Navigation

Hamas ve Hizbullah Anti-Emperyalist mi?

Anti-emperyalizmi şu ya da bu emperyalist ülkeye yahut o ülkenin politikalarına karşı çıkmak olarak kavrayan dünya sosyalist hareketinin bir bölümü, Irak’ta ve Afganistan’da ABD karşıtlığı üzerinden yükselen direnişi tez zamanda anti-emperyalizm ilan etmişti. Öyle gözüküyor ki, solun anti-emperyalist olarak değerlendirdiklerinin sayısı artmaktadır. Nitekim Hamas, Hizbullah ve genel olarak İslamcı güçler de anti-emperyalist ilan edildiler ve selamlandılar. Onlara göre emperyalizm karşıtı cephe genişliyor ve “ezilen halkların anti-emperyalist cephesi”(!) mümkün hale geliyor. Oysa Hizbullah, Hamas ve genel olarak İslamcı güçlerin sözde emperyalizm karşıtlığı anti-Amerikancılık ya da anti-Batıcılıktan öte bir anlam ifade etmiyor. ABD’nin başını çektiği emperyalist hegemonya kavgası bugün esas olarak İslam coğrafyasında yoğunlaşıyor ve Hamas’ı, Hizbullah’ı, İran’ı ve genel olarak İslamcı güçleri hedef alıyor. İşte İslamcı güçlerin ABD emperyalizmiyle özdeşleştirdikleri bir emperyalizm karşıtlığını savunmalarının nedeni budur.

Tarih, burjuva milliyetçi önderlerin ve örgütlerin kendi ulusal çıkarlarını güvence altına almak veya emperyalist güçlerle pazarlık gücünü artırmak üzere, kitleleri milliyetçilik zemininde seferber etmesinin ve sahte bir emperyalizm karşıtlığına soyunmasının örnekleriyle doludur. Bunu en canlı şekilde, Chavez örneğinde görüyoruz; Chavez, kırmızı gömlek ve yukarıya kalkmış yumruk eşliğinde anti-emperyalizmden dem vurup duruyor. Chavez’in kitleleri etkileyici yöntemini Ahmedinecad da tutmuş olacak ki, son Venezuela ziyaretinde Chavez ile birlikte sıkılı yumruk eşliğinde “emperyalizm karşıtı” nutuklar attı: “Venezuela ve İran, Amerikan egemenliği ve emperyalizmden uzak bir şekilde, birlikte çalışıp gelişebildiklerini göstermiştir.” Elbette asıl vahim olan, solun bu sahtekârlıklara kanması, prim vermesi ve bilinç bulanıklığı yaratmasıdır. Bu durum, aslında işçi hareketinin ne denli büyük bir tehlikeyle karşı karşıya olduğunu da gösteriyor. Bu tehlikenin farkında olarak, işçi sınıfının sahip olması gereken Marksist bakış açısını tekrarlamak ve gerçek anti-emperyalizmin anti-kapitalizm olduğunu bir kez daha hatırlatmak gerekiyor.

Anti-emperyalizm anti-kapitalizmdir

Son dönemdeki sıcak gelişmeler karşısında alınan politik tutumlar da ortaya koyuyor ki, dünya solunun bilinci bir hayli bulanıktır. Fakat alınan her politik tutumun ve izlenen her politik taktiğin somut bir karşılığı vardır. Geçmişte izlenen yanlış politikalar işçi sınıfına büyük bedeller ödetti. Kendi yolunda ilerlemesi ve kapitalist dünya düzeninin defterini dürmesi gereken işçi sınıfı, Stalinizm eliyle, “ulusal demokratik cephe” formülleriyle defalarca hedefinden saptırıldı ve şu ya da bu ülke burjuvazisinin peşine takıldı. Ancak öyle gözüküyor ki, tarihten pek ders alınmış değil. İşçi sınıfı bir kez daha, bu kez adı Chavez, Ahmedinecad ve Nasrallah vs. olan burjuva liderlerin ve burjuva güçlerin peşine takılmaya çalışılıyor.

