Navigation

Arap Halkları İsyanda, Çözüm İşçi İktidarında

Arap coğrafyasında halk kitleleri uzun yıllar boyunca kendilerine reva görülen katmerli sömürü, baskı, yasakçılık ve aşağılamaya karşı büyük bir coşku ve enerjiyle ayağa kalkmış bulunuyorlar. Tunus’ta ve Mısır’da, özellikle gençlerin başını çektiği halk kitleleri, düzenin acımasız kolluk güçlerine karşı gözlerini budaktan sakınmayarak savaşıyorlar ve bu uğurda şimdiden yüzlerce ölü, binlerce yaralı vermiş durumdalar. Ama düzen güçlerinin bu karşı-devrimci vahşi saldırıları da, verilen kayıplar da kitlelerin gözünü korkutabilmiş, onları geri savurabilmiş değil. Büyük sermaye medyası tüm dünyaya genel olarak Tunus ve Mısır’da büyük bir kaos ve korku varmış gibi göstermeye çalışsa da, Mısır sokaklarında kitleler neşe içinde kendi yarattıkları özgürlük havasını soluyorlar.

Kitle hareketinin yaygınlığı, gözüpekliği, dinamizmi, talepleri ve çok kısa süre içinde aldığı mesafe, isyanın derinlerden geldiğini ve devrimci karakterde bir süreçle karşı karşıya olduğumuzu gösteriyor. Onyıllardır açık baskı rejimleri altında sindirilmiş halklar, tek bir kıvılcımla hızla korku duvarını aşmışlar ve cesaretle düzenin korku sembolü kalelerine hücum etmişlerdir. Mermiler, coplar, gazlar, kitle hareketini durduramadığı gibi, olağanüstü haller, sokağa çıkma yasakları, tutuklamalar, telefon, internet ve diğer iletişim araçlarının kesilmesi gibi baskı tedbirleri de boşa çıkarılmış, direniş yaygınlaşmıştır. Diğer taraftan her iki ülkede de bazı kent ve mahallelerde emekçiler saldırı ve yağmalara karşı özsavunma komitelerini kurmuşlar, bunun yanı sıra kimi kamu hizmetlerini de bizzat kendi ellerine almışlardır. Ayrıca fabrika işgalleri ve grevler de kendisini göstermeye başlamış, genel grev çağrıları gündeme gelmiştir. Hatta, geniş halk kitlelerinin katıldığı her gerçek kalkışmada olduğu gibi ordu ve poliste bölünmeler yaşanmaktadır.

Hareketin, sınırlı kapsamda, anlık bir parlama olmadığını gösteren bir başka yön, düzenin şimdiye kadarki tüm yatıştırma amaçlı manevralarını boşa çıkarabilmiş olmasıdır. Örneğin Tunus’ta emekçi kitleler, diktatör Bin Ali’nin reform vaatlerine ve hükümet değişikliği hamlelerine kanmayarak, hem diktatörü defetmeyi başarmışlar, hem de arkasından devreye sokulan ve muhalif görünümlü isimlerle süslenmiş yeni hükümet kombinasyonlarına izin vermemişlerdir.

Bu hususların altını, sadece devrimci kitle seferberliklerinin tarihte kaldığını söyleyenlere karşı değil, burjuva medyada sergilenen tutumlara karşı da çizmek gerekiyor. Bu tutumun bir ayağını halk isyanını karalamaya ve korku salmaya dönük çarpıtmalar oluşturuyorsa, öteki ayağını da süreci sulandırmaya dönük yaklaşımlar oluşturmaktadır. Kitleler işsizlik, yoksulluk, devlet terörü gibi son derece yakıcı, hakiki sorunlar temelinde ayağa kalkmış ve kan dökülmüşken, söz konusu medya, Tunus ve Mısır’da yaşananları geçtiğimiz yıllarda değişik ülkelerde gözlemlenen “renkli devrim” süreçleriyle aynı kefeye koymaya çalışmaktadır. Tunus’taki sürece hemen “Yasemin devrimi” yakıştırması yapılması, “internet devrimi” tartışmaları bu sulandırma girişiminin görünümleridir. Bu cıvıklıklar tümüyle ideolojik propagandadır. Emperyalist güçlerin, kendi kontrollerindeki medya aracılığıyla, süreci elden geldiğince kontrol altına alma, yönlendirme çabalarının bir ayağıdır.

