Navigation

Bonapartizmden Faşizme

Olağanüstü Burjuva Rejimlerin Marksist Bir Tahlili

Elif Çağlı

Ağustos 2004





EK I

İtalya ve Almanya

Faşizmin isim babası ve ilk uygulayıcısı Mussolini, siyasi yaşamına İtalyan Sosyalist Partisinde başlamış, fakat parti yayın organında milliyetçi yazılar yazdığı için hain ilân edilerek 1914 Kasımında partiden ihraç edilmişti. 1915 yılında on binlerce işçi ve emekçi, sosyalistlerin düzenlediği emperyalist savaş karşıtı mitinglere katılırken, Mussolini etrafına toplamaya başladığı faşist çetesiyle birlikte savaş yanlısı gösteriler düzenlemeye girişmişti.

Savaşın ardından İtalya’da yapılan seçimlerde Mussolini’nin faşistleri oyların yalnızca yüzde ikisini alabilmişti. Ancak emperyalist paylaşım kavgasından yenik çıkan İtalya hızla bir bunalımın içine sürüklenecek ve burjuvazi kurtuluşu, başlangıçta pek de ciddiye almadığı faşist harekette arayacaktı. Mussolini Mart 1919’da Milano’da ilk faşist örgütü (Fasci di Combatti­mento) kurdu ve kendisi de Duce (Önder) lakabını aldı. Bu örgütlenme İtalya’nın birçok kentine yayılıyor ve faşist diye adlandırılan örgüt üyeleri kara gömlekler giyiyordu.

Birinci Dünya Savaşı sona erdiğinde İtalya’da devrimci hareket yükselişe geçmişti. Bu yükseliş 1920 Eylülünde çeşitli işletme ve fabrikaların işçiler tarafından işgal edilmesi ve işçi konseylerinin kurulmasıyla doruğa ulaştı. Ne var ki Sosyalist Parti liderliğinin bu aşamada korkuya kapılıp geri çekilmesi ve onun karşısında devrimi ilerletecek bir önderliğin de bulunmaması nedeniyle devrimci hareket kesintiye uğrayacaktı. Yine de burjuvazinin devrim korkusu yatışmamıştı, mevcut duruma güvenmiyordu ve bu nedenle faşistlerin önünü açmaya karar vermişti. 1920 Kasımında faşistler ilk büyük gösterilerini düzenlediler ve Bologna’yı ele geçirdiler.

Başlangıçta silahlı çeteler düzeyinde olan faşist hareket, Kasım 1921’deki Roma kongresiyle Partito Nazionale Fascista (Nasyonal Faşist Parti) adıyla partileşti. Faşistler Temmuz 1922’de bir kurultay düzenlediler ve iktidarı almak üzere Roma’ya yürüyüşe geçtiler. Karagömlekliler yürüyüş sırasında çeşitli bölgeleri işgal ederek ilerlemekteydiler ve Mussolini bu sayede iktidara adımını atacaktı. 31 Ekim 1922’de İtalya Kralı Mussolini’yi görüşmeye davet ediyor ve ona başbakanlık görevini teklif ediyordu. Mussolini bu teklifi memnuniyetle kabul edecek ve faşist hükümeti işbaşına getirecekti.

İktidarı sayesinde seçim sistemini tamamen faşistlerin lehine değiştiren Mussolini, böylece 1924 seçimlerinde büyük bir çoğunluk elde etti. Bunun ardından Mussolini diktatörlüğünü ilân ediyor ve faşist parti dışında diğer tüm siyasi partileri kapatıyordu. Mussolini tarafından korporatif tarzda oluşturulan (22 işkoluna tekabül eden 22 korporasyon oluşturulmuştu) faşist sendikalar dışında bütün sendikalar kapatıldı ve faaliyetleri tümden yasaklandı. 1927 yılında yayınlanan Çalışma Yasasıyla ücretlerin faşist devletin yetkili organlarınca belirleneceği ilân edildi. İtalya içinde durumunu sağlamlaştıran faşist iktidar, bu kez de sermayenin yayılmacı emellerini gerçekleştirmek üzere başka ülkelere saldırıya hazırlanıyordu. Mussolini 1935’te Etiyopya’ya saldıracak, kendini İmparator ilân edecek ve 1938’de de Hitler’le birlikte Berlin-Roma Mihverini kuracaktı.

Almanya’da faşist hareket, Münih’te (Bavyera) Kasım 1918 ile Mayıs 1919 tarihleri arasında egemenlik sürdüren işçi sovyetleri iktidarını yıkan gerici askeri harekâtın uzantısı olarak biçimlenmeye başladı. Bu harekâtın önde gelenleri, işçileri yanıltmak ve bölmek için Alman İşçi Partisi adıyla bir örgütlenmeye gittiler. Birinci Dünya Savaşının ardından Münih’e göçen Avusturyalı göçmenler arasında yer alan Hitler de bu partiye üye olmuştu ve ateşli hatipliği sayesinde sivrilerek 1919 sonunda partinin propaganda amirliğine atanmıştı. Bu parti 1920 Şubatında Nasyonal Sosyalist Alman İşçi Partisi adını alacak ve 1921 Temmuzundaki parti kongresinde de Hitler kendini tam yetkili Führer (Önder) seçtirecekti. Hitler aynı zamanda Avusturya nasyonal sosyalist hareketinin de Führer’i olarak kabul edilmişti. Hitler partiyi sıkı bir merkeziyetçilikle yeniden örgütlemeye girişirken, vurucu güç olarak da Röhm’ün mimarı olduğu SA’lar (Fırtına Birlikleri, kahverengi gömlekliler olarak da adlandırılırlar) oluşturulmaya başlandı.

1923 yılına gelindiğinde Hitler iktidarı almak üzere planlar yapmaktaydı; bir yandan Mussolini’nin “Roma’ya Yürüyüş” örneği üzerinde yoğunlaşıyor, diğer yandan da faşist bir hükümet darbesi peşinde koşturuyordu. Egemen sınıfın verdiği bazı destek işaretlerini hayra yoran Hitler, 8 Kasım 1923 gecesi bir darbe teşebbüsünde bulunacaktı. Ama beklediği destek henüz yeter olgunluğa ulaşmadığından bu teşebbüsü başarısızlığa uğramıştı. Tek başına ele alındığında, Hitler’in bu başarısız darbe girişiminin karşı-devrim adına bile lâyık olmayacağını belirtir Troçki. Ama bu olayın, içinde yer aldığı ortamdan soyutlanarak tek başına değerlendirilmesi zaten mümkün değildir. Çünkü bu darbe, Almanya’da 1918’de başlayan devrimci sarsıntılar dönemine karşı gelişen tepkinin bir ürünüdür.

İktidarı işçi ve köylü sovyetlerine veren Kasım devrimi, İtalya örneğine benzer şekilde yine sosyal demokrasinin ihaneti ve böylece iktidarın burjuvaziye teslim edilmesi neticesinde bir karşı-devrim dönemiyle sonuçlanmıştır. Hitler’in darbesi de, aslında peşpeşe gelişen karşı-devrimci tepkiler zincirinin bir halkasıdır.

Faşist partinin sermaye çevrelerinden aldığı desteğin istenen düzeye gelmesi için Hitler’in bir süre daha beklemesi gerekecekti. Ayrıca burjuva düzenin bekçisi ordunun üst kademelerinin onayını da almış olması gerekiyordu. Röhm, Hitler’in ordu kurmayı nezdinde itibar kazanması için ilişkiler geliştirmekte, çaba sarf etmekteydi. Faşist hareket 1925-28 arasında kitlesel güç olma yolunda ilerledi, fakat burjuva çevreler bu hareketi henüz yalnızca işçi eylemlerine karşı bir vurucu güç olarak desteklemekteydiler. Hitler’in salt parlamenter yöntemler çerçevesinde iktidar olamayacağı da açıktı.

Örneğin 1928 seçimlerinde Nasyonal Sosyalist Partinin aldığı oy yüzde 3 civarındaydı. Fakat faşist hareketin kurmayları da, yasallıklarını parlamentarizme dayandırmaya niyetli olmadıklarını zaten açıkça ifade etmekteydiler. Hitler’in propaganda bakanı olacak Goebbels, 30 Nisan 1928 tarihli Hücum dergisinde şöyle yazıyordu: Kimse parlamentonun bizim Kudüs’ümüz olduğunu sanmasın. Oraya, düşman olarak giriyoruz! Kurtların koyun sürüsüne dalması gibi giriyoruz.

1929 yılına gelindiğinde Hitler’in partisi, Almanya’nın Versay yenilgisinden doğan savaş tazminatlarının ödenmesini dayatan ABD planının reddedilmesini istedi ve “Alman halkının köleleştirilmesine karşı bütün tazminatların iptali” sloganıyla bir kampanya başlattı. Bu dönemeçten sonra Hitler adım adım iktidara yaklaşacaktı. 1932 cumhurbaşkanlığı seçimlerinde, Al­man burjuvazisinin “milli kahraman” kabul ettiği Hinden­burg’a karşı aday oluyor ve bu durum asker ve sivil bürokraside Hitler’e karşı geçici bir güvensizlik yaratıyordu.

Önce SA ve SS’in yasaklanması istendi. Ancak neticede, burjuva düzenin içinde bulunduğu koşullarda faşist örgütlenmeye ihtiyacı olduğu fikri ağır bastı. Hitler’in önünün iyice açılmasıyla birlikte Nasyonal Sosyalist Parti Temmuz 1932 seçimlerinde yüzde 37,4 oranında oy elde ederek birinci parti konumuna yükseliyordu. Cumhurbaşkanı Hindenburg’un Hitler’li bir kabineye razı olmaması üzerine bir hükümet krizi gelişecek ve Hindenburg parlamentoyu feshederek Kasım ayında yeniden seçimlere gidecekti. Bu seçimlerde Nasyonal Sosyalist Parti iki milyon civarında oy kaybına uğramış, bir inişe geçmiş ve umutsuzluğa kapılmıştı.

Önde gelen burjuva siyasetçilerden Schleicher, Bonapartist bir başkanlık rejimiyle bunalımın atlatılabileceğine Hinden­burg’u ikna etmeye çalışıyordu. Rakibi von Papen ise, burjuvazinin “Hitler” seçeneğinin önünü açma peşindeydi. Bu dönemde büyük sanayiciler, başbakanlık için en uygun ismin Hitler olduğunu Hindenburg’a tavsiye etmekteydiler. Neticede von Papen Hindenburg’u ikna etmeyi başardı ve Hindenburg 30 Ocak 1933’te Hitler’i başbakanlığa atadı.

Hitler iktidar koltuğuna oturur oturmaz komünistlere ve devrimcilere karşı saldırıları başlattı. Komünist Parti baskı ve yasaklar altında illegale geçti. Ancak Hitler iktidarını pekiştirebilmek için 5 Martta yapılacak seçimler öncesinde büyük sermayeden çok açık bir destek istemekteydi. Hitler’in kurmaylarından Göring, 25 Şubatta büyük sanayicilerin katıldığı bir toplantıda onlara şöyle sesleniyordu: “5 Marttaki seçimin bundan sonraki on yıl için, hatta büyük bir ihtimalle yüz yıl için son seçim olacağını bilmek, sanayinin istenen fedakarlığı yapmasını daha da kolaylaştıracaktır.” Bu seçimde Nasyonal Sosyalist Parti yüzde 44 oranında oy alacak ve Göring’in dediği gibi Hitler döneminde yaşanan son seçim olacaktı.

