Navigation

Ortadoğu ve Kuzey Afrika'da Reform Süreçleri

Ortadoğu ve Kuzey Afrika’daki Arap ülkelerini saran kitle ayaklanmaları ve bu temelde işleyen değişim süreci devam ediyor. Dünya ekonomisi ve siyaseti açısından son derece hassas ve önemli bir bölge olan bu bölgede yaşananların doğru bir perspektifle ele alınması Marksistler açısından özellikle önem taşımaktadır. Zira hangi perspektiften bakılacak olursa olsun tarihsel olarak önemli bir dönüm noktasından geçildiği ve bu dalganın kısa vadedeki sonuçlarından bağımsız olarak bölgede yeni bir dönemin açıldığı açıktır. Evvelce de vurguladığımız gibi, önümüzdeki dönemde bu bölgede yaşanacak toplumsal-siyasal mücadeleler ve bu ülkelerde ne tür rejimlerin tesis olacağı, burjuva siyaset dünyasının olduğu kadar devrimcilerin de ilgi odağında olacaktır.

Hatırlanacağı üzere, Marksist Tutum sayfalarında, Mübarek’in devrilmesiyle birlikte sürecin genel olarak yeni bir evreye geçtiği değerlendirmesini yapmıştık. Şimdilerde ise, Arap coğrafyasını saran bu isyan dalgası Suriye’ye sıçramıştır. Suriye bu sürecin geneli içinde başlı başına yeni bir boyut anlamına gelmektedir. Zira Suriye çok çeşitli bakımlardan Arap coğrafyası içinde ayrı bir konuma sahiptir. Örneğin halen İsrail ile doğrudan çatışma içinde olan tek Arap ülkesidir, hatta resmi olarak savaş halindedir. Bu çatışma ile de bağlantılı olarak, bir yandan İran’ın bölgedeki tek doğrudan müttefikidir, bir yandan da Lübnan üzerinde ciddi bir nüfuza sahiptir. Uluslararası güç ilişkileri denkleminde Suriye, Saddam Irak’ının bertaraf edilmesinden sonra, İsrail ve ABD karşıtı tek Arap ülkesi konumundadır. Öte yandan bu ülke çok uzun bir sınırla Türkiye’ye komşudur. Bu da bölgedeki isyan sürecinin Türkiye’nin sınırlarına dayanması anlamına gelmektedir. Suriye bir yandan bu sınır hattı boyunca hem Kürt hem de Arap nüfus bakımından Türkiye ile nüfus etkileşimi içindedir, diğer yandan da son yıllarda gitgide boyutlanan biçimde Türkiye ile yakınlaşan bir ilişki içindedir. Sadece iki ülke arasında vizelerin kaldırıldığını ve sınır geçişlerinin son derece kolaylaştırıldığını, ortak bakanlar kurulu toplantılarının yapıldığını hatırlamak yeter. Suriye’ye de Libya’daki gibi emperyalist bir saldırı gündeme gelirse bunun Türkiye üzerinde doğrudan etkilerinin olacağı açıktır. Hatta böyle bir saldırıdan bağımsız olarak, zaten yeterince sıcak bir konu olan Kürt sorununda önemli gelişmeler için yeni bir zemin doğması kuvvetle muhtemeldir.

Sürecin niteliği

Arap coğrafyasındaki bu isyan sürecinin karmaşık bir süreç olduğunu ve tek yanlı kolay genellemeler yapmamak gerektiğini öncelikle vurgulamamız gerekiyor. Bu karmaşık bulutsu bütünün içinde geniş yoksul emekçi kitlelerin isyanı olduğu gibi, bölgenin emperyalistler tarafından yeniden dizayn edilmesi çabaları ve bu temelde yaşanan güç mücadeleleri de vardır, bölgedeki etnik, mezhepsel vb. çelişkiler de vardır. Bir tarafta petrol zenginliğine dayalı şeyhliklerin, krallıkların var olduğu, diğer tarafta Suriye gibi Baasçı ülkelerin bulunduğu, bunun yanı sıra Tunus ve Mısır gibi farklı gelişkinlikte ülkelerin yer aldığı bir bölgeden söz ediyoruz. Tüm bu ülkeler ortak bir Arap kimliği ve diline sahip olsalar da arada gerçekten ciddi farkların bulunduğu ülkelerdir.

Kitlelerin isyanı genel olarak ortak ve evrensel sorunlardan köklense de, bu temelde bölge genelinde başlayan dönüşüm süreci farklı ülkelerde farklı tarzda ve tempoda işlemekte, farklı sonuçlar üretmekte. Ama her halükârda bölge açısından yeni bir toplumsal mücadeleler ve uyanış sürecinin başladığını söyleyebiliriz. Konunun birçok boyutu olmakla beraber, işçi sınıfı açısından sürecin en önemli yanı budur. Nitekim bu sürecin en geniş katmanlara ulaştığı ve en derine indiği yerlerde, ki buralar genel olarak modern toplumsal ilişkilerin en çok nüfuz ettiği ülkelerdir, bir politik-kültürel uyanış ve örgütlenme seferberliğinin yaşanmakta olduğunu görüyoruz. Tunus ve Mısır bunun en belirgin örnekleridir.

