Navigation

Hangisini istersiniz: Cennet mi, Cehennem mi?

İnsanlığın gelişim süreci de tıpkı evren gibi, diyalektik olmuştur. İlk insan, günümüzdeki insan haline gelene kadar uzunca bir zaman dilimi geçmişti. Bizler, atalarımızın bize bırakmış olduğu mirasın –maddi mirastan bahsetmiyorum– üzerinden yaşamımıza yön vermekteyiz. Bizim çocuklarımız da, bizim bıraktığımız miras üzerinden yaşamlarına yön vereceklerdir.

İlk insanlar, günümüzdeki insanlar gibi, doğaya hükmedemedikleri için, ona koşulsuz boyun eğerek yaşamlarını sürdürmüşlerdi. Doğa karşısında zayıf ve güçsüz olan insanlar, yırtıcı hayvanlardan korunmak, beslenmek, kısacası var olabilmek için tıpkı hayvanlar gibi sürüler halinde yaşamışlardı. Nerede yiyecek bulmuşlarsa orada konaklamışlar, beslenmek için yiyecek kalmayınca da başka yerlere göç etmişlerdi. Böylece insanlık tüm dünyaya yayılmıştı. İlk insanlar doğadan avcılıkla ve toplayıcılıkla beslenirken, göçebe yaşarken, insanlık süreç içinde tarımla birlikte yerleşik hayata geçti.

İnsanlık tarihini incelediğimizde, ilk insanların komünal topluluklar halinde yaşadıklarını görürüz. Komün topluluklarının üretim ilişkilerinde yaşanan değişimlerle birlikte sınıflı toplumların oluştuğunu ve sınıflı toplumlarla birlikte toplumda üreten ve sömüren iki sınıfın oluştuğunu görmekteyiz.

İçinde yaşadığımız sınıflı topluma gelene kadar tarihte farklı üretim ilişkileri temelinde, Asyatik, köleci ve feodal toplumları görmekteyiz. Kapitalist toplum, feodal toplum içinden, feodal toplumdaki üretim ilişkilerinin içinden gelişme zemini bulmuş ve şu an tüm dünyaya yayılmış bir sınıflı toplum biçimidir.

Kapitalist toplumda egemen olan burjuva sınıfın, toplumun çoğunluğunu oluşturan ezilen ve sömürülen sınıfı uyuşturmak için kullandığı en büyük araçlardan biri de dindir. Sınıflı toplumlarda din, egemen sınıfın çıkarlarına göre yorumlanmış ve bu sınıfın çıkarlarına göre kurallar değiştirilmiştir. Bu temelde, sınıflı toplumlar tarihini incelediğimizde din savaşlarını, mezhep kavgalarını görmekteyiz. Ve egemen sınıf şunu çok iyi bilmekte; sömürünün en kolay yapılabilme yollarından biri, insanın dini inançlarını sömürmektir. Nasıl ki, Asyatik toplumda bir imparator ya da feodal toplumda bir kral tanrının yeryüzündeki temsilcisi ise günümüzde de tanrının yeryüzündeki temsilcisi artık para olmuştur.

Dinsel inançlar, insanlığın gelişim tarihinde çok eskilere dayanmaktadır. Aslında, insanlar çaresiz kaldıklarında, cevap arayıp da bulamadıklarında, korkularının esiri olduklarında dinsel imgelere ihtiyaç duymuşlardır. Aç kaldıklarında bir yiyeceğe, şimşek çakıp da yangın çıktığında ateşe, yağmurda ıslanıp daha sonra kendisini ısıtan güneşe, geceleyin gökyüzünde gördükleri aya ve benzerlerine kutsal nesneler olarak tapmışlardır. İnsanlık tarihinde farklı dönemlerde farklı dinsel inanç biçimleri görülmektedir. Kimi dinsel inançlarda ruhani güç elle tutulup gözle görülürken, kimi dinsel inançlarda ise gözle görülmez elle tutulmaz haldedir.

Genel olarak bütün dinler tarihinden değil ama Türklerin dinsel inanç tarihinden biraz bahsetmek istiyorum. Türkleri tek bir din altında toplamak oldukça zordur. Türkler kendi dinlerini kendileri yaratmıştı. Bu nedenle kimi ağaca, kimi taşa, kimi puta, kimi güneşe, kimi sığıra tapar, kimisi de din bilmezdi. En eski Türklerde de tanrılar barış yanlısı değil, savaş yanlısıydılar. Çünkü Türkler göçebe yaşayan, avcılıkta yetkinleşmiş topluluklardı.

Türklerin ilk inandıkları din, anahan (anaerkil) dini olarak da bilinen Şamanizm dinidir. Şamanizmde insanlar iyi ya da kötü diye ayrılmadığı için cennet-cehennem kavramları da gelişmemişti. Kadınla erkeğin eşit olduğu şaman inancına göre her şey, her yer kutsaldı. Kutsal kitap ve tapınak yoktu. Kam (kaman) denilen kişiler ayinleri yürütürlerdi. Savaş dışında insan öldürmenin meşru sayılmadığı hatta öldürenin cezalandırıldığı Şamanizmde zina da ağır cezaya çarptırılırdı. Şamanizmin İslamiyetle değişmeyen tarafları Anadolu Aleviliği (Bektaşilik) ile günümüze kadar taşınmıştır.

