Navigation

Kıtadaki İsyan Dalgası Kolombiya’yı da İçine Aldı

Latin Amerika, domino taşı misali birbiri ardına patlak veren isyanlarla gündemde. Geçtiğimiz aylarda ayağa kalkan Şilili ve Ekvadorlu emekçilere, önce darbeye karşı direnen Bolivyalı emekçiler, ardından da Kolombiyalı emekçiler katıldı. Kıtada yükselen isyan dalgasının Kolombiya’yı da içine alması diğer ülkelerden farklı bir anlam taşıyor. Zira mafyayla iç içe geçen oligarşik bir yapının hâkim olduğu bu ülke, özellikle Küba devriminden bu yana ABD emperyalizminin Latin Amerika’daki karşı-devrim üssüne dönüşmüş durumda. Latin Amerika ülkelerindeki oligarşik rejimlerin devamı için ABD’nin bölgedeki sopası görevini üstlenen, Afganistan ve Irak işgalinde ABD’ye tam destek veren, Filistin sorununda İsrail’i kayıtsız şartsız destekleyen Kolombiya devleti, içeride de paramiliter güçlerle el ele verip uyguladığı azgın terörle işçilere, emekçilere göz açtırmamak için kitlesel katliamlardan bile kaçınmamaktadır. Kolombiya’da emekçilerin ayağa kalkması işte bu bakımlardan ayrı bir öneme sahip.

Ivan Duque başkanlığındaki sağcı hükümetin emekli maaşlarında, eğitim bütçesinde, asgari ücrette ve zenginlerden alınan vergilerde indirime gidilmesini öngören saldırı planına karşı 21 Kasımda gerçekleştirilen genel greve ve protesto gösterilerine, tüm kent ve kasabalarda toplamda 1 milyona yakın emekçi katıldı. Kolombiyalı işçiler, öğrenciler ve yerliler Eylül ayından bu yana zaten istim üstündeydiler. Hükümetin “teröristleri öldürdük” açıklamalarına rağmen öldürülenlerin 8’i çocuk 15 sivil olduğunun ortaya çıkmasının ardından yükselen halk tepkisi nedeniyle Savunma Bakanı istifa etmek zorunda kalmıştı. Bu tepkinin emekçilerin haklarına yönelik saldırı planına karşı büyüyen öfkeyle birleşmesi, 21 Kasımdaki genel grevin kitleselliğinde de yansımasını buldu. Duque hükümetini protesto eden yüz binler, Kolombiya’da 1980’lerden bu yana görülen en kitlesel ve yaygın protesto eylemini gerçekleştirdiler. Sokağa çıkma yasağı uygulanması, sınırların kapanması, medya bombardımanıyla yalanlar yayılıp tehditler savrulması, on binlerce polisin devreye sokulması, muhalif parti binalarına, evlere vb. baskınlar düzenlenmesi emekçileri sindirmeye yetmedi.

Üstelik yoksulluğa, eşitsizliğe, adaletsizliğe ve tüm bunların üstüne tuz biber eken faşist teröre karşı onyıllardır biriken öfkenin patlamalı bir şekilde kendini dışavurduğu bu hareket, bir günlük genel grevle yatışmayıp daha ileri bir noktaya sıçradı. Polis kurşunuyla başından yaralanan 18 yaşındaki bir öğrencinin hayatını kaybetmesi tepkiyi daha da arttırdı. Bu esnada sendikaların ve çeşitli örgütlerin oluşturdukları Grev Komitesiyle hükümet arasında yapılan görüşmelerde devlet başkanı Duque işçilere “Büyük Ulusal Görüşme” adı altında bir oyalama planını dayattı. Hükümetin, sermaye temsilcilerinin ve sendika liderlerinin oluşturacağı bu yapının dört ay ortak çalışma yürütmesini öngören bu planın amacı kitle hareketini sönümlendirmekti. Bunun üzerine Grev Komitesi görüşmeleri terk etti ve vergi tasarısının geri çekilmesi, gösterilerde 4 kişinin ölümünden sorumlu olan özel polis gücünün (ESMAD – Mobil Anti-İsyan Birliği) dağıtılması, kemer sıkma planlarının geri çekilmesi, FARC (Kolombiya Devrimci Silahlı Güçleri adlı gerilla örgütü) ile varılan anlaşmanın uygulanması gibi ekonomik-demokratik talepleri içeren bir manifesto açıklayarak 27 Kasım için ikinci bir genel grev çağrısı yaptı. Başkent Bogota başta olmak üzere çok sayıda kentte gerçekleştirilen bu greve de yüz binler katıldı. İşyerlerinde grev komitelerinin, mahallelerde halk meclislerinin oluşturulduğu bu süreçte, Grev Komitesi bunların koordinasyonunun sağlanması yönünde girişimlerde de bulundu. Elbette bu, devrimci önderlik boşluğunda işçilerin, emekçilerin mücadele inisiyatiflerinin tepeden sendika bürokrasisi eliyle boğulması riskini de beraberinde getiriyor ve bu noktada uyanık olunmasını gerektiriyor.

