Navigation

İspanya’da Sarsılan Burjuva Krallık ve Cumhuriyet Talebi Üzerine

Geçmişten günümüze sarkan demokratik sorunları küçümsemek doğru değildir kuşkusuz. Ne var ki bu sorunlara kapsamlı, tutarlı ve kalıcı çözümler üretme yeteneğindeki tek sınıfın devrimci proletarya olduğunu asla akıldan çıkarmamak gerekir. Bugün dünya kapitalizmi emekçilere kriz ve emperyalist savaşlarla cehennem hayatı yaşatırken, sınıfın geniş kitlelerine gerçekleri anlatıp onları kendilerini bekleyen mücadeleye hazırlamaktan, işçi sınıfının öncüsünü bağımsız bir devrimci politik çizgide örgütleyip harekete geçirmekten ve kapitalizmi tüm dünya çapında yıkacak bir sosyalist devrim bilinciyle donatmaktan başka bir yol yoktur.

Haziran başında İspanya Kralının tahtını oğluna bıraktığını açıklaması, sayısız kentte büyük gösterilere vesile oldu. İspanya’nın dört bir yanında meydanları dolduran yüz binlerce insan, kral Juan Carlos’un tahttan çekilmesinin yeterli olmadığını haykırıp, krallığın tasfiyesini ve cumhuriyetin ilanını istediler. Bu doğrultuda, gösterilerde, cumhuriyet için referandum talebi dillendirildi. Özellikle solun hâkim olduğu birçok kentte, belediye binalarına ve yerel meclis binalarına cumhuriyet bayrakları asıldı.

“İspanya yarın cumhuriyet olacak”, “Felipe acele et, üçüncüsü geliyor”, “bir, iki, üç, bir kez daha cumhuriyet” gibi sloganlar, bir yandan cumhuriyet talebini net bir şekilde ortaya koyarken, diğer yandan göstericilerin kraliyet ailesini alaya alan mizah anlayışlarını da yansıtıyordu. Madrid’in ünlü Sol Meydanı, 2 Haziran günü, 40 binden fazla insanla doldu taştı. Barcelona, Valencia, Sevilla, Zaragoza, Bilbao ve Granada kentlerinde de büyük gösteriler düzenlendi. Granada kentindeki gösteride kraliyet bayrakları indirilerek yerine cumhuriyet bayrakları çekildi.

Krizin ayağa kaldırdığı yığınlar

Geniş kitlelerin cumhuriyet talebiyle sokaklara döküldüğü bu gösterilerin arka planında, 2008 krizinin yarattığı iktisadi ve sosyal yıkım bulunuyor. İspanya’da işsizlik resmi rakamlara göre yüzde 26’yı aşarak 6 milyon kişiye ulaşmış durumda. Gençlik içindeki işsizlik oranı ise yüzde 56 gibi muazzam boyutlarda. Şu anda 630 bin ailenin devlet yardımları da dâhil hiçbir geliri yok. Günde 10 avronun altında bir gelirle yaşamaya çalışan 3 milyon insan varken, 13 milyon kişi de sefalete sürüklenme tehdidiyle karşı karşıya.Bunların yanı sıra düşen ücretler ve artan çalışma süreleri, derinleşen yoksulluk, çaresizlik içerisindeki emekçilerin ülkeyi terk etmesiyle derin bir toplumsal soruna dönüşen dışarıya göç dalgası, kısıtlanan sosyal hizmetler, artan devlet terörü ve anti demokratik uygulamalar da emekçilerin tepkilerini körüklüyor.

Durum buyken, gelir dağılımındaki uçurumun giderek büyümesi, büyük sermaye çevrelerine devlet kasasından oluk oluk para akıtılması emekçi kesimlerde öfkeyi büyütüyor. Kraliyet ailesinin fertlerinin bu süre zarfında halkın acılarını umursamayan tutumları, ortaya çıkan yolsuzluklar ve yaşadıkları sefahatin çarpıcı görünümleri, krizle boğuşan emekçi kitlelerin kraliyet ailesine duydukları öfkeyi keskinleştiriyor. Özellikle gençlik içerisinde kapitalizme ve kraliyet rejimine duyulan öfkenin giderek arttığı tüm anketlerde ortaya çıkan temel olgulardan birini oluşturuyor. Bu yılın bahar aylarında tüm İspanya’yı saran milyonluk gösteriler düzenlendi. Yılın ilk iki ayında 184 grev yaşanırken, günde ortalama 27 protesto gösterisi yapıldı. Bir önceki yıla göre artan grevlerde “kaybolan iş saati” 2, 5 milyon saati aştı.

Siyasal kriz

Derin ekonomik kriz aynı zamanda siyaset sahnesinde de giderek büyüyen bir krizi besliyor. İspanyol kapitalizminin iki ana partisi olan sağcı Halk Partisi (PP) ve İspanyol Sosyalist İşçi Partisi (PSOE) son dönemde epey puan kaybettiler. Geçtiğimiz haftalarda yapılan Avrupa seçimlerinde bu iki partinin oyları büyük bir düşüş göstererek, 1978’deki “demokrasiye geçiş”ten bu yana ilk kez toplamda yüzde 50’nin altına inmiş bulunuyor. Stalinist KP’nin başını çektiği Izquierda Unida (IU – Birleşik Sol)üçüncü parti durumunda ve gücünü arttırıyor. Son dönemdeki halk hareketlerinin yarattığı itilimle birkaç ay önce kurulan Podemos (Biz Yapabiliriz)partisi ise son seçimlerde yüzde 8 gibi göreli büyük bir oy almayı başardı.

Geleneksel iki büyük partinin çöküş boyutlarındaki gerilemesi, toplumdaki sisteme olan güvensizliği anlatıyor. Krala ve monarşiye dönük artan tepkiler de bu genel toplumsal huzursuzluğun bir parçasını oluşturuyor. Geçmiş yıllarda büyük bir itibar ve güvene sahip olan monarşinin kurumları bugün büyük ölçüde gözden düşmüş durumda. Tüm bunlara Bask ve Katalonya bölgesindeki ulusal rahatsızlıklar ve yükselen federasyon talepleri de eklendiğinde, ülkenin siyasal rejiminde köklü değişiklikler yapılmasına dönük basıncın giderek arttığını görebiliyoruz.

Emekçilerin tepkilerini azaltmak ve monarşiye yeniden itibar kazandırmak için kralın tahtı oğluna devretmesinin egemen sınıf içerisinde aslında uzun süredir tartışıldığı söyleniyor. 25 Mayısta yapılan seçimlerde düzenin iki ana partisi olan PP ve PSOE’nin ciddi bir güç kaybına uğraması, buna mukabil sol eğilimlerin güç toplaması, bu feragat planının hızlandırılmasına yol açmış gözüküyor. Halkın üçte ikisinin çekilmesini talep ettiği kral Juan Carlos, tahtı kendi isteğiyle bırakıp oğlu Felipe’ye devretmekle kraliyet rejimini kurtarmaya çalışsa da, yaşanan krizin yarattığı derin yıkım, kraliyetin itibarını yeniden güçlendirmenin hiç de kolay olmadığına işaret ediyor. El Mundo gazetesinde yayınlanan bir ankete göre, Franco sonrası dönemde ilk kez, halkın yarıdan fazlası monarşinin tümüyle kaldırılmasını istiyor.

Cumhuriyet talebi

Başta Podemos ve Birleşik Sol (IU) olmak üzere çeşitli sol eğilimler, kraliyetin lağvedilmesi için referandum yapılmasını istiyorlar. Kuşkusuz ki monarşinin lağvedilmesi talebi, son derece haklı ve savunulması gereken demokratik bir taleptir. Ne var ki, reformist sol monarşinin yıkılmasını düzen içi araçlara bağlamakta, proleter devrimi gündem dışına itmekte ve üçüncü cumhuriyeti burjuva bir temelde tasavvur etmektedir. Oysa dünya krizinin ağır darbeleri altında ezilen bir ülkede, emekçiler devrimci potansiyeller barındıran bir seferberlik içerisindeyken, komünistlere düşen görev, bu mücadelenin proleter bir devrim aracılığıyla sosyalist bir cumhuriyete doğru yönlendirilmesidir. Bu hedeften kopartılmış bir cumhuriyet talebi kitlelerde sisteme karşı biriken öfkenin düzen sınırları içine akıtılması anlamına gelecektir. Reformist sol hedef tahtasına doğrudan kapitalizmi oturtmak yerine, kapitalist doğasından soyutlanmış bir monarşiyi hedef haline getirmekle, sorunu devletin biçimine indirgemekte ve devletin burjuva sınıfsal öz ve tabiatını gözlerden saklamaktadır.

Bu reformist ve uzlaşmacı tutumlar, İspanya tarihinde ağır ve trajik yenilgilerle yeterince test edilmiştir. 1930’larda sosyal-demokratlar ve Stalinistler, burjuva demokratik devrim tamamlanana kadar sosyalizm mücadelesinden uzak durulmasını savunan yaklaşımları benimsemişler ve bu aşamacı ve sınıf uzlaşmacı yaklaşımlar “İkinci Cumhuriyet”in (1931-1939) faşist karşı-devrimle ezilmesinde belirleyici bir rol oynamıştı. Bugün monarşiyle bir sorunları olmadığını açıklayan PSOE ve PP gibi burjuva partiler, yükselen tepkiler karşısında rejimin itibarını korumak için Juan Carlos’u gözden çıkarıp“yaşasın yeni kral” çizgisinde nasıl birleşiyorlarsa, yarın kitle hareketi kapitalist sistemi tehdit edecek bir noktaya geldiğinde, burjuva düzeni kurtarmak için monarşiyi gözden çıkarmak zorunda da kalabilirler.

Dolayısıyla cumhuriyet talebinin yarın burjuva düzenin sağlamlaştırılması yönünde suiistimal edilmesinin önüne geçebilmek için, yeni cumhuriyetin kapitalizmin tasfiyesine girişen bir işçi-emekçi devleti olarak, bir sosyalist cumhuriyet olarak formüle edilmesi belirleyici bir önem taşımaktadır. 19. ve 20. yüzyıl Avrupa sınıf mücadeleleri tarihi bu gerçeği açıkça ortaya koymaktadır. Avrupa’nın mevcut siyasal haritasına şöyle bir gözatmak ve onu bu noktaya getiren siyasal/sınıfsal dinamikleri hatırlamak bu bakımdan yararlı ve öğreticidir.

Kokuşmuş krallıklar ve burjuvazinin ikiyüzlülüğü

Avrupa’da 12 ülkede krallıklar halen devam ediyor. Küçük kent devleti niteliğindekileri bir tarafa bıraksak bile, Britanya, İsveç, Norveç, İspanya gibi büyük topraklara ve ekonomilere sahip olan ülkelerin yanı sıra Hollanda, Belçika ve Danimarka gibi, dünya kapitalist sistemi içerisinde önemlice yerler tutan ülkelerde de monarşiler meşruti (anayasa ve parlamentolu) bir temelde varlıklarını koruyorlar. Hiç kuşkusuz ki sözkonusu kraliyet aileleri egemen burjuva sınıfın bir parçası durumundadırlar. Hepsi de tamamen burjuvalaşmış bu monarşiler geçmişten farklı olarak feodal toprak mülkiyetine değil, kapitalist özel mülkiyete dayanmakta, büyük bir sınaî ve finansal zenginliğin üzerinde oturmaktadırlar.

Burjuva demokrasisinin hüküm sürdüğü bu ülkelerde, olağan dönemlerde, monarşiler göstermelik ya da sembolik bir kurum olmanın ötesine geçmemektedir. Monarşilerin sembolik de olsa varlığını korumasında, burjuvaziyle monarşiler arasındaki tarihsel uzlaşmanın yanı sıra, İkinci Dünya Savaşı sonrası uzun kapitalist büyüme döneminde Avrupa ülkelerindeki sınıf savaşımının sertliğini kaybetmesi de önemli bir rol oynamıştır. Avrupa’daki bu“barışçıl büyüme” döneminde, işçi bürokrasisinin (sendikal bürokrasi artı sosyalist/komünist parti önderlikleri) sınıfa apaçık ihanet temelinde dört elle sarıldığı sınıf uzlaşmacılığı çizgisi nedeniyle, burjuva rejimler büyük toplumsal ve siyasal krizlerden uzak kalmayı ya da bu tür krizleri bir şekilde savuşturmayı becermişlerdir. Bu nedenle monarşilerin gerektiğinde rol üstlenebileceği olağanüstü durumlar pek ortaya çıkmamış, sembolik rollerle yetinen monarşiler tekelci sermayeyle tamamen entegre olmuşlardır. ABD’nin SSCB ile yürüttüğü Soğuk Savaşın bir gereği olarak bu Batılı emperyalist kampı mümkün olduğunca güçlü ve birlik içinde tutma çabası, monarşilerin ve faşist rejimlerin desteklenmesi anlamına gelmiştir. Nitekim İspanya, İkinci Dünya Savaşının ardından bir süre boyunca Batı dünyasından belli ölçülerde dışlanmışken, Soğuk Savaşın sertleşmesiyle, bu “izolasyon” kaldırılmış, faşist Franco İspanyası BM’ye üye olmuş, ardından monarşik İspanya NATO’ya dahil edilmişti.

Bugün eşitliğin, demokrasinin, uygarlığın ve evrensel değerlerin temsilcisi olarak göklere çıkarılan AB’de, bir düzine monarşinin halen varlığını sürdürmesi, burjuvazinin ikiyüzlülüğünün çok tipik bir göstergesidir.Bir tarafta tüm insanların eşitliğini vaaz eden burjuva insan hakları beyannamesi, diğer yanda birilerinin daha doğuştan diğerlerinden daha üstün olduğu, “kan hakkı”nın ve soyluluğun kâğıt üzerinde bile olsa devam ettiği aristokrasi. Ne denli sembolik olurlarsa olsunlar bu monarşilerin varlığı, burjuvazinin ikiyüzlülüğünün, korkaklığının ve uzlaşmacılığının tarihsel anıtları olarak Avrupa’nın kalbine dikilmiş durumdadır. Diğer taraftan bu monarşilerin, ulusal birlik duygusunun oluşturulmasında önemli bir yer işgal ederek gerici bir araç olarak kullanıldığını da unutmamak gerekir. İngiliz ve Japon monarşileri, İkinci Dünya Savaşı boyunca emperyalist katliamın sürmesinde önemli bir rol oynamışlar, milyonlarca insan kraliçe ve imparatora bağlılık yeminlerinin ardından birbirlerini boğazlamak üzere savaş alanlarına sürülmüşlerdi. Benzer şekilde yarım milyondan fazla insanın öldüğü 1936-1939 İspanya İç Savaşında, faşist General Franco’nun cumhuriyete karşı yürüttüğü savaş, kraliyet ailesi ve kilisenin kutsaması altında yürütülüyordu.

Günümüzde ileri kapitalist ülkelerde monarşinin sembolik de olsa varlığını sürdürmesi, burjuvazinin ilericilik, eşitlik ve aydınlanmacılık gibi tarihsel değerlere çoktan ihanet ettiği anlamına geliyor. Kapitalizmin tarih sahnesine çıkmasıyla yükselen burjuva sınıfla feodal aristokrasi arasında siyasal egemenlik savaşımı, Fransa gibi birkaç istisna dışında, büyük bir uzlaşmayla sonuçlanmış, hemen tüm kapitalist ülkelerde burjuvazi devrimci-demokratik değerlere ihanet ederek aristokrasiyle uzlaşmıştır. Bu uzlaşmanın sonucu olarak feodal aristokrasi burjuvalaşırken, burjuvazi siyasal hegemonyasını kurmuş ama monarşilere de parlamenter demokrasiler içerisinde sembolik bir yer ayırmıştı.

Bugün Avrupa’daki demokratik cumhuriyetler varlıklarını aslında burjuva devrimciliğine değil, proleter devrimci ayaklanmalara borçludurlar. Fransa’daki 1789 burjuva devrimine rağmen, monarşi defalarca restore edilmiş, Fransız monarşisine bir daha ayağa dikilmemek üzere son darbeyi vuran 1871 Paris Komünü olmuştur. Alman İmparatorluğunu deviren de yine Alman burjuvazisi değil, 1918’deki proleter ayaklanma idi. Avusturya-Macaristan İmparatorluğu da aynı yıllardaki proleter devrimlerle yıkılıp dağılmış ve yerine cumhuriyetler kurulmuştu. Keza Avrupa gericiliğinin kalelerinden Çarlık Rusyası da 1917 Şubatındaki işçi ayaklanmasıyla tarihe karışmıştı.

18. ve 19. yüzyıla damgasını vuran burjuva devrimlerin eşitlik, özgürlük ve kardeşlik sloganlarının üzerine yazıldığı cumhuriyet bayrağını burjuvaziye terk ettiren neydi? Giderek büyüyen bir işçi sınıfı ve onun kendi bağımsız sınıf çıkarları temelinde ayağa kalkması. O andan itibaren, burjuvazi elindekini korumak için monarşiyle uzlaşmış ve proleter devrim tehdidine karşı onunla gerici bir ittifak kurmuştur. Yine o andan itibaren cumhuriyet bayrağı işçi sınıfının elinde yükselmiştir: 1848 devrimlerinde sosyal bir cumhuriyet sloganıyla, Paris Komünü’nün ardından ise sosyalist bir cumhuriyet hedefiyle!

Geçmişten günümüze sarkan demokratik sorunları küçümsemek doğru değildir kuşkusuz. Ne var ki bu sorunlara kapsamlı, tutarlı ve kalıcı çözümler üretme yeteneğindeki tek sınıfın devrimci proletarya olduğunu asla akıldan çıkarmamak gerekir. Bugün dünya kapitalizmi emekçilere kriz ve emperyalist savaşlarla cehennem hayatı yaşatırken, sınıfın geniş kitlelerine gerçekleri anlatıp onları kendilerini bekleyen mücadeleye hazırlamaktan, işçi sınıfının öncüsünü bağımsız bir devrimci politik çizgide örgütleyip harekete geçirmekten ve kapitalizmi tüm dünya çapında yıkacak bir sosyalist devrim bilinciyle donatmaktan başka bir yol yoktur.

Demokrat kral aldatmacası

İspanya’da 1873’de ilan edilen Birinci Cumhuriyet bir yıl sonra bir askeri darbeyle yıkılmış ve monarşi restore edilmişti. Birinci Dünya Savaşını takip eden dönemde monarşinin giderek azalan itibarını telafi edebilmek için General Primo de Rivera askeri diktatörlüğünü ilan etmişti. Bu diktatörlüğünün devrilmesiyle İkinci Cumhuriyet 1931’de kurulmuş ve diktatörle işbirliği içindeki kral 13. Alfonso sürgüne gönderilmişti. İspanyol burjuvazisinin desteğini alan General Franco’nun 1936’da başlattığı iç savaşı kazanarak kurduğu faşist rejim, 1947’de monarşiyi restore etmiş ve Franco bugün tahtı bırakan Juan Carlos’u 1969’da kendisinden sonra devletin başına geçecek kişi olarak sunmuştu. Franco’nun 1975’de ölümünün ardından Juan Carlos devlet başkanı ve kral oldu.

Franco diktatörlüğünün yıkılışında işçi sınıfının geniş kitle seferberliği belirleyici bir rol oynamıştı. Ancak sosyalist partinin yanı sıra İspanyol Komünist Partisinin reformist önderliklerinin burjuva düzen güçleriyle uzlaşması temelinde gerçekleştirilen “demokratik geçiş” aldatmacası, devrimci sınıf hareketini sekteye uğrattığı gibi, faşist diktatörlüğün işlediği suçları dokunulmaz kılmış ve İspanya’daki ezilen uluslar üzerindeki baskıları devam ettirerek zora dayalı birliğin ordunun himayesinde devamını sağlamıştı.

Bu süreçte burjuvazinin ve reformist solun kral Juan Carlos’un “demokrasiye geçişteki olumlu rolüne” dair dile getirdikleri iddialar büyük bir yalandan ibaretti. Sözümona sosyalist PSOE’nin lideri ve eski başbakan Zapatero, “parlamenter demokrasinin monarşiye ve özellikle de Juan Carlos’un kişisel kariyerine bağlı olduğunu” söyleyerek partisinin bu yalanı yaymaktaki rolünü saklama zahmetine bile girişmiyordu. 1981’deki darbe girişimindeki rolü halen örtbas edilmekteyken, kral hâlâ anti-demokratik anayasal yetkileri elinde tutmaktadır. Bu yetkiler arasında, parlamentonun çıkardığı yasaları veto etmek, ordunun başkomutanlığı, sıkıyönetim ve olağanüstü hal ilan etme gibi yetkileri de bulunmaktadır.

Kaynak: 
Marksist Tutum, Temmuz 2014, no:112