22 Haziran 1933’te Sosyal Demokrat Parti kapatıldı, 7 Temmuzda meclisteki sosyal demokratların milletvekilliklerine son verildi. 4,5 milyon üyeye sahip sosyal demokrat sendikalar 1 Mayısın ertesi günü SS ve SA birliklerince basıldı, aynı gün sendikaların feshedildiği ve Alman Emek Cephesinin kurulduğu açıklandı. Bu korporatif örgüt doğrudan Nazi partisine bağlanmıştı ve patronlarla işçiler zorunlu olarak hem Emek Cephesine hem de faşist partiye üye kaydedilmişlerdi.

14 Temmuz 1933’te çıkartılan bir yasayla Nasyonal Sosyalist Parti “Almanya’nın tek partisi” olarak ilân edildi ve diğer tüm partiler kapatıldı. Ancak bu tedbirler faşist iktidarı karakterize eden mutlak siyaset tekelini sağlamaya yine de tam olarak yetmiyordu. Hitler faşist iktidar koltuğuna oturmuştu fakat parti tabanından küçük mülkiyeti ve emeği korumanın artık vaktinin geldiğini ima eden “İkinci Devrim” tarzında sloganlar yükselmekteydi. Bu durum ordu kurmayını ve Hindenburg’u tedirgin etmekteydi. Ve önlem alınmazsa Hitler’in faşist iktidarına gölge düşüren bir durum yaratacaktı.

Burjuva düzenin zirvesine tam güven telkin edebilmek ve böylece faşist iktidarı sağlamlaştırabilmek için tabandaki başıbozuk SA’ların temizlenmesine sıra gelmişti. Kaldı ki ordunun talebi üzerine Hindenburg, SA’ya karşı önlem alması konusunda Hitler’i zaten uyarmıştı. 7 Haziran 1934’te Hitler, SA’ların ve liderleri Röhm’ün bir ay zorunlu izne çıkartıldıklarını açıkladı. Bu arada, faşist bir iktidarın ancak devletin bürokratik çekirdeğiyle bütünleşerek sürdürülebileceğini çoktan kavramış olan Mussolini, Hitler’e şu “İkinci Devrim” gibi saçmalıklardan kurtulmasını öğütlemekteydi. Faşist hareketi destekleyen büyük sanayicilerle ilişkileri yürüten Göring ve SA’yı kendi birlikleri içinde eritme planları yapan SS lideri Himmler, Röhm’ün bir darbe tezgâhladığına Hitler’i ikna ederek temizlik operasyonunun başlatılmasını sağladılar.

Röhm Hitler’i 30 Haziranda bir toplantıya davet etmişti, tüm SA şefleriyle birlikte Münih yakınlarındaki dinlenme tesislerinde Hitler’le görüşmeyi beklemekteydi ve onun tabanın istemlerine kulak vereceğini umuyordu. Hitler toplantıdan bir gün önce dinlenme tesislerini özel olarak seçilmiş SS ve SA birlikleriyle bastırdı ve Röhm’ü de, tüm SA şeflerini de öldürttü. 30 Haziran 1934 gecesi ise Himmler ve Göring tarafından örgütlenen infaz timleri Almanya’nın çeşitli şehirlerine yayılarak temizlik operasyonunu tamamladılar. Bine yakın insanın öldürüldüğünün söylendiği bu katliamda öldürülenler arasında, Nazilerin “sol”u diye bilinen Strasser ve Röhm’ün orduyla ilişkisini yürüten general Schleicher de yer alıyordu. Katolik Eylem örgütünün lideri Erich Klausner gibi ünlü sağcı politikacılar da, ilerde faşistlerin iktidar tekelini kırmasın diye “temizlendiler”.

Von Papen evi basıldığında başka bir yerde olduğu için katliamdan kurtulmuştu ve daha sonra Viyana’ya büyükelçi atanarak gözden uzaklaştırıldı. 3 Temmuzda çıkartılan bir yasayla bu katliam “meşru” ilân ediliyor ve Hitler öldürülenlerin vatan haini olduklarını açıklıyordu. Hitler artık burjuva zirvenin güvenini tam anlamıyla kazanmıştı, ordu kurmayı da bundan böyle Hitler’e istediği desteği verecekti. Hindenburg, “halkı büyük bir tehlikeden kurtardığı” için Hitler’e bir kutlama mesajı gönderdi.

2 Ağustos 1934’te Hindenburg ölüm döşeğindeyken çıkartılan bir yasa ile Hitler cumhurbaşkanlığı ile başbakanlığın kendi şahsında birleştirilmiş olduğunu ilân etti. Artık Hitler’in ve faşist iktidarın önü tam anlamıyla açıktı. Faşist kurmayın en sadist unsuru olduğu söylenen Himmler’in yönetimi altında oluşturulan Gestapo (Gizli Devlet Polisi), “devlet güvenliği”ne aykırı gördüğü en ufak bir davranışı bile ağır işkencelerle cezalandırıp Almanya içinde akıl almaz bir terör estirmeye başladı. Daha sonra da sıra, faşist orduların dünyayı kana bulayan emperyalist saldırganlığına gelecekti.

Balkanlar ve Doğu Avrupa ülkelerinden bazı örnekler

Macaristan’da kurulan faşist iktidarın lideri, 1919 Macar Sovyet Cumhuriyeti’ni kanlı bir yenilgiye uğratarak ünlenen Amiral Miklos Horthy’dir. Devrimin yenilgiye uğratılmasından sonra 1920 Martında gerici-faşist blok tarafından naipliğe atanan Horthy faşist bir iktidar oluşturur ve o güne dek görülmemiş gaddarlıkta bir “Beyaz Terör” dalgası başlatır. Bu faşist terör, ordu ve polis güçlerinin yanı sıra emekli subayların yönetimi altında örgütlenen cezalandırma timleri tarafından yürütülmüştür. Faşizmin bu saldırısı yalnızca komünistleri ve devrimcileri değil, sosyal demokratları, sıradan işçi ve emekçileri de kurbanları arasına katmıştır. Daha sonra Hitler faşizminde tanık olunacağı gibi, Macaristan’da da faşizm, Macar kanının saflığını koruma gerekçesiyle Yahudileri hedef tahtasına yerleştirmiştir.

Bulgaristan’da faşist Tsankov, ordunun subay kademelerinin desteğini almış ve faşist milisleri de kullanarak Stambuliski başkanlığındaki Çiftçi Birliği hükümetine karşı 9 Haziran 1923’te askeri bir darbe gerçekleştirmişti. Köylü hükümeti böylece iktidardan düşerken, işçi sınıfının geniş desteğine sahip Bulgar Komünist Partisi ise bunun bir “it dalaşı” olduğunu söyleyerek tarafsız kalıyordu. Fakat akabinde Komintern tarafından sert biçimde eleştirilecekti. Ayrıca, 1923 Eylülünde giriştiği ayaklanma teşebbüsü başarısızlığa uğrayan Bulgar Komünist Partisi, Komintern’in eleştirileri üzerine bu kez Ekim ayında gerçekleştireceği bir ayaklanmaya hazırlanmaktaydı. Ancak Tsankov 12 Eylülde kanlı bir saldırıya geçecek ve neticede binlerce parti üyesi tutuklanacaktı. Başarıya ulaşan faşist karşı-devrimden sonra, komünistlere, devrimci işçi ve köylülere yönelik ağır bir faşist terör dönemi başlatıldı.

Polonya örneğinde de, faşist iktidarın kurulmasında burjuva devletin askeri aygıtının üstlendiği rol apaçık ortadadır. Polonya 1918 yılında kitlesel işçi grevleriyle sarsılmaktadır. 19 Ağustos 1918’de Polonya’nın bağımsızlığının ilânından sonra işçi sınıfının mücadelesi daha da yükselecektir. Kasım 1923’te Polonya’da bir genel grev patlak verir ve işçiler ayaklanarak başkent Krakov’u ele geçirirler. Gerici düzen güçleri buna karşı önlem alma telâşı içindedirler ve hükümet grevci işçilere ateş edilmesi emrini vermiştir. Böylece Polonya işçi sınıfının devrimci kitle grevleri kanla bastırılır. Ancak Polonya yine de ekonomik ve siyasal bir bunalımın pençesinde kıvranmaya devam eder.

Neticede, daha önceki askeri başarıları nedeniyle ordu içinde hızla sivrilmiş ve genelkurmay başkanlığı yapmış olan Pilsudski 1926’da bir askeri darbe gerçekleştirerek yönetime el koyar. Amacını, ülkeyi “ıslah etmek” biçiminde açıklayan Pilsudski, tüm iktidar yetkilerini yürütmenin elinde toplar ve 1935’teki ölümüne dek mutlak bir yetkiyle faşist yönetimini sürdürür. Hatırlanacağı gibi Troçki, Pilsudski rejimini faşist diye nitelemekten kaçınan Polonyalı komünistleri, “ideal” bir faşizm görüntüsü aramak yerine meselenin özüne bakmaları gerektiği konusunda uyaracaktır.

Portekiz

Portekiz örneği üzerinde biraz daha geniş biçimde duralım. 20. yüzyıl başlarında dünyanın üçüncü büyük sömürge imparatorluğunu oluşturan Portekiz, kapitalizmin emperyalist aşamasına henüz ayak uyduramadığı için Avrupa’nın en geri ülkeleri arasında geliyordu. Fakat yine de kapitalist gelişme yerinde saymayacak ve Portekiz modern bir kapitalist topluma dönüşme yolunda ilerleyecekti. 1910 Ekiminde monarşi yıkıldı ve Cumhuriyet ilân edildi, 1911 yılında ise yeni anayasa kabul edildi. Ne var ki, üst üste binen çelişkiler, ekonomik ve siyasal krizler ortadan kalkmadı ve 20’lerde Portekiz’de de devrimci bir durum gelişmeye başladı. İki temel sınıf arasında cereyan eden kapışmalar, işçi sınıfının yaygınlaşan grev ve direnişleriyle ilerleyen bir sürecin sonucunda 1926 yılında karşı-devrim cephesi üstün geldi.

Faşist Mussolini örneğinden esinlenen General Carmona, kendisine bağlı birliklerle Lizbon’a giriyor ve askeri bir darbeyle iktidara el koyuyordu. Darbeciler ilk iş olarak devrimci durumu ortadan kaldırmaya giriştiler, siyasal partilerin çalışmasına son verdiler ve 1911 Anayasasını yürürlükten kaldırdılar. 1928 yılına gelindiğinde, Portekiz faşizminin isim babası olacak Salazar, ekonominin kapitalistlerin ihtiyaçları doğrultusunda düze çıkartılması için olağanüstü yetkilerle donatılıp maliye bakanı olarak atandı. Salazar Portekiz’de faşizmi yerleştirmek üzere 1930’da Milli Birlik adlı bir hareket oluşturmaya girişti. 1932 yılında da başbakan olarak atandı. Ardından, yine Salazar’ın önayak olmasıyla Mavi Gömlekliler adıyla faşist bir örgütlenme daha yaratıldı ve Portekiz Lejyonu adıyla parami­liter silahlı çeteler oluşturuldu.