Temel ihtiyaç ürünlerinde KDV oranını sıfırdan yüzde 19’a çıkarmayı, akaryakıt fiyatlarını yükseltmeyi ve eğitim başta olmak üzere temel hizmetlerde kesintiye gitmeyi planlayan Duque hükümeti, geçtiğimiz yıl bu zamanlar yine yüz binlerce işçi ve öğrenci tarafından çeşitli eylemlerle protesto edilmişti. Duque işbaşına geldiği 2018 Ağustosundan bu yana izlediği politikalarla ekonomik ve sosyal sorunları iyice şiddetlendirdi. İşsizliğin giderek artması emekçilerin yaşadığı sorunların daha da ağırlaşmasına yol açtı. Sadece geçen yıl işlerini kaybeden işçilerin sayısı 600 bini geçti.

Milli gelirin %20’sine en zengin %1 tarafından el konulduğu Kolombiya’da nüfusun %30’una yakını yoksulluk içinde yaşıyor. Bu derin eşitsizlik kırda çok daha çarpıcı bir boyuta ulaşıyor. Tarım arazilerinin %80’i, %1’i oluşturan büyük çiftlik sahiplerinin elinde toplanmış durumda. Son on yılda 10 milyon hektar toprağın, sahiplerinden gasp edilerek büyük toprak sahiplerinin eline geçtiği Kolombiya’da kırsal nüfusun çoğunluğunu oluşturan küçük ve topraksız köylülerin önemli bir bölümü yoksulluk sınırının altında yaşıyor. Açlık sınırında yaşayanların oranıysa %30’larda seyrediyor. Emperyalist tarım tekelleri için gül bahçesine dönüştürülen bu ülkede 1990’lardan itibaren çok keskin bir düşüş yaşayan tarımsal üretim çiftçileri vururken, aynı zamanda ülkeyi ithal tarım ürünleriyle beslenir hale getirmiş bulunuyor. Ekilen tarım alanları hızla azalırken, plantasyonların ürün tercihleri halkın gıda ihtiyacı değil kârlılık göz önünde bulundurularak yapılıyor, en kısa zamanda yetişen en kârlı ürünler tercih ediliyor. Bu yüzden beslenme açısından hayati önem taşıyan tarım ürünlerinin yerini biyoyakıt elde edilecek ürünler alıyor.

Başta yerliler olmak üzere Kolombiyalı emekçileri etkileyen önemli sorunlardan biri de, FARC’a karşı onyıllardır yürütülen savaşın iyice ağırlaştırdığı siyasal ve sosyal atmosferdir. Toplumsal hayatın her alanını boğan bu atmosfer, milyonlarca emekçinin Kolombiya’yı terk etmek zorunda kalmasına yol açmıştır. Dünyada en fazla sendikacı katliamının yaşandığı bu ülkede son on beş yılda 3 bine yakın sendika yöneticisi ve üyesi öldürülmüştür. Devletin paramiliter güçlerle birlikte işlediği bu cinayetlerle işçi sınıfına, yoksul köylülere ve öğrencilere gözdağı vermek istediği bu ülkede, onyıllardır CIA’in kitle pasifikasyonu programları eşliğinde korkunç bir devlet terörü uygulanmaktadır. FARC başta olmak üzere 1960’lardan bu yana mücadele yürüten gerilla örgütlerine yönelik devlet terörü neticesinde 267 bin kişi katledilmiş, 6 milyon kişiyse göç etmek zorunda kalmıştır. Sadece 2016’daki “barış anlaşması”nın ardından öldürülen FARC militanlarının, sendikacıların, gazetecilerin, köylü liderlerinin vb. sayısı bile 300’ü geçmiş durumdadır. Bugün Duque yönetimine karşı yükselen tepkinin bu boyutlara ulaşmasında, kendinden önceki hükümetin imzaladığı bu anlaşmanın her maddesini ihlal etmekle yetinmeyip, anlaşmayı savunanları teröre destek vermekle suçlayarak devlet terörünü tırmandırması da önemli bir rol oynuyor.