Marksizmin anti-tezi anlamına gelen Stalinizm, devrimci Marksizmin en temel teorik açılımlarını ve politik yaklaşımlarını tahrif etmiştir. Çarpıtılan temel meselelerden biri de emperyalizm konusuydu. Kapitalizmin 19. yüzyıldan sonraki aşaması olan emperyalizm, ekonomik temellerinden kopartılarak, gelişmiş ülkelerin dış politikalarına ya da daha az gelişmiş ülkeler üzerindeki siyasi üstünlüğüne indirgendi. Yapılan tahrifata bir teorik temel de bulundu. Bu teoriye göre sömürgecilik ile emperyalizm aynı şeydi; sömürge ülkeler bağımsızlıklarını kazanmış ve ulus devletlerini kurmuşlardı, ama emperyalistler bu ülkeleri ekonomik mekanizmalarla kendilerine bağlayarak sömürmeye ve bu yolla sömürgeleştirmeye devam ediyorlardı! Yani klasik sömürgecilik bitmiş, onun yerini ekonomik bağımlılığa dayalı “yeni sömürgecilik” almıştı! Emperyalistler IMF ve Dünya Bankası gibi emperyalist kuruluşlar aracılığıyla ekonomik bağımlılığı derinleştirerek ve çeşitli askeri anlaşmalar yaparak bu ülkeleri yeniden “gizlice işgal” etmiş ve sömürgeleştirmişlerdi!

Meselenin “yeni sömürgecilik” ve “gizli işgal” biçiminde ortaya konması, siyasi bağımsızlığını çoktan kazanmış kapitalist ülkeler için bile ulusal sorun icat edilmesini beraberinde getirerek, işçi sınıfının önüne, varolan sınıf ayrımını gölgeleyecek bir engel dikilmektedir. Türkiye ve benzeri kapitalist ülkeler de bu kategoride değerlendirilmektedir. Bugün orta ölçekteki Venezuela, Suriye ve İran gibi kapitalist ülkelerin veya Hizbullah ve Hamas benzeri örgütlerin anti-Amerikancı tavırlarının anti-emperyalist ilan edilmesi de bu yanlış kavrayışa dayanmaktadır. Öyle ya, emperyalizm eşittir sömürgecilikse, bu ülkeler emperyalist ABD’ye kafa tutarak aslında sömürgeciliğe karşı çıkıyorlar ve anti-emperyalizm yapıyorlar! Kavrayış tam olarak bu. Solun bu çarpık tutumunu burjuvazinin “ulusalcı” kesimi de tepe tepe kullanmaktadır; örneğin, AB’ye karşı olan statükocu-devletçi burjuva kesimlerin kimi sözcüleri ülkenin satıldığını, sömürge haline getirildiğini, AB yetkililerinin “müstemleke valisi” olduğunu vaaz edip duruyorlar. Böylelikle görüyoruz ki, küçük-burjuva milliyetçiliği ile burjuva milliyetçiliği aynı çizgide buluşabiliyorlar.

Hizbullah’ın anti-emperyalist olduğunu ilan etmekle hızını alamayan kimi çevreler, 1979 İran devrimini de anti-emperyalist ilan ediyorlar. Oysa İran’da kapitalist sisteme son verilmiş ve emperyalist-kapitalist sistemden kopulmuş değildir. Her ne kadar ABD tekelleri İran’dan dışarı atılmışlarsa da, zamanla bu tekellerin yerini Alman ve Fransız tekelleri doldurmuştur. Bugüne yürüyen süreçte burjuvazi petrol ve doğalgaz gibi doğal kaynakların üzerine basarak palazlanmış, tekelleşmiş ve İran sermayesi mali sermaye sentezine ulaşmıştır. Ekonomik olarak güçlenen İran, bugün emperyalist hegemonya kavgasının orta sıklet bir dövüşçüsüdür; nükleer silahlara ulaşma ve bölgede hegemon güç olma arzusu bunun somut kanıtıdır. ABD emperyalizmine cephe almakla kapitalist sistemin dışına çıkılamayacağının ve anti-emperyalist olunamayacağının en somut örneğini ise belki de Venezuela oluşturuyor; “devrimci” pozlar takınan Chavez, Çin ve Rusya gibi ülkelerle ilişkilerini derinleştirirken, Avrupalı emperyalistlerle de pek çok anlaşmanın altına imza koymuş bulunuyor.

