Navigation

Talanın ve Krizin Faturası Kime?

Hükümetin kopardığı yaygara dolayısıyla, bir IMF heyetinin Türkiye’ye gelmiş olduğu ve başta devlet kurumları olmak üzere çeşitli kesimlerle görüşmeler yaptığı açığa çıktı. Hükümet uzun zamandır aleyhinde atıp tuttuğu IMF ile görüştüğünün ortaya çıkacağını bildiğinden olsa gerek, IMF heyetinin muhalefet partileriyle görüşmesini, gizli kapaklı bir komployu açığa çıkarıyormuş pozlarıyla duyurdu. “IMF’yle ne haltlar karıştırıyorsunuz” edasıyla parmağını muhalefet partilerine doğru sallayıp o heyeti gerçekte kendisinin çağırdığını ve günlerce medyadan saklayarak görüşmeler yaptığını gizlemeye çalıştı. Bu yavuz hırsız taktiğinin ne ölçüde başarılı olduğu tartışılır ama sonunda IMF heyetinin herkesle görüştüğü ortaya çıkmış oldu.

IMF heyeti tam olarak ne maksatla geldi ya da çağrıldı, görüşmelerin içeriği tam olarak nedir bilmiyoruz. Bu konuda net bir açıklama yapan yok. Ama ortada olan bazı belirgin gerçekler de yok değil. Her şeyden önce bu ziyaretin çok sıradışı bir şeymiş gibi görülmesi doğru değil. IMF kendisine üye ülkelerin ekonomilerini rutin olarak takip ediyor ve bu konuda düzenli ziyaretlerle ülkeler hakkında raporlar hazırlıyor. IMF’den stand-by tarzı anlaşma ve programlara bağlı olarak borç alan ülkelere yapılan ziyaretler bu programların takibi ve denetimi kapsamında olsa da, bu tür programların söz konusu olmadığı koşullarda da çeşitli vesilelerle inceleme ve ziyaretler olduğu biliniyor. IMF genel olarak kapitalist dünya ekonomisinin çıkarlarını gözeten bir uluslararası sermaye kuruluşu olarak çeşitli ülke ekonomilerinin gidişatını izliyor ve bu konuda sistemin bütününü ya da genel çıkarlarını gözeten öneriler ve müdahalelerde bulunuyor.

IMF heyetinin Türkiye’ye ziyaretinin çeşitli anlamları var. İktidarın uzun süredir IMF aleyhine atıp tutması, sanki böylesi kurumlarla arasında kategorik bir düşmanlık ya da uyuşmazlık varmış gibi pozlar kesmesi ucuz pehlivanlıktan başka bir şey değildir. İktidar bunu başka alanlarda da yapmaktadır. Örneğin ABD’ye alabildiğine kabadayı üslupla diklenip gözdağı vermekte, ama ardından ABD başkanından sadece bir randevu koparabilmek için bile olmadık taklalar atmaktan geri durmamaktadır. Ama bu durumu tespit etmek iktidarın IMF ile bir sorunu olmadığı, hatta ciddi sorunları olmadığı anlamına da gelmiyor. İktidarın IMF aleyhine atıp tutması bir yönden yanıltıcıysa, solun geniş bir bölümü de dâhil olmak üzere çeşitli muhalefet odaklarının iktidarla IMF’yi sanki perde arkasında canciğer kuzu sarmasıymış gibi sunmaya çalışması da bir başka yönden yanıltıcıdır. Gerçek bu iki tutumun göstermek istediği konumların arasında bir yerdedir. Türkiye IMF’nin resmi olarak bir ortağıdır, onunla ilişkileri kopmuş değildir ve öte yandan iktidarın IMF ile kimi anlaşmazlıkları vardır. Gerçek budur.