Duque, Kolombiya burjuvazisinin en gerici kesimlerinin temsilcisi olarak 2018’de iktidara gelmişti. Bir zamanlar ağır yolsuzluk suçlamalarıyla yargılanarak koltuğunu terk etmek zorunda kalan Alvaro Uribe’nin tam desteğiyle aday olan Duque, bu seçimlerde %54’le galip gelirken, eski bir gerilla olan rakibi Gustavo Petro %42 oy almıştı. Tarım, işçi hakları, emekli maaşları, vergi, çevre, eğitim, sağlık gibi pek çok alanda reformlar gerçekleştirmek, ekonomiyi petrol ve madenciliğe bağımlı olmaktan kurtarmak gibi vaatlerle aday olan Petro’yu “azılı komünist” olmakla suçlamaya dayanan bir seçim kampanyası yürütmüştü. “Castrocu, Chavezci Petro’nun ülkeyi Venezuela’ya çevireceğini”, insanların evlerine, arabalarına bile el koyacağını söyleyerek halkı yoksullukla, kıtlıkla tehdit edip korkutan Duque, oligarşinin medya tekeli sayesinde amacına ulaşmıştı.

Uzun bir sömürgecilik geçmişine sahip olan Latin Amerika ülkelerinin tamamında görülen oligarşik yapı Kolombiya’da da onyıllardır hüküm sürüyor. Üstelik Kolombiya, ABD’nin bölgedeki karşı-devrim üssü olarak kıtanın diğer ülkelerinden çok daha gerici bir konumda yer alıyor. Küba devriminden itibaren her türlü devrimci hareketi yok etmek için seferber edilen ordusu ve faşist paramiliter güçleriyle Kolombiya, ABD’nin en kalabalık “diplomat” nüfusuna sahip olduğu bir karşı-devrim merkezidir. Yakın geçmişte ve bugün Venezuela ve Bolivya’da Chavez’i, Maduro’yu ve Morales’i devirmek için devreye sokulan planların uygulamaya konmasında bu ülkenin özel bir rolü vardır.

48 milyon nüfuslu Kolombiya, 11 milyar dolara yaklaşan yıllık askeri harcama miktarıyla Brezilya’yı takiben Latin Amerika’nın en yüksek savaş harcamalarını gerçekleştiren ikinci ülke olarak öne çıkmaktadır. Milli gelire oran söz konusu olduğunda ise ilk sırada yer almaktadır. 2000’lerin başlarında uygulamaya sokulan ve halen yürürlükte olan “Kolombiya Planı” çerçevesinde Kolombiya ordusuna 10 milyar dolar akıtan ABD, bunun karşılığını fazlasıyla almıştır. Söz konusu plan ABD’ye “uyuşturucuyla mücadele” adı altında Kolombiya’ya doğrudan askeri müdahale hakkı tanımaktadır. Planın “yasadışı koka üretimini engellemek ve köylüleri alternatif tarım ürünlerine yöneltmek” olarak konulan amacı, aslında gerilla örgütlerinin denetimindeki bölgeye ABD işbirliğinde yapılacak operasyonlara meşruiyet kılıfı sağlamaktır. Bu operasyonlarla koka üretimi tümüyle oligarşik güçlerin hâkimiyet alanına sokulmaya çalışılırken, FARC ve destekçisi köylülere de büyük bir darbe indirilmesi amaçlanmıştır ki, bunda önemli ölçüde başarıya ulaşıldığı da görülmektedir.