Portekiz örneğinde faşizm, Avrupa’daki genel durumdan destek alarak alelacele iktidara adımını atmış, ihtiyaç duyduğu kitle desteğini yaratmaya bundan sonra girişmişti. Fakat genel kural değişmedi. Faşizm bu ülkede de iktidarını küçük-burjuva kitle tabanıyla yürütmeyecek ve tıpkı Hitler’in SA’lara yaptığı gibi faşist harekette temizlik operasyonlarına başvuracaktı. Her türlü siyasal faaliyeti yasaklayan, basına göz açtırmayan faşist iktidar, Nazizmin gestapo yöntemlerini uygulamaya sokan bir gizli servis de oluşturacaktı.

İtalya’nın faşist iş yasasından kopyalanmış bir kararnameyi 1933 yılında yürürlüğe sokan Salazar, işçi-işveren ilişkilerini korporatif tarzda denetim altına aldı. Aynı yıl, “Yeni Devlet” anlamına gelen bir sözde anayasanın kabulüyle, korporatif bir devlet rejimi biçimlendirildi. Bu rejimin temel direkleri olarak açıklanan unsurlar “Tanrı, Ülke, Aile, Çalışma ve Otorite”, Portekiz faşizminin başlıca propaganda motifleri olacaktı. Aslında bu anayasanın varlığı pratikte bir anlam ifade etmiyordu, faşist yönetim kendini bir anayasaya dayandırmak zorunda değildi. Fakat yine de Salazar’ın “anayasa” manevrası, faşizmin iktidarının henüz pek de sağlam olmadığını ortaya koymaktaydı. Ne var ki Portekiz’in komşusu İspanya’da yükselişe geçen faşizm dönüp Portekiz’in kaderini de belirledi.

Portekiz’de genç parlamenter rejimi tasfiye eden askeri darbe faşizmin önünü açmış, faşizm Salazar yönetimi altında örgütlenmiş ve böylece Avrupa’nın bu geri ülkesinde faşizm biraz “kör-topal” biçimde iktidara gelmiştir. Ancak nasıl ki kapitalizmi salt ulusal ölçekte tahayyül etmek mümkün değilse, sermayenin faşist saldırısı da salt ulusal boyutlu bir olgu değildir. Portekiz veya İspanya örneğinde olduğu üzere, finans kapitalin diğer Avrupa ülkelerine nazaran henüz yolun başında bulunduğu, büyük burjuvazi ve büyük toprak sahipleri ittifakının ağır bastığı ülkelerdeki faşist iktidarlara Avrupa’da yayılan faşizm destek olmuştur. Ayrıca, İspanya’da çok daha uzun bir süre boyunca iktidara hazırlanan ve iç savaşın galibi olarak iktidara oturan faşizm, Portekiz’deki Salazar iktidarının faşist niteliğini güçlendirmiştir.

Faşist iktidarların birbirlerine destek çıkmak gibi bir özelliği vardır. Hele ki birbirine yakın ülkeler söz konusu olduğunda, faşizmin bir ülkede başarısızlığa uğraması diğerini de etkiler. Nitekim Salazar böyle bir akıbetten korunmak amacıyla, 1936 yılında İspanya’da Halk Cephesi iktidarı kurulduğunda faşist güçlerin yanında savaşmak üzere İspanya’ya yirmi bin kişilik bir Portekiz Lejyonu göndermiştir.

Portekiz, faşist diktatörlüğün çözülmeye başladığı bir süreçte onu siyasal devrimle yıkan bir örnek olması bakımından ayrıca önem taşır. Bu nedenle Portekiz’de yaşanmış olan bu süreç üzerinde biraz genişçe durmak yararlı olacaktır.

İkinci Dünya Savaşına katılmayan Portekiz, savaşın neticesinde faşizmin Avrupa’da yediği darbeden etkilenmişti. İspanya’da yaşanan sürece benzer biçimde, Portekiz’de de faşist rejim 50’lerde çözülme belirtileri göstermeye başladı. Ve yine İspanya’da da görüldüğü üzere, Salazar iktidarının buna tepkisi baskıları artırmak olacaktı. Fakat bu durum, faşist diktatörlüğün çözülme sürecine verdiği çaresiz bir tepkiydi ve Salazar’ın iktidarı gücünü yitirmeyi sürdürecekti.

Faşist iktidarın altını oyan önemli faktörlerden biri de, Portekiz sömürgelerinde (Mozambik, Angola ve Portekiz Ginesi) 60’larda yükselişe geçen ulusal kurtuluşçu hareketler oldu. 60’lı yıllar aynı zamanda Portekiz’de önemli bir ekonomik gelişmenin yaşandığı dönemdi. Kendini artık güvende hissetmeye başlayan büyük sermaye çevreleri, normalleşmek ve Avrupa ile bütünleşmek istiyorlardı. Değişen koşullarla birlikte, işçi mücadelesi ve kitle hareketi de canlanma belirtileri sergilemeye başlamıştı. Tüm bu faktörlerin bileşkesi olarak Portekiz’de faşizmin çözülüş süreci hızlandı.

1968 yılına gelindiğinde, felç geçiren diktatör Salazar’ın yerine geçen Caetano yönetimi bir “reform” sürecini dillendirip, bazı uygulamaları gerçekleştirmeye koyulmuştu bile. Amaç, faşist rejimden olağan burjuva siyasal yönetime geçişi kontrollü biçimde gerçekleştirebilmekti. Ne var ki Portekiz örneği, işlerin her zaman egemenlerin planlarına göre yürümeyeceğini, faşizmin çözülmeye başlamasıyla ortaya çıkan geniş gediklerin, devrimci güçlerin faşist rejimi yıkacak bir ayaklanmasına yol verebileceğini kanıtlayacaktı. Bu sonuca yol açacak gelişmeler içinde, sömürgelerdeki kurtuluş hareketlerine karşı yürütülen haksız savaşın ordu içinde bir bölünmeyi tetiklemesi ve subaylar arasında Salazar rejimine karşı muhalif bir örgütlenmenin gelişmesi de son derece önemli bir yer tutar.

Ordu içinde Salazar iktidarına karşı muhalif kıpırtıların gelişmesi aslında daha eski tarihlere uzanır. Faşist iktidar ordu içindeki muhalefet kaynaklarını kurutmak amacıyla elinden geleni ardına koymasa da, örneğin General Delgado 1958 seçimlerinde Salazar’a muhalif aday olarak ortaya çıkmayı deneyecekti. Delgado 1965 yılında faşist iktidarın gizli istihbarat örgütü (PIDE) tarafından öldürüldü. Bu gibi olaylar ve en çok da Portekiz sömürgelerindeki ulusal kurtuluş mücadelelerine karşı yürütülen haksız savaşın yarattığı maddi ve manevi kayıplar, özellikle genç subaylar arasında muhalif bir ruh halinin yaygınlaşmasına neden oldu. Portekiz’de toplumsal muhalefet geniş kesimleri kapsayacak biçimde yükselişe geçti. İspanya örneğinde olduğu gibi burada da Katolik Kilisesi, olası değişim karşısında kitlelerden soyutlanmamak için faşist yönetime cephe aldı.

1973 sonuna doğru, öğrenci hareketi izinsiz gösteriler ve mitinglerle sokaklara damgasını vurmaya başlamıştı. Ordu içinde, Salazarcı yönetime son vermek amacıyla gizli bir örgütlenmeye gidildi. Temmuz 1973’te Silahlı Kuvvetler Hareketi (MFA) adını alacak bu örgütlenme, Salazarcı rejime aşırı derecede bağlı bazı birlikler hariç, kara, deniz ve hava kuvvetlerinin tümünü bir yıl içinde yanına çekmişti. Başında yaklaşık iki yüz subayın bulunduğu bu silahlı kuvvetler hareketi, Salazarcı diktatörlüğe son darbeyi indirmek üzere Nisan 1974’te ileriye atıldı.

Tasarlanan askeri operasyon 25 Nisan günü başarıyla gerçekleştirildi. Radyo idaresini ele geçiren darbeci subayların faşist rejimin sona erdiğini ilân etmeleriyle birlikte kitle hareketi sokakları zaptetmişti. Kitleler, uzun yıllar boyunca kendilerini yoksulluğa sürükleyen ve baskılara maruz bırakan Salazarcı diktatörlükten kurtulmalarını sağlayan askerleri sevgi gösterileriyle karşılıyorlardı. Çok geçmeden askerlerin silahları, coşkulu halkın kendilerine sunduğu kırmızı karanfillerle donanmıştı. Bu karanfilli tablo Portekiz’in 25 Nisanı ile o denli özdeşleşecekti ki, Salazarcı diktatörlüğü deviren bu siyasal devrim Karanfil Devrimi adıyla anılacaktı. 25 Nisanı takiben işçi-emekçi kitle hareketi devrimci bir yükseliş içine giriyor ve bu yeni durum 1 Mayıs gösterilerine de damgasını vuruyordu.

Darbeyi gerçekleştiren MFA, sömürgeler sorununa artık siyasi bir çözüm bulunmasını, siyasal suçların affını, basından sansürün kaldırılmasını vb. içeren bir demokratikleşmeyi ve halkın yoksulluğuna çözüm olacak ekonomik iyileşmenin sağlanmasını istiyordu. Ayrıca en kısa sürede olağan parlamenter rejime geçilmesi için seçimlerin 25 Nisan 1975’te yapılacağını da ilân etmişlerdi.

Gerçi askeri darbe faşist Salazarcı diktatörlüğü yıkarak bir siyasal devrim kapsamına ulaşmıştı ama hegemonyanın askerlerde oluşu, faşizm döneminin suçlularından avamca hesap sorulmasını ve reformların hızla ilerletilmesini engelleyici bir faktördü. Nitekim darbenin ardından faşist rejimin başbakanı Caetano ve bakanlar Brezilya’ya sürgüne gönderildiler. Daha önceden faşist rejime muhalif tutumuyla öne çıkmış olan ve muhalif burjuvazi tarafından desteklenen General Spinola geçici cumhurbaşkanlığına getirildi. Ayrıca içinde onun ve kuvvet komutanlarının yer aldığı yedi kişilik Milli Selâmet Cuntası kuruldu ve Prof. Palma Carlos başkanlığında geçici bir hükümet atandı.

Bu hükümette, uzun süren sürgün yıllarından sonra ülkesine dönen Portekiz Komünist Partisi lideri Alvaro Cunhal ve 1973’te Federal Almanya’da alelacele kurulmuş olan Sosyalist Partinin lideri Mario Soares de yer almaktaydı. Ne var ki cuntanın kapsamlı reformlar yanlısı kanadıyla uzlaşmazlığa düşen Carlos hükümeti istifa edecek ve 15 Temmuz 1974’te albay Vasco Gonçalves başkanlığında daha sol bir hükümet kurulacaktı. Cunhal ve Suarez, bu yeni hükümette de yerlerini korumuşlardı. Yeni başbakan Gonçalves, devrimci eğilimli genç subaylarla ve Komünist Partiyle sıkı dirsek teması olan biri olarak tanınıyordu.