“Kapitalizm, tek bir dünya pazarında somutlanan ve irili ufaklı tüm kapitalist ülkeleri kucaklayan, uluslararası işbölümü temelinde eşitsiz fakat bileşik gelişen ve eşitsizliği içinde karşılıklı bağımlılığı yeniden ve yeniden üreten bir dünya sistemidir.” (Elif Çağlı, Kolonyalizmden Emperyalizme, Tarih Bilinci Y., s.40) Yani bir kapitalist ülkenin dünya ekonomisinden koparak bağımsızlaşması ve mali sermayenin etki alanının dışına çıkması söz konusu olamaz. Bununla birlikte altı çizilmesi gereken bir başka mesele, emperyalizmin kapitalizme dışsal bir olgu olmadığıdır. Unutmayalım ki, kapitalizmin emperyalizm aşamasında sermaye, tekelci mali sermaye biçiminde karakterize olur. Elbette Amerikan ve Alman menşeli devasa tekellerle, Türkiye, İran veya Venezuela menşeli tekeller arasında genel olarak önemli bir çap farkı vardır; lakin özünde kavga büyüklü küçüklü bu tekeller arasında yürür. Türkiye veya İran tekelci sermayesinin emperyalist ülke tekelci sermayesi karşısında boyun eğmesi birincilerin sömürüldüğü, ikincilerin ise sömürdüğü anlamına gelmez. Sömürülen işçi sınıfıdır; güçler oranında paylaşılan ise dünya işçi sınıfının yarattığı toplam artı-değerdir.

Emperyalist tekellerin gittikleri ülkelerde çeşitli yöntemlere başvurarak veya kendi devletlerinin gücünü kullanarak ekonomik ayrıcalıklar elde etmeye çalışmaları, hatta bu ülkelerin iç işlerine karışarak kendi çıkarları için siyasi yönlendirmelerde bulunmaları mali sermayenin rekabetçi doğasındandır. Yaşanan böyle durumları ve işçi sınıfının tavrını Elif Çağlı, net bir şekilde ortaya koyuyor:

Emperyalist ülkelerin, görece daha zayıf durumda bulunan kapitalist ülkelere dayatmaları elbette ki yalnızca ekonomik alanla sınırlı kalmıyor. Ancak bu durum, kapitalist düzenin genel bir yasasıdır. Kapitalizmde parayı veren düdüğü çalar! Büyük emperyalist devletlerden muazzam miktarlarda borçlanan kapitalist devletlerin burjuvazisi, eşitsiz ilişkiler ya da “iç işlerine” karışılması nedeniyle ne kadar sızlansa da, bu bir bütün olarak onların kapitalist düzenidir. Bu tür sızlanmalardan işçi sınıfına ne? Daha güçsüz burjuvazinin derdini dert edinmek, ya da işçi sınıfına kapitalizm temelinde “tam bağımsız ve ulusal bir düzen” propagandası yapmak ancak küçük-burjuvazinin şanına yakışabilir. Oysa, irili ufaklı tüm kapitalist ülkelerde proletaryanın yakıcı sorunu, “kendi” burjuvazisinin “ekonomik bağımsızlığı(!)” değil, kapitalist sömürü düzeninden kurtuluştur. Kısacası, emperyalizm karşısında işçi sınıfının mücadele hedefi burjuva düzene son vermektir, yani siyasal iktidarın fethidir, proleter devrimdir. (age, s.46)

Emperyalizm, kapitalizmin gelişmiş hali olduğuna göre, anti-emperyalizm özünde anti-kapitalizm olmak zorundadır. Emperyalizmi kapitalist dünya sistemi olarak görmemek ve kapitalist ülkelerin ABD ve İngiltere gibi şu ya da bu emperyalist güce ulusal çıkarları çerçevesinde “tavır” almasını anti-emperyalizm katına yükseltmek işçi sınıfı için ölümcül bir politikadır.

