Navigation

Muzaffer Erdost’un Anısına

Türkiye gibi burjuva demokrasisi daima güdük kalmış, uzun dönemleri olağanüstü baskı rejimleri altında geçmiş bir ülkede, düzenin ve rejimin özellikle soldan gelen muhalefete karşı tutumu hep kıyıcı olmuştur. Düşüncelerin yayılmasının en önemli ortamı olan yayıncılık alanı da bu kıyıcılık ve baskıdan nasibini cumhuriyet tarihi boyunca bolca almıştır. Düzen doğrudan siyasi eserler olmayan şiirlerden bile ölesiye korkmuş, örneğin Nazım’ın şiirleri uzun yıllar boyunca yasaklı kalmıştır. Sabahattin Aliler, Rıfat Ilgazlar, Serteller, Aziz Nesinler ve daha ismini sayamadığımız niceleri, cumhuriyetin ilk 35-40 yılının daimi hedef konumundaki kişileri olmuşlardır. Bu kişiler sürekli olarak takip altında yaşamak zorunda bırakılmakla kalmamış, düzen gerekli gördükçe hapse atılmış, işkencelerden geçirilmiş, işsiz bırakılmış, yayınları, matbaaları kapatılmıştır vb. Hatta bazen doğrudan canlarına da kast edilmiştir. Sabahattin Ali örneğinde olduğu gibi. Benzer bir sonla karşılaşacağı neredeyse kesin olan ve bunu anlayan Nazım sonunda ülkeyi terk etmek zorunda kaldığında, çekilen zulümlere bir de sürgünlük ve sıla özlemi eklenmiştir.

İşte geçtiğimiz günlerde hayata gözlerini yuman Muzaffer Erdost, Türkiye’deki bu kahırlı sol yayıncılık tarihinin en önemli köşe taşlarından biri olarak anılmayı hak etmektedir. Daha lise yıllarında yazdığı şiirleriyle yazın dünyasına adım atan Muzaffer Erdost çok yönlü bir aydın, bir düşünce adamıydı. Başta şairliği vardı. Şiirden öte edebiyatın bütünüyle de ilgilenen, eleştirmenlik yapan bir yazardı. Bunun yanında siyasal, toplumsal, tarihsel incelemeleri içeren kitapları olan bir araştırmacıydı. Ama onu yine de Türkiye’deki sol gelenek içinde müstesna bir yere koyan yönü yayıncılığı olmuştur. Marx, Engels ve Lenin gibi Marksizmin büyük ustalarının eserlerinin Türkiye’de okuyucu kitleleriyle buluşturulmasında rolü yadsınamaz ölçüde büyük olan Sol Yayınlarının kurucusu ve sahibi olarak yürüttüğü ısrarlı yayın faaliyetiyle nice devrimcinin harcında katkısı olmuştur.

1960’larda ülkenin yeni bir açılım dönemine girmesi hiç kuşkusuz toplumsal yaşamın hemen her alanında olduğu gibi yayıncılık alanında da belli bir serbestlik rüzgârının esmesini getirdi. Ancak sınırsız bir serbestlik değildi bu. Hâlâ yasaklı birçok eser varken Marksist klasikleri çevirip yayınlayan yayıncılar sahnede yoktu. İşte 1960’lı yılların tam ortasında Muzaffer Erdost ve kardeşi İlhan Erdost Ankara’da kurdukları Sol Yayınları ile bu alandaki boşluğu doldurmaya talip oldular. O dönemin birçok sosyalist aydını ve eski TKP geleneğinden gelen komünistler asıl olarak bir çeviri seferberliği niteliği taşıyan bu girişime katkıda bulundular ve sonunda çok sayıda klasik Marksist eserin ilk kez Türkçeye kazandırılmasını sağladılar. O yıllarda yükselen sosyalist hareketin hızla kitleselleşen genç kadroları tüm susamışlıklarıyla bu eserleri deyim yerindeyse kana kana içtiler. Bu anlamda Erdost kardeşlerin girişimi Türkiye’nin siyasal tarihinde iz bırakan en önemli yayın girişimi olmuştur denebilir.