Darbeyi örgütleyen askerlerin amaçları sınırlı olsa da bir kez ok yaydan çıkmış ve siyasal devrim, işçi-emekçi kitle hareketinin bir toplumsal devrime büyümesinin önünü açmıştı. Bu gelişmeler nedeniyle bu yeni dönem, Portekiz devriminin ikinci evresi olarak adlandırılır. Bundan sonrası, eşyanın doğası gereği farklı sınıf güçleri arasında siyasal hegemonya çekişmeleri temelinde ilerleyen bir süreç oldu. Cumhurbaşkanı Spinola, süreci burjuvazinin istemleri doğrultusunda geri çekmeye çalışırken, devrimci güçler daha da ileri çekmeye çalıştılar. Nihayetinde, sağcı hareketle yakın ilişkide bulunduğu için yıpranan Spinola cumhurbaşkanlığından istifa etti ve 28 Eylül 1974’te sol unsurların desteklediği genelkurmay başkanı Costa da Gomes cumhurbaşkanı oldu.

Cumhurbaşkanı değişikliğiyle birlikte açılan bu yeni dönem ise, devrimin üçüncü evresi olarak nitelenmektedir. İşçi sınıfının mücadelesi yükseliyor, fabrikalarda işçilerin katıldığı toplantılarda seçilen işçi komisyonları ve işçi semtlerinde oluşturulan mahalle komisyonları yaygınlaşıyordu. 11 Mart 1975’te sağ burjuva güçler, gelişmeyi Spinola önderliğindeki bir darbe ile durdurmaya teşebbüs ettiler. Fakat silahlı askerlerin ve halk güçlerinin karşı koymasıyla bu darbe engellendi.

Bu sonuç devrimci kitle hareketine yeni bir ivme kazandırırken, MFA içinde de daha radikal ve sol eğilimli unsurların egemen hale gelmesini sağladı. Milli Selâmet Cuntası ve Devlet Konseyi birleştirilerek, sol eğilimli subayların ağır bastığı yeni bir merkezi örgütlenme, Devrim Konseyi oluşturuldu. Ayrıca 11 Nisan 1975’te MFA ile onu destekleyen altı parti (Komünist ve Sosyalist Parti de içinde), amacı “Nisan devriminin ekonomik ve sosyal hedeflerini gerçekleştirmek ve ülkede “çok partili parlamenter sosyalizmi inşa etmek” olarak açıklanan bir ittifaka imza attılar.

Milli Selâmet Cuntası kendini sol güçlerle takviye etmiş olsa bile, nihai çözümlemede ordu içinden çıkma unsurların ağır bastığı bir sol cuntanın devrimciliğinin sınırları bellidir. Fakat yine de devrimci kitle hareketinin basıncı altındaki hükümet, sömürgelerdeki ulusal kurtuluşçu liderliklerle yürütülen görüşmeler sonucunda onların bağımsızlığının tanınacağını açıklamıştı. Bu arada Portekiz’de büyük sermayeyi tedirgin eden devletleştirmeler gerçekleştirildi, güney bölgesinde toprak reformu başlatıldı, işçi denetim örgütleri şeklinde çekirdek örgütlenmeler gelişti.

Burjuva güçler sürecin kontrolden çıkacağı endişesi içinde kıvranırlarken, onların hislerinin tercümanı Sosyalist Parti oldu. Sosyalist Enternasyonal üyesi Avrupa sosyalistleri de, işçilerin devrimci “aşırılıklarının” törpülenmesi doğrultusunda harekete geçmişlerdi. Böylece Portekiz Devrimi bir krizle yüz yüze geldi. Devrimci gelişmeyi doğrudan kontrol altına almak amacıyla Amerikan Yedinci filosu da Portekiz açıklarına demir atmıştı. Fakat unutmamak gerekir ki o zamanlar dünyada ABD’nin gücünü dengeleyen Sovyetler Birliği vardı. Ne var ki Moskova bürokrasisi Portekiz devriminin ilerletilmesine cevaz vermedi ve devrimci kabarış sönmeye başladı.

Nisan 1975’te yapılan Kurucu Meclis seçimlerinden Sosyalist Parti en güçlü parti olarak çıkıyordu. Faşist diktatörlük dönemi boyunca sol muhalefetin tek simgesi durumundaki Portekiz Komünist Partisi ise, yüzde 12,5 oy oranıyla üçüncü parti durumuna gelmişti. Portekiz sosyal demokrasisinin baş temsilcisi Sosyalist Parti, ılımlı dönüşümlerden yana burjuva çevrelerin sözcüsü durumundaydı ve MFA içindeki ılımlı kanat da devletleştirmelerde hızın kesilmesini, sendikalarda Komünist Partinin etkinliğinin azaltılmasını talep etmekteydi.

Bu gelişmeler sağ burjuva güçlere cesaret vermiş ve etkin oldukları bölgelerde Komünist Parti bürolarına ve komünistlerin kontrolündeki sendikalara çeşitli saldırılar düzenlemeye başlamışlardı. Devrimci güçleri destekleyen kesimlerin ve bu safta yer alan halk güçlerinin destek mitinglerine rağmen, sağ burjuva güçler ve içinde Sosyalist Parti ve ılımlı askerlerin yer aldığı bir koro, başbakan Gonçalves’i istifaya zorladılar. Başbakan bir süre direnmeye çalıştıysa da sonuçta Eylül 1975 başında görevden alındı.

Sosyal demokrat ve liberallerden bir geçici hükümet oluşturuldu ve bu hükümet, devrimci yükseliş döneminin işçi sınıfına ve emekçi kitlelere getirdiği sosyal hakları tırpanlamaya koyuldu. Burjuvazinin bu yeni çizgisi devrimci unsurların ve sol eğilimli askerlerin tepkisini çekiyor olsa da, kitle hareketine toplumsal devrim yönünde atılım yaptırtacak bir devrimci önderlik yoktu. Ve bu durum sürecin gidişatını belirledi. 25 Kasım 1975’te Lizbon’un kuzeyindeki sol eğilimli paraşütçü birlikler mevcut duruma tepki olarak ayaklanmışlardı. Ne var ki bu ayaklanma düzen güçleri tarafından kolayca yenilgiye uğratıldı, ardından MFA’nın sol kanat lideri general Carvalho da içinde olmak üzere önde gelen solcu subaylar ev hapsine alındılar veya tutuklandılar. Böylece Portekiz’deki devrimci süreç, burjuva güçlerin inisiyatifi ele geçirmesiyle noktalandı.

1976 Nisanında yürürlüğe giren yeni anayasa, Portekiz’in yaşamış olduğu devrimci sürecin etkisini yansıtan biçimde “sosyalizme” geçiş hedefini içeriyor olsa da, takip eden seçimlerden birinci olarak çıkan Sosyalist Partinin de marifetiyle artık süreç burjuvazinin hegemonyası altına sokulmuştu. Ancak sağ burjuva güçlerin henüz Sosyalist Partiye güvenmemeleri nedeniyle bindirdikleri basınç sonucunda Soares hükümeti 1977 Aralık ayında istifa edecekti.

Sosyalist Partinin 1983 seçimlerinde büyük bir galibiyetle yeniden iktidara döneceği döneme dek Portekiz’i merkez-sağ eğilimli hükümetler yönetti. Bu hükümetler devrimin tüm kazanımlarını birer birer geri devşirerek ve anayasada değişiklikler yaparak burjuva düzenin olağan parlamenter işleyiş yoluna girmesini sağladılar. 1983 seçimlerinden sonra, AET’ye katılım için gereken düzenlemeleri yapmak üzere Soares Sosyal Demokrat Parti ile birlikte geniş tabanlı bir hükümet oluşturdu. Bu hükümet altında uygulanan program sonucunda Portekiz 1 Ocak 1986 tarihinde AET’ye üye oldu.

Portekiz örneğini bitirmeden önce, faşist diktatörlüğün sona erişinde rol oynayan Silahlı Kuvvetler Hareketi’nin (keza Yunanistan’da faşist cuntaya karşı ordu içinde gelişen muhalif örgütlenmelerin) niteliğinin doğru değerlendirilmesi amacıyla birkaç önemli hususa dikkat çekelim. Ordunun içinden çıkacak sol eğilimli hareketler ve darbelerin niteliği konusunda yanılmamak gerekir. 1917 Ekim Devriminde olduğu gibi gerçek bir toplumsal devrimin orduyu bölmesi ile, artık ipliği pazara çıkmış bir faşist diktatörlüğün yarattığı hoşnutsuzluk nedeniyle ordunun bölünmesi aynı şey değildir. Gerçi Portekiz’de örneklendiği üzere olaylar bu noktada durmayacak ve devrimcileşen kitle hareketinin basıncıyla sola kayan subaylar, programlarına ulusal kalkınmacı bir sosyalizm anlayışı doğrultusunda birtakım istemler de koyacaklardır. Bu olgu yaşanan süreç içinde ileri bir adımı ifade etse bile, yine de bunun sınırlarını görmek ve abartmamak gerekir.

Yunanistan

1967 yılında gerçekleşen askeri darbe sonucunda kurulan albaylar cuntasının faşist iktidarı, Yunanistan’ın faşizmle ilk tanışması değildir. Bu ülkede daha önce de faşist Metaksas diktatörlüğü yaşanmıştır. O dönemi çok kısaca hatırlayalım. 1924 yılında cumhuriyetin ilân edildiği Yunanistan’da sınıf mücadelesinin alabildiğine sertleşmesi üzerine 1935 yılında yeniden krallığa dönülmüştü. Ardından General Metaksas, Selanik bölgesinde patlak veren genel grevin ülkeyi tehlikeye sürüklediğini gerekçe göstererek 1936 Ağustosunda diktatörlüğünü ilân ediyordu. Onun Ocak 1941’deki ölümü üzerine yerine halefleri geçecek olsa da ortada zaten Yunan yönetimi diye bir şey kalmamıştı.

Mussolini Girit ve Korfu adalarıyla, Pire limanında hak iddia ederek 1940 ortalarında Yunanistan’a saldırdı. Metaksas İngilizlerin yardım teklifini kabul etmediği gibi, faşist işgale karşı savaşmaya azimli devrimcileri ve komünistleri tutuklamaya koyulmuştu. İşgalci savaşında pek de başarılı olamayan Musso­lini’nin yardımına faşist kardeşi Hitler yetişti ve Hitler 1941 Nisanında Balkanlar’a karşı saldırıya geçti. Nazi birlikleri kısa süre içinde Yunanistan’ı işgal ediyor, Yunan kralı ve hükümeti Mısır’a kaçıyordu. Faşist Almanya, Atina, Pire, Selanik ve bazı Yunan adalarını elinde tutarken, İtalyanlar da Yunanistan’ın geri kalanı üzerinde hak iddia edeceklerdi.

Yunan halkı İkinci Dünya Savaşı döneminde faşizme ve faşist işgale karşı militan bir mücadele yürüttü. Bu mücadele sürecinde 1941 yılında Kurtuluş Ordusu (ELAS) kuruldu, Kurtuluş Cephesi (EAM) oluşturuldu. EAM, Yunanistan Komünist Partisi de içinde olmak üzere faşizme karşı mücadele ve demokratik bir yönetimin kurulması amacı etrafında bir araya gelen çeşitli siyasal örgütleri kapsamaktaydı. Nazi birliklerinin işgaliyle birlikte Yunanistan’ın dağları faşizme karşı Kapitanosların (gerilla liderleri) önderliğinde yiğitçe dövüşen gerillalarla bezenmişti. Ne yazık ki bu militan mücadele, Sovyetler Birliği’nin başına çöreklenmiş Stalinist bürokrasinin emperyalist güçlerle pazarlıklarına kurban olacaktı. Bu pazarlık neticesinde devreye entrikacı İngiliz emperyalizmi girecek ve gerilla müfrezeleri birbirine düşürülüp kırdırılacaktı.

İkinci Dünya Savaşı sona erdiğinde, Yunanistan, önce İngiliz daha sonra da görevi devralan ABD emperyalizminin mandası altında, giderek güç yitiren devrimci bir kurtuluş ordusuyla emperyalist destekli burjuva güçler arasındaki iç savaşın ateşi altında kavruldu. İtalyan ve Alman faşizmine karşı mücadele bahanesiyle Yunanistan’a çöreklenmiş olan İngiliz emperyalistleri, iç savaşın burjuva güçlerin galibiyetiyle noktalanmasına hizmet ettiler.

Churchill’in desteğini alarak Yunanistan’da İngiltere’nin Truva atı rolünü başarıyla sürdüren baba Papandreu hükümeti, burjuva düzen için tehlike oluşturabilecek militan gerilla liderlerinin ve birliklerinin ortadan kaldırılması görevini üstlendi. İç ve dış burjuva güçlerle işbirlikçi unsurların elbirliği sayesinde, Yunanistan’daki iç savaş Ekim 1949’da burjuva güçlerin üstün gelmesiyle sona erdi. Ardından devrimci unsurların ezilmesine yönelik bir yıllık olağanüstü yönetim dönemi yaşanacak ve ancak ondan sonra Yunanistan’da parlamenter rejime geçilecekti. Ve Yunanistan 1963 yılına dek sağcı Papagos ve Karamanlis hükümetleriyle yönetilecekti.

Sağ burjuva partilerin iktidarına karşı gelişen hoşnutsuzluk nedeniyle 1963 seçimlerini baba Papandreu’nun muhalif Merkez Birliği partisi kazanmıştı. Yorgo Papandreu, sol güçlerin birliğini temsil eden Demokratik Sol Birlik’in de desteğini alarak hükümetini kurdu. Bu hükümet, işçi ücretlerini yükselten, iç savaş hükümlülerinin serbest bırakılmasını sağlayan, eğitim sistemini yeni baştan düzenleyen bir dizi reform gerçekleştirdi.

Her ne kadar iç ve dış burjuva güçlerin Papandreu’nun sınıf tavrından bir kuşkuları olmasa da, ülke çapında tırmanan sol muhalefet burjuva düzeni tehdit eder hale gelmekteydi. Bu durum büyük sermaye çevrelerini yeniden harekete geçirmişti. Uygulanan entrikalar sonucunda kral Paul, Papandreu hükümetinin istifa etmesini sağlayacaktı. Ardından burjuva düzen çok derin bir siyasal krize sürükleniyor ve gerici burjuva güçler, NATO’nun güneydoğu kanadına darbe indirecek bir “komünist ayaklanma”nın hazırlandığı gerekçesiyle, 1967 Albaylar Cuntasının darbesiyle sonuçlanacak “Prometheus Planı”nı uygulamaya koyuyorlardı.

Papandreu ve onun yerini almış olan Kanellopulos hükümeti seçimlerin 28 Mayıs 1967’de yapılması konusunda tam anlaşmaya varmışlardı ki, uzun süredir CIA ve Yunan gizli servisleri tarafından hazırlanan bir askeri darbe gerçekleşti. Fakat faşist bir iktidarı arzulayan iç ve dış burjuva güçler, iç savaşı takiben oluşan genel sol dalgalanmanın ordu içine de yansımış bulunması ve muhalif Papandreu hükümetinin ordu içindeki atamalarda önceliği birlikte çalışabileceği generallere vermiş olması nedeniyle ordu kurmayına güvenmemişlerdi. Bu nedenle askeri faşist cuntayı oluştururlarken, eski Metaksas diktatörlüğünün hayranı olan faşist eğilimli albay ve yarbaylara görev verdiler. 1967 darbesiyle iktidar koltuğuna kurulan askeri cunta, Albay Papadopulos başkanlığındaki faşist bir üçlüden müteşekkildi.

Darbeci subayların faşist iktidarı, parlamentosuz ve seçimsiz bir yönetim sayesinde toplumdaki sola kayışın köklerini kurutmaya çalıştı. Böylece albaylar cuntası, bir yandan büyük burjuvazinin istemini gerçekleştirirken, aynı zamanda da olası bir sol destekli hükümetin ordu içinde faşist subaylara yönelik operasyonunu engellemiş oldu. Cuntanın yaptığı ilk işler, ordudaki maaşları artırmak ve eski Metaksas diktatörlüğünün faşist mirası üzerinde yükselen korporatist bir devlet yapılanmasını tesis etmeye girişmek oldu.

Faşist amaçlara tam uygun hale gelmesini sağlamak üzere orduda temizliğe gidildi ve subay mevcudunun yaklaşık altıda biri emekliye sevk edildi. Muhalif unsurlar, devrimciler ve komünistler eski faşist diktatörlük döneminde de toplama kamplarıyla ünlenmiş olan adalara hapsedilerek işkencelerden geçirildiler. Ancak faşist cunta burjuva iş âlemi içindeki çekişmelere o denli taraf olmuştu ki, Onassis gibi büyük armatörlerin çıkarlarını açıkça kollaması bir süre sonra burjuva muhalefetin genişlemesine neden olacaktı. Ayrıca bu iktidarın ordu içinde yürüttüğü geniş çaplı operasyon da karşıtını yaratmıştı. Faşist albaylar cuntasına karşı subaylar arasında gelişen muhalefet, öğrenci hareketinin ve kitle muhalefetinin de yükselişiyle birleşerek onun sonunu getirecekti.

Askeri faşist diktatörlüklerde ordunun doğrudan siyasetin içinde olması, zamanla toplumda gelişen hoşnutsuzluğun ordunun çeşitli kademelerine fazlasıyla yansımasına neden olur. Portekiz’de Silahlı Kuvvetler Hareketinde tanık olunduğu gibi, Yunanistan örneğinde de faşist cuntayı yıpratan muhalif tutumlar ordu içinde ifadesini bulmuştur. 70’li yıllarla birlikte çözülme sürecine giren albaylar cuntasına karşı Yunanistan Kuzey Ordusunda yüzbaşılar hareketi gelişmiş, yanı sıra bir grup general cuntaya muhtıra vermiş ve ordunun çeşitli kesimlerinden de destek görmüştür.

Yunanistan’da faşizmin çözülüş sürecinin en önemli tarafı, askeri cuntaya karşı yükselen kitle hareketinin kararlı ve militan bir tutum sergilemiş olmasıydı. Cuntaya karşı mücadelede devrimci öğrenci hareketi önemli bir yere sahipti. Çeşitli üniversitelerde faşist diktatörlüğe karşı düzenlenen eylemlerle, fakülte işgalleriyle ilerleyen süreçte 1973 Kasımında Atina’da Politeknik kampusunda önemli bir ayaklanma gerçekleşti. Öğrencileri, işçileri, diğer emekçi unsurları ve kent aydınlarını kapsayan bu eylem sırasında 300 bin civarında insan askeri cuntanın tanklarına karşı durarak meydan okudular. Yüze yakın ölü ve yüzlerce yaralı verdiler.

Bu eylem diktatörlüğü yıkmaya muktedir olamadı ama onun sonunu iyice yaklaştırdı. Bu isyanın, faşist cuntanın CIA tarafından eğitilmiş özel askeri istihbarat elemanları tarafından kanla bastırılması kitlelerde büyük bir öfke ve tepki yaratmıştı. Bunun ardından, faşist diktatörlüğün bir de Kıbrıs’ta enosis’i (Kıbrıs’ın Yunanistan’a bağlanmak istenmesi) amaçlayan bir maceraya kalkışması ve bunun içine orduyu sürüklemesi onun kesin sonunu getirdi.

Yunanistan’da faşist cunta dönemini noktalayan önemli gelişmelerden biri gerçekten de Kıbrıs sorunudur. Daha önce Türkiye’nin verdiği ültimatom nedeniyle adadan çekilmeye mecbur edilen general Grivas, 1971 yılında adaya gizlice dönerek EOKA-B adlı faşist bir örgütlenmeye girişmişti. 15 Temmuz 1974’te Kıbrıs Rum Ulusal Muhafız Birliği’ne bağlı subaylar, Makarios yönetimini devirmek üzere Yunanistan albaylar cuntasının önderliğinde enosisçi bir darbe düzenlediler. Makarios kaçmak zorunda kalırken, darbenin adadaki önderi konumunda olan EOKA-B üyesi faşist Nikos Sampson’un Kıbrıs Cumhurbaşkanı olduğu ilân edildi.

Faşist tezgâhlar konusunda duyarlı olan Kıbrıs Rum halkı bu darbeye karşı bir direniş hareketine hazırlanırken, Türk silahlı güçleri darbeden beş gün sonra Girne’ye bir çıkartma gerçekleştiriyorlardı. Böylece Kıbrıs’ta bir savaş başlatan Türkiye, devreye emperyalist güçlerin girmesi nedeniyle 22 Temmuzda ateşkes ilân etmek zorunda kalacak, fakat diğer yanda ise bu gelişmelerle birlikte Yunan albaylar cuntası düşecekti. Aslında Yunanistan’da faşizmin çözülme sürecinde yükselen kitle tepkisi, işçi ve öğrenci hareketi nedeniyle cuntanın zaten sonunun gelmiş olduğu o kadar açıktı ki, ordunun büyük çoğunluğu Papadopulos’a cephe almış ve onu istifa etmek zorunda bırakmıştı.

Parlamento seçimlerine hazırlanan burjuva güçler Fransa’da sürgünde bulunan Konstantin Karamanlis’i Yunanistan’a davet edip başbakanlık görevini ona teslim ettiler. Bu arada, İspanya’da Carillo’nun başını çektiği “Avrupa komünizmi” rüzgârları Yunan kıyılarına da vurmuş ve Yunan Komünist Partisi, SBKP çizgisindeki Dış KP ve Carillo çizgisindeki İç KP olarak iki ayrı partiye bölünmüştü. Yaklaşan seçimler komünistlerin legal olarak katılacakları ilk parlamento seçimleri olacaktı.

Her iki KP de sonuçta aynı kapıya çıkan uzlaşmacı politik tutumları nedeniyle, çeşitli burjuva unsurları içeren geniş bir seçim ittifakının, Birleşik Sol’un içinde yerlerini aldılar. Böylece burjuva muhalefeti, kendi hegemonyası altında ve komünist hareket tarafından da hararetle desteklenen geniş bir toplumsal uzlaşma cephesini inşa etmeye muvaffak oldu. Temmuz 1974 seçimlerini Karamanlis’in Yeni Demokrasi Partisi yüzde 54 oy oranıyla kazanıyor, Birleşik Sol ise yüzde 10 oranında oy elde ediyordu.

Seçimlerin galibi ünlü burjuva politikacısı Karamanlis ve onun yeni döneme uygun olarak isim değiştirmiş ve sağdan merkeze doğru kaymış partisi Yeni Demokrasi ile parlamenter dönemin açılışı yapılmış oldu. Faşist iktidar döneminin uzantılarının tasfiyesi konusunda gönülsüz olan bu burjuva hükümet, kitlelerin bindirdiği büyük basınç nedeniyle harekete geçmek zorunda kaldı. Silahlı kuvvetlerde, poliste, jandarmada faşist cunta yanlısı unsurların temizlenmesine gidildi. Ayrıca askeri cuntanın başlıca yöneticileri yargılanarak, ömür boyu hapis cezası da dahil olmak üzere uzun süreli hapis cezalarına çarptırıldılar ve Yunanistan NATO’nun askeri kanadından çekildi.

Ne var ki Karamanlis hükümeti, artık Avrupa Topluluğu’na adım atacak olan bir Yunanistan’da modern burjuva çevrelerin arzuladığı vitrin ile pek bağdaşmıyordu. Yunanistan’ın kurt burjuva politikacısı baba Papandreu 1968 yılında ölmüştü ve sıra albaylar cuntasının devrilmesinden sonra ülkeye dönen oğul Papandrue’da idi. Büyük burjuvazinin “demokrat” kanadı emeline, Andreas Papandreu önderliğinde 1974 yılında kurulan Avrupa tipi sosyal demokrat partinin (PASOK) 1981 seçimlerini kazanmasıyla nail olacaktı. Yaşanan bu sürecin uzantısı olarak Yunanistan’ın AET’ye katılım yolculuğu da beklenen son ile noktalanıyor ve Ocak 1981 tarihinde AET’ye üye oluyordu.

Brezilya

Brezilya’da militan işçi mücadelesinin ve sol hareketin güçlü bir tarihsel geçmişi vardır. Avrupa ülkelerinde olduğu gibi bu Latin Amerika ülkesinde de 20’li yıllara ekonomik kriz, yükselen işçi eylemleri, güçlü bir sendikal hareket ve yaygın grevler damgasını basar. Derin çalkantılara sahne olan Brezilya’da 1930-45 döneminde Vargas diktatörlüğü hüküm sürmüştür. Vargas bir reform programıyla kitlelerin desteğini kazanıp, ekonomide devlet destekli bir sanayileşme atılımını gerçekleştirmeyi amaçlamaktaydı. Dönemin faşizm dalgasından fazlasıyla etkilenmiş olsa da, kadınlara oy hakkının tanınması, eğitim sisteminin geliştirilmesi, sosyal güvenlik yasalarının çıkartılması gibi bazı reformları da yaşama geçirecekti. Onun olağanüstü yönetim dönemi daha ziyade Türkiye’deki devletçi tek parti diktatörlüğünün benzeri Bonopartist bir diktatörlük özelliği arz etti.

Vargas 1945 yılında bir askeri darbeyle devrildi ve 1946 yılında yeni bir anayasa hazırlanarak Brezilya’da çok partili parlamenter işleyişe geçildi. Ne var ki önemli bir kitle desteğine sahip bulunan Vargas, Brezilya İşçi Partisi’nin adayı olarak girdiği seçimleri kazandı ve böylece 1951’de yeniden devlet başkanlığı koltuğuna oturdu. Uyguladığı ekonomi politikasının ve patlak veren siyasal skandalların ülkeyi uçuruma sürüklediği gerekçesiyle 1954 yılında ordu istifasını isteyecek, fakat Vargas intihar ederek son noktayı koyacaktı. Brezilya’da ilerleyen yıllar içinde yine çeşitli ekonomik bunalımların patlak vermesi pahasına kapitalist sanayi gelişecek ve parlamenter rejim 1964 yılında gerçekleşecek askeri darbeye kadar devam edecekti.

Brezilya’da faşizm art arda gerçekleşen üç askeri darbe sonucunda iktidara geldi. 60’larda Küba devriminin etkisiyle devrim ateşlerinin yandığı Brezilya’da, burjuva düzenin kendini korumaya alabilmesi için önce 1964 askeri darbesi gerçekleşti. Ancak bu darbe devrimci kitle hareketini kontrol altına alabilecek güçten yoksundu. Nitekim askeri cuntaya karşı kitle hareketi yükseldi, ‘66-68 yılları arasında öğrenci hareketi sokaklara taştı, fakülteler işgal edildi. Ve ardından daha şiddetli olan 1968 askeri darbesi geldi. Kitlesel gösteriler ordunun uyguladığı baskı ve terörle engellendi. 31 Ağustos 1969’da ise üçüncü askeri darbe yürürlüğe kondu ve bu kez üç kişiden oluşan faşist bir askeri cunta siyasi tekelini kurdu.

Cuntanın başı Emilio Medici devlet başkanı olarak ülkeyi kararnamelerle yönetme ve bütün temel hakları askıya alma yetkisine sahipti. Muhalefet yasaklandı, parlamento feshedildi, seçimle gelen yerel yönetimlerin yetkilerine son verildi. Tüm siyasal partiler kapatıldı ve politikacıların siyasal hakları ortadan kaldırıldı. Askeri faşist yönetimin baskı ve şiddeti altında susturulan sendikal hareket ve ortadan kaldırılan toplu sözleşme haklarıyla birlikte Brezilya işçi sınıfı ağır bir sömürü altına sokuldu. Burjuva dünyasında bunun karşılığı, eski ithal ikameci ekonomik uygulamalara son vererek “liberalleşen” ve emperyalist sisteme entegre olmayı başaran “Brezilya mucizesi” olacaktı.

Brezilya’da askeri faşist diktatörlüğün çözülüş sürecine gelince. Faşist diktatörlük önce yerini askerlerin siyasetten ellerini çekmediği ve yasakların devam ettiği yarı-askeri bir olağanüstü işleyişe bırakmıştı. Asker-sivil karışımı terör timlerinin muhalefeti sindirme amaçlı saldırılarına rağmen, 1976 yılında yapılan yerel seçimler muhalif tutumun güçlendiğini ortaya koyuyordu. Bu dönemeçten sonra, Brezilya’nın teneke mahallelerinde, öğrenci ve işçiler arasında gelişen kitle muhalefeti daha da yayılacak ve gücü artacaktı. Böylece faşizmin çözülüş süreci daha da ilerleyecek ve olağanüstü rejim 1979’da siyasi partilerin kurulmasını serbest bırakacaktı. İşçi ve emekçi kitlelerin yürüttüğü mücadele sonucunda siyasi tutuklular için sınırlı da olsa bir af yasası çıkartıldı ve siyasi sürgünler ülkeye dönmeye başladılar.

1982 seçimlerinde muhalefet partilerinin yüzde 61 oranında oy elde etmelerine karşın, hükümeti kurma görevi tek başına yüzde 39 oy aldığı gerekçesiyle askeri rejim yanlısı burjuva partisine verildi. Fakat 1984 yılına gelindiğinde genel muhalefet devlet başkanının doğrudan halk oyuyla seçilmesi için kampanya yürütüyor ve kitle hareketi tüm Brezilya çapında daha da önemli boyutlara ulaşıyordu. Ocak 1985’te, ilk kez olarak sivil adayların katıldığı başkanlık seçimleri muhalefetin adayı Neves’in galibiyetiyle neticelendi. Seçim sonuçları, askeri yönetimin Ulusal Kongre üzerindeki etkinliğini de artık yitirmiş olduğunu gözler önüne seriyordu. Nitekim 1986 yılında yapılan Ulusal Kongre seçimlerini, içinde sağ ve sol siyasi kesimlerin yer aldığı bir cephe niteliğindeki muhalefet partisi kazandı. Ve ardından, Brezilya’da askeri rejim dönemini kapatmayı amaçlayan siyasal liberalleşme uygulamalarına geçildi.

Uruguay

Uruguay 70’lerin başında, Küba’dan esinlenen yaygın bir gerilla hareketi (Tupamaro hareketi, MLN diye de bilinir) ile sarsılmaktaydı. Düzen güçleri faşist bir darbe hazırlığına girişmişler ve 1972 Nisanında ordu iç savaş durumu ilân etmişti. Faşist terör her yerde olduğu gibi öncelikle devrimcilerin üzerine yürüdü, Tupamaroların önderleri yakalandı, devrimci örgütlere ağır darbeler indirildi. Diğer Latin Amerika ülkelerinde veya Türkiye’de olduğu gibi Uruguay’da da kitle hareketini pasifize etmek üzere, CIA tarafından eğitilen kontr-gerilla güçleri tarafından çeşitli saldırılar yürütüldü. O dönemde Uruguay, bu kapsamda oluşturulan özel Düzen Güçleri adlı örgütün işlediği cinayetlerin yanı sıra, özellikle kanlı bir devrimci avı sürdüren Ölüm Mangaları ile tanınacaktı. Bu mangalar, içinde askerlerin, polislerin ve çeşitli devlet görevlilerinin yer aldığı gizli devlet örgütleriydi.

Faşist darbe için hazırlanan koşullar olgunlaştığında Haziran 1973’te askeri faşist bir diktatörlük kuruldu. Ordu sivil devlet başkanı Bordeberry’i zorlayarak onun parlamentoyu dağıtmasını sağladı. Yirmi beş kişilik bir devlet konseyi atandı. Fakat tüm siyasal yetki, Türkiye örneğinde olduğu gibi Milli Güvenlik Konseyi’nin elinde toplandı. Siyasal partilerin faaliyetine son verildi; sosyalist ve komünist siyasetler tamamen yasa dışı ilân edildi. Basına ağır bir sansür uygulaması getirildi. İşçilerin yüzde 90’ını kapsayan sendikal konfederasyon CNT kapatıldı. Ordu üniversiteyi işgal etti. Böylece faşizm Uruguay’da da askeri bir diktatörlük biçimi altında iktidarını sürdürmeye başladı. Ne var ki bu faşist yönetim, Uruguay’da güçlü köklere sahip muhalif akımları çok uzun süreliğine devre dışı bırakmaya muktedir olamadı. Muhalif mayalanma faşist diktatörlüğü endişeye sevk ettiği ölçüde, önce baskılar arttırıldı. Ama bu durum da muhalif kitle hareketinin yükselişini durduramayacak ve faşist diktatörlük çözülerek sona erecekti.

Faşist cunta, daha sonra Türkiye’de de uygulanan planın öncülü olarak 1980’de bir anayasa hazırlayarak halkoylamasına gitmişti. Bununla amaçlanan, ordunun ipleri elinde tutması koşuluyla faşist iktidar biçiminden sivil görünümlü bir olağanüstü yönetim biçimine geçilmesiydi. Hazırlanan anayasa gereğince, asker üyelerden oluşan Milli Güvenlik Konseyi varlığını sürdürecek ve yanı sıra bir de Siyasal Denetim Mahkemesi kurulacaktı. Ayrıca Konseyin, seçilecek devlet başkanına “tavsiyede” bulunma ve ulusal güvenlik gerekçesiyle Meclisi dağıtma gibi olağanüstü yetkilerle teçhiz edileceği de öngörülmüştü. Bu model gerçekten de daha sonra Türkiye’de uygulanmış olanın bir benzeriydi. Fakat Uruguay’daki anayasa oylamasında ortaya çıkan sonuç Türkiye’dekine benzemedi.

Türkiye’de 1982 anayasa oylamasında ezici çoğunlukla evet sonucu çıkarken, Uruguay’da kitleler askeri cuntanın sunduğu anayasayı büyük bir çoğunlukla reddettiler. Anayasa referandumu sürecinde Uruguay’da halkın birbirine günaydın yerine Hayır! diye seslenerek yaygın bir muhalif tutum sergilediği bilinir. Uruguay’da 1982 yılında işte böyle bir ortamda seçimlere gidildi ve seçimi askeri cuntanın tercih etmediği adaylar kazandı. 1983 yılına gelindiğinde kitle gösterileri alabildiğine yükselmiş ve bu durumdan tedirgin olan burjuva muhalefeti, askerlerle uzlaşıp faşizmin çözülme sürecinin kontrol altına alınması çabası içine girmişti.

1984 yılında, halen pek çok yasağın devam ettiği bir ortamda başkanlık seçimleri yapılıyor ve seçimi muhafazakâr bir aday kazanıyordu. Uruguay’da burjuvazi, tam da Türkiye’deki sınıf kardeşlerini hatırlatır biçimde sinik bir politika izleyecek, devrimci güçlerin yükselişine fırsat oluşturmasın diye faşist rejimin yaptıklarının hesabının sorulmaması için elinden geleni ardına koymayacaktı.

Arjantin

Arjantin’e gelince, biraz gerilere gidip, bu ülkede siyasal yaşama uzun yıllar damgasını basmış olan Peronizm olgusunu hatırlamakta yarar var. Arjantin daha Lenin döneminde Latin Amerika kıtasının orta gelişkinlik düzeyindeki bir kapitalist ülkesi olarak dikkat çekmiştir. Arjantin burjuvazisi, işçi sınıfının devrimci mücadelesinin düzen açısından yarattığı tehlikenin önünü alabilmek amacıyla erken tarihlerden başlayarak olağanüstü rejimleri gündeme getirmiştir.

1943 yılında Arjantin’in muhafazakâr hükümeti, liberal eğilimli bir grup subayın ordu içindeki gizli örgütlenmesine dayanan askeri darbesi ile devrilmişti. Darbeci subaylar arasında, ilerleyen yıllarda Arjantin’de kendi adıyla anılacak bir siyasal akıma damgasını basacak olan Juan Peron da vardı. Peron, kurulacak olağanüstü yönetimin çalışma bakanı olacaktı. Ve bu görev döneminden başlayarak, belirli bir tarihsel kesit boyunca reformcu yanı ağır basan bir burjuva siyasal hareket olarak görünecek Peronizmin temellerini attı.

1944 yılında başbakan yardımcılığına getirilen Peron, Komünist Parti de dahil olmak üzere siyasal partilerin yeniden kurulmasına izin verilmesi, üniversiteye özerklik sağlanması, Arjantin’in Birleşmiş Milletler’e katılması ve faşist Almanya’ya savaş açılması gibi uygulamalara imzasını atacaktı. Böylece, burjuva düzenin o dönemde dünyada esecek demokrasi rüzgârlarına ayak uydurma çabasına öncülük etmekteydi. Fakat Peron’un reformculuğu, son tahlilde otoriter bir burjuva rejime, korporatist bir devlet yapısına özenen bir burjuva siyasetçinin reformculuğuydu. Peron tepeden reformlarla işçileri yatıştırıp, bu yolla onların mücadele ihtiyacını söndürmeyi amaçlamaktaydı. Kiraları dondurdu, ücretleri yükseltti, ücretli izin hakkını getirdi, kırsal kesimde her türlü işçilik hakkından yoksun olarak çalışan kesimin “tarım işçisi” sayılmalarını sağladı ve böylece emekçi kitlelerin gönlünde taht kurarak, onları uzun yıllar boyunca pençesine alacak yanılsamaların mimarı olmuş oldu.

İtalyan faşizmine hayran olduğunu söyleyerek iktidara adımını atmış olsa da, Juan Peron’un işçi ve devrim düşmanı gerçek yönü bir başka zaman diliminde ortaya çıkacaktı. 40’lı yılların reformcu Peron’u ise, işverenlerin huzurunu kaçırdığı için 1945 Ekiminde tutuklanıyor ve onun yarattığı “efsane”yi halktan gelme sevgilisi (ve daha sonra da karısı) Eva Peron sürdürüyordu. Zaten Juan Peron’un tutukluluğu da fazla devam etmedi.

Kitlelerin Peron yanlısı gösterileri ve Evita’nın başlattığı genel grev sonucunda Peron serbest bırakıldı ve 1946 yılında yapılan seçimlerden büyük bir zaferle çıktı. Kendisi devlet başkanı seçilirken, Meclis, Senato ve valilik seçimlerinde de Peronist­ler ezici bir çoğunluk elde ettiler. Fakat 1954-1955 döneminde laik devlet anlayışını yerleştirmek için başlatmaya çalıştığı reform, onu kiliseyle karşı karşıya getirdi. Ayrıca Peron işçi hareketlerini engelleyici bir bariyer olma vasfını yitirmişti. Ordu içinde kendisine karşıt subayların ayaklanması başarıya ulaşınca önce Paraguay’a kaçtı ve daha sonra da İspanya’ya geçti.

Arjantin’de 1971 yılına dek askeri darbelerle parlamenter yönetim deneyleri birbirini izledi. Bu arada, 1958 seçimlerinden önce askeri yönetimin desteklediği partinin Peron’la uzlaşıp geniş bir taban oluşturma teşebbüsü Peronist hareket içinde bölünmeye ve bir sol Peronizmin oluşmasına da yol açmıştı. Sivil yönetimler döneminde işçi mücadelesi ve grevler yükselirken, başlangıçta Peronizmin gölgesindeki gerilla hareketi de giderek ondan uzaklaşıyordu. İlerleyen yıllara çok büyük çaplı öğrenci eylemleri ve kent gerillacılığı damgasını basmaktaydı. 1966 darbesiyle işbaşına gelmiş olan askeri yönetim kendi denetiminde bir “sivilleşme” istemiyle 1973’te seçimlerin yapılacağını duyurmuş ve Peron’un kitle desteğinden yararlanma amacıyla da onunla uzlaşma yoluna girmişti.

Kasım 1972’de Arjantin’e dönen Peron siyasal ortamı kokladıktan sonra tekrar İspanya’ya geçti. Amacı ülkesine tam bir “kurtarıcı” pozunda geri dönüş yapabilmekti. Gerçekten de Haziran 1973’te Arjantin’e geldiğinde bir milyonu aşkın bir kalabalık kendisini karşılıyor, Peron ise Peronist hareketin sol kanadını tasfiye etmekle işe başlıyordu. Eylül 1973’te yapılan seçimler onu yeniden devlet başkanlığı koltuğuna oturtacaktı. Ne var ki değişmiş olan koşullar ve artık kendi yolunu tutmuş bulunan çeşitli devrimci hareketlerin varlığı ile birlikte, tepeden reformlarla halkı yatıştırma dönemi, eski “ılımlı” Peronizm dönemi artık geçmişte kalmıştı.

Peron artık eski Peron değildi. Bu dönemin Peron iktidarı, burjuva düzenin yeni gereksinimlerine ayak uyduran ve sol hareketi baskıyla dizginlemeye çalışan gerici bir iktidar niteliği taşıyacaktı. Peron’a eşlik eden kadın figürü de tamamen değişmişti. Eski karısı Evita çoktan ölmüştü ve şimdi üçüncü karısı gerici Isabel Peron’un dönemiydi. Juan Peron’un 1974’te ölümü üzerine onun görevini Isabel Peron devraldı. Ancak düzeni tehdit eden devrimci kabarmalar karşısında, Arjantin burjuvazisinin dirayetsiz ve halk tarafından sevilmeyen bir bayan Peron ile idare edebilmesi mümkün değildi.

Arjantin’de yıllar içinde daha da yol alan kapitalizmle birlikte finans kapitalin olgunlaşması aynen burjuva ordusunun üstyapılanmasına da yansımıştı. Artık burjuva düzeni tam anlamıyla karşı-devrimci bir saldırıyla, faşizmle korumaya talip bir ordu kurmayı vardı. Nitekim 1976 yılında Isabel Peron’u darbeyle devirip kurulan yeni askeri diktatörlük dönemi, Arjantin’de de faşizmin iktidarı anlamına geldi. Üç kişilik askeri cuntayı oluşturan kuvvet komutanları (Videla, Viola, Galtieri) sırayla devlet başkanlığını üstlendiler. 1976-82 arasında hüküm süren bu faşist dönem, işçi sınıfına, devrimci harekete ve binlerce devrimci ve emekçi insana kan kusturan bir dönem oldu. Yalnızca şu kadarını hatırlamak bile yeter; Arjantin’de askeri cunta döneminde işkencelerde katledilen ve kaçırılarak öldürülen insanların sayısı otuz binleri bulmuştur.

Arjantin’de faşist diktatörlüğün 1982’de Falkland/Malvinas adalarında hak iddia ederek İngiliz emperyalizmiyle savaşa tutuşması, onu daha da zayıflatan bir faktör olacak ve sonunu getirecekti. Savaş Arjantin’in yenilgisiyle neticelenince devlet başkanı Galtieri istifa etti. Onun görevini bir başka general üstlenmiş olsa da, askeri faşist diktatörlüğe kesin gidiş yolu görünmüştü. Muhalefetin artık geri döndürülemez yükselişi nedeniyle bir yıl içinde seçimlere gidileceği açıklandı. Ne var ki burjuvazi bu ülkede de geniş bir “toplumsal uzlaşma” hareketi yaratıp, başına da sosyal demokrat eğilimli Raul Alfonsin’i getirmiş ve böylece süreci kontrol altına almayı başarmıştı.

1983 Ekiminde yapılan seçimleri Alfonsin’in partisi Radikaller kazandı ve Alfonsin de devlet başkanı oldu. Alfonsin başlangıçta kitle muhalefetinin etkisini dikkate almak zorundaydı. Faşist iktidar döneminde ortadan “kaybolan” insanların yakınlarının, anaların, işkenceci generallerden hesap sorulması yönünde yürüttükleri mücadele etkili oldu. Neticede, cuntanın en önde gelen üç generali, Videla, Viola ve Galtieri de içinde olmak üzere askeri cunta yöneticileri mahkeme önüne çıkartıldılar. 1985 yılında yürütülen duruşmaların neticesinde pek çoğu ağır hapis cezalarına çarptırıldılar.

Alfonsin yönetimi parlamenter işleyişi güçlendirmek amacıyla ordu üst kademelerinde değişiklikler gerçekleştirdi. Askeri harcamalarda kısıntıya gidildi, üniversite özerkliğinin ve basın özgürlüğünün yeniden tesisi için yasal düzenlemeler yapıldı. Ne var ki burjuva parlamenter işleyiş yerleşip kitle hareketinden duyulan korku azalınca, Alfonsin kitle hareketinin istemlerinden çok burjuva ordusundan gelen tersine uyarıları dikkate alacaktı.

Burjuva yönetim, artık toplumsal barışın sağlanmasının gerektiği gerekçesiyle Aralık 1986’da yeni bir yasa çıkartıp, askeri rejim dönemine ilişkin soruşturmaların yürütülmesini sınırlandırdı. 1987 yılında işkencecilere af getiriliyor ve hüküm giymiş cuntacı generaller, Menem’in başkanlığı döneminde Ekim 1989’da çıkartılan genel afla serbest bırakılıyorlardı. Buna karşı “kayıp” anaları protesto eylemlerini yükselteceklerdi. Devrimci saflarda bu dönemin Arjantin’i, faşist cunta döneminde katledilen yakınlarının hesabını sorma mücadelesini sürdüren beyaz başörtülü anaların eylemleriyle hatırlanacaktır.

Şili

Latin Amerika’nın demokrasi mücadelesi bakımından ileri ve devrimci geleneğe sahip bu ülkesinde, içinde sosyalist ve komünist partilerin yer aldığı ilk halk cephesi deneyimi 1938’de yaşanmıştı. Aradan yıllar geçtikten sonra 1970 yılında Şili halkı yine bir halk cephesini iktidara getirecekti. Sosyalist, Komünist ve Radikal partileri içeren ve bazı Hıristiyan Demokratların da desteklediği halk cephesinin seçimleri kazanması sonucunda sosyalist Salvador Allende devlet başkanı oldu. Ve Unidad Popular (Halk Birliği) hükümeti kuruldu. Bir yıl sonra yapılan yerel seçimlerde Halk Birliği’nin aldığı oylar yüzde elliyi aşıyor, Şili ve dünya burjuvazisi ise uygulamalarından tedirgin oldukları bu iktidardan kurtulmanın yollarını döşemeye başlıyorlardı.

Sanayide devletleştirmelere ve kırsal kesimde tarım reformuna ağırlık veren Halk Birliği hükümeti bankaları kamulaştırmış ve sıra bakır madenlerine gelmişti. Bakır cevherleri Şili’nin en büyük zenginlik kaynaklarından biri olmanın yanı sıra ABD emperyalizminin de kârlı bir yatırım alanı idi. Tahmin edileceği gibi, Halk Birliği hükümetinin bakıra uzanan elini kırmak amacıyla yerli ve yabancı finans kapital alarm durumuna geçti. ABD Allende hükümetini düşürebilmek amacıyla çeşitli ekonomik ambargoları devreye sokarken, Şili burjuvazisi de Halk Birliği hükümetine artık hiçbir şekilde destek verilmemesi konusunda sınıf tavrını ortaya koymuştu. İşçi sınıfı ise devrimci önderliğe sahip bulunmadığından ve Halk Birliği’nin yenilgiye yazgılı reformist politikalarının bütünüyle etkisi altında olduğundan, burjuvazinin hamlesine kendi bağımsız sınıf tutumuyla karşılık veremedi.

Şili’de yerli ve yabancı finans kapitalin öncülüğünde gerçekleşen askeri faşist darbe, general Pinochet’nin faşist diktatörlüğünü işbaşına getirdi. Bu diktatörlük önemli bir gerçeği de sergiledi. Bir ülkede devrimci hareketin boyutları ne kadar yaygınsa ve bu hareket Şili halk cephesi örneğinde olduğu üzere iktidar olma deneyimi ile oyun oynamışsa, burjuvazinin ödettireceği fatura da o denli kabarık olacaktır. Şili’de faşizm, Allende de içlerinde olmak üzere yaklaşık 35 bin insanın katledilmesiyle iktidar oldu.

Pinochet cuntası, başkan Allende’nin çarpışarak öldüğü Başkanlık Sarayı’ndan başlayarak devrimciler cephesine karşı vahşice bir saldırı yürüttü. Şili’de faşist iktidarın işçi sınıfının yaşam ve çalışma koşullarına açıkça saldırarak, finans kapitale nasıl bir ekonomik gelişme imkânı bahşettiğini veya diğer uygulamalarını uzun boylu anlatmaya gerek yok. Bunların ne olduğu, ne anlama geldiği, Türkiye örneğinden çok iyi biliniyor. Türkiye’den farklı olan bir yön, iktidarının ilk yıllarında yaptırdığı sözde bir halk oylamasıyla kendisini 1978’e dek devlet başkanı seçtiren Pinochet’in, faşist iktidarın monolitik yapısını bozmaksızın 1988 yılını bulduğudur.

Şili örneği, faşizmin yalnızca sermayenin azgın saldırısıyla hafızalara kazınamayacağını, devrimci güçlerin direniş çabasının da asla unutulmaması gerektiğini hatırlatır. Şili’de faşist cunta beş bini aşkın devrimciyi bir stadyuma doldurmuştu. Bunlar arasında Şili’nin devrimci şarkılarının simgesi Victor Jara da bulunuyordu ve tüfek dipçikleri eşliğinde alelacele stadyuma tıkılan Jara’nın elinde gitarı da vardı. Bir şarkı söylemeye koyulan Jara’ya, subayların ateş açma tehdidine rağmen stadyumdaki diğer tutuklular da eşlik etmeye başladılar.

Öfkeden çılgına dönen subaylar Jara’nın ellerinin kırılması emrini verdiler. Gitarın sesi susmuştu ama şarkı devam ediyordu. Faşist subaylar dipçiklerle Jara’nın kafatasını parçaladılar ve diğer tutuklulara ibret olsun diye cesedini tribünlerin önüne astılar. Ama Jara’nın o stadyumda ölümden hemen önce yazıp bestelediği “Şili Stadyumu” adlı şarkısı tüm bir faşist diktatörlük dönemini aşıp günümüze uzandı. Şili’de, Türkiye’de, başka pek çok ülkede, faşizmin darağaçlarında ve zindanlarında işkence ve ölüme yiğitçe direnen devrimci insanlar son mesajlarında devrimci mücadeleye inançlarını haykırmışlardır.

Tarih bize şunu gösteriyor ki, bugüne kadar hiçbir devrim, ona inanmış insanlar cesur olmadığı için yenilgiye uğramış değildir. Burada sorun, tek tek kişiler düzeyinde ele alınabilecek bir cesaret ya da korkaklık sorunu değil, devrimci mücadelenin gereklerini yerine getirme kapasitesine sahip bir önderliğin olup olmadığıdır. Örneğin kişisel düzeyde ele alındığında, Allende de son anına dek kendi çizgisi içinde inançlarına dürüst kalmaya çalışmıştır. Ama biz Allende’nin kişisel tutumunu değil, o ve benzerlerinin temsilcisi oldukları sınıf tutumunu irdelemek, neticelerine bakmak zorundayız.

Allende, keskin komünist geçinip zoru gördüğünde sıvışanlara oranla cesur bir kişi olarak saygıyı hak etse bile, bu onun siyasal çizgisinin işçi sınıfını yenilgiye sürükleyen niteliğini değiştirmez. Öyle ya da böyle, neticede ilerleme potansiyeline sahip bir devrim, burjuva devletin silahlı kuvvetlerinin ellerine teslim edilmiştir. Böylece yolu açılan kılıç, neticede Allende’nin canını da almak istediğinde, o bir korkak gibi pısıp af dilememiş, dövüşerek ölümü seçmiştir. Ama bu kişisel onur, onun sınıf yanılgısını asla ve asla ortadan kaldırmaz. Zira sorun, onun hatasının bedelini kendi yaşamıyla ödeyip ödemediği değil, sınıfa neye malolduğudur.

Biraz da Şili’de Pinochet’nin faşist diktatörlüğünün sona eriş süreci üzerinde duralım. Pinochet’in devlet başkanlığı, başında bulunduğu faşist cuntanın baskı ve tehditleri altında gerçekleştirilen “halk oylaması” ile önce 1978’e ve daha sonra da 1980 yılına dek sürüp gitmişti. Fakat içten içe zayıflayan faşist iktidarın, sonunda bir halk ayaklanması ile tepetaklak olmaması için bir “yumuşama” sürecinin başlatılması da giderek kaçınılmaz hale gelmekteydi.

Pinochet, hazırlattığı yeni anayasanın Eylül 1980’de yapılan halkoylamasında kabulüyle birlikte, iplerin yine kendi elinde olmasını umduğu bir süreci başlattı. Yükselmesi olası halk muhalefetinin önünü kitlelerde yanılsamalar yaratıp kesebilmek amacıyla, “demokrasiye yavaş evrim” diye adlandırılan bir planın yürürlüğe konduğunu açıkladı. Bu planın bir parçası da, Pinochet’nin kendi devlet başkanlığı süresini 1988 yılına kadar uzatmış olmasıydı.

Ancak ilerleyen yıllarla birlikte Pinochet’in faşist iktidarının iç ve dış desteğini yitirdiği, görünürdeki monolitik yapısına rağmen içten çürüdüğü açıktı. Nitekim faşist diktatörlük karşıtı muhalefet zamanla güç kazanmaya başlamıştı. 1982-83 yıllarında yaşanan ekonomik bunalım faşist iktidarın durumunu zayıflatırken, açık kitle gösterileri de yükselmekteydi. İç ve dış burjuva güçlerin güdümlü bir parlamenter işleyişe geçilmesi için egemen kılmaya çalıştıkları plan Türkiye’dekiyle benzerlikler gösteriyordu. Ama Şili’de işçi hareketi ve devrimci kitle güçleri faşizmin çözülüş sürecinde Türkiye’ye oranla daha etkili bir mücadele sergilediler. Kitle eylemlerinin durdurulamaz gelişimi karşısında Pinochet 1984 yılında sıkıyönetim ilân edecekti. Faşist yönetim, baskıları artırarak ve sıkıyönetim tehditleriyle kaçınılmaz sondan kurtulmaya çalışsa da tarihin çarkını geri döndürmeye muktedir olamayacaktı.

Nitekim 1987 yılına gelindiğinde, Pinochet sıkıyönetimi kaldırmak ve siyasal partilerin kurulmasına izin vermek zorunda kalmıştı. Fakat hiç değilse kendi paçasını kurtarmak amacıyla devlet başkanlığını bir dönem daha uzatmak için yine halkoylamasına başvurdu, bu kez sonuç hayır idi. Pinochet, artık iktidarın sivillere devredileceğini açıklamak zorunda kalmıştı. Aralık 1989’da yapılacak seçimler öncesinde on yedi siyasal parti Demokrasi İçin Partiler Koalisyonu adlı bir seçim bloku oluşturdu. Seçimleri bu ittifakın desteklediği Hıristiyan Demokrat adayın kazanmasıyla Şili’de parlamenter işleyişe geçildi.