Navigation

TC Egemenleri “Bölücü” mü Oldu?

Ezen ulusun kimi milliyetçi kesimleri arasında birkaç yıldır ısıtılmakta olan “Türklerle Kürtler bir arada yaşamak zorunda mı?” sorusu geçtiğimiz ay Hürriyet gazetesinin eski genel yayın yönetmeni Ertuğrul Özkök tarafından Cumhuriyet gazetesi yazarı Orhan Bursalı’nın sözleri üzerinden gündeme getirildi. Kürt halkının haklı mücadelesine saldırının en önde gelen kalelerinden biri olan Cumhuriyet gazetesinde yazdığı yazıda Orhan Bursalı, “Türk tarafının elinde tek koz var: Kürtlerin çoğunun ayrılmayı isteyip istemediği. Çünkü doğal veya anormal, tüm ayrılıkların, herkese bir faturası olacaktır. Bu nedenle, bu kozun güçlendirilmesi gerekir” diye yazmış ve “Ayrılma kozunu, Türklerin ve Kürtlerin önüne koyalım” demişti.

Bu sözlerden etkilendiğini ifade eden Özkök ise, 6 Temmuz 2010 tarihli gazetedeki yazısında Türkiye’nin tarihinde ilk defa Kürt meselesini en çarpıcı ve en gerçekçi biçimde tartıştığını ve artık her şeyi açık açık konuşmanın zamanının geldiğini söyleyerek sorusunu ortaya koymuştu: “Türklerle Kürtler birlikte yaşamak zorunda mıdır? Eğer bu ortak iradeyi gösterip yaşayabileceksek, tabii ki yaşayalım. Tabii ki hem Türkler hem Kürtler için en iyisi budur ama yaşayamayacaksak? Yaşayamayacaksak, artık adını koyalım.” Bu soru, egemen sınıfın toplumun algısını kendi çıkarları çerçevesinde etkilemesi için verdiği görevleri başarıyla yerine getirmesiyle maruf Özkök’ün pozisyonu itibari ile elbette gündemin ön sıralarına yerleşti. Tam da bu tartışmaların üzerine İngiliz The Economist dergisinde yayınlanan “sonsuz savaş” başlıklı yazıda da Türkler ile Kürtler birlikte yaşayabilir mi?” sorusunun ortaya konmasıyla konu haliyle geniş bir yankı buldu.

“Türkler ile Kürtler zaten bir arada yaşamıyorlar ki! Kürtler kendi tercihleriyle Türklerle birleşmek, kaynaşmak yolunu tutmuyor. Onların istediği Türkiye’yi Kürtleştirmek. Bu yüzden buna verilecek tek yanıt Türkiye Türklerindir!”[1] diyen faşistler de oldu bu konuyu tartışanlar arasında, liberal görüşlerine tutarlı biçimde sahip çıkarak “Bu Türkler tuhaf insanlar. Yıllarca Kürtlere bölücü deyip olmadık eziyetleri yaptılar, şimdi kendileri ayrılalım diyorlar. Ama bu ahlâksızca bir şantajdır” diyen Ahmet Altan gibiler de. Çoğunluğun tepkisinin tonu ise “biz Türkler ve Kürtler etle tırnak gibiyiz, ayrılamayız” demagojisi üzerinden oldu tabiî ki. Ancak bunu söyleyenlerin hiçbiri Kürtlerin kendi kaderlerini tayin bağlamındaki siyasal haklarından bahsetmiyorlar, dolayısıyla mevcut eşitsizliğin ve ezme-ezilme ilişkisinin ortadan kaldırılmasını isteyen bir bakış açısını ortaya koyamıyorlardı.

Burjuva ideolojisini yayan en etkili kesimlerce ortaya konan bu zehirli sorunun içeriğini kavramak ve neden bugün böyle öne çıkarılarak ortaya konduğunu anlamak büyük önem taşıyor. O zaman biz de soralım: Özkök gibiler bugün neden “bölücülüğe” soyundu ve bizler bu tutumun karşısına nasıl bir politik duruşla çıkmalıyız?

Özkök gibiler sorularını nasıl temellendiriyor?

Aslında ezen ulusun milliyetçi kesimleri arasında bu soruyu ortaya atan ilk kişi, 2005 yılının Aralık ayında yazdığı “Asalak Kardeşlik” yazısıyla Mine G. Kırıkkanat olmuştur. O günden bu yana Kırıkkanat’ın bu yazısının çok sayıda internet sitesinde yayınlanması, internet kullanıcılarına sıklıkla gönderilmesi ve onlar arasında paylaşılarak yaygınlaşması sağlanmıştır. İstanbul’da denize giren yoksul insanlara karşı aşağılayıcı ifadeleri hâlâ akıllarda olan Kırıkkanat bu yazısında şöyle diyordu:

Ama artık etle tırnak, Türkle Kürt sözcüklerinin arasında otuz bin ceset var ve çoğalıyor. Şehre inen aşiretleri, töre cinayetleri, kapkaççı çocuk çeteleri, otopark mafyaları var. Kaçak elektriğini, kaçak suyunu bize ödeten, doğurup sokağa saldığı evlatları suç makinesine dönüşen ve sonra varoşlarda Biji Apo diye bayrak açıp dükkân yağmalayan eşkıyası var. Aymaz devlet, hâlâ PKK'ya karşı «sadık» Kürt nüfus çoğaltma derdinde. Bizim cebimizden alıp iki karıdan, üç karıdan on yirmi çocuk sahibi cahillere, çocuk başına 20 YTL'den 50 YTL'ye «sosyal yardım» yapıyor... Şimdi böyle bir kavmin, kafası kadın haklarında ortaçağı aşamamış dernek başkanı, demokrasi var diye çıkıp televizyonlarda: «T.C. Güney Doğu'da işgalcidir, ben Barzani'nin iktidarını tanırım, Atatürk de İngiliz mandacısıydı» deyince… Türklerde de böylesini sırtında taşımamak, dölünü finanse etmemek, aşiretini, töresini, cehaletini, kısaca yükünü çekmemek, hatta birlikte yaşamayı reddetmek isteği doğuyor.

Ardından da sanki kendisi düşünmüyor da başkaları söylüyormuş gibi açık açık tehdidini ortaya koymuştu:

Kürt federasyonu isteyen takım, niye bağımsızlık istemiyor? Çünkü hem bayrağını çekip özerk olacak, hem de özerkliğini bizim cebimizden finanse edecek! Asalak kardeşlik, zoraki beraberlik artık yeter, yağma yok, herkes kendi yoluna diye düşünen Türkler çoğalıyor, benden söylemesi...

Sorunların kaynağını göçmen işçilerin varlığında gören bir “gelişmiş” kapitalist ülke faşistinin sözlerinin çevirisi gibi duran bu ifadeler bütünüyle bir Beyaz Türk’ün hezeyanlarıdır. Bu haliyle de egemen sınıfın baskıcı dilinin her yerde aynı olduğunu açıkça göstermektedir. Kürt halkının siyasal haklarını vermek bir yana, Kürtlerin yaşadığı bölgelere yatırım yapmayarak, yıllarca elektrik götürmeyerek, su götürmeyerek ülke ortalamasının oldukça altında yaşam koşullarına onları mahkûm edenlerin, kafasını kaldırıp mücadeleye giriştiğinde de zorla yerinden yurdundan edip büyükşehirlerin çevresinde öncekinden bin beter koşullarda sefalete itenlerin bu durumun yarattığı sonuçlardan şikâyet etmeye ne hakkı vardır?

Ezen ulusun egemenleri “ayrılma”yla ne kastediyorlar?

TC’nin Kürt halkını ezmek için uyguladığı bilinçli politikalardan Kürtlerin, özellikle de yoksul kesimlerinin sorumlu olduğuna dair bu saçma sapan iddialar, egemen sınıfın aşağılık sözcüleri tarafından mevcut eşitsizlik ve ezme-ezilme ilişkisi sürsün diye ortaya atılmaktadır. Nitekim bu anlayış, ayrıcalıklı kesimlerde, bilhassa da bunların diplomalıları arasında son derece yaygınlaşmış durumdadır.

Bu kesimler Kürtlerin hak alma mücadelesinin geliştiği ve daha da ilerleyeceğinin ortaya çıktığı koşullarda, suçluların suçlarının ortaya çıktığı durumlarda hep görüldüğü gibi, iyice çirkefleşmekte, tehditlerini ve şantajlarını daha da pervasızca ortaya dökmektedirler. Kürtlerin siyasal haklarını kullanmaları ve kendileriyle eşit bir halk olarak kaderlerini belirlemeleri onların en büyük kâbusudur.

Kürt halkının haklı mücadelesinin geldiği düzey, burjuvazinin bu türden sözcülerini, ezen ulusun emekçilerinin bilinçlerinin bulanması için daha büyük çabalar göstermeye sevk etmektedir. Bunlar, TC burjuvazisinin imhacı geleneklerine uygun politikaların hayat bulması için ideolojik altyapıyı döşemektedirler. Bu yüzden burjuva sözcülerinin “birlikte yaşayamayacaksak adını koyalım” şeklindeki sözlerini, “Kürtler kendi kaderlerini özgürce tayin etsin” biçiminde algılama saflığına düşmemek gerekir.

Bunlar “madem öyle ayrılalım o zaman” derken, kafalarından geçen yine Kürtlere hadlerini bildirmekten başka bir şey değildir. Düşündükleri şey, “bugüne kadar yaratılmış olan bütün zenginlik bizim olacak, siz de ne haliniz varsa görün”dür. Bu ise, evlendiğinden beri gece gündüz dövdüğü, sürekli sıkıntılarla yüz yüze bıraktığı ve hor gördüğü karısına, kendisine kafa tuttuğu ve eşitlik istediği için, beş parasız kalacak şekilde sokağın yolunu gösteren bir adamın tavrından farklı değildir. İnsafsızca ve alçakçadır. Zaten bu yüzden Orhan Bursalı “Ayrılma kozunu, Türklerin ve Kürtlerin önüne koyalım derken ayrılmaktan bir koz olarak söz etmektedir. Kürtleri zor duruma düşürerek göze alamayacakları bir durumla baş başa bırakalım, bu durumda zaten mevcut halin devamına katlanmaktan başka bir seçenekleri kalmayacaktır, diye düşünmektedir.

Ezen ve ezilen ulus ayrımı yapmadan, ulusal sorunda doğru bir politik tutum belirlemek olanaksızdır. Ezilen ulus için haklı ya da anlaşılır görülen hususlar, ezen ulus açısından tam tersi niteliklere sahiptir. Örneğin ezen ulusun baskıcı, kudurgan şovenizmiyle, ezilen ulusun milliyetçiliği aynı kefeye konulamaz. Bu nedenle ezen ulusun komünistleri, ezilen ulusun milliyetçiliğine yönelik eleştirilerin ezen ulus şovenizmini gölgelemesine asla izin vermezler.

Söz konusu tartışmayı açan burjuva sözcülerinin kafasında, bugüne kadar yaratılmış olan zenginliği Kürt halkıyla paylaşarak ayrılmak bir yana, Kürt bölgesinde yaşamayan Kürtlerin de yerlerinden yurtlarından edilerek tehcir edilmeleri vardır. Bunu böyle gerçekleştirmek isteyeceklerinin en önemli delili ise TC burjuvazisinin imhacı geleneğinin kanlı tarihidir.

Osmanlı İmparatorluğunun yıkılma sürecinde İttihatçı kadrolar devleti etnik arındırma temelinde yeniden biçimlendirmeyi planlamışlardı. Sonuçta bugünkü sınırlarda bir ulus-devlet kurdular ve gayrimüslimlerin Anadolu’da kalan kısımlarını da zorunlu mübadeleler ve 6-7 Eylül olayları gibi kanlı ve acılarla dolu tezgâhlarla göç ettirdiler. Yani bu türden politikaların hayata geçirilmesi deneyimlerine TC egemenleri daha kuruluş dönemlerinde bile sahiplerdi. Bugün de başka çareleri kalmadığını düşündükleri noktada böylesi kanlı müdahalelerden uzak durmayacaklardır.

Üstelik şunu da gözden kaçırmamak gerekir ki, “birlikte yaşamayacaksak bunun adını koyalım” diyenler, Kürtlerin yoğun olarak yaşadıkları bölgelerin onlara bırakılmasıyla yaşanacak bir ayrılıktan da açıkça bahsetmemekte, bunu net biçimde ifade etmektense üzerinden atlamayı tercih etmektedirler. Birlikte yaşama zorunluluğu olmadığından bahsedenlerin kafasının arkasındaki şey, bunu Kürtlerin tümünü Irak Kürdistanı’na sürerek gerçekleştirmektir. Nitekim bu düşüncenin ağa babası olan Gündüz Aktan, 10 Ocak 2006 tarihli Radikal gazetesinde yazdığı yazıda bu konuda daha açık konuşmuş, Kürtlerin “kendi rıza”larıyla Kuzey Irak’a gitmelerinin en doğru çözüm olacağını söylemişti:

PKK terörü artarak sürerse, kentlerde ve turizm bölgelerinde masum siviller ölürse; geçen yıl Diyarbakır’da Öcalan posterli ve konfederasyon bayraklı nevruz gösterisiyle başlayan, Bozüyük’te halkın kışkırtılması, Şemdinli’de cenaze yürüyüşü ve bölge belediye başkanlarının Roj TV’ye ilişkin talebiyle süren itaatsizlik eylemleri kitlesel nitelik kazanırsa; tekil yapımızın iki unsurlu federal sisteme dönüştürülmesi şart koşulursa; Güneydoğu’daki nüfus artışı Türkiye genelinin beş katı olmaya devam ederse; Kürtler, Akdeniz kıyılarında yerleştikleri her yerin kendilerine ait olduğunu ileri sürerlerse bizimle birlikte yaşamak istemediklerini anlayacağız. Bu durumda, ülkeyi kana bulamadan, böyle düşünen ve hareket eden Kürtlerin kendi rızalarıyla Kuzey Irak’a gitmeleri en doğru çözüm olacak. Amerika’nın göz yumması ve Kürtlerin baskılarıyla varlıkları tehlikeye düşen Türkmenler de isterlerse Türkiye’ye gelebilmeliler. Yunan isyanının ve bağımsızlığının Anadolu için yarattığı tehlike zorunlu mübadele ile çözümlenmişti. Günün şartlarında ancak gönüllü bir mübadele söz konusu olabilir.

İşçi sınıfının tutumu ne olmalı?

TC’nin egemen sınıfının bir kesiminin hesabının hangi doğrultuda olduğunu şimdiye kadar yaptığımız alıntılar net bir biçimde ortaya koyuyor. Zaten ezen ulusun egemenlerinin ortaya koyduğu politikalar bugüne kadar kandan, baskıdan, çürümeden başka bir şey üretmedi, bundan sonra da başka bir şey üreyecekmiş gibi gözükmüyor. Kürt halkının mücadelesinin geldiği düzey statükocu burjuvaziyi giderek hırçınlaştırmakta ve daha fazla germektedir. Bunun sonucu olarak da linççi kalabalıklar sokaklara sevk edilmekte, bu azgın güruhun taşkınlıkları da toplumsal atmosferi daha fazla germektedir. Son günlerde İnegöl’de, Dörtyol’da ve Erzurum’da yaşananlar, faşist güruhların Kürt halkına karşı seferber edildiklerini açıkça göstermektedir.

Ezen ulus burjuvalarının sözcülerinin sözde “ayrılma” yanlısı söylemleri de bu yüzden hayra alâmet değildir. Burjuva kalemlerin saçma sapan temellerle oluşturdukları ve ezen ulustan kitlelere daha büyük dozlarla zerk ettikleri milliyetçilik zehri tehlikeli sonuçlar doğurmaya gebedir. Bu söylemler işçi sınıfı da dâhil olmak üzere toplumun genelinin zihnini bulandırmakta, provoke etmekte ve işçi sınıfını haklı bir mücadele yürüten Kürt halkının karşısına geçirmektedir. Bu nedenle işçi sınıfının devrimci öncülerinin bu konudaki tutumlarını sınıfa taşıma gayretleri daha da büyük önem kazanmaktadır.

Devrimci işçi sınıfının ezilen halkların kendi kaderini tayin etme konusundaki tutumu gayet açıktır. Devrimci işçi sınıfı, ezilen ulusların ayrılma ve bağımsız bir devlet kurma hakkını koşulsuz bir şekilde tanır[2]. Ezilen bir ulusun bu hakkı hangi yönde kullanacağı; eşitlik ve özgürlük temelinde gönüllü bir birliği mi seçeceği, yoksa ayrılıp bağımsız bir devlet mi kuracağı ya da bir başka devletle mi birleşeceği sorunu bütünüyle kendi kararına bağlıdır. Lenin’in hep vurguladığı gibi, ayrılma hakkını tanımayan hiçbir öneri ulusal soruna gerçek bir çözüm oluşturamaz. Hiç kuşku yok ki, enternasyonalist komünistler halkların kardeşçe bir arada ve eşit bir temelde yaşamasından yanadırlar. Ancak unutulmamalıdır ki, eşitliğe giden yol halkların kendi kaderlerini özgürce tayin edebilmelerinden geçer.

Kendisine dönük tüm inkârcı ve imhacı saldırılara rağmen Kürt halkı bugüne dek özgürlük ve eşitlik temelinde bir arada yaşamaktan yana olduğunu, savaş değil onurlu bir barış istediğini defalarca dile getirmiştir. Zaten ezilen bir ulus olarak Kürt halkı ayrılıktan yana bir tutum da alsa devrimci işçi sınıfı onun bu kararına saygı gösterir. Ancak ezen ulus burjuvalarının provokatif söylemlerine karşı uyanık olunmalıdır. Onların “ayrılmayı” savunuyor gözüken söylemleri son derece tehlikelidir. Çünkü ezilen ulusun kendi kaderini tayin etme hakkını kullanması özgürlüklerin, ezen ulus burjuvalarının “ayrılıkçılığı” ise etnik temelli kanlı iç savaşların, katliamların kapısını açar.

 



[1] Gökçe Fırat, Türkler ve Kürtler Birlikte mi Yaşıyor?, Türk Solu dergisi

[2] Ulusal Sorun Üzerine, www.marksist.com

Kaynak: 
Marksist Tutum dergisi, no: 65, Ağustos 2010