İktidarın kopardığı yaygaranın altında ne var? Hiç tereddüt etmeden denebilecek olan şudur: Birincisi, iktidar onca zamandır atıp tuttuğu IMF ile görüşmeler yaptığının açığa çıkmasını istemiyordu. Bunun, yürüttüğü demagojik milliyetçi propagandanın inandırıcılığını zaafa uğratacağı açıktır. İkinci neden ise, kendilerinin IMF ile yaptığı görüşmenin içeriğinin kısmen ya da bütünüyle IMF heyeti tarafından muhalefete aktarılması olasılığıydı. Sürecin tüm seyrinden anlaşılıyor ki, iktidar IMF ile ipleri tümden koparmak gibi bir niyet taşımadığı gibi, onunla iyi geçinerek önümüzdeki dönemde bir biçimde IMF desteğinden ve belki de kaynaklarından yararlanmak istemektedir. Her halükârda IMF’nin tümüyle olumsuz gözle baktığı bir iktidar olmayı istememektedir.

Ekonomisinin yapısı gereği dış kaynağa yakıcı biçimde ihtiyaç duyan bir ülke olarak, Türkiye’nin olumlu IMF referanslarına sahip olması dış yatırımları çekme konusunda önemli bir faktördür. Dahası, ileride bir formülü bulunabilirse, olağan piyasa koşullarından daha elverişli olan IMF kredilerine erişim de elbette bu şarta bağlıdır. İktidarın gerçekten de yakıcı biçimde “tatlı” IMF parasına ihtiyacı vardır ve bir siyasi bedel ödemeden bunu elde etmek için kafa patlattığına hiç kuşku yoktur. Ama önümüzdeki dönemde bunun siyasi maliyeti olmayan (ya da göze alınabilir “makul” düzeyde maliyeti olan) bir formülünün bulunup bulunamayacağını göreceğiz.

IMF ve iktidarın ekonomi politikası

IMF heyetinin ziyareti ile ilgili hararetli tartışmaların sürdüğü sırada iktidar damat aracılığıyla Yeni Ekonomi Programını (YEP) ilan etti. Çeşitli iktisatçıların da eleştirdiği gibi, sahte umutlar yaymayı amaçladığı anlaşılan, gerçeklerden uzak ve çelişkili pembe tablolar bir kenara bırakılırsa, iktidarın bu programda ortaya koyduğu çeşitli yaklaşım ve hedeflerin IMF’nin tam da ziyaretin hemen akabinde hazırladığı ön rapordaki hususlarla önemli benzerlikler taşıdığı açıktır. Örneğin memur ve işçilere verilecek ücret zamlarının geçmiş enflasyon oranları baz alınarak değil, gelecek enflasyon hedeflemeleri baz alınarak belirlenmesi. Bu tam da IMF raporunda ödev gibi konulan bir husus. İktidar YEP açıklanmadan çok önce bu önerinin ruhuna uygun hareket ederek kamu sözleşmelerinde işçi ve memurlar için sırasıyla yüzde 8 ve yüzde 4+4 biçiminde zam yapmış durumda. Bu zam oranlarının YEP’te yüzde 8,5 olarak ilan edilen gelecek yıl enflasyon hedefinin ve yüzde 6 olarak açıklanan 2022 hedefinin bile altında olduğu düşünülecek olursa, hükümetin emekçilere saldırma konusunda IMF ile fikir birliğini göstermek için ne denli gayretkeş olduğu anlaşılır.

Bunlar IMF’nin istediği ve iktidarın da benimsediği görülen bütçe açığı hedefleriyle yakından alakalı adımlar. İktidar bozulan bütçe dengelerini “düzeltmek” için bir yandan ücretler örneğinde olduğu gibi emekçilere giden kamu harcamalarını kısmayı, bir yandan da emekçilerin cebindeki azalmış parayı daha da azaltacak zamlar yaparak bütçe gelirlerini arttırmayı amaçlıyor. IMF tartışmaları daha tüm hararetiyle sürerken yapılan fahiş elektrik zammı hiç kuşkusuz bu konudaki kararlılığın ve pervasızlığın ifadesi. Diğer taraftan iktidar işçi-emekçilerin cebinden aşırma işlemini sahte rakamlarla düşük gösterdiği enflasyon yoluyla da yürütmektedir. Bugünlerde ilan edilen yıllık yüzde 9,3 enflasyon rakamı, son bir yılda elektrik/doğalgaza gelen yüzde 50, akaryakıta gelen yüzde 30, tekel ürünlerine gelen yüzde 60 ve temel gıda ürünlerine gelen yüzde 40 zam karşısında geniş emekçi yığınlarla düpedüz alay etmek anlamına geliyor. Bunlar işçi-emekçi kitleleri hedef alan ciddi saldırılar.