Arap coğrafyasında halk ayaklanmaları sonucu ortaya çıkan devrimci durumlar ne yazık ki devrime ilerleyememiştir. Bugün geldiğimiz noktada, özü itibarıyla bu süreç, kitle ayaklanmalarının itici gücüyle gerçekleştirilen burjuva demokratik karakterde bir reform sürecine dönüşmüştür. Ülkeler arasındaki farkları ihmal etmeksizin diyebiliriz ki, kapsamı genel olarak sınırlıdır. Sürecin bu çerçeveye hapsolmasının başlıca ve dolaysız sebebi de (bu ülkelerde sanayi ve modern işçi sınıfı var olduğu ölçüde) işçi sınıfının genel örgütsüzlüğü ve öncü rol oynayabilecek yeterlilikte proleter devrimci örgütlülüğün olmamasıdır. Modern anlamda bir sanayinin ve işçi sınıfının var olmadığı ya da son derece cılız olduğu ülkelerde ise zaten sürecin potansiyellerinin çok daha sınırlı olacağı kendiliğinden açıktır. Örneğin, ülkenin büyük ölçüde petrole dayalı bir ulufe ekonomisi şeklinde yapılanmış olduğu ve aşiret bağlarının siyasal alanda hâlâ rol oynadığı Libya’daki süreç, büründüğü biçimler açısından başlangıçta sanki çok daha ileri gitmiş gibi görünse de, ilerici dinamiğini hızla yitirerek yozlaşmış ve emperyalistlerin sahaya davet edildiği, burjuva klikler arası yıkıcı bir iç savaş halini almıştır. Şu anda Libya iç savaşın ve bununla iç içe geçmiş vahşi bir emperyalist saldırganlığın pençesinde kıvranan bir ülke konumundadır.

Ancak ülkeler arasındaki farklar ne olursa olsun, sürecin en ileri noktaya gittiği Tunus ve Mısır’da bile, yukarıda belirttiğimiz temel handikap nedeniyle esasen egemen sınıflar ve emperyalizm katında yaşanan süreçler devreye baskın biçimde girmiştir. Hatırlanacağı gibi, emperyalist odaklarda ve onların medyasında bu sürecin genel olarak devrim nitelemesiyle taltif edildiğine ve alkışlandığına daha önce dikkat çekmiştik. Emperyalist odaklar, yaşanan kitle kalkışmalarını genel olarak hiç de düşmanca karşılamamışlar, aksine bölgede artık köhnemiş olan ve daha fazla yaşatamayacaklarını hesap ettikleri statükoyu istedikleri yönde değiştirmenin bir fırsatı olarak değerlendirmeye çalışmışlardır. Ve halen de genel perspektifleri budur. Libya’da yaşananlar tam da sürecin yalnızca bir halk ayaklanmaları sürecinden ibaret görülemeyeceğini, aynı zamanda bölgeye yönelik emperyalist tasarımlar ve bu temelde kapışmaların da göz ardı edilemeyeceğini tehlikeli biçimde ortaya koymaktadır.

Emperyalistlerin yaklaşımını iki temel mülahaza belirlemektedir. Birincisi kitle kalkışmalarının emperyalistlerin kırmızı çizgilerini ihlal etmemesinin sağlanmasıdır. Emperyalistler kapitalist düzene kalıcı bir zarar gelmemesi, bölgede İran’ın nüfuzunun güçlenmemesi ve İsrail’in güvenliğinin tehlikeye düşmemesi şeklinde özetlediğimiz üç kırmızı çizgiye sahipler. Bugün bu kırmızı çizgilerin nasıl işlediğini görmek için daha fazla veriye sahibiz. Emperyalistlerin yaklaşımını belirleyen ikinci mülahaza ise emperyalistlerin bölgeye ilişkin olarak nicedir sahip oldukları Büyük Ortadoğu Projesi çerçevesindeki değişiklik planlarını uygulamaya sokmaktır.

Dolayısıyla kitle hareketlerinin kendi iç dinamikleri, yarattığı durum ve olanaklar genel bir etmenler grubu oluştururken, emperyalistlerin kırmızı çizgileri, karışma ve yönlendirme çabaları da bir başka etmenler grubunu oluşturmaktadır. Ayrıca hatırlatmak gerekir ki, kitle hareketlerinin iç dinamik ve potansiyelleri de ilgili ülkelerin genel tarihsel-toplumsal gelişmişlik derecesi ile bağlantılıdır. İşte süreç her bir ülke özelinde bu etmenlerin karmaşık bir bileşimi olarak şekillenmektedir. Kimi ülkelerde, diktatörlerin defedilmesini, yaygın ve görece güçlü bir kitle hareketinin yarattığı belli bir özgürlük atmosferini ve sınırlı da olsa işlemeye başlamış reformlar sürecini görürken, kimi ülkelerde ortada kendi ölçüleri içinde hayli yaygın ve direngen kitle hareketleri olmasına rağmen daha öteye ilerleyemeyen bir süreci, kimi ülkelerde emperyalistlerin bizzat dahil olduğu iç savaş süreçlerini, kimi ülkelerde ise hareketin yeterli istim kazanamayarak söndüğünü görüyoruz. Medya genel olarak Mübarek’in gidişine kadar Tahrir Meydanında odaklanan sürece ve sonrasında da özellikle Libya’daki savaşa yoğunlaştığı için tablonun bütünü yeteri kadar görülmemekte ya da bilinmemekte. O nedenle başlangıçtan bu yana nerede, ne gibi değişimlerin yaşandığını özetle ortaya sermekte ve değerlendirmelerimizi sürekli olarak gözden geçirerek sürecin takibini yapmakta yarar var.

Tunus ve Mısır

Aralık ayının sonlarında Tunus’ta başlayan isyan dalgası, Atlantik’ten İran’a kadar uzanan geniş Arap halkları coğrafyasındaki ülkelerin bir ikisi hariç hepsinde şu ya da bu biçimde yankılandı. Bu ülkelerin hepsinde değişik büyüklüklere ulaşan kitle seferberlikleri yaşandı. Bu ülkeler dizisi içinde dalganın en etkin olduğu ülkeler Tunus ve Mısır oldu denebilir. Bu ülkelerdeki otoriter rejimlerin tepesinde bulunan ve bu rejimlerin sembolü konumundaki diktatörler def edildi. Elbette diktatörlerin def edilmesi rejimin de yıkılması anlamına gelmiyordu. Esasen bu ülkelerdeki siyasal rejimin genel yapısı henüz yerli yerinde durmakta. Ancak diktatörlerin gitmesinin haricinde hiçbir şey olmadı da denemez. İşin aslı, diktatörlerin gitmesinin ardından genel olarak kitle hareketinin istimi düşmüş ve süreç ılımlı bir reform süreci haline sokulmaya çalışılmıştır. Bu süreçte bir yandan bazı değişiklikler gündeme getirilirken bir yandan da kitle inisiyatifi olabildiğince kısıtlanmaya çalışılmıştır.

Şimdiye kadarki gelişmeleri köşe taşları itibariyle özetleyecek olursak, Tunus’ta Bin Ali ve çevresindeki bir kısım yakın ekibin uzaklaştırılmasının ardından uzun süre direnen onun başbakanı Gannuşi de def edildi. Siyasi polis teşkilatı dağıtıldı. Birçok vali ve yönetici görevden alındı, bazıları hapse atıldı. Bin Ali’nin partisi olan RCD kapatıldı ve mal varlığı haczedildi. Politik tutsaklar serbest bırakıldı, politik akımlara, partilere ve örgütlenmelere ilişkin getirilmiş yasaklar kaldırıldı. Bin Ali’ye yakın çeşitli kişilerin servetlerine el konuldu (112 kişi olduğu söyleniyor). Yine Bin Ali’nin ailesi ve yakın politik ekibinden kişiler de hapse atıldılar. Şimdi ülke, tarihi 24 Temmuz olarak belirlenen kurucu meclis seçimlerine hazırlanıyor. Bu kurucu meclis yeni bir anayasa hazırlayarak referanduma sunacak. Son alınan bir kararla bu kurucu meclis seçiminde aday olacakların yarısının kadın olması zorunluluğu getirildi.

Bin Ali’nin kaçmasıyla birlikte kitle hareketinde genel olarak belli bir duraklama söz konusu olduysa da hareket tümüyle yok olmadı. Genel örgütsüzlük ve proleter devrimci önderlik eksikliği nedeniyle hareket taşıdığı potansiyellerin çok azını ortaya koyabilse de, rejimin Bin Ali dışındaki sembolleri de kitle hareketinin hedefi olmaya devam etti. İrili ufaklı gösteriler genel olarak dağınık ve sıklığı azalan biçimde de olsa devam etti ve zaman zaman bu eylemler yine rejim güçleriyle ciddi çatışmalar halini aldı. Bu eylemliliklerde çeşitli politikacılar, yöneticiler, valiler ve özellikle de halka on yıllarca eziyet etmiş gizli polis teşkilatı hedef alındı. İşte yukarıda bahsedilen kısmi temizlik de büyük ölçüde bu basıncın ürünü olarak gerçekleşti. Aynı şekilde yargılamalar ve müsadereler de öyle. Ancak tek etmenin bu olduğunu söylemek eksik olacaktır. Bunda Tunus’un konumu ve durumunun genel olarak emperyalist odakların kırmızı çizgileri açısından bir tehlike oluşturmamasının da bir rolü olduğunu hesaba katmak gerekiyor. Tunus’un ne zengin yeraltı kaynakları var ne de İsrail ve İran sorunları bakımından stratejik bir ağırlığı. Ayrıca bir radikal İslam tehlikesinden de söz edilemez. Bu bakımdan orada sürecin eski rejime nazaran daha serbest bir burjuva demokrasisi yönünde ilerlemesinin önünde diğerlerine göre daha az engel olduğu söylenebilir.

Ancak genç işsiz işçilerin isyanının temel bir boyutunu oluşturan işsizlik, yoksulluk ve mahrumiyet koşulları aynen devam ediyor. O nedenle birçok genç işsiz bu duruma tepkili ve kendi ifadeleriyle “devrimin ellerinden çalındığı” yönünde bir hissiyata sahipler. Hiç şüphesiz ilerideki yeni mücadelelerin ve kalkışmaların temelini bu çelişkiler ve dinamikler oluşturacak. Bu çelişkiler yerli yerinde durduğu gibi, daha dolaysız anlamda önemli olan bir olgu daha var. Yaygın kitle hareketinin ortaya koyduğu enerji ve canlılığın bir ürünü olarak toplumun geneline yayılmış fiili bir politik serbestlik ortamı bulunuyor. Yasaklı siyasal akım ve örgütlenmeler bir bir gün ışığına çıkıyor ve yine fiili bir ifade ve gösteri özgürlüğü yaşanıyor. Şu anda ülkede basın-yayın alanında sansür fiilen ortadan kalkmış durumda. Elbette bu durumun ne kadar kalıcı olacağı belli değil. Bu fiili özgürlük yasal ve kurumsal birtakım güvencelere kavuşmuş değil. Tüm bu özgürlük alanı, yeni anayasa süreci ilk planda olmak üzere, tümüyle mücadelenin konusu durumunda.

Gün yüzüne çıkan birçok eski sosyalist parti ve örgütlenmelerin yanı sıra yeni yeni partiler de kuruluyor. Bir diğer önemli gelişme ise mevcut yegâne sendikal konfederasyon olan UGTT içinde hem bölgelerden hem de özellikle genç tabandan gelen büyük bir basıncın oluşmasıdır. Rejimle yakın bağları olan UGTT yönetimi, oluşan kitle seferberliği sürecine katılmada başlangıçta isteksiz davranmış, ama tabandan oluşan basınç nedeniyle daha sonra ağırlığını koymak zorunda kalmıştı. UGTT’nin kitle basıncıyla tavır değiştirmesi güç dengelerinde önemli bir değişime yol açmış ve bu diğer etmenlerle de birleşince Bin Ali çekilmişti. Aslında rejime bağlı sendika bürokrasisiyle taban arasındaki gerilim yeni ortaya çıkan bir olgu olmayıp son 2-3 yıldır kendini gösteren bir süreçti. Son süreç bu gerilimi bir üst boyuta taşımış durumda. Bin Ali’nin gidiş sürecinde yapılan hükümet değişikliği ile UGTT geçici hükümete üç bakan vermiş, böylece kitle hareketi yatıştırılmaya çalışılmış, ancak tabandan gelen büyük tepki nedeniyle bu bakanlar derhal istifa etmek zorunda kalmışlardı. Tabandaki genç mücadeleci unsurların ne ölçüde dirayetli bir örgütlülük sağlayabileceklerini ve bu temelde Tunus’ta özellikle bir ağırlığı olan sendikal alanda gelecek için ne ölçüde anlamlı bir değişiklik yaratabileceklerini elbette önümüzdeki günler gösterecek. Ancak bu mayalanmaların genel olarak işçi sınıfının mücadelesini ilerletmek bakımından olumlu olduğu bir gerçektir.

Bazı açılardan daha sınırlı olsa da Mısır’da da benzer bir süreç yaşanıyor. Hatırlanacağı gibi Mübarek’in düşmesinden sonra Mısır’da iktidar Yüksek Askeri Konsey’e geçmişti. Genel örgütsüzlük ve devrimci önderlik eksikliği nedeniyle Mısır’da da kitle hareketinin istimi o noktadan sonra düştü, ancak tümüyle yok olmadı. Tunus’takine benzer biçimde zaman zaman değişik büyüklüklerde eylemler yapıldı. Örneğin Mübarek’in son günlerinde başbakan olarak atadığı eski general Ahmed Şefik, Konsey tarafından muhafaza edilmesine rağmen, kitlelerin tepkisi nedeniyle koltuğunda ancak bir ay oturabildi. Yine aynı baskı neticesinde Mübarek ve bazı yakın akrabaları tutuklandı ve yargılanmasına başlandı. Aynı minvalde, Mübarek’in partisi UDP kapatılarak malvarlığı haczedildi. Kalkışma süreci ve hemen sonrasında kitleler birkaç kentte hem UDP’nin hem de gizli siyasi polis aygıtının binalarını basıp tahrip etmişti. Kitle hareketinin öne çıkan talepleri arasında her iki kurumun da lağvedilmesi yer alıyordu. Şimdi UDP kapatıldı. Basılan binalarında birçok belgesi ele geçen gizli siyasi polis yapılanmasının da üst düzey yöneticileri tutuklandı ve yargılanıyorlar. Bu aygıtın da mahkeme eliyle dağıtılacağı söylenmekte. Elbette kapitalist düzende siyasi polisin tümüyle ortadan kalkması söz konusu olamaz. Ancak halka karşı büyük suçlara imza atmış bu kan ve irin yuvasının teşhir olması ve yöneticilerinin yargılanması yine de politik olarak önemsiz bir olgu değildir. Diğer taraftan ayaklanma sürecinde öldürülenlere ilişkin kurulan soruşturma komisyonu o süreçte en az 846 kişinin hayatını kaybettiğini tespit etti. Bu soruşturma komisyonunun çalışması sonucu bu cürümlerin sorumlularının da mahkeme önüne çıkarılması kitle hareketinin ısrarlı talepleri arasında.

Ancak Tunus’tan farklı olarak Mısır’da politik tutsaklar serbest bırakılmadığı gibi olağanüstü hal de hâlâ kaldırılmış değil. Bu konuda sözler verilmiş olmasına rağmen gereken adım atılmadı. Ama asıl önemlisi olağanüstü hal yasalarına, geçici olacağı iddiasıyla baskıcı yeni yasaların eklenmesi oldu. Bu yeni yasalar grev ve gösterileri askeri konseyin onayına tâbi kılıyor ve gösteri çağrısı yapanlara ve gösterilere katılanlara astronomik para cezaları ve hapis cezası öngörüyor. Çeşitli konularda protesto ve tepkiler karşısında tavizler vererek esnek davranan ordu, bu konuda geri adım atmadı. Bu hem kitle hareketinin zayıflıklarını hem de geçiş rejiminin niteliğini gözler önüne sürmesi bakımından anlamlıdır. Bu önlemin özellikle grevlere karşı alındığı anlaşılıyor. Çünkü işçi sınıfı Mübarek’in gidişinin kısa süre öncesinde kendi sınıf kimliği ve yöntemleriyle mücadeleye girmiş ve ülkenin büyük kentlerinde grevler başlamıştı. Gösterilerin istimi Mübarek’in gidişiyle birlikte düşmüş olsa da, grevler buna belli ölçüde zıt bir eğilim göstererek yaygınlaşmıştı. İlk evrede grevlerin şimşek hızıyla genel grev boyutuna sıçraması düzen güçlerinin Mübarek’i direnişinden vazgeçirmesinde etkili oldu. Ancak daha sonra grevler yine dağınık tekil grevler halinde devam etti. Bu grevlerde işçiler daha ziyade ücretlerin yükseltilmesi, geçici işçilerin sürekli işçi haline getirilmesi, sosyal güvenlik, kötü muamele eden yöneticilerin görevden alınması ve yargılanması gibi temel talepler ileri sürüyorlar.

Mısır’daki tek yasal sendikal federasyonun (Mısır Sendika Federasyonu) tümüyle UDP’ye bağlı bir devlet kurumu konumunda olması nedeniyle işçiler gerçekte tamamen örgütsüz durumdaydılar. Ancak son yıllarda Mısır’da belirginlik kazanan grevlerin ve işçi mücadelelerinin bir sonucu olarak ilki 2008 yılında ortaya çıkan ve yasal statüsü bulunmayan bağımsız sendikalar kurulmaya başlandı. İsyan süreciyle birlikte bu eğilim büyük bir itilim kazandı ve şu anda onlarca bağımsız sendika bulunuyor. Küçük çiftçilerden balıkçılara, hatta emeklilere dek çeşitli çalışma kollarındaki çalışanlar örgütleniyorlar. Bunlar yasadışı olmasına rağmen, oluşan fiili kısmi özgürlük ortamında kimse onlara dokunabilmiş değil. Hatta bu bağımsız sendikalar tarafından ve genel olarak işçiler tarafından bindirilen basınç sonucu yeni bir federasyon (Mısır Bağımsız Sendikalar Federasyonu) kurulmuş durumda. Ve yeni çalışma bakanı bağımsız sendikalar ve federasyonların kurulmasını yasallaştıran yeni bir düzenleme hazırlamakta.

Sendikal alandaki bu örgütlenme seferberliği daha geniş ölçekte siyasal örgütlenme alanında da yaşanıyor. Sosyalistler ve işçi sınıfı açısından baktığımızda, söz konusu ettiğimiz bağımsız sendikaların öncülüğünde kurulmakta olan ve içinde sosyalistlerin de bulunduğu Demokratik İşçi Partisi başta olmak üzere başka sosyalist partilerin de kurulmakta olduğu görülüyor. Elbette yeni kurulmakta olan partiler bunlardan ibaret değil. Başta Müslüman Kardeşler olmak üzere birçok burjuva ve küçük-burjuva kesim yeni partiler kuruyorlar. Hatta ülkede bir azınlık konumunda olan Bedeviler bile iki ayrı parti kurma yolunda çalışmalar yapıyor. Benzer şekilde genel olarak basın özgürlüğü alanında da eskiye göre önemli bir fiili rahatlama yaşandığı görülüyor. Eskiden Mübarek’in borazanı olan devlet medyası organları şimdi kendilerini “devrimin kazanımlarının yılmaz savunucusu” konumunda gösteriyorlar ve eskinin kalıntısı olduğunu iddia ettikleri sorunların üzerine gidiyormuş gibi yapıyorlar. Çeşitli sosyalistlerin de ifade ettikleri üzere ülkede genel bir eleştiri özgürlüğü atmosferi bulunuyor. Ancak ordu bu konuda da adım atmakta gecikmedi ve orduyu doğrudan ve keskin biçimde eleştiren kesimlerin üzerine gitmeye başladı. Örneğin, basına genel olarak “çekidüzen” vermek için gizli olarak tüm editörlere ordu ile ilgili haber, yazı, fotoğraf vs. yayınlamadan önce ilgili resmi kurumlara danışılması talimatını gönderdi.

Tunus’ta olduğu gibi, şu anda Mısır’da da politik süreç yeni seçimler ve yeni anayasa yapımına odaklanmış durumda. Konseyin görevlendirmesiyle kurulan bir anayasa komisyonu anayasada 9 maddelik bir değişiklik önerisi hazırlayarak referanduma sundu. Bu değişiklikler başkanın görev süresini iki dönemle sınırlandıran ve Eylül ve Aralık (ya da Ocak) aylarında yapılacak meclis ve başkanlık seçimlerinin ardından yeni bir anayasa yapılmasını şarta bağlayan değişikliklerdi. Bu değişikliklerin içeriğini hemen hiçbir politik akım olumsuz bulmamakla birlikte, sol akımlar ve liberal kesimler anayasanın bir an önce külliyen değiştirilmesi ve seçimlerin de aceleye getirilmemesi isteğiyle referandumda “hayır” oyu için kampanya yürüttüler. Beri yanda ordu, Müslüman Kardeşler ve UDP yanlısı kesimler “evet” için bastırdılar. Mısır ölçülerine göre çok yüksek (yüzde 41) bir katılım yaşanan referandumda yüzde 77 oranında “evet” çıktı. Ülke genelinde “hayır” oyunun oranı yüzde 23’te kalmakla birlikte Kahire gibi büyük şehirlerde bu oran yüzde 40’lara kadar çıktı. Bu da sol ve liberal akımların büyük şehirlerde hatırı sayılır bir etkisinin olduğunu gösteriyor.

Ancak bu kesimlerin en büyük sıkıntısı Müslüman Kardeşler ve UDP kalıntısı siyasal yapılanma karşısında henüz örgütsüz durumda olmak. Bunu açıkça dile getiriyorlar ve örgütlenebilmek için zamana ihtiyaçları olduğunu söylüyorlar. Örgütlü durumda olan Müslüman Kardeşler ise diğer siyasal güçler yeteri kadar örgütlenemeden önce seçim süreçlerini tamamlamak ve yeni anayasanın içeriğinde daha fazla etki sahibi olmak istiyor. Bu husus enternasyonalist komünistler olarak bizim hep dikkat çektiğimiz örgütlenme sorununun önemini acı biçimde ortaya koymaktadır. İnternetle devrim yapılabileceği yanılsamasını pompalayanların, bu işi becerdiklerini söylediği gençler, şimdi örgütlenmek için zamana ihtiyaç duyduklarını yana yakıla haykırıyorlar.

Burjuvazinin her iki ana kesimi de rejimin yapısında çok büyük çaplı değişimlerin olmaması için aralarında anlaşmış durumda. Müslüman Kardeşler’in en büyük kaygısı genel olarak rejimin çatısı içinde kabul görmek ve kendisine de iktidardan pay verilmesi. Bunlar, hazır orduyla genel bir mutabakat sağlanmışken burjuva demokrasisi alanında diğer siyasal güçlere fazladan alan açarak oyunun bozulmasını ve “istikrarsızlık” doğmasını arzulamıyorlar. İki cephenin seçimler ve anayasa konusundaki tutumları şöyle özetlenebilir: Müslüman Kardeşler ve ordu, seçimlerin bir an önce yapılıp anayasanın zamana yayılmasından yanayken, sol ve liberal güçler bunun tam tersini, yani en kısa sürede özgürlükçü bir anayasa yapılarak oya sunulmasını ve sonrasında örgütlenme için yeterli zaman verilerek seçimlerin daha geç yapılmasını savunuyorlar.

Bu güçler ilişkisine ve sürecin somut ilerleyişine bakıldığında, demokratik içeriği güçlü bir anayasanın şekillenmesinin pek mümkün olmadığını görmek zor değil. Marksist Tutum’un daha evvel de söylediği gibi, bu sürecin sonunda ordunun vesayeti altında sınırlı bir burjuva demokrasisi rejimine geçilmesi en yüksek olasılık olarak görünüyor. Egemen burjuva kesimlerin ve emperyalist odakların şu ana kadarki tutumu bu yönde. Bu gidişi bozabilecek tek güç olan işçi sınıfı ve devrimci sosyalist güçlerse, büyük bir uyanış ve canlanış yaşanmasına rağmen henüz son derece örgütsüz durumda. O nedenle özellikle Mısır ve Tunus’taki devrimcilerin önündeki en büyük görev bu yakıcı soruna odaklanmaktır.

Diğer ülkeler

Lübnan hariç tutulduğunda, bu coğrafya içinde genel toplumsal ve siyasal gelişmişlik bakımından Tunus ve Mısır’la aynı kategoriye sokulabilecek tek ülke belki Cezayir olabilirdi. Ancak Cezayir’deki kitle gösterileri fazla yaygınlık kazanamadı. Ne var ki, bu kadarı bile ülkede 20 yıldır hüküm süren olağanüstü halin kaldırılmasına yetti. Hareket daha yeterli momentum kazanamadan devreye sokulan ağır bastırma önlemleri ve verilen bu hızlı taviz rejim açısından işlevli olmuşa benziyor.

Diğer taraftan kitle gösterileri bakımından kendi koşullarına göre hayli güçlü ve dirençli eylemlerin yapıldığı diğer birkaç ülkede ise diktatörler ya da krallar hâlâ yerli yerinde durmaktalar. Bunun örneklerini özellikle Bahreyn ve Yemen oluşturuyor. Bu ülkelerdeki kitlelerin “talihsizliği” genel olarak koşulların geriliği ve/veya emperyalist kırmızı çizgiler olmuştur. Tunus ve Mısır’daki süreçlere genel hatlarıyla karşı çıkmayan ve belli noktadan sonra diktatörlere çekilmesi yönünde telkinde bulunun ABD emperyalizmi, iş yukarıda zikrettiğimiz kırmızı çizgilere gelince aynı tavrı elbette sergilememiştir. Körfez’de ABD’ye ait kritik askeri üslere ve çoğunluğu Şii olan bir nüfusa sahip küçük ada ülkesi Bahreyn’de, ayaklanmanın İran’ın buradaki nüfuzunu arttıracağı açık olduğundan, buradaki kitle isyanı Tunus ve Mısır’daki ilgiyi görmedi. Emperyalistler süreç boyunca kitlelere uygulanan vahşi bastırma harekâtına sessiz kaldıkları gibi, daha sonrasında Suudi Arabistan öncülüğünde Körfez’deki gerici Arap rejimlerinin hareketi bastırmak için ülkeye askeri müdahalede bulunmasını da desteklediler.

Kızıldeniz’in çıkışını tutan kritik jeopolitik konumu ve radikal İslamcı güçlerin ülkede önemli bir güce sahip olması nedeniyle Yemen’de de şu ana kadar genel olarak aynı tutum izlendi. Böylece 30 yılı aşkın bir süredir Yemen’i elinde kıvrandıran diktatör Ali Abdullah Salih kan dökerek iktidarını korumayı ve manevra yapmayı başarabiliyor. Ancak kitle hareketinin daha da radikalleşmesi ve İslamcı güçlerin pek etkin olamadığının görülmeye başlanmasıyla, son günlerde belli bir tutum değişikliği görülüyor. Sonunda gerici körfez rejimleri Salih’i çekilmeye zorlamanın “zararı” en aza indireceğini gördüler ve Körfez İşbirliği Konferansı sıfatıyla Salih’e “efendice” çekilme telkininde bulundular. Diğer taraftan Yemen’deki muhalif güçler de ABD’nin desteğini almak için çaba harcıyor ve ABD’yi radikal İslamcı güçler konusunda temin etmeye çalışıyorlar. Sonuç olarak burada Salih gitse bile yaşanacak değişikliğin demokratik içeriğinin çok daha sınırlı olacağını görmek için kâhin olmaya gerek bulunmuyor.

Ancak tek tek özel durumlar ve kırmızı çizgiler bir yana, emperyalistlerin bölgede genel olarak bir değişim istediği gerçeğini hiçbir örnek Libya kadar açık gösteremez. Burada Kaddafi’nin isyanı bastırmayı başaracağı neredeyse kesin biçimde ortaya çıkmaya başlayınca emperyalistler açıkça ve işi askeri boyuta vardırarak Kaddafi karşısında devreye girdiler. Büyük bölümüyle Kaddafi karşıtlığından öteye gitmeyen ve emperyalist güçlerin desteğini alan bu gelişmeleri devrim diye nitelendirmek yanlıştır. Ekonomik sistemi ve sosyal yapısı petrol zenginliğinden ulufe dağıtmaya dayalı bir garabet durumunda olan, modern anlamda bir yerli proletaryadan pek söz edilemeyecek olan Libya’da sanki bir sosyalist devrim oluyormuşçasına analizler yapmak Marksizmle bağları koparmaktır. Fakat tersinden Libya’daki Kaddafi rejimini bir tür sosyalizan, ilerici rejimmiş gibi gören yaklaşımlar da aynı derecede Marksizmden uzaktır. Kaddafi çoktandır emperyalistlerle iyi geçinmeye başlamasına, petrol pastasından hemen hepsine pay vermesine ve iktidarı oğluna aktararak rejimi bir parça daha yumuşatma yolunda vaatlerde bulunmasına rağmen, emperyalist haydutlar doğan fırsatı kaçırmamak için, sözüm ona katliamı önlemek adına var güçleriyle Libya’nın üzerine çullanmaya başladılar. Şimdi ise Suriye benzer bir yola girmiş durumda. Bahreyn ve Yemen’de isyan eden kitleler katledilirken seslerini çıkarmayan, hatta Bahreyn’de katliama Suudi gericiliği üzerinden bizzat ortak olan bu haydutlar, Libya ve Suriye’deki isyancı kitleler için pek kaygılanıyorlar.

Bu ülkelerin dışındaki bölge ülkelerinde ise kitle hareketliliği genel olarak pek güç kazanamadı. Ancak buna rağmen bu ülkelerin bile bazılarında Cezayir’deki duruma benzer biçimde bazı değişiklikler yapıldı. Örneğin Fas’ta kral bir komisyon kurdurarak sonunda referanduma sunulacak yeni bir anayasa yapımı süreci başlattı, politik tutsakları serbest bıraktı ya da hapis sürelerinde indirime gitti. Umman’da sultan, danışma organı niteliğinde olan meclise yasama yetkileri verdi. Ürdün’de gösteri için izin alma zorunluluğu kaldırıldı ve seçim, partiler, basın ve toplanma özgürlüğü ile ilgili yasalarda üç ay içinde teklif olarak hazırlanması öngörülen “geniş kapsamlı reform” çalışmaları başlatıldı, vb. Öte yandan bölge ülkelerinin hemen tamamında kitleleri yatıştırmak için değişik ölçülerde ekonomik ve sosyal tavizler de verildi. Asgari ücretin artırılmasından kamuda yeni iş olanaklarının açılmasına, gıda fiyatlarının düşürülmesinden maaşların arttırılmasına, sosyal güvencelerin arttırılmasına kadar birçok tedbir alındı.

Reform süreçleri

Bu özet tablodan da görülebileceği gibi, bu bölgedeki ülkelerin iç yapıları bakımından yaşanan şey, kapsamı her bir ülkenin iç koşullarına ve emperyalist kırmızı çizgilere bağlı olarak değişen bir burjuva demokratik reform sürecidir. Bu ülkelerin bazılarında önemli boyutlara ulaşan gerçek kitle hareketleri ve hatta bunların mücadeleleri sonucu oluşan devrimci durumlar da ortaya çıkmış olmakla beraber, yaşananlara devrim demek Marksizm açısından doğru değildir. Devrim kavramının içini boşaltmak ve kendiliğinden kitle hareketinin potansiyellerini abartarak bilinç ve örgütlülük unsurunun önemini küçültmek Marksistlerin işi olamaz.

Bölgede genel olarak kapitalizm hüküm sürmekteydi ve bu durum değişmemiştir. Hatta henüz rejimler bile değişmemiştir. Önümüzdeki dönemde yapılacak yeni anayasalar ve bu çerçevede gelişecek yeni siyasal mücadeleler sonucu, bölgede şimdiye dek değişik şekiller altında hâkim olmuş olan otoriter rejimlerde şu ya da bu ölçüde burjuva demokrasisine doğru bir gidişin başlaması kaçınılmazdır. Yukarıda kısaca ortaya serdiğimiz gibi böylesi bir süreç başlamıştır. Elbette bu sürecin tam olarak nereye varacağını kestirmek mümkün değildir ve diğer etmenler bir kenara bırakıldığında her bir ülkede bunun kapsamı da farklı olacaktır. Öte yandan bu süreçler bir emperyalist savaş konjonktürü ile iç içe geçtiği için bölgede uzun süreli bir kaos yaşanması ihtimali de mevcuttur.

Kendi tarihsel yolunda gitmesi halinde bu sürecin neye benzeyebileceği konusunda aslında yakın geçmişte yaşanmış önemli bir örnek olduğunu hatırlatmak gerekiyor. Bugün Kuzey Afrika ve Ortadoğu’daki Arap ülkelerini saran halk isyanları ve değişim süreci, özü itibariyle daha önce Endonezya’da yaşandı diyebiliriz. 1997-8’de ülkenin dört bir yanında yaşanan isyanlar sonucu kanlı diktatör Suharto devrilmişti. 1965 yılında gerçekleştirdiği darbeden itibaren 33 yıl boyunca ülkeyi inim inleten Suharto’nun devrilmesiyle birlikte genel hatlarıyla bir burjuva demokratik reform süreci başladı. Bu sürece tam da adına layık biçimde “Reformasi” adı veriliyor ve bu kapsamda birçok değişiklik yapılmış durumda.

Endonezya’da Suharto devrilmeden önce de kapitalizm vardı, şimdi de kapitalizm var. Fakat siyasal rejimin yapısında burjuva demokrasisi yönünde zamana yayılan bir değişim yaşanmıştır. Üstelik Endonezya’daki sanayi ve işçi sınıfı çok daha gelişmiş olduğu halde, genel örgütsüzlük ve proleter devrimci önderlik eksikliği nedeniyle sonuç bu olmuştur. Ne yazık ki o zaman da dünya üzerinde birçok sol çevre yaşananları “devrim” olarak nitelendirmiş, hatta “Asya devrimi başladı” diyenler olmuştu. Geniş çaplı her kitle isyanına hafifmeşrep biçimde devrim diye yaklaşanlara sormak gerekiyor: ne oldu bu Endonezya devrimine ya da Asya devrimine?

Daha önceki değerlendirmemizde de vurguladığımız gibi kitlelerin isyanının önemini ve potansiyellerini takdir etmek için bunlara hemen devrim yaftası yapıştırmaya ihtiyacımız yok. Endonezya’da devrim olmamıştır, ama tam da kitle hareketinin baskısı sonucu, hiç de önemsiz sayılıp küçümsenmemesi gereken değişimler yaşanmıştır. Önemli olan her şeyi yerli yerine oturtmayı bilmektir. Esasen siyasal demokrasi alanında kendini gösteren bu reform süreciyle daha sonraki devrimci kalkışmalar için daha elverişli koşullar oluşmuştur. Emekçi kitleler şimdi siyasal demokrasi okulundan geçmekteler. Yeri gelmişken hatırlatalım ki, bu reform sürecinin önemli bir ayağını ülkedeki siyasal baskıların önemli bir bahanesini teşkil eden Doğu Timor sorununun çözülmesi oluşturmuştu. Bu kapsamda Doğu Timor’a kendi kaderini tayin hakkı tanınmış ve yapılan referandum sonucu Doğu Timor ülkeden ayrılmıştır.

Endonezya örneği, kapitalizme dokunulmadığı sürece ve özel olarak jeopolitik vb. açıdan hassas durumlar söz konusu olmadığı ölçüde bu tür süreçlerin emperyalizm açısından da bir tehdit olarak görülmediğini göstermektedir. Aksine bugün Endonezya dünya kapitalizminin yeni yükselen yıldız ülkelerinden biri olarak kutsanmakta ve bunun bir parçası olarak G20’ye dahil edilmektedir. Ortada gerçekten bir devrim olsa emperyalizmin tutumunun böyle olmayacağı aşikâr değil midir? İşte bizim baştan beri anlatmaya çalıştığımız gibi, Arap coğrafyasında şu anda yaşamakta olduğumuz süreçler de emperyalizm açısından özde korkulacak süreçler değildir. Çünkü bu süreçler mevcut nesnel ve öznel koşullarda kapitalizmi tehdit edecek nitelikte değillerdir. Sadece tek tek bazı ülkelerde özel bazı kırmızı çizgiler dolayısıyla Batılı emperyalist güçlerin tedirginliği söz konusu olabilmektedir.

Tarihsel bir perspektiften bakıldığında bu değişimler yine de önemli değişimlerdir. Hepsinden önemlisi, bu ülkelerdeki ağır siyasal demokrasi sorunları, kapitalist baskı ve sömürünün çıplak biçimde görülmesini engelleyen bir işlev görüyordu. Şimdi bu gözbağının çözülmesi için uygun koşullar oluşmakta. Elbette sorun sadece bir gözbağı çözülmesinden ibaret değildir. Aynı zamanda kitle hareketinin dinamiği sonucu genel bir uyanış yaşanmakta, bir özgürlük havası yaşanmaktadır. Her yanda yeni yeni örgütlenmeler pıtrak vermekte, işçi sınıfı şimdi yeni bir atmosfer içinde ilk kez bağımsız sendikalarını kurmakta, yeni siyasal örgütlülükler oluşturmakta ve bu temelde yeni bir mücadele dönemine girmektedir. İşte bu önemli uyanış, mayalanma ve harmanlanma döneminde Marksist devrimcilere düşen görev, oluşan elverişli ortamdan ve kitle hareketinin kazanımlarından azami ölçüde yararlanarak proleter devrimci örgütlülüğü oluşturmak ve ilerletmektir. Gelecek kalkışmaların sosyalist bir devrimle taçlanmasının tek gerçek güvencesi budur.

Kaynak: 
Marksist Tutum dergisi, no: 74, Mayıs 2011