Kitleler açık biçimde yoksulluğa, işsizliğe, sefalete, tepelerindeki çıplak baskı rejimlerine ve hiçe sayılmalarına karşı isyan etmiş durumdalar. Tunus’ta da Mısır’da da akıllarda en çok yer eden sloganın “Ekmek, Özgürlük, İnsanlık Onuru!” olması bunu açıklıkla anlatıyor. İsyanın kapsamı ve boyutları bir yana, bu ve benzeri daha birçok slogan ve talep de, genelde Müslüman halklar ve Arap halkları hakkındaki önyargıları boşa çıkarmaktadır. Kimi sol kesimlere de sızmış olan Batı-merkezci bakış açısı, bu halkları ilerici taleplerle inisiyatif almaya yeteneksiz halklar olarak görmeye eğilimlidir. Bu çarpık bakış açısı, İslam diniyle gericiliği otomatik biçimde özdeşleştirerek bu bölgelerdeki her kitle hareketini “İslamcılar geliyor” paranoyası altında değerlendirme körlüğü içindedir.

Ortadoğu ve Arap halkları da dünyanın her yerinde olduğu gibi kapitalizmin yarattığı evrensel sorunlardan mustaripler ve yine bu sorunlara evrensel çizgiler içinde tepki verme yeteneğindeler. Diğer yandan şu ana kadarki gelişmeler, Tunus ve Mısır’daki isyan sürecinin İslamcılar tarafından başlatılmadığını ve onların kontrolü altında olmadığını gösteriyor. Mısır’da oldukça yaygın ve etkili bir örgütlenmesi olduğu söylenen Müslüman Kardeşler gösterilere gecikerek katılmış ve tümüyle kendisi dışında gelişen bu büyük kalkışmaya hazırlıksız yakalanmış durumda. Tarihte pek çok örnekte görüldüğü gibi, örgütlü politik aktörler bu tür büyük kitle kalkışmalarının gerisinde kalırlar. Ancak elbette tüm politik unsurlar gibi onlar da sürece adapte olmaya ve süreci kendi hedefleri doğrultusunda etkilemek üzere çaba harcamaya başlamışlardır.

Önceleyen süreç ve Mısır’ın önemi

Bu yeni isyan dalgası münferit değildir. Yaklaşık olarak 2000’li yılların başından bu yana dünyanın değişik bölgelerinde kendini gösteren isyan ateşinin yeni bir harlanışıdır. Bu dalga, kapitalizm uzun bir dönem boyunca yeryüzü üzerinde kibirle zafer yürüyüşü yaparken, geniş emekçi kitlelerde biriken ıstırabın ve öfkenin bir dışavurumudur. Bu ateş önce Latin Amerika’da birçok ülkede birbirinin peşi sıra yükselmiş, daha sonra, o denli şiddetli biçimde olmasa da, başta Yunanistan’da olmak üzere Akdeniz havzasının kuzeyinde, yani güney Avrupa ülkelerinde kendisini göstermişti. Şimdi ise Akdeniz havzasının güneyine, yani Kuzey Afrika’ya inmiş bulunuyor. Ateş aynı ateştir, süreç aynı süreçtir. Kapitalizm uluslararası işbölümünü derinleştirip geçmişle kıyaslanamayacak ölçüde bütünsel bir dünya ekonomisi yarattığı ve bu maddi temel üzerinde her türlü etkileşimi daha da kolaylaştırdığından, benzer süreçleri dünyanın başka yerlerinde de muhakkak ki göreceğiz.

Öte yandan hatırlatmak gerekiyor ki, özellikle Mısır söz konusu olduğunda, bu patlamanın öncü sarsıntıları da açık biçimde mevcuttu. Mısır’da Mübarek rejimine karşı son yıllarda çok çeşitli protestolar yapılmaktaydı. Çoğu başarılı olan sayısız grevlerden tutun, Irak’ın işgaline karşı protestolara, Mübarek rejiminin Filistin sorununda takındığı İsrail yanlısı tutumu protestolara, Filistin halkıyla dayanışma eylemlerine, hileli seçimlere karşı protestolara kadar, Mısır halkı adeta bugünlere hazırlanmaktaydı.

İsyan ateşinin Arap coğrafyasına ulaşmış olması başlı başına büyük önem taşımaktadır. Ortadoğu coğrafyası demek olan bu coğrafya, dünya emperyalist sisteminin çelişkilerinin özellikle yoğunlaştığı canalıcı bir bölgedir. Hele bu coğrafyanın kalbi konumundaki Mısır’ın hızla isyanın da kalbi noktasına gelmesi özellikle önemlidir. Zira uzman kılığındaki düzen sözcülerinin de itiraf ettikleri gibi, 85 milyonluk nüfusuyla en kalabalık Arap ülkesi olan Mısır, Arap egemenleri açısından olduğu gibi, tüm Arap halkları için de büyük bir ağırlık merkezi ve temel bir referans noktasıdır.

Tam da Mısır’ın önemi nedeniyle, emperyalist merkezler bugünlerde kesintisiz acil durum mesaisi yapıyorlar. Sistem için hayati önem taşıyan Mısır gibi bir ülkede protestoların birkaç gün içinde hızla kalkışma boyutuna sıçraması bu merkezlerde alarm zillerini çaldırmış durumda. Kapitalist düzenin tehlikeye düşmemesi, sürecin düzen dışı kanallara akmaması için var güçleriyle çalışıyorlar. Bir yandan ordu şefleriyle ve rejimin diğer unsurlarıyla sürekli olarak görüşmeler yaparken, diğer yandan utanmadan demokrasi ve itidal çağrılarında bulunuyorlar. Şimdiye kadar besleyip büyüttükleri Mübarek rejimiyle aralarına mesafe koyuyormuş gibi yapıyorlar. Dünya emekçi halklarının acı tecrübeleriyle sabit olduğu üzere her yolu deneyerek devrimci dalgayı kırmaya ve yolundan saptırmaya çalıştıklarına şüphe yok.

Tehlikeler

Rejime yönelik cesur ve güçlü ataklar yapan kitle hareketinin en büyük dezavantajı genel örgütsüzlük, devrimci önderlik eksikliği ve politik programdan yoksunluktur. Yine de geniş emekçi yığınlar sınıf içgüdüleriyle diktatörlerin ve onun tanınmış adamlarının manevralarına kanmamayı şu ana dek başarmışlardır. Örneğin Tunus’ta Bin Ali’nin reform vaatlerine ve hükümet değişikliği hamlelerine kanmayarak, hem diktatörü defetmeyi başarmışlar, hem de arkasından muhalif görünümlü isimlerle süslenmiş yeni hükümet kombinasyonlarına izin vermemişlerdir. Bu bağlamda devrimci sürecin daha birçok meziyeti bulunuyor.

Ancak bütün bu süreç, sonunda, eski düzenin pisliklerine bulaşmamış ve halkın sempatisini kazanan “temiz yüzler” eliyle, diyelim yeni bir anayasa altında, sınırlı bir burjuva demokrasisi yoluna hapsedilebilir. Bu da kitleleri harekete geçiren sorunların çözümsüz kalması ve özlemlerinin karşılanmaması anlamına gelir. Kapitalizme dokunmadan işsizlik ve yoksulluk sorunu çözülemeyeceği gibi, tepeden tırnağa baskı aygıtı olarak örgütlenmiş burjuva devlet makinesine ciddi darbeler vurmadan özgürlük adına anlamlı bir adım da atılamaz. Aslında emekçi kitleler içgüdüleriyle bunun yolunu da belli ölçüde göstermiş durumdalar. Örneğin Mısır’da kitleler son derece sağlıklı bir içgüdüyle Mübarek’in terör aygıtının ana üssü konumundaki içişleri bakanlığı binasını hedef almışlardır. Diğer taraftan birçok mahallede emekçiler saldırı ve yağmalara karşı özsavunma komitelerini kurmuşlardır.

Benzer şeyler yine yolsuzluk ve çürümüşlük bahsinde de geçerlidir. Yolsuzluk ve çürümenin bu ülkeleri sarıp sarmalayan çok ciddi sorunlar olduğuna şüphe olmasa da, süreci asıl olarak bu sorunlara odaklayan bir yönelim, bunları üreten kapitalizm sorununun ve emperyalizmle ilişkiler sorununun gözden kaçırılmasına yol açar.

Ayağa kalkan emekçi kitlelerin kapitalizmi tasfiye edecek ve kendi iktidarlarını kurabilecek düzeyde bir enerjiye sahip oldukları açıktır. Kitlelere pratikte kılavuzluk edebilecek devrimci bir önderlik, kesinlikle hareketi emekçi kitlelerin öz-örgütlülükleri temelinde kendi iktidarını kurmaya ve kapitalizmi tasfiye doğrultusunda adımlar atmaya yöneltebilir.

Ancak bu yolda çalışacağı umulabilecek olan sosyalist kimlikli unsurlara baktığımızda, kitle hareketinin ortaya koyduğu tüm potansiyellere rağmen, bunların sosyal soslu parlamenter bir burjuva demokrasisi perspektifiyle hareket ettiğini görüyoruz. Mısır için henüz elde veri bulunmamakla birlikte Tunus’ta bu durum açıkça görülmektedir. Burada ismi en çok öne çıkan Maocu ve Enver Hocacı gelenekten gelme Tunus İşçi Komünist Partisi’nin verdiği mesajlar olsun, bu partinin de içinde olduğu çeşitli sol örgütlerin oluşturduğu yeni cephenin (14 Ocak Cephesi) yayınladığı kuruluş bildirgesi olsun, tam da bu doğrultudadır. Esasen Stalinizmin aşamalı devrim anlayışı ile yetişmiş bu yapıların, süreci burjuva demokrasisi kanalına sokma perspektifiyle hareket etmeleri şaşırtıcı değil. Dahası, Tunus İşçi Komünist Partisi’nin orduyu cici gösteren mesajlar vermekten geri durmadığını da hatırlatalım.