IMF’nin kamu harcamalarının yarı yarıya azaltılmasını istediği biliniyor. Bu nasıl olacak? Elbette öncelik ve ağırlık emekçilerin yararına olan harcamaların kısılmasında. Maaşların azaltılmasına ve zamlara zaten değinmiş bulunuyoruz ki bunlar önemli kalemler. Ama hiç kuşkusuz “tasarruf” bundan ibaret kalmayacak. Sağlıkta, eğitimde, sosyal yardımlar alanında, çevre ve kent alanında emekçi halkın yararına olan kamu harcamaları da kısılacak, hizmetler daha fazla aksayacaktır. Gündelik hayattan somut örnekler verecek olursak, söz gelimi okullarda velilerden çeşitli kılıklar altında daha fazla para istenecek, sözde ücretsiz sağlık hizmetinin kapsamı bin bir türlü kılıflar altında daha fazla daraltılacak vb.

Kamu harcamalarının kısılması dendiğinde elbette burjuva devletin iplerini ele geçirmiş Erdoğan liderliğindeki siyasi kadro devletteki lüks harcamalarından, görgüsüz şatafatından tasarruf etmiyor. İnanılmaz ölçüde şişirilmiş fiyatlar üzerinden adrese teslim ihalelerle kendi sermaye efradına kaynak transferinden fazla taviz vermek istemiyor, yüklü savaş harcamalarından, askeri projelerden de kısılmıyor. Dev kaynakların akıtıldığı müsrif, doğa ve kent düşmanı köprü, yol, havalimanı gibi büyük inşaat projelerinin yükünden kurtulmak için hiçbir adım atılmıyor. Aksine iktidardaki sermaye fraksiyonunun farklı gruplarına aktarılan kaynaklar olarak bunların yükü geniş emekçi kitlelerin sırtına yıkılmış durumda. Bu nokta işçi sınıfının bilinci açısından önemlidir, zira bir işçi büyük köprülere, yollara, havalimanlarına baktığında milliyetçilikle karışık büyüklük, azamet, övünç duygularına kapılmaktan ziyade, bunların büyük ölçüde işlevsiz, müsrif eserler olduğunu, bunlarla kendi cebinin boşaltılıp sermayeye hortumla kaynak olarak akıtıldığını görmeli ve öfkeyle dolmalıdır. Bunlar gündelik hayatın içindeki önemli ideolojik mücadele konularıdır.

Hükümet IMF ile bir diğer önemli konuda da hemfikir. Temelde emekçilerin cebinden aşırılarak oluşturulacak bir fon. Yeni bir emeklilik fonu kılığı altında gerçekleştirilmesi öngörülen bu fon Tamamlayıcı Emeklilik Fonu (TES) olarak dile getiriliyor. Bu sistem esasen Bireysel Emeklilik Sistemi (BES) olarak halen yürürlükte olan sisteme verilecek son şekil gibi görünüyor. Verilmek istenen görüntüye göre, sanki kamu emeklilik sisteminin yetersiz aylıklarına ilave olarak bu tamamlayıcı sistem vasıtasıyla emeklilere ilave gelir sağlanacak! Ne düşünceli egemenlerimiz var! Söylemeye bile gerek yok ki bu fonun kaynakları esas olarak ücretli emekten yapılacak düzenli kesintiler olacak. Böylece sermayenin, özellikle de iktidarın kayırdığı, beslediği sermaye fraksiyonunun emrine sunulacak yeni talan kaynakları oluşturulmuş olacak. İşsizlik Fonunun hangi yolda kullanıldığı hatırlandığında bu fonun da aynı şekilde işlev göreceği tartışmaya bile gerek olmayan bir şeydir. İşçi sınıfının işsiz bölüklerinin pek az yararlanabildiği o İşsizlik Fonu ki hortumlana hortumlana son dönemde ilk kez açık vermeye başlamıştır. Özetle işçi sınıfının daha fazla soyulması konusunda IMF ve iktidar ilkesel bir fikir birliği içindedir. Benzer biçimde kıdem tazminatının kaldırılması da hükümet ile IMF arasında bir mutabakat konusu.