Dik tut, karışmasın bayraklar!

Anti-Amerikancılığı anti-emperyalizm olarak değerlendirenler, bugün Hamas, Hizbullah ve genel olarak İslamcı güçlere dönük kuyrukçu ve oportünist bir politika izliyorlar. Bunlar kendi güçsüzlüklerini onların gücüyle örtmeye çalışıyorlar. Onlara göre Ortadoğu’da yürüyen savaşta kalın çizgi, ABD’nin yanında olmak veya Hizbullah’ın yanında olmak biçiminde çiziliyor. Bunlar Irak’ta, Filistin’de ve Lübnan’daki direnişi, dünya halklarının ABD emperyalizmine karşı savaşının bir ifadesi olarak görüyorlar. Onlara göre “sosyalist” Chavez ile İslamcı Ahmedinecad da, Amerikan saldırganlığına (dolayısıyla da emperyalizme) karşı omuz omuza veriyor.

Gerek Avrupa’da gerekse Türkiye’de Hizbullah ve Hamas üzerine övücü yazılar döşeniliyor, bu örgütlerin sanıldığı gibi gerici olmadığı ve emperyalizme karşı savaştığından dem vuruluyor ve koşulsuz desteklenmeleri gerektiği ileri sürülüyor. Avrupa’da karnavalcı kimi sol çevreler, İslamcı güçlerle “savaş karşıtlığı” temelinde sarmaş dolaş olmuşlar ve bayrakları karıştırmışlardır. Türkiye’de de durum farklı değil. Hatta İslamcı çevrelere yönelik bir sempati yaratma gayreti, sahte bir röportaj yayınlamaya kadar vardırıldı ve küçük bir skandalla sonuçlandı.

Hizbullah lideri Hasan Nasrallah ile yapıldığı ileri sürülen ve Evrensel gazetesinde de yayınlanan, fakat düzmece olduğu sonradan kanıtlanan bu röportaj üzerinden başlayan tartışma, bağımsız sınıf çizgisinin ne denli dışına düşüldüğünün kanıtıdır. Evrensel gazetesi, röportajın gerçek olmadığını ileri sürenleri, “Ortadoğu’da gelişen anti-emperyalist mücadeleyi görmemek”le ve “laikçi solcu” olmakla itham etti. İtham edilenlerden bazıları ise Hizbullah’ı gerici olarak görmediklerini ileri sürüyor ve yayınladıkları Hizbullah’ı öven yazıları da kanıt olarak gösteriyorlardı.

Nasrallah ile röportaj yaptıklarını ileri sürenler, gönüllerinden geçeni Hizbullah liderine söyletivermişler. Konuşturulan sanki şeriatçı Nasrallah değil de, enternasyonalizmi ilke edinmiş devrimci bir partinin lideri! Bu düzmece röportajda Nasrallah Che Guevera’yı ve Deniz Gezmiş’i bolca övüyor, onlar gibi savaşçı kahramanlara ihtiyaç duyulduğunu ileri sürüyor, Chavez’i selamlıyor ve hızını alamayarak sosyalist hareketin dünya ölçeğindeki örgütsüzlüğüne değiniyor. Nasrallah, “din düşmanlığını” bir kenara bırakın diyor ve sosyalistleri emperyalizme karşı ortak cepheye çağırıyor.