Zamanla, diğer dinler ve kültürlerle ilişkiye geçince Şamanizm dininde kadının konumu sarsılmaya, kadın ve erkek egemenliğinin eşitlendiği İl (Barış) dini toplumda egemen olmaya başladı. Bu dinde günah ve sevap kavramlarının gelişmesiyle, tek tanrılı dinlerdeki cennet-cehenneme tekabül eden kavramların da geliştiğini görmekteyiz.

Yerleşik hayata geçiş ve tarımda demirin kullanılmaya başlanmasıyla birlikte, üretimde artık kadının değil erkeğin egemen olduğu bir döneme girilmişti. Ve dinsel simgeler de, üretimde egemen olan erkek egemenliğine göre şekillenmekteydi. Bu dönemde Türklerde, İlhanlık (babahan) dini dediğimiz din yaygınlaşmaya başladı. Ahlâk kuralları değişiyor ve günah-sevap saptanması zorunluluk haline getiriliyordu. Kişinin öldüğünde günah-sevap hesabı sonucunda cennete ya da cehenneme gideceğine inanılıyordu.

Tarımda demirin kullanılması ve babahanlığın topluma girmesiyle egemen olma duyguları da gelişmişti. Dolayısıyla, artık bir ilin diğer il üzerinde hâkim olma arzusu da artmıştı. Toplumsal barış, eşitlik bozulmuş, sosyal sınıflandırma toplum yapısına girmişti. Tabii ki bununla birlikte, bir sınıfın diğer sınıf üzerinde egemen olma, zor kullanma, baskı altına alma, kısıtlama başlamış ve Türklerin yaşamına devlet olgusu girmeye başlamıştı. Fakat gerçek bir devlet yapısı hâlâ oluşmamıştı. Türkler, böylece erkekleri ön plana çıkaran diğer bir dinin kurallarını rahatlıkla kabul edebilecek bir yapıya ulaşmışlardı.

9. yüzyıla gelindiğinde, o güne kadar günlük gereksinmesi için sağa-sola saldıran, hatta geçim yolu olarak “yağmacı” olan bir toplum, artık saldırılarını kutsal bir nedene dayandıracak “yayılmacı” yeni bir ideoloji edinmişti. Türkler üretici değil tüketici bir toplum olduklarından, bu ideolojiyi benimsemede zorlanmadılar. Çünkü Araplar, diğer milletlerin birikimlerini yağmalayarak zenginleşmişlerdi. İslamiyetten önce Türklerin liderlerinden olan Bilge Kağan, Budist olmaya karar verdiyse de veziri Tonyukuk tarafından Budizmde “savaşın ve hayvan kesmenin” yasak olması nedeniyle bu kararından vazgeçirilir. Hatta Uygurların başarısızlıkları Budist olmalarına bağlanmıştır. Bu nedenle, Türkler inandıkları için değil, yaşam biçimlerine uygun olduğu için İslamiyeti seçmişlerdir. Yağmacı bir toplum olan Türkler, gittikleri yerde taş üstünde taş bırakmamışlar ve bunu da din adına yaptıklarını belirtmişlerdir. Yani minareyi çalan kılıfını uydurmuştur.

Tarihte ilk Müslüman Türk devleti Karahanlılar olarak bilinir. Bu devlette egemen sınıf Sünni, halk ise Alevi eğilimli olduğu için sürekli bir sürtüşme vardı. Osmanlı’da Yavuz Sultan Selim döneminde, resmi din olan Sünniliği bir türlü kabul etmeyen Alevi kesiminin kanlı bir şekilde tasfiye edilmesine kadar bu sürtüşme devam etti.

Günümüz Türkiye’sinde de resmi devlet dini olarak Sünnilik benimsenmiş ve Aleviler yok sayılmıştır. Sadece Türkiye’de değil, tüm burjuva devletlerde toplumu uyutan, birbirine düşüren, bunun için savaş çıkaran, resmi olarak benimsenen bir din ideolojisi kartı bulunmaktadır.

Tıpkı son zamanlarda ABD’nin Ortadoğu’ya yönelik saldırılarını halkın nezdinde meşru hale getirmek için kullandığı “medeniyetler çatışması” tezi gibi. Amaç, ABD burjuvazisinin içine yuvarlandığı ekonomik krizini atlatmak için Ortadoğu’ya yönelik kanlı saldırıları sırasında, kendi işçi-emekçi kitlelerinin desteğini almaktı. Egemen sınıf tarafından dinsel temelde paramparça edilmiş olan ezilen ve sömürülen kitleler farklı farklı dinlere inanmaktalar. Bu bölünmüşlük burjuvazinin elinde güçlü bir silahtır.

Şunu unutmamak gerekir: din her zaman için egemen sınıfın işine yaramıştır. Din adamları egemen sınıf için çalışmaktadır. Kapitalist toplumda da din adamları kitleleri uyuşturmak için, “iyi çocuklar olursanız Tanrı sizi öteki dünyada ödüllendirir, olmazsanız cehennemde cezalandırılırsınız. Tanrı sizlerin yaptıklarını görüyor, ona göre hareket edin” demekteler. İyi de Tanrı bizlerin yaptıklarını görüyor da egemen sınıfın yaptıklarını görmüyor mu acaba? Patronlar lüks hayat sürerken, işçiler sefalet içinde yarı aç, yarı tok yaşamakta. Ay sonunu nasıl getiririm diye düşünmekte. Tanrı bunları neden görmüyor?