İktidarın sancısı

Yukarıda kısaca çizilen tablonun ortaya koyduğu temel gerçeği bir kez daha belirtelim. IMF’nin emekçi kitlelere doğrudan saldırı anlamına gelen öneri ve programları konusunda iktidarın ilkesel hiçbir farklılığı yoktur ve iktidarın şimdiden yaptığı ve yeni ilan ettiği ekonomik programla da yapmayı düşündüğü anlaşılan kimi şeyler zaten örtülü bir IMF programı niteliğindedir. Emekçilere saldırı söz konusu olduğunda aradaki tek fark, iktidar açısından “neyi, ne zaman, ne ölçüde yapabilirim” endişesidir. Sonuç olarak bu saldırıların yürütücüsü IMF değildir, bizzat siyasi iktidardır ve çoğu zaman bunun bir siyasi faturası vardır. Nitekim son yerel seçimlerde ortaya çıkan sonuçlar büyük oranda emekçi kitlelerin ekonomik durumundaki bozulmadan kaynaklanıyordu. İktidarın IMF’den farklı olarak endişe duyduğu konulara bir örnek olarak kıdem tazminatının gaspı konusu verilebilir. Bu konu nicedir gündemde olmasına, birkaç kez taslaklar halinde parlamento semalarına getirilmiş olmasına rağmen, bir türlü yasalaştırılıp uygulanabilmiş değildir. Herkes biliyor ki bu emekçi kitlelerin tepkisinden duyulan korkudan kaynaklanmaktadır.

Şunu akıldan çıkarmamak gerekiyor. Rejim her ne kadar söyleminde “terör” sorunu, Suriye’ye askeri operasyon, belediyeler üzerinden CHP ile atışma gibi konuları ön plana çıkarsa da iktidarını sürdürmek açısından onun için en önemli mesele kitle desteği ya da rızasının belli bir seviyenin altına düşmemesini sağlamaktır. Bunun da en önemli ayağı resmi politik gündemde başköşeyi tutan sorunlar değil, emekçi yığınların içinde bulunduğu ekonomik koşullardır. Kitlelerin geniş bir bölümünün rejim hakkındaki algısının bozulmaya başlamasında çeşitli boyutlarıyla (işsizlik, pahalılık, reel gelir kaybı vb.) ekonomik kötüleşme ön planda gelmektedir. O nedenle rejim, bunun çok iyi bilincinde olarak, “her ne pahasına olursa olsun BÜYÜME” şeklinde adlandırılabilecek bir ekonomi politikası izlemekte. Elbette buradaki tek saik kitleleri yatıştırmak değil, kendisinin organik parçası olduğu sermaye fraksiyonunun dolaysız çıkarlarını korumak. Bu pervasız ve tahripkâr büyümeci politikaların ikili işlevi iktidarın da bir taşla iki kuş vurma hevesini somutlamakta.

Örneğin işsizliğin hızlı tırmanışı iktidar için ciddi bir sorun. İşsizlikteki son dönem artışın önemli bir bölümünün iktidarın göz bebeği inşaat sektöründeki tıkanmadan geldiği de biliniyor. İktidarın yana yakıla inşaatı yeniden canlandırma telaşı elbette öncelikle kendisiyle organik bağları olan sermaye fraksiyonunun paçasının kurtarılmasıyla ilgili. Ama bu telaş aynı zamanda, oy tabanını oluşturan geniş emekçi yığınlara iş olanakları sunmak suretiyle onların gönlünü yeniden kazanma ve iktidarını daha rahat sürdürme arzusunun da bir ifadesi. Nitekim yeni açıklanan YEP’te inşaat sektörünün canlandırılmasına verilen öncelik kendisini gösteriyor. Zaten Erdoğan uzun zaman önce “inşaat durdu mu ekonomi durur” anlamında bir vecizeyle ekonomi sorunlarına nasıl ve nereden baktığını ilan etmişti. Varlık Fonu ile oluşturulan “paralel hazine”nin son icraatının Ağaoğlu gibilerinin içinde yer aldığı 3 büyük inşaat şirketinin imdadına yetişerek bunları kurtarmak olması o nedenle şaşırtıcı değildir.