Kendi düşüncelerini Hizbullah üzerinden meşrulaştırmak isteyenlerin siyasi meşrebi başka bir tartışmanın konusudur; sözde röportajın ileri sürdüğü ise, bildiğimiz küçük-burjuva milliyetçiliktir. Türkiye solunun büyük bir bölümünün malûl olduğu bu siyasal yaklaşımın kaynağı Stalinizmdir. İşçi sınıfının uluslararası anti-kapitalist mücadele perspektifinin karşısına şu ya da bu kapitalist ülke veya örgütleri kapsayan sözümona anti-emperyalist cephe perspektifi dikilmiştir. Dergilerde bu sakat bakış açısı propaganda ediliyor, mitinglerde buna uygun sloganlar atılıyor ve kızıl bayrakların yanında burjuva Lübnan devletinin bayrağı taşınabiliyor.

Bayraklar karışmakla kalmamış, ilginç kombinasyonlar da oluşmuştur. Bu küçük-burjuva sol çevreler anti-Amerikacılık üzerinden Kemalistlerle de söylemde yan yana gelmişlerdir. Statükocu-devletçi burjuva güçler içinde yer alan ve kendilerini “ulusal dalga”cı olarak adlandıran Kemalistler, Lübnan’a asker gönderilmesine karşı çıkarken sahte bir anti-emperyalizm söylemine sarıldılar. Bunlar da söz konusu sol çevreler gibi, Türkiye’nin gizlice işgal edildiği ve sömürgeleştirildiği yaygarasını koparıyorlar. Sol yelpazenin bir de “laiklik” hassasiyeti ağır basan kesimi var ki, TKP ve benzerleri bu kategoriye girmektedir. Bu noktada, Kemalistlere daha fazla yaklaşan bu çevreler, Hamas ve Hizbullah’ı, anti-kapitalist olmadıkları gerçeğinden dolayı değil, kendi Kemalist-laikçi önyargılarından dolayı anti-emperyalist olarak değerlendirmiyorlar. Bunlar örneğin İslamcı çevrelerin geldiği savaş karşıtı mitinglere katılmıyorlar.

Görüldüğü üzere, pek çok şey iç içe geçmiş bulunuyor. Belirtmek gerekiyor ki, İslamcı çevrelerin savaş karşıtı mitinglere katılması başka şeydir, bu çevrelerle siyasal ittifak yapmak, Hizbullah ve Hamas gibi örgütleri anti-emperyalist ilan etmek ve cephe kurmaya kalkmak daha başka şey. Ne İslamcı hareketlerle sarmaş dolaş olmak ne de İslamcı çevrelerin kortejinde savaşı protesto etmek isteyen kitleleri “laikçi” bir yaklaşımla miting alanlarına sokmamak doğrudur. Avrupa ve Türkiye solunun bir kesimi Hamas ve Hizbullah’a hak etmedikleri anti-emperyalizm misyonu biçerken, diğer bir kesimi de bu tip örgütleri “terörist” olarak görme eğilimindedir. Bu iki yaklaşım da kabul edilemez. Bu tip örgütlerden ne anti-emperyalizm beklenmeli ne de emperyalistlerin ağzıyla konuşarak onları “terörist” ilan etmeli; işçi sınıfı kitlelerine gerçekleri açıklamak gereklidir. Hamas ve Hizbullah bulundukları ülke burjuvazisinin bir parçası ve hatta ordusu olmayan burjuvazinin silahlı örgütleridir ve kapitalizmle bir sorunları yoktur.

Hizbullah’ı kuran ve yönlendiren İran burjuvazisidir. Ortadoğu’da nüfuz alanını genişletmek isteyen İran burjuvazisi, mollalar önderliğinde ümmetçiliği birleştirici siyasal bir söylem olarak kullanmış ve özellikle Şii’lerin yaşadıkları bölgelerde etkin olmaya çalışmıştır. Ümmetçi söyleme göre İslam devrimi yayılacak ve her yerde Allah’ın kanunları (şeriat hukuku) geçerli hale gelecek! Şeriat hukuku kapitalizme karşı olmadığı gibi, kapitalizmi tasfiye edemeyeceğinin somut kanıtını bizzat İran’ın kendisi ortaya koymuştur. İran’da kapitalist düzen yerli yerinde kalırken, başa geçen mollalar şeriat kanunlarıyla toplumu baskı altına almış ve işçi-emekçi kitleleri korkunç bir sömürüye tâbi tutmuşlardır. Taliban’ın Afganistan’da kitleleri nasıl bir karanlığın içine sürüklediği ise herkesin malûmu.