2016 tarihli barış anlaşmasına giden yolda FARC’ın kısa tarihi

Kolombiya’nın bir özgünlüğü de geçmişte kıta ülkelerinin büyük bir bölümünde görülen gerilla mücadelesinin halen canlılığını koruyor olmasıdır. Ülkenin en büyük gerilla örgütü ise, 1964’te kurulan Kolombiya Devrimci Silahlı Güçleridir (FARC).[1] Bu örgütün kökeni, 1940’ların sonlarında, toprakları büyük toprak sahipleri tarafından gasp edilen ve on binlercesi katledilen küçük köylülerin yükselttiği silahlı mücadeleye dayanıyor. Küba devriminden (1959) esinlenen gerillaların kurduğu bu küçük-burjuva örgüt, mücadele yöntemi olarak kır gerillacılığını esas alırken, sosyalizm yağına bulandırılmış (üstelik SSCB’nin çöküşünden sonra bu yönü giderek körelmiş) ulusal kalkınmacı bir programı benimsemektedir. Büyük çiftliklere (latifundialar) el konularak bunların küçük köylülere dağıtılmasını öngören toprak reformu da bu programın merkezi noktalarından birini oluşturmaktadır.

Elli yılı aşkın mücadelesiyle FARC, küçük köylüler arasında önemli bir desteğe sahip oldu ve bu süre zarfında ülke topraklarının %40’ını kontrol eder hale geldi. Ne var ki on binlerce ölü pahasına verilen bu gerilla mücadelesinin nesnel zemini zaman içinde zayıflamaya başladı. Gerek küçük köylülerin topraklarından zorla uzaklaştırılmaları, gerek ülkenin kapitalistleşmesiyle birlikte kırda çözülme dinamiklerinin[2] hızlanması, gerekse izlediği politika ve yöntemlerin söz konusu nesnel koşullarla uyumsuz hale gelmesi FARC’ın toplumsal tabanını giderek zayıflattı. Bu güç yitimi ve açmaz FARC’ı 1980’lerden itibaren çeşitli kereler devletle “barış” masasına oturmak zorunda bıraktı. Fakat bu süreç her defasında Kolombiya devletinin/oligarşisinin tutumuna bağlı olarak son derece sancılı bir şekilde yürüdü. Egemenler “barış görüşmeleri”ni FARC’ı ve diğer gerilla örgütlerini silah bıraktırarak etkisiz hale getirmek, altlarını oymak ve çoğu kez büyük katliamlar için zaman kazanmak için kullandılar. Her barış anlaşmasının ardından önde gelen komutanlar da dâhil olmak üzere yüzlerce gerillanın, sendikacının ve aktivistin katledildiği kitlesel bir kıyım yaşandı.

1980’lerin ortalarında hükümetle başlayan barış görüşmeleri sürecinde, FARC ve diğer sol örgütler legal bir politik örgüt olarak Yurtsever Birlik’i (UP) kurmuşlardı. UP kurulur kurulmaz, işçilerden ve köylülerden aldığı destekle ülkenin üçüncü büyük partisi haline gelmişti. Ama bu durum derhal oligarşinin hedefi haline gelmesine de yol açtı ve kısa sürede başkan adayları, milletvekilleri, belediye başkanları dâhil 4000 UP üyesinin katledilmesiyle “çözüm süreci” çöktü. Sadece FARC değil, bir diğer gerilla örgütü olan M-19’un da başına benzer şeyler geldi. 1990’da silah bırakmasını takiben katıldığı yerel seçimlerde hatırı sayılır bir oy almasının ardından başkan adayı, çok sayıda yerel lideri ve aktivisti katledildi.