İktidarın IMF ile arasındaki farklılık en çok IMF’nin sermaye fraksiyonları arasındaki dengelere dokunan öneri ve taleplerinden kaynaklanıyor. Bu kapsama giren talepler sadece IMF’den değil, genelde uluslararası sermayeden ve TÜSİAD’dan da gelmekte. Bugün Erdoğan liderliğinde Türkiye’de kurulmuş olan rejimin sermayenin genel çıkarlarını korumaktan giderek uzaklaşarak kendi doğrudan bağlı olduğu sermaye fraksiyonunun çıkarlarını fazla ön plana koyması sermaye içi kavgaları şiddetlendirmektedir. Mevcut iktidar devlet kaynaklarını ve gücünü kendi sermaye fraksiyonunu palazlandırmak için aşırı ölçüde tek yanlı biçimde kullanmış, bunu yaparak sermaye düzeninin genel dengelerini fazladan bozmuştur. Bu “aşırılıklar” son zamanlarda bankalara baskı yapmaya kadar varmıştır.

IMF raporundaki eleştirilerin ana maddelerinden olan kamu harcamalarının ve bütçe açığının artışının en önemli sebeplerinden birisi zaten “yandaş sermayeyi” besleme faaliyetlerinin geldiği boyutlardır. İşte iktidarın IMF gibi kurumlarla anlaşmazlık içinde olduğu temel konular bu gibi konulardır. İktidar mealen şöyle diyor: Bütçe açığının giderilmesine evet, ama bunun yandaş sermayeyi besleme faaliyetine sekte vurmasına hayır! İktidar özelikle dış yatırım çekmek açısından önemli bir gösterge olan bu bütçe açığı rakamının gerçekte olduğundan daha düşük görünmesi için türlü taklalar atmıştır. Bunun yollarından birisi hükümetin bir kereliğe mahsus birtakım bütçe gelirleri (“varlık barışı”, imar affı, bedelli askerlik, Merkez Bankası kaynaklarına el koyma vb.) yaratmasıdır. Bunların süreklileştirilemeyeceği açıktır. Diğer taraftan iktidar kendi sermaye grupları ve seçmen tabanını diğerlerine göre daha az etkileyecek birtakım önlemler ve cezalar da gündeme getirmekte, bunları arttırmaktadır. Sigara ve alkol tüketiminin tam anlamıyla cezalandırılması demek olan fahiş vergiler ve cezalar bunun bir örneğidir.

Ne olursa olsun büyüme sağlamak için, diğer her şeyi göz ardı ederek, Merkez Bankasına ve kamu bankalarına faizleri zorla indirtmeye başlayan iktidar bunun genelleşmesi ve ucuz kredi dağıtmaları için özel bankalara türlü yollarla baskı yapmaktadır. Birçoğu artık yabancı ortaklı hale gelmiş olan finans-kapital şirketleri olarak bankaları hedef alan bu baskı ve şantaj politikasının, ana gövdesi itibariyle sermayenin tekelci kesimlerinin hoşuna gitmediği açıktır. Bundan memnun olanlar sadece iktidarın parçası olan sermaye fraksiyonun unsurlarıdır. Bunlar büyük bölümü itibariyle geç palazlanmış ve bunu da büyük oranda devlet olanakları, kayırmalar yoluyla sağlamış sermaye gruplarıdır. Güçleri öz kaynaklarından, rekabet güçlerinden ziyade siyasi iktidarı elde bulundurmalarından gelmektedir. Bunlar krizle birlikte özellikle zor duruma düşmüşlerdir. Birçok durumda ekonomik yeterlilikleri olmadığı halde devlet kanalları aracılığıyla bol keseden krediler alabilmiş, ama bunları geri ödeyemeyecek duruma gelmiş sermaye odaklarıdır. Şimdi bunların kurtarılması gerekiyor. Konut kredilerinin zorla düşürülmesinin de, enerjiye yapılan aşırı zamların da altında ağırlıklı olarak bu yatmaktadır.

IMF gibi kuruluşlar da TÜSİAD da doğal olarak bu zorla faiz indirtme işini bırak diyorlar. Kapitalist ekonominin işleyiş, ölçü ve teamüllerine uygun olmayan tarzda yapılan zorlama faiz indirimlerinin karmaşık bir bütün olan ekonominin çeşitli yönlerinde sarsıcı oransızlıklara ve dengesizliklere yol açtığını biliyorlar. Zaten genel kriz nedeniyle nefes darlığı çeken kapitalist ekonominin bir de bu kesimsel zorlamalarla kriz karşısında daha fazla kırılgan hale getirilmesini istemiyorlar. Bunlara göre yatırımların artması, çarkların dönmesi için enflasyonun makul seviyelere inmesi, “öngörülebilirliğin” artması gerekiyor. Ama örneğin faizlerin bu tür gerçekçi olmayan düşürülüşü dövize talebi arttırmakta, bu da genel olarak kuru ve dönüp enflasyonu yükseltmektedir. Bu şartlarda yeni yatırımlara istek de azalmaktadır.

Benzer biçimde IMF de TÜSİAD da asıl olarak iktidar yandaşı sermayenin yararlandığı iflas-konkordato prosedürlerine çekidüzen verilmesini, yani bu batması gerekenleri kurtarma mekanizmasına son verilmesini istiyorlar. Onlara göre batması gerekenler kurtarılıp onların yükünün de emekçi halka ve kısmen de diğer sermayeye ödetilmeye çalışılması, halkta tepkinin artmasına yol açması bir yana, kuralsızlaşma ve keyfileşme anlamına gelmekte, yatırım ve mülkiyet güvencesi sarsılmaktadır. Bunun gibi, devlet bankalarının keyfi arpalık olarak kullanılmasına da son verilmesi istenmekte. Bu gibi hususların listesi uzundur, ancak ana fikir açıktır: Krizin ve talanın maliyetinin sermayeye kalan kısmını biz değil sizin sermaye fraksiyonunuz ödesin! Keza bunun siyasi faturasını da iktidarı elinde tutanlar olarak siz ödeyin! Önerdikleri tedbirler bunu söylüyor. Ne var ki iktidar buna da, keyfi uygulamalarına gem vuracak bir uluslararası denetim altına girmeye de yanaşmıyor. O nedenle bir yandan örneğin batık ya da zor durumdaki şirketlerin yükünü kamuya (yani esas olarak emekçi halka) ve özel bankalara yıkma doğrultusunda çalışıyor, diğer yandan da IMF’ye isteklerinin ana iskeletini karşılamaya hazırım, zaten benim programım da bunu gerektiriyor diyor. Özetle sermaye fraksiyonları arasında ciddi bir kapışma vardır.

Öte yandan, IMF raporu olsun iktidarın YEP’i olsun krizin ve talanın ortaya koyduğu ağır faturanın kime ödetileceği konusunda adresler gösteriyorlar. Her iki taraf da faturanın ağırlıklı olarak işçi-emekçi kitlelere ödetilmesi konusunda hemfikir. Faturanın asıl büyük kısmını ödemeye zorlanan işçi sınıfı ise örgütsüzlüğünün sancıları içinde bu saldırılara karşı güçlü bir ses çıkaramıyor. Son yerel seçimlerde rejime verilen tepki, birikmekte olan hoşnutsuzluğa dair bir işaretse de sandıkta verilen tepkinin bu dertlerden kurtulmak için yeterli olmayacağı açıktır. Artan ve daha da artacağı kesin olan hoşnutsuzluğun örgütlü bir sınıf tepkisi haline getirilmesi gerekiyor.