Zaten ne Hamas’ın ne de Hizbullah’ın kapitalizmi tasfiye etme gibi bir programı var! Bu tip örgütler bulundukları ülkelerde burjuvazinin şu ya da bu kesiminin çıkarlarını ifade ediyorlar. Lübnan’da Şii burjuvazisinin temsilcisi olan Hizbullah’ın, temsil ettiği kesimin çıkarlarını İran burjuvazisinin çıkarlarına bağladığı ve kader birliği yaptığı oldukça net bir durumdur. Keza Hamas’ın durumu da farklı değildir. Sonuç olarak, Hizbullah, Hamas ve diğer İslamcı güçlerin emperyalizme karşıyız söylemi, bir bütün olan emperyalist-kapitalist dünya sistemine karşı olmayı kapsamıyor; esasen anti-Amerikancılık anlamına geliyor. Dünya kapitalist düzenini hedef almayan her türlü sözümona emperyalizm karşıtlığı, şu ya da bu emperyalist ülkeye karşı olmanın çerçevesinin dışına çıkamaz.

İşçi sınıfının perspektifi kapitalizmi alt etmek ve siyasal iktidarı ele geçirmektir. Devrimci perspektiflerin çarpıtılması, “ulusal burjuva cephe”lerin anti-emperyalist olarak gösterilmesi ve burjuvazinin siyasi hegemonyası altına girilmesi işçi sınıfı için ölümcül derecede tehlikelidir. Devrimci uyanıklığı elden bırakmaması gereken komünistler, işçi sınıfı kitleleri içinde bağımsız sınıf perspektifini hâkim kılmalı ve yığınları gerçek anti-emperyalizm olan anti-kapitalizm çizgisine çekmelidirler. Geçmişte düşülen ve bedeli ağır olan hatalara bir daha düşülmesine izin verilemez! Bayrakların karıştırılmasına, hedeflerin saptırılmasına geçit yok! Herkes kendi yoluna!

İslamcı Hareket ve Anti-Amerikancılık

Hedefi SSCB’yi İslam ülkeleriyle kuşatarak geriletmek ve çökertmek olan ABD’nin “yeşil kuşak” projesi 1970’lerde tam olarak ete kemiğe bürünmüştü. Bir taraftan ABD’nin nüfuzundaki Mısır, Türkiye, İran ve Pakistan’da işçi-emekçi kitlelerin devrimci mücadeleye yönelmemesi için İslami hareketler destekleniyor, komünizme karşı din ön plana çıkartılıyor ve öte taraftan da, Müslüman Kardeşler gibi örgütlerin Ortadoğu düzeyinde örgütlenmesi için her türlü yardım yapılıyordu. SSCB’nin 1979’da Afganistan’ı işgal etmesi üzerine “yeşil kuşak” projesi, bugün ABD’nin “terörist” ilan ettiği Bin Ladin üzerinden bu bölgede de uygulamaya sokuldu. Daha sonra El Kaide’ye dönüşecek olan örgüt, “yeşil kuşak” projesi çerçevesinde ABD emperyalizminin çıkarları doğrultusunda SSCB’ye karşı savaştı.

1979 yılına gelindiğinde İran’da devrim patlak vermiş ve ABD’nin sadık müttefiki Şah hanedanlığı işçi-emekçi kitleler tarafından yerle yeksan edilmişti. Ancak sol partilerin yanlış tutumları ve işçi sınıfına yol gösterecek enternasyonalist bir partinin yokluğu koşullarında mollalar devrim sürecinde hegemonyayı ele geçirdiler. Mollalar emekçi kitleleri tam bir denetim altına almak ve iktidarlarını sağlamlaştırmak için sahte bir anti-emperyalizm söylemine baş vuruyor ve ABD’yi “şeytan” ilan ediyorlardı. Mollaların önderliğindeki İran, o günden beri anti-emperyalizm ve “şeytan ABD” retoriğini sürdürüyor.

