İçinden geçmekte olduğumuz dönem gibi, kapitalizm derin bir krizin içerisinde debelenmekte ise, burjuvazi işçi sınıfının mücadelesini engellemek için saldırılarını hızlandırır. Bu saldırılarına kılıf uydurarak kitleleri kandırır. Bu kılıf son yıllarda “terörle mücadele” olmuştur. Marksist Tutum sayfalarında bu durum uzun zamandan beri yazılmaktadır:

“Neredeyse tüm kapitalist ülkelerde genel bir seferberlik çabasıyla yürürlüğe konulan «terörle mücadele yasaları»nın gerçek muhatapları bellidir. Burjuvazinin vurmayı amaçladığı esas hedef, bir anlamda zaten kendi kontrolü altındaki bazı «terör» örgütleri değil, işçilerin, emekçilerin kapitalist düzenle mücadele örgütleridir. «Uluslararası terör»ün bahane edilerek faşizan uygulamaların arttırıldığı, işçi ve emekçi kitlelerin eylemlerinin ve demokratik haklarının kısıtlandığı aşikârdır. Üstelik bu gelişmeler karşımıza ilk defa çıkmıyor. Benzeri durumlar kapitalizmin tarihi içinde çeşitli ülkelerde defalarca yaşandı. Ve kitleler devrimci bir mücadelenin yükselişi içinde hızla değişime uğramadıkça, aynı şeylerin yine yaşanacağı çok açıktır.” (Elif Çağlı, “Terör”ün Ardına Gizlenen Gerçekler, Ağustos 2005)

Türkiye’de “terörle mücadele”

Uluslararası baskıların basıncı altında “demokratikleşiyoruz” görüntüsü vermek isteyen TC egemenleri, komünizm propagandası ve örgütlenmeye yasak getiren 141 ve 142. maddeleri kaldırdı. Ancak örgütlü sosyalist mücadeleye izin vermek istemeyen ve 12 Eylül faşist diktatörlüğünün ardından ilk kez belini doğrultmaya başlayan sosyalist hareketin önünü kesmeyi amaçlayan burjuva düzen, doğan boşluğu gidermek için, 1991 yılında, devrimci harekete dönük yasakları Terörle Mücadele Yasası (TMY) adı altında devam ettirdi. Bu yasaya dayanarak, 90’lı yılların ilk yarısında, yüzlerce devrimci yargısız infazlarla katledildi, işkencelerden geçirilip zindanlara tıkıldı. Sosyalist basın üzerinde terör estirildi, dergiler, kitaplar yasaklandı, dernekler kapatıldı…

Ancak bu yasa sadece sosyalist hareketi hedef almıyor, aynı zamanda o yıllarda yükseliş içinde olan Kürt hareketini de hedef alıyordu. En temel demokratik talepler dahi bu kanun kapsamında suç addediliyor ve bu “suçları” işleyenler ağır cezalara çarptırılıyorlardı. Devletin uygulamalarını eleştiren, kapitalist sömürü düzenine karşı çıkan veya Kürt halkının mücadelesini destekleyen hemen her görüş “terör” adı altında suç kapsamına alınıyordu. İyi bilinen bir örnektir, İsmail Beşikçi Kürt sorunu üzerine yazdığı kitaplardan dolayı TMY ve TCK’ya göre defalarca yargılandı ve yaşamının 17 yılını hapiste geçirmek zorunda kaldı. Üstelik halen yargılanmaya devam ediyor.

TMY’ye göre devlete karşı dillendirilen her düşünce, yapılan her eylem suç olarak kabul ediliyordu. Yasanın meşhur 8. maddesi şöyleydi: “Türkiye Cumhuriyeti Devleti’nin ülkesi ve milleti ile bölünmez bütünlüğünü bozmayı hedef alan yazılı ve sözlü propaganda ile toplantı, gösteri ve yürüyüş yapılamaz. Yapanlar hakkında 1 yıldan 3 yıla kadar hapis ve 100 milyon liradan 300 milyon liraya kadar ağır para cezası hükmolunur. Bu suç yayın yolu ile işlenirse, ayrıca sahipleri ile sorumlu müdürlerine para cezasının yarısı uygulanır ve 6 aydan 2 yıla kadar hapis cezası hükmolunur.”

“Kürdistan” sözcüğünü kullanmak, Kürtçe şarkı söylemek, basın açıklaması yapmak veya katılmak bu madde uyarınca yargılanmak için yeterliydi. Dönemin Kürt ve sosyalist gazeteleri bu madde yüzünden ağır baskılara maruz kalıyordu. Gazete binaları basılıyor, çalışanlarına baskılar uygulanıyor, tutuklanıyordu. 1992 yılında yayın faaliyetine başlayan Özgür Gündem gazetesi yayında kaldığı iki yıl boyunca envai çeşit baskıya göğüs germek zorunda kaldı. Gazete için çalışan 20 kişi öldürüldü. 250 kadar çalışanı ise gözaltına alınıp tutuklandı. Gazete 1994’te fiilen yayınını durdurmak zorunda kaldı. Mecliste Kürtçe yemin eden DEP milletvekilleri de TMY’nin hışmına uğramışlardı. Önce dokunulmazlıkları kaldırılmış ve TMY’nin 5. maddesi ile hapis cezaları ağırlaştırılarak on yıl TC’nin zindanlarında yatmışlardı.

AKP hükümeti döneminde yasanın seyri

AKP’nin iktidara geldiği 2002 yılından itibaren AB’ye uyum kapsamında birçok konuda yeni yasal düzenlemeler yapıldı. TMY de AB uyum yasaları çerçevesinde 2003 yılında elden geçirildi. Yasanın 8. maddesi “düşünce ve ifade özgürlüğünün genişletilmesi” amacıyla yürürlükten kaldırıldı. 8. maddenin kaldırılması olumlu bir gelişme olarak görünse de gerçekte olumlu sonuçları olmadı. Bu madde kaldırılmış olmasına rağmen, HADEP’lilerin bu maddeden dolayı aldıkları beş yıllık siyasi yasağın kaldırılması için yaptıkları başvuru Yargıtay tarafından reddedildi. Gerekçe ise şöyle açıklandı: “Anayasa Mahkemesi, bir partinin odak olmasına karar verirken serbestçe takdir edecektir. Mahkeme yasağı, sadece mahkûmiyetlere değil, «Türkiye Cumhuriyeti Devleti’nin ülkesi ve milletiyle bölünmez bütünlüğünü bozmayı hedef alan propaganda yapmaya» dayandırmıştır. Gerçekte, fiilin konusu açıkça suç olmasa da, odağın oluşmasında değerlendirme konusu olabilir.” Yasa değişmiş olmasına rağmen Yargıtay, “serbestçe takdir edip” yaptıkları suç olmasa da 45 HADEP’linin iptal başvurusunu reddetmiştir.

8. maddenin kaldırılması “düşünce ve ifade özgürlüğü” getirmedi. Çünkü düzen güçleri, sistemin işleyişini sağlayacak başka araçları devreye soktular. Daha yasal değişiklik yapılmadan önce zaten dönemin Adalet Bakanı Çiçek bunu açıklamıştı. Çiçek, “Terörle Mücadele Yasası’nın 8. maddesi kaldırılıyor mu?” sorusuna, “Evet, bizim taslakta kaldırılıyor. Türk Ceza Kanunu’nda bunu karşılayabilecek 312. madde var.” diye yanıt vermişti. Yasal değişiklikten sonra tam da Çiçek’in dediği oldu. TMY’nin 8. maddesinin yerini önce TCK’nın 159. maddesi, sonrasında ise yeni TCK’nın 301. maddesi aldı. Bu yasalar yüzünden çok sayıda devrimci, Kürt, ilerici aydın yargılandı.

TMY’de yapılan değişiklikler bunlarla sınırlı kalmamıştır. Demokratikleşme adına yapılan değişikliklerden sonra, yasada daha kapsamlı değişiklikler 2006 yılında yapıldı. Bu dönem AB süreci nedeniyle yaşanılan kısmi demokratikleşmenin yavaş yavaş ortadan kalkmaya başladığı bir dönemdi. Bu dönemde hem Kürt hareketine hem sosyalist harekete yönelik operasyon ve baskılar arttı. Gazete binaları, radyolar, sendika ve dernekler basıldı, devrimciler gözaltına alındı. “Terörle mücadele” adı altında yürütülen bu uygulamaların dayanağını ise sözümona demokratikleşme adına çıkartılan yeni TMY ve TCK oluşturuyordu.

2006 yılında çıkarılan ve halen yürürlükte olan TMY, eskisine rahmet okutur cinsten. Kaldırılan 8. madde geri getirildi. 7. maddeye göre “Terör örgütünün propagandasını yapan kişi, bir yıldan beş yıla kadar hapis cezası ile cezalandırılır. Bu suçun basın ve yayın yolu ile işlenmesi halinde, verilecek ceza yarı oranında artırılır.” Eski 8. maddeye göre suç kabul edilen fiiller için 3 yıla kadar hapis cezası verilirken, yeni haliyle bu fiillere 7,5 yıla kadar hapis cezası verilebiliyor. Buna göre “terör örgütü propagandası” burjuva yargıç ve savcıların keyfine kaldığı için, herhangi bir basın açıklaması, yazı veya konuşma, hatta şarkı dahi “terör” kapsamına alınıp cezalandırılabiliyor. Örneğin “Kürdistan” kelimesini kullanmak, “Q, W, X” harflerini kullanmak terör propagandası olarak değerlendirilebiliyor. TİHV’nin verilerine göre TCK, TMY ve benzeri yasalardan dolayı yargılananların sayısı 2008’de 308 iken, bu sayı 2009’da 634’e çıkmıştır. 2009’da TMY ile yargılanan 164 kişiye 358 yıl hapis cezası verildi. Bu rakamlar Türkiye burjuvazisinin Kürtlere ve devrimcilere olan saldırılarını arttırdığının ifadesidir.

Ayrıca “toplantı ve gösteri yürüyüşlerinde, kimliklerin gizlenmesi amacıyla yüzün tamamen veya kısmen kapatılması” ve “örgüte ait amblem ve işaretlerin taşınması, slogan atılması veya ses cihazları ile yayın yapılması” da “terör” kapsamında değerlendirilmektedir. Yani mitinglerde yüzlerini kapatan veya slogan atanlar bu yasaya göre beş yıl hapis cezasına çarptırılabilir. Nitekim bu yasalar, Kürtlerin ve devrimcilerin lehine olan temel demokratik haklar gibi kâğıt üstünde kalmamaktadır.

Yasa taş attıkları gerekçesiyle çocukların dahi yıllarca cezaevinde kalmalarına sebep oluyordu. Kurşun sıkan, gaz bombaları atan, katleden kolluk güçlerine taş atarak karşılık veren Kürt çocukları devletin gazabına uğruyordu. Yüzlerce Kürt çocuğu TMY uyarınca ağır ceza mahkemelerinde yargılanıp tutuklandı. 2006-2010 yılları arasında dört bine yakın çocuk gözaltına alındı ya da 2 ilâ 4 yıl arasında cezaevinde kaldı. Kamuoyunda oluşan tepkiler üzerine çocukların “terörle mücadele” yasası kapsamında yargılanmalarını engelleyen düzenleme yapıldı. Ancak bu düzenlemeden sonra da yüzlerce Kürt çocuk gözaltına alındı.

TMY’nin asıl hedefinin Kürt ulusal hareketi ve devrimci hareket olduğu açık. Sayısız Kürt siyasetçisi ve sosyalist “terörle mücadele” adı altında yargılandı, yargılanıyor, cezalandırılıyor. Ancak iş sadece yargılanma ve hapis cezası ile sınırlı kalmıyor. Anayasa mahkemesinin 1999’da iptal ettiği TMY’nin polislere infaz yetkisi veren maddesi daha ağır bir şekilde geri getirildi: “Terör örgütlerine karşı icra edilecek operasyonlarda «teslim ol» emrine itaat edilmemesi veya silah kullanmaya teşebbüs edilmesi halinde kolluk görevlileri, tehlikeyi etkisiz kılabilecek ölçü ve orantıda, doğrudan ve duraksamadan hedefe karşı silah kullanmaya yetkilidirler.” Ancak görünen o ki bu sınırsız infaz yetkisi bile devletin kolluk güçlerine yetersiz gelmektedir. Adana emniyet müdürü geçtiğimiz günlerde Molotof kokteylinin hukukta isminin değiştirilerek “likit bomba” olmasını önerdi ve “Molotof kokteyli atanlara gerektiğinde silah kullanılmalı ve gösterici o an vurulmalı” şeklinde bir açıklama yaptı. Nitekim bu ulumalar bir mahkeme tarafından derhal dikkate alınmış ve süren bir davada Molotof kokteyli bomba olarak kabul edilip yargılananlara bu doğrultuda ağırlaştırılmış hapis cezası verilmiştir. Mahkeme ayrıca bu konuda bir yasal düzenleme yapılması gerektiğini de belirterek parlamentoya akıl vermeye soyunmuştur. Tüm bunları sadece faşizan bozuk kafaların ürünü olarak görüp geçiştirmek doğru değildir. Hem ulusal hem uluslararası koşullar nedeniyle burjuvazi, yasalarıyla, kurumlarıyla, yöneticileriyle devleti elden geçirmekte ve savaşa hazırlık yapmaktadır.

Üstelik bu durum sadece Türkiye’ye özgü bir durum değildir: “Burjuvazi dünya ölçeğinde şiddetli bir sınıf mücadelesine hazırlanmakta ve işçi sınıfının yükselen mücadelesini bastırma yolunda tedbirler almaktadır. Evet, bu anlamda tüm dünyada polis devleti uygulamaları yaygınlaşmaktadır. Bunun en belirgin tezahürü de «terörle mücadele» bahanesiyle çıkarılan sözde anti-terör yasaları ve bu temelde geliştirilen uygulamalardır. Bu tür yasa ve uygulamalarla çeşitli demokratik hak ve özgürlükler kısıtlanmakta ve demokrasinin beşiği diye tanıtılan Avrupa ülkelerinde bile geçmişin büyük mücadeleleriyle elde edilmiş kazanımları hızla aşındırılmaktadır.” (Levent Toprak, “İkinci Cumhuriyet” Tartışmaları, Ekim 2011)

“Terörle mücadele” yasaları 11 Eylül’den sonra tüm dünyada demokratik hak ve özgürlükleri kısıtlamak için yoğun bir biçimde yürürlüğe sokuldu. ABD yarattığı “uluslararası terörizm” heyulası ile emperyalist paylaşım savaşını haklı göstermeye çalıştı. Daha önce geçiremediği “terörle mücadele” yasalarını bir çırpıda meclisten geçirdi. 11 Eylül’den sonra çıkartılan “Patriot Act” (“Yurtseverlik Yasası”) adlı yasa ile “rüyalar ve özgürlükler ülkesi” ABD’nin gerçek yüzü de açığa çıkmış oldu. Bu yasayla demokratik haklar kuşa çevrildi. Polisin yetkileri arttırıldı, sanıkların ve gözaltındakilerin hakları kısıtlandı, fişleme yasal hale getirildi, “terör” şüphelileri için idam kararı bile verebilecek özel askeri mahkemeler kuruldu. Siyasi ve sosyal amaçlarla hükümete karşı eylem gerçekleştirmek, hatta eylem hazırlığı yapmak dahi bu yasaya göre terör eylemi kapsamında değerlendirilmektedir.

Benzer yasalar Avrupa ülkelerinde de devreye sokuldu. 27 Aralık 2001 tarihinde AB Konseyi “Terörle Mücadeleye İlişkin Özel Önlemlerin Uygulanmasına Dair Ortak Tutum” adlı kararı aldı. Burada terör tanımı şöyle yapılmaktadır: “Kamuyu ya da uluslararası kuruluşları ve bir ülke ya da uluslararası kuruluşun temel siyasal ve anayasal yapıları ile ekonomik sistemini zarara sokacak biçimde; adam öldürme, rehin alma, kamu ya da hükümet birimlerinde kitlesel yıkım yapma, ulaşım, iletişim sistemlerinde zarar yaratan veya özel ve kamu alanlarında insan yaşamını ve ekonomik faaliyetleri tehlikeye atma, biyolojik, kimyasal, nükleer silahlar ile ateşli ve patlayıcı silah üretme, bunları taşıma ve mali destek sağlama eylemleri terör olarak tanımlanmaktadır. Söz konusu eyleme katılan, katılanlara yardım eden, bu kişileri doğrudan ya da dolaylı biçimde denetleyen kişi, kuruluş ve birimler de terörist olarak kabul edilmektedir.” Buna göre kapitalizmin yarattığı sefalete, işsizliğe, eşitsizliğe dur demek için başlatılan “işgal et” hareketi bir terör eylemidir. İşçilerin emperyalizmin kurumlarını “zarara sokacak biçimde” çalışamaz hale getirmesi veya grev yaparak ekonomik faaliyetleri tehlikeye atması terör eylemi, bunları yapan işçiler ise terörist olarak tanımlanmaktadır.

Açıktır ki hedef, başta devrimci işçi sınıfı olmak üzere her türlü düzen veya rejim karşıtı örgütlü hareketlerdir. “Terörle mücadele” yasasının varlığı işçi sınıfının örgütlenme ve mücadelesinin önünde büyük bir engeldir. Burjuvazi daha da şiddetlenecek olan sınıf mücadelesine hazırlanmakta, işçi sınıfının kolunu kanadını kırarak güçlü bir pozisyon elde etmeye çalışmaktadır. TMY ve benzeri yasaların kaldırılması için işçi sınıfının mücadele etmesi ve burjuvazinin saldırılarına karşı hazırlık yapması, örgütlenmesi gerekiyor. Aksi takdirde “terörle mücadele” adı altında tüm dünyada emperyalist sistemin terörü daha da yoğunlaşacaktır.

Kaynak: 
Marksist Tutum dergisi, no: 81, Aralık 2011