1990’ların sonunda görüşmeler yeniden başladı. Ancak bu süreçte de burjuva devlet üstüne düşeni yapmadığı gibi müzakerelere devam için FARC’a “silah bırakma, denetimi altında bulunan bölgede askeri kontrol noktaları kurulmasını kabul etme” koşullarını dayatarak onun altını oymak istedi. Bu koşulları kabul etmeyen FARC “barış süreci”ni bozmakla suçlandı. Öte yandan oligarşinin kirli paramiliter örgütleri de devreye sokuldu. Bizzat büyük çiftlik ve plantasyon sahipleri ve bunlarla iç içe olan uyuşturucu baronları tarafından kurulan Kolombiya Birleşik Özsavunması adlı paramiliter örgüt 30 bine yakın silahlı adamıyla on binlerce köylü lideri, gerilla, sendikacı ve sol aktivisti vahşi biçimde katletti.

Barış planının çökmesini siyasi propaganda malzemesine çeviren ve bu sorunu askeri yöntemlerle çözeceğini söyleyen Alvaro Uribe’nin iktidara geldiği 2002’den itibarense savaş politikaları daha da azgın bir şekilde uygulamaya koyuldu. Büyük çitflik sahiplerinin ve bunlarla iç içe geçen uyuşturucu kartellerinin başını çektiği oligarşinin en gerici temsilcilerinden biri olan ve emekçilerin %50-60 gibi büyük bir çoğunluğunun sandığa gitmediği koşullarda üst üste iki dönem devlet başkanlığı koltuğuna oturan Uribe’nin dizginsiz sağ politikaları işçi sınıfına yönelik artan saldırılarda da ifadesini buldu elbette. İş yasalarının sermaye eksenli olarak yeniden ve yeniden değiştirildiği, ekonomik ve sosyal hakların tırpanlandığı, özelleştirmelere hız verildiği bu dönemde, sadece işçilerin değil küçük köylülerin de yoksulluğu alabildiğine derinleşti.

Uribe’nin başkanlığı 2010’da büyük yolsuzluk skandallarıyla ve politik skandallarla sona ererken yerine Savunma Bakanı Juan Manuel Santos geçti. Her ne kadar ikisi de burjuva olsa da, zengin bir kapitalist aileden gelen Santos, onyıllardır yürüyen savaşın kapitalizmin olağan gelişiminin önünde teşkil ettiği engelden kurtulmayı kendi çıkarlarına daha uygun gören burjuva kesimleri temsilen, bu doğrultuda bir politika izlemeye koyuldu. 2012’de başlayan “barış süreci” de bu politikanın bir uzantısıydı. Santos liderliğindeki hükümetle FARC arasında gerçekleştirilen görüşmeler nihayetinde bir anlaşma imzalanmasıyla referandum aşamasına dek ilerledi. Bu anlaşmayla devlet, on yıl içinde köylülere 3 milyon hektar toprak dağıtılmasını (oysa yıllar içinde köylülerden gasp edilen topraklar bunun üç katıydı), muhalif siyasetçilere yönelik baskı ve şiddetle mücadeleyi, politik katılımcılığın güçlendirilmesini vaat ediyordu. FARC’ın legal bir siyasi parti olarak tanınması, FARC gerillalarına af getirilmesi, iki yıl boyunca asgari ücretin %90’ı kadar maaş bağlanması, bir seferliğine 675 dolarlık bir tazminat ödenmesi, iş kuracaklara ucuz kredi sağlanması, FARC’a seçim kampanyası için fon sağlanmasına ek olarak Kongre ve Senatoda iki dönemliğine 5 koltukluk bir kontenjan tanınması garantisi veriliyordu. Tüm bunlar karşılığında FARC ise ateşkesi ve silah bırakmayı kabul ediyordu.

Ne var ki, 2016 Ekiminde yapılacak olan referandum öncesinde Uribe, “FARC lideri Timochenko başbakan olacak ve Castrocu-Chavezci bir diktatörlük kurulacak” söylemiyle anti-komünist bir histeri dalgası yaratmaya girişti. Nihayetinde %37 katılım oranıyla gerçekleşen referandumda evet oyları %49,8 iken, hayır oyları %50,2 oldu ve anlaşma resmi hale gelemedi. Buna rağmen Santos hükümeti ve FARC anlaşmayı uygulamaya geçireceklerini açıkladılar. FARC 2017 Haziranında silahları teslim sürecini tamamladı ve hemen ardından gerilla komutanlarından Rodrigo Londono (nam-ı diğer Timochenko) liderliğinde Toplumun Alternatif Devrimci Gücü (FARC) adı altında kurulan yeni legal parti altında siyasi faaliyetlerini yürütmeye başladı. Ancak bir yıl sonra devlet başkanlığı koltuğunun el değiştirmesi ve Santos’un yerine Duque’nin geçmesinin ardından devlet verdiği sözleri yerine getirmemeye başladı. Üstelik bu süreçte FARC komutanları da dâhil olmak üzere çok sayıda gerilla katledildi. Tüm bunların ardından FARC içinden bir kanat silahlı mücadeleye devam kararı aldığını açıkladı, ana gövdeyse anlaşmaya uymayı şimdilik sürdürüyor.

Sosyalist devrim kendini dayatıyor

Kolombiya’da yaşanan “barış sorunu”nun ulusal sorunlardan farklı olarak bir toplumsal kurtuluş sorunu olduğu dikkatlerden kaçmamalıdır. Büyük toprak sahipleri tarafından toprakları gasp edilerek yoksulluğa mahkûm edilmiş ve büyük bir bölümü giderek kırdan koparak kentin yoksullarına dönüşmüş olan emekçi kitleler, işçi sınıfı gibi, burjuvazinin azgın sömürüsüne ve saldırılarına maruz kalmaktadır. İşçisiyle yoksul köylüsüyle emekçi kitleler açısından burjuvaziye karşı sınıf mücadelesini yükselterek onu iktidardan alaşağı etmek dışında hiçbir çözüm yolu bulunmazken, FARC türü küçük-burjuva örgütler için tam bir çıkışsızlık hali söz konusudur. Kapitalizmin gelişimine paralel olarak dayandıkları nesnel zemini iyice yitiren bu hareketler, yoksul emekçileri mücadeleye sevk etme potansiyellerini tükettikçe, amaçları bakımından tam tersi sonuçlar da doğurmaktadırlar. Onyıllardır biteviye tekrarlanan “müzakere-çöküş-katliam” döngüsü, emekçi kitleleri umutsuzluk ve yılgınlığa sürüklemektedir. Söz konusu durum, burjuva saldırılara karşı ortak bir mücadele hattı geliştirilebilmesinin önünde büyük bir engel haline de gelebilmektedir. Tarihteki tüm örnekler gibi Kolombiya’daki gerilla örgütleri de, ayağında mülkiyet prangalarıyla küçük-burjuvazinin kapitalizme karşı tutarlı ve kararlı bir mücadeleye önderlik etmesinin olanaksızlığını göstermektedirler. Bunların iktidara gelme başarısını gösterdikleri Nikaragua örneğinde yaşananlar ortadadır: Devrimciliklerini yitirerek burjuvalaşmak ve düzenle bütünleşmek!

Kolombiya’da son süreçte yükselen mücadelenin dinamikleri de, bu mücadeleye katılan emekçi kesimlerin çeşitliliği de, onun başını çeken güçler de yukarıda vurgulamaya çalıştığımız gerçekliği farklı bir yönden doğruluyor: Tüm ezilen sınıfları kucaklayacak bir anti-kapitalist mücadelenin öncü gücü yalnızca proletarya olabilir. Zira emekçi sınıfları bu düzene bağlayan mülkiyet prangalarından bir tek o azadedir. Köylüsüyle, zanaatçısıyla, esnafıyla her kesimden yoksul emekçilerin, aydınların, sanatçıların ve devrimci gençliğin, kapitalizmin kendilerini içine çektiği ölümcül girdaptan kurtuluşları, ancak işçi sınıfının öncülüğündeki bir devrimci mücadeleye destek vermeleriyle mümkün olacaktır.


[1] Onu 1965’te kurulan Ulusal Kurtuluş Ordusu (ELN) ve 1970 seçimlerinde gerilla örgütleri tarafından bir seçim ittifakı olarak kurulan 19 Nisan Hareketi (M-19) izlemektedir. Fakat bunların güçleri FARC’a oranla zayıftır.

[2] 1960’larda toplumun %55’i kırda yaşarken, yani köylülük büyük bir toplumsal ağırlığa sahipken, bu oran gitgide azalıp bugün %25’in altına inmiştir.

... önceki yazı
Birleştir Sesini