SSCB’nin yanı başındaki nüfuz alanını kaybeden Amerikan emperyalizmi, eski “düşmanı” Saddam ile anlaşarak Irak’ı İran’ın üzerine saldırttı. Ancak yüz binlerce insanın ölümüne neden olan bu savaş, İran’daki molla rejiminin pekişmesinden ve bu arada anti-Amerikacılığın yükselmesinden başka bir işe yaramayacaktı. Rejimlerini pekiştiren Mollalar, İran’ı tecrit olmaktan kurtarmak ve bölgede hegemon bir güç haline getirmek amacıyla, İslam dünyasında ümmetçilik üzerinden nüfuz alanları yaratmaya giriştiler. İslam devriminin ihraç edilmesi olarak tarif edilen şey, İran’ın başka ülkelerde kendi çıkarlarını temsil edecek örgütler kurması anlamına geliyordu. Şii olan İran, özellikle Şii nüfusun yaşadığı ülkelerde etkili oldu; bugün Türkiye de dahil birçok ülkede Şiiler şu ya da bu biçimde İran’ın etkisi altındadır. İşte Lübnan’daki Hizbullah böyle bir sürecin ürünüdür.

1982’de İsrail güney Lübnan’ı işgal etti. Zira 1970’te güney Lübnan’a yerleşen FKÖ, sadece Lübnan’da önemli bir güç haline gelmemiş, sınırda konuşlandığı için İsrail’e karşı savaş kabiliyetini de artırmıştı. Lübnan iç savaşında Hıristiyan Marûnileri destekleyen ve “Güney Lübnan Ordusu”nu kurduran İsrail, bu kukla ordunun yardımıyla güney Lübnan’daki Filistin mülteci kamplarında (Sabra ve Şatilla) tam bir katliam gerçekleştirdi. FKÖ, Lübnan’dan çekilmek ve Tunus’a taşınmak zorunda kaldı. Kitlelerin İsrail vahşetiyle karşı karşıya geldiği bu süreçte Hizbullah çıktı ortaya. İran’ın desteklediği Hizbullah bir taraftan yoksul Şii kitlelere yardım ediyor, onların sosyal sorunlarıyla ilgileniyor ve öte taraftan da İsrail’e karşı direnişi örgütlüyordu. Hizbullah’ın 1983’te 241 ABD askerini öldürmesi büyük yankı uyandırdı ve ezilen kitlelerin gönlünü fethetti. Bu tarihten sonra Hizbullah, Lübnan’ın %40’ını oluşturan Şii nüfus içinde tek hakim güç haline geldi.

1987’ye gelindiğinde Filistin’de birinci intifada -ayaklanma- patlak vermişti. Filistinli kitlelerin ayaklanmasıyla iyice sıkışan İsrail, SSCB’nin desteklediği milliyetçi FKÖ ve İran’ın etkisinde olan Hizbullah’ın ateşi altında kalmış bulunuyordu. ABD emperyalizmi ve ortağı İsrail, intifadayı geriletmek ve Filistin ulusal kurtuluş hareketini bölmek için, FKÖ’nün ve İran destekli Şii Hizbullah’ın karşısına Sünni kökenli bir dinci örgüt çıkartmak üzere harekete geçti. 1987’de Hamas, Mısır kökenli Müslüman Kardeşler’in Filistin kolu olarak kuruldu. “Terörist” ilan edilmiş olan FKÖ’ye karşı Hamas ileri sürüldü. Hamas, geniş kitlelere rahatça ulaşabiliyor ve özellikle Gazze’de Şeyh Ahmet Yasin önderliğinde örgütleniyordu. İzak Rabin, Oslo görüşmeleri sürecinde, Hamas’ı desteklediklerini itiraf edecekti.

Fakat SSCB’nin tarih sahnesinden çekilmesiyle birlikte, o güne kadar oluşmuş tüm siyasi dengeler çöktