Navigation

Yiyin Efendiler Yiyin!

Tren yolculuğunu çocukluğumdan beri çok severim. Birinci mevkide hiç yolculuk yapmadım. Yataklı vagonun indirimli fiyatı bile İzmir-Eskişehir arası 115 lira. Dolayısıyla kaderi bir, sıkıntısı bir, sevinci bir olan, aynı sınıfa mensup insanlarla üçüncü mevkide yolculuk ediyorum. Düdük sesini hiç sevmem ya trenin “biz gidiyoruz” düdüğü duygulandırır insanı. Hele o çuf çuf çuf, tak tak tak sesleri! Yolcuları yayığın içindeymiş gibi iki yana çalkalaması ve bir hızlanıp bir yavaşlamasıysa masaj hissi verir insana. Yolcular arasında önce bakışmalar, ardından tanışma fasılları başlayıverir. Ardı sıra sohbetler başlar.

Aralık ayının ikinci haftası yine tren yolculuğuna çıktım. Haziran ayında da aynı yolculuğu yapmıştım. Haziran ayında üçüncü mevki yolcularının gündemi ağırlıkla seçimlerdi. Aralık ayındaysa üçüncü mevki yolcularının gündemi kriz ve pahalılıktı. Haziranda seçimler öncesi toplum ikiye bölünmüş gibiydi. İki kişi konuşmaya başladığında ayrışabiliyordu. Ki bu insanlar işçi, emekçi insanlardı. Aralık ayındaysa arada kimi sivri zekâlılar “ne krizi, kriz filan yok!” dese de genelin derdini hayat pahalılığı ve sürekli artan fiyatlar oluşturuyordu. Kriz yok diyenin de fikri kendi fikri filan değil. Her saniye, her dakika beynine ve kulağına çakılan paslı çivinin daha derine işlemesinden! Ancak ne yapsa da kendisine destek olacak kimsecikler çıkmıyor. İki adım sonra farkında olmadan kendisinin de krizden nasibini ziyadesiyle aldığı ortaya çıkıveriyor. İşte bu yolculukta da bu sohbetlerden birine tanıklık ettim. Evet, gündem kriz, başlama noktası AKP hükümetinin ejder meyvesi yemiş, şımardıkça şımarmış Bakanının “15 kilo et” zırvalaması.

Üç kişi arasında başladı sohbet. Boydan yoksun, kilodan fakir, kara kuru ve gözlüklü olan kişi Tarım Bakanı 15 kilo kırmızı et yediğimizi söylemiş dedi. “15 kilo kırmızı et kaç para eder?” diye sordu yanımdaki. Bir yandan da tavana doğru bakarak parmak hesabı yapıyordu. Sohbeti başlatan, sermaye sınıfının iktisatçılarına ders verecek kadar net, açık ve anlaşılır şekilde anlatıyordu. Hani sermaye sınıfının iktisatçılarının yok “makro”, yok “nominal” filan dedikleri gibi değil. Açlığı, yoksulluğu dibine kadar yaşayan bir işçi ağzı ve diliyle anlatıyordu. “Kırmızı etin fiyatı 50 liradan aşağı değil. 15 kilo et 750 lira eder. İçine katılacak soğanı, baharatı, ekmek, yanına bir pilav etti sana en az 1000 lira. Asgari ücret 1600 lira.” Sabırla dinleyen diğeri “dalga geçiyorlar halkla. 15 kilo kırmızı et herkesin yemesi mümkün değil bu parayla” diyor. Kilosu ve boyu pek yerinde olan bir başkası, “bana bakan her gün etle beslendiğimi sanıyor, nerde!” diyor.

Sohbete icabet etmeyen üç koltuk ötede gözlüklü sarı biri, başı hep tavana dönük dinliyor. Sürekli de bıyık altından gülüyor. Gülmesinin nedenini anlamak için dikkatlice baktım. Gözünün birisinin bomboz olduğunu fark ettim. Tek gözü görüyordu. Diğer üç kişinin sohbeti demli çay kıvamında sürüyordu. Tavana bakan gülmelerini arttırmıştı. Boydan ve kilodan bereketli olan “niye güldüğünü anlamadım. Yalan mı? Kriz yok mu?” diye tepki gösterdi. Sarı olan eliyle iki kısa boylu olanı göstererek, “sana gülmedim. Boylarına bakmadan büyük laf ediyorlar. Öbürü de onu destekliyor. Ne krizi? Türkiye düşmanları uyduruyor. Bunlar gibi üç-beş kişi de onlara inanıyor. Kriz olsa sayın cumhurbaşkanı hemen söyler” dedi kendinden pek emin bir edayla. Sohbet edenler ona cevap vermediler.

Gecenin ortasına doğru çıkınlar açıldı. Ortak sofra yapılmayacağı için çoğunluk poşetinden çıkardıklarını paylaştı. Sarı olan, yemekler yendikten sonra sohbet edenlere yakın olan iki önündeki boş koltuğa geçti. Kısa, kara kuru olan bana “sen hiç konuşmuyorsun” dedi. “Sizleri dinlemek daha güzel” dedim. Öteki, sarı olana döndü “sen de hep gülüyorsun. Yoksa sen her öğün et mi yiyorsun?” dedi. Sarı olan “mesele et değil ki, birileri ortalığı karıştırıyor. Bırakalım devlet büyüklerimiz karar versin. Siyaset yapmak bize mi kaldı? Sen ben nerden bileceğiz neyin ne olduğunu?” dedi sırıtarak. Diğer kısa olan “geçmiş olsun, gözüne ne oldu?” diye sordu. Sarı “parasızlığın gözü kör olsun. Yurtdışına gidebilseydim gözüm kurtulacaktı. Gidemedim” dedi hüzünlenmiş bir halde. Kara kuru kısa “ne iş yapıyorsun?” diye sordu. “İşsizim. Ankara’ya rapor için gidiyorum. Gözümün biri görüyor diye %28 rapor verdi İzmir’deki hastane, %40 rapor verselerdi devlet okulunda hizmetli olarak işe girecektim. Ama vermediler” dedi üzgün bir ifadeyle. İriyarı olan “e hani kriz yok diyordun? Paran olsa gözün kurtulurdu. Hem de işsiz kalmışsın. Hem de boyları kısa diye alaya aldın iki amcayı” diye çıkıştı. Kara kuru kısa “boş ver boyu. Boyumuz kısaysa ne olmuş? Eşek gibi 30 sene çalıştım. Hiç at gibi keyfini sürmedim. Emekliliğine kaç sene var?” diye sordu tebessüm ederek. “Yaş vurmasaydı iki senem kalmıştı. Daha 10 senem var” dedi. Diğer kısa “şimdi sen söyle kriz benden uzun mu, kısa mı?” dedi gülerek. Sarı, boylarıyla alay ettiği için mahcup ve utanarak “şaka yapmıştım. Ama kriz olsaydı sayın cumhurbaşkanı söylemez miydi?” diyerek çıta düşürdü. İriyarı olan “ya kardeşim eti geçtim. Soğan kaç para oldu? Üstelik sen işsizsin. Hâlâ ‘yok bilmem o söylemez miydi’ diyorsun” diye tepki gösterdi. İki koltuk ilerisinden yaşlı bir kadın “griz va griz. Suvan çıkıvemiş 7’ye. Sen ne gonuşupdurun gevgev” diye tepki gösterdi.

Yazın ortalarında krizin tavan yaptığı günlerde iktidardakiler sırayla “kriz mriz yok!”, “psikolojik!”, “bunlar da geçer!”, “dış güçlerin oyunu!” vb. sözlerle gündem değiştirmek için her dalavereye başvurdular. Sermaye sınıfı ve onların hükümeti lüks, şatafat içinde tıksırıncaya, patlayıp çatlayana kadar yiyedursunlar. Ama işçi emekçi milyonlarca insan krizde bir kat daha yoksullaştı. Örgütlü işçilerin hafızası unutmaz. Bilen bilmeyene aktarır. Zamanı gelince sömürünün ve bugünlerin hesabını sorarlar.