Navigation

Türkiye’de Emekçi Kadınlar ve Sınıf Mücadelesi

Türkiye İstatistik Kurumunun (TÜİK) Kasım 2019 verilerine göre Türkiye’de yaklaşık 12 milyon kadın “ev işleriyle meşgul” olduğu için işgücüne katılmıyor. Oransal olarak bu sayı 15 yaş ve üstündeki kadın nüfusunun yüzde 37,5’ine tekabül ediyor. İşgücüne dâhil olan kadınların sayısı ise sadece 10,5 milyondur (yüzde 34) ve bu kadınların 8,8 milyonu istihdam edilmektedir. Yani Türkiye’de her üç kadından sadece biri çalışma yaşamına dâhil olduğu halde TÜİK’e göre çalışmak isteyen 10 kadından yalnızca 2’si iş bulamıyor. Yine Kasım ayı verilerine göre kadınlarda tarım dışı işsizlik oranı yüzde 20,6 iken, bu oran genç kadınlarda yüzde 31’e çıkıyor. Kuşkusuz bu resmi rakamlara, yoksul ailelerinin bütçesine yardımda bulunmak için eve iş alan ve tamamen kayıt dışı tutulan kadınların sayısının dâhil edilmediğini akılda tutmak gerekiyor.

TÜİK’in işsizliğin vahim tablosunu örtbas etmek için yaptığı hileleri bir kenara bıraksak bile emekçi kadınlar açısından tablonun hiç de parlak olmadığı ortadadır. Türkiye OECD ülkeleri arasında kadın istihdamının en düşük olduğu ülke konumunu sürdürmektedir. Şüphesiz bunda toplumun geleneksel değerlerinin büyük rolü vardır. “Kadının yeri evidir” anlayışı bu topraklarda oldukça köklüdür. Ev işleri ve çocuk bakımı kadının görevi olarak görülmektedir. İşçi ailelerinin çocuklarını bırakabilecekleri nitelikli ve ücretsiz kreşlerin olmayışı, bırakalım kreşlerin yaygınlaşmasına dönük yasaların çıkarılmasını, zorunlu olan fabrikalarda bile denetimlerin yapılmaması, kadını “görevlerini” yerine getirebilmek için evde kalmaya mecbur bırakmaktadır. 2013 yılında kentlerde bulunan çocuksuz hanelerde kadınların işgücüne katılım oranı yüzde 43 iken, çocuklu hanelerde bu oranın yüzde 25’e düşmesi bu gerçeği göstermektedir.[*]

Yukarıda verdiğimiz istatistiklerin birer sayı olmanın ötesinde emekçi kadınların yaşamını ekonomik, sosyal, kültürel, politik her açıdan olumsuz etkileyen sonuçları bulunuyor. Emekçi kadınların çalışmaması eve hapsolması anlamına geliyor. Eve hapsolan kadın sürekli tekrarlanan ev işleri ve çocuk bakımının yarattığı kısırdöngünün içinde adeta kayboluyor. Evden dışarı çıkamayan, sosyalleşemeyen emekçi kadının tek “lüksü” evdeki televizyon oluyor. Ev işlerinden arta kalan zamanda abuk sabuk kadın programlarının, dizilerin karşısında geçirilen saatler kadınların zihnini felçleştiriyor. Ücretlerin düşmesi ve eve giren paranın azalmasıyla artan yoksulluk bütün işçi ailesini etkilemekle birlikte en çok kadınları olumsuz etkiliyor. Yoksulluğun yarattığı gerilim kadına yönelik şiddeti arttırıyor. Ekonomik olarak erkeğe bağımlı olan kadın evin dışına çıkamıyor, istese de boşanamıyor. Sosyal güvenceden ve emeklilik hakkından yoksun olması da emekçi kadını hem erkeğe daha bağımlı hale getiriyor hem de daha fazla yoksullaştırıyor. Toplumsal üretime dâhil olamayan emekçi kadınlar özellikle sınıf mücadelesinin geri olduğu dönemlerde sınıfsal olarak daha geri bir bilince sahip oluyorlar. Siyasi iktidarın ideolojik argümanlarının daha fazla etkisi altında kalıyorlar. Örneğin eşlerinin sendikal mücadelede dahi yer almasını istemeyebiliyorlar. Oysa grev ve direnişlerde işçi ailelerinin desteğinin mücadelenin başarıya ulaşmasında ne kadar önemli bir rolü olduğunu gösteren sayısız örnek var. Bir başka örnekse tek adam rejiminin onaylandığı referandumda siyasi iktidar çalışan kadınlardan ziyade “ev kadınlarından” evet oyu almıştı.

Ancak emekçi kadınların toplumsal üretime katılmasının önündeki bütün engellere ve bunun yarattığı bütün bu olumsuz sonuçlara rağmen bu durumun giderek değiştiğini söylemek yanlış olmaz. Üstelik bu değişim kadın düşmanı politikalarına rağmen bizzat AKP iktidarı döneminde yaşanmaktadır.  AKP iktidarının kadına yönelik şiddeti körükleyen, kadını eve hapseden, aşağılayan bütün argümanlarına rağmen son 15 yılda kadının işgücüne katılımı artan bir seyir izlemiştir. Bu durumun arkasında yatan birden fazla neden var şüphesiz. Öncelikle belirtelim ki İslamcı ya da seküler fark etmeksizin sermaye için önemli olan, artı-değer sömürüsünü arttırmaktır. Bu bağlamda kadınların işgücü kapitalist sistemde her daim ucuz işgücü olarak makbul görülmüştür. Dolayısıyla has bir sermaye partisi olarak AKP iktidarında ucuz işgücü olarak kadın emeğinin artan oranda kullanılması şaşırtıcı değildir.

Diğer taraftan kentleşme oranlarının artması toplumsal ihtiyaçları çeşitlendirmiş, ekonomik krizle birlikte tek maaşla ihtiyaçların karşılanması daha da imkânsız hale gelmiştir. Bu durum kaçınılmaz olarak toplumdaki “kadının yeri evidir” anlayışını zayıflatmıştır. Kentleşme beraberinde eğitim düzeyinde de bir artışı getirmiştir. Bütün bu faktörler işsizlik oranlarının artmasına rağmen daha fazla sayıda kadının çalışma yaşamına katılmasını sağlamıştır. TÜİK’in işgücü istatistiklerine bakıldığında bu artışı net olarak görmek mümkündür. 1988 yılından 2004 yılına kadar kadınların işgücüne katılma oranı neredeyse aynı düzeyde kalarak yüzde 18’in altında gerçekleşmiştir. 2004 yılından itibaren kademeli olarak artış yaşanmaya başlamış ve 2019 yılının 11 aylık ortalamasını aldığımızda yüzde 34,5 ile en yüksek seviyesine ulaşmıştır. Üstelik daha önce “ev işleriyle meşgul” olduğu için iş aramayan 414 bin kadın 2019 yılında iş aradığını ifade etmiştir. Ocak 2020 itibariyle İş-Kur’a kayıt yaptıran kadınların sayısı neredeyse erkeklerle aynıdır. Geçen yılın aynı ayında ise erkeklerden daha fazla sayıda kadın kayıt yaptırmıştır.   

Henüz ileri kapitalist ülkelerin çok gerisinde kalsa da Türkiye’de kadınların giderek artan oranda çalışma yaşamına katılmaları hem sınıf mücadelesi hem de emekçi kadınların mücadeleye katılması açısından olumlu bir durumdur. Kadının çalışmasını sadece erkek karşısında özgürleşmesi olarak gören feminist anlayışın aksine Marksistler bu olguyu sınıf mücadelesine olan etkileriyle değerlendirirler. Kadının çalışma yaşamına katılması sınıfsal sömürüyü dolaysız olarak yaşaması ve ilksel düzeyde sınıf bilinciyle tanışması demektir. Mücadele eden eşinin yanında ya da arkasında duran değil mücadelede öne çıkan kadın olması demektir. Nitekim artık çok daha fazla sayıda emekçi kadın fabrikalarda, işyerlerinde ekonomik ve sosyal hakları için sendikalaşıyor, mücadele ediyor. 2015’teki “metal fırtına” sürecinde direnen işçilerin arasında da, Şubat ayında bağıtlanan MESS toplu iş sözleşmesi sürecinde grev istediğini haykıran işçilerin arasında da emekçi kadınlar vardı. Sibaş ve Flormar yakın zamanda direniş yaşayan ve kadınların öne çıktığı fabrikalardır. Belediyelerden tekstil sektörüne pek çok farklı sektörde sendikal mücadele veren, direnen işçilerin arasında kadın işçiler de var. Halen emeklilik hakkı için mücadele eden EYT’lilerin arasında yine pek çok kadın işçi bulunuyor. Her geçen gün daha fazla sayıda emekçi kadın sınıf bilinciyle tanışıyor, direnişlerde, grevlerde, mücadele alanlarında yerini alıyor. Mücadeleyle tanışan emekçi kadınlar büyük bir değişim yaşıyorlar. Bir sınıf olduklarının, yaşadıkları dünyayı şekillendiren kapitalist sömürü sisteminin bilincine varmaya başlıyorlar. Boyun eğmek, susmak yerine başkaldırmayı, mücadele etmeyi öğreniyorlar.

Sınıf mücadelesi kadınıyla erkeğiyle bir bütündür. Tarih kadın ve erkek işçilerin ortak mücadeleyle kapitalizmin temellerini sarstığı nice olaylara tanıklık etmiştir. 8 Mart 1917’de Rusya’da iş bırakarak sokağa çıkan emekçi kadınlar sömürücü egemenlere karşı taleplerini haykırmış, onların bu mücadelesi erkek işçilerin de desteğini alarak işçi sınıfının iktidarı almasıyla sonuçlanan bir devrimi başlatmıştı. Bugün dünyada pek çok ülkede işçiler ayakta ve bunların başında emekçi kadınlar geliyor. Kapitalizmin yarattığı sorunlardan bunalan emekçilerin içinde giderek büyüyen bir öfke birikiyor. Tek tek fabrikalarda, işyerlerinde verilen mücadeleler, grev ve direnişler, sendikal örgütlenme çabaları artıyor. Emekçi kadınların bu mücadelelerde daha fazla yerini alması sınıf mücadelesinin büyümesi açısından önemli bir rol oynayacaktır.


[*] Aile ve Sosyal Politikalar Bakanlığı Kadının Statüsü Genel Müdürlüğü, Türkiye’de Kadın İşgücü Profili ve İstatistiklerin Analizi, 2014