Erdost kardeşler bu önemli çabalarının bedelini çokça ödediler. Kardeşlerin büyüğü olan Muzaffer Erdost daha öncesinde de meşhur Sansaryan Han işkencelerinden geçmişti. Erdost kardeşlerin başları davalardan, takibattan, polis baskılarından hiç kurtulmadı. 12 Mart darbesi günleri geldiğinde de hapse atıldı. Bu hapislik, dönemin devrimci ve sosyalistlerinin çoğunluğu gibi ancak 12 Mart rejimi çözüldükten sonra 1974’te çıkarılan genel afla sona erdi. Erdostlar Sol Yayınlarını 12 Mart dönemi sonrasında da sürdürerek aynı yayın çizgisi doğrultusunda daha birçok benzer eseri Türkçeye kazandırdılar. 70’li yılların devrimcileri, sosyalistleri de büyük oranda Sol Yayınlarının çevirileri sayesinde Marksizmle tanıştılar. Heyecanlarının kaynaklarından biri ve kavgalarının bir hakem mercii de bu kitaplar oldu. O sade, şatafatsız kapaklarıyla Sol Yayınlarının kitapları bu bakımdan birer kitaptan fazlası oldu çoğu zaman. Nitekim Erdost’u konu alan bir şiirinde şair Ahmet Telli de bu noktayı yakalamıştır:

... yine el basacaksın o kitaplara
dostun, kardeşin, aydının el basacak
bir şeyi hiç unutmayacak üniversiteli genç
bedeli canla ödenmiştir elindeki kitabın.

1970’li yıllardaki sol yükselişin sonunu getiren 1980 askeri faşist darbesi nasıl sola ve işçi hareketine ağır darbeler vurduysa, sosyalist yayın hayatına da ağır darbeler vurdu. Kitaplar, dergiler, gazeteler yasaklandı, yakıldı, yok edildi. Faşist darbeciler Erdostların Türkiye’de sosyalist hareketin harcındaki payını göz ardı etmediler. Duydukları hınçla çok geçmeden Erdost kardeşleri de diğer binlerce insan gibi gözaltına aldılar. Faşist terör makinesinin elinde saatler boyunca uğradıkları işkence sonucu küçük kardeş İlhan, ağabeyinin gözleri önünde hayatını kaybetti. Muzaffer Erdost çok sevdiği kardeşini kaybetmenin acısını daima duydu. Kardeşinin ismini kendine katarak ismini Muzaffer İlhan Erdost yaptı, her 7 Kasım’da onu andı. Duyduğu acıyı şiirlerinden birinde görmek mümkündür.

göğ göğü tutmuşa benzer
yanmış tutuşmuşa kardaş
kanadı durmuşa benzer
uçar bir al kuşa kardaş
göğneğimiz mintanımız
uğruya düşmüş canımız
candan akar kanlarımız
benzer vurulmuşa kardaş
süzülmüş can solmuş yüzün
durgun sulardan durusun
yanın düşmüş yorgun musun
gel yaslan kardaşa kardaş
yürür müyüm durur muyum
çürür müyüm kurur muyum
sensiz kendim bilir miyim
döndüm ben bir düşe kardaş…

Ancak Muzaffer Erdost 12 Eylül 1980 faşist darbesini de atlatmayı başararak faşist karanlığın çekilmesinin ardından tekrar aynı yayın faaliyetine devam etme azmini göstermiştir. Burada “aynı” sözünün altını çizmek gerekir. Zira 12 Eylül faşizmi sonrası yıllarda birçok eski solcu yayın alanına girmiş, yeni yayınevleri kurulmuştu. Bu yayınevleri, faşizm ve sonrasında oluşmuş yenilgi ve demoralizasyon ortamına uygun yayın çizgileri izliyorlardı. Sözümona sorgulama adına Marksizmin ve devrimciliğin özüne dair temel değerler aşındırılıyor, bunlara çeşitli yönlerden saldırılıyordu. Hemen hemen hiçbir yayıncı mevcut Marksist klasiklerin yeni ve daha gelişkin çevirilerinin yapılması, henüz çevrilmemiş olanların çevrilmesi doğrultusunda sistematik bir işe girişmedi. Erdost’un yeni modalara ve rüzgârlara kapılmayıp aynı yayın çizgisini sürdürmesi kendi başına değerlidir.

Vurgulamak gerekir ki, sınırlı olanaklarla ve varlığının önemli bir kesitinde baskılar altında faaliyet yürütebilen bir yayınevinin çok geniş Marksist külliyatı tüm boyutuyla ve orijinal dillerinden aktarması elbette zor bir işti. Ama mütevazı bir girişim içinde Erdost ve onunla çalışan birçok aydın bu külliyatın önemlice bir bölümünü Türkçeye kazandırmayı başardı. Elbette böylesi zorlu bir işin eksikleri, kusurları olacaktı ve olmuştur. Ama Türkiye’de başka hiçbir yayıncının bu işi Sol Yayınları kadar geniş bir ölçekte başarabilmiş olmadığını teslim etmek Türkiye’nin devrimcilerinin ve sosyalistlerinin bir minnet borcudur.