Bin Ali rejiminin temsilcileri “ayıklandığında” ve burjuva demokrasisi doğrultusunda birtakım anayasal değişiklikler yapıldığında, bu unsurların, niyetleri ne olursa olsun, Tunus’ta kapitalizmin restorasyonunun taşıyıcısı konumuna düşecekleri açıktır. Egemenler eski düzenin pisliklerine karışmamış ve dolayısıyla geniş emekçi kitlelere satabilecekleri temiz yüzler olarak bu unsurlardan da yararlanmayı düşüneceklerdir.

Yeni adaylar arasında, liberal yüzlerin, ılımlı İslamcıların, yıpranmamış türde Nasırcıların da olacağına şüphe yoktur. Nitekim Mısır’da Uluslararası Atom Enerjisi Ajansı’nın eski başkanı Baradey’in ismi ön plana çıkarılmaktadır. Baradey’in emperyalistlerin gözdesi bir liberal olduğu biliniyor.

Mısır’da kitle hareketi Mübarek’in gitmesine aşırı ölçüde odaklanmış gibi görünmektedir ki, bu ciddi bir risktir. Kendiliğindenliğin sınırları ve kapsamlı bir politik program eksikliği burada kendisini açıkça duyurmaktadır. Bu nedenle kitle hareketinin istimini koruyacak çok daha geniş bir talepler dizisine, yani emekçi kitlelerin gerçek özlemlerini billurlaştıracak net bir devrimci programa ihtiyaç olduğu açıktır.

Diğer taraftan, sürecin sınırlı bir parlamenter demokrasi mecrasına akıtılmasından daha ciddi tehlike, ordunun karşı-devrim gücü olarak devreye girmesidir. Tunus’ta da Mısır’da da ordu sokakta gösteri yapan kitlelere genel olarak saldırmıyor, kötü adam rolünü polise bırakıyor, tarafsızmış rolü oynuyor ve böylece kitlelerin sempatisini kazanmaya çalışıyor. Bu, egemenlerin çok sinsi bir taktiğidir ve yürümekte olan devrimci süreç için mevcut aşamanın ve yakın vadenin en büyük tehlikesidir.

Ordu bir darbe yapmayacak olsa bile, süreç güdük bir parlamenter demokrasi mecrasına akıtılırsa, bu temelde kurulacak yeni rejimin, zaten geleneksel olarak güçlü olan orduya dayanacağına şüphe yoktur. Ordunun kitle seferberliği sürecinden yıpranmamış çıkması böylesi bir rejimin tesisini kolaylaştıracaktır.

Bu tehlikeler mevcut olmakla birlikte, bu sürecin toprağa yeni tohumlar ekmekte olduğunu, yeni süreçleri mayaladığını da unutmamak gerekiyor. Yakın vadede Tunus ve Mısır’da ne yaşanırsa yaşansın, bu ülkelerde devrimci sosyalist fikirlerin canlanacağı ve bu temelde yeni yeni kadroların ortaya çıkacağı muhakkaktır. Dolayısıyla süreç önderlik sorunu nedeniyle önemli bir handikapa sahipse de, diyalektik olarak sürecin kendisi de, bu sorunun çözümü için geçmişe göre daha elverişli bir ortam ve olanaklar doğurabilir.

2000’li yıllarla birlikte içine girilen kapitalizmin tarihsel bunalımı ve yeni sınıf mücadeleleri döneminde, Tunus ve Mısır’daki halk isyanlarıyla yeni bir sayfa açılmıştır. Bu sayfa sadece Tunus ve Mısır’la kapanmayacaktır. Buralardaki emekçi kardeşlerinin korku duvarını yıktığını gören diğer Arap halklarında ve civar ülkelerde sınıf mücadelesinin yeni yükselişlerinin yaşanması büyük olasılıktır. Nitekim Ortadoğu’nun diğer ülkelerinde başlayan hareketlilik ve Ürdün kralının isyan korkusuyla hükümeti görevden alması bunun bir göstergesidir. Kapitalizmin krizinin ve tüm dünyada emekçi kitlelere saldırısının sürdüğü düşünüldüğünde, çok uzak olmayan bir gelecekte, Asya halkları da bu sürece yeni sayfalar ekleyeceklerdir.

Türkiye’nin de içinde olduğu bu coğrafyada yaşanacak yeni sınıf mücadeleleri tüm politik atmosferi değiştirecektir. Bu da sınıf devrimcilerinin daha büyük bir azimle çalışmasını gerektirmektedir. Zira işçi sınıfı ve emekçi kitleler içine kök salmış devrimci bir öncü örgütlenmeyi bu tür devrimci kalkışmaların öncesinde var etmenin hayati önemi bir kez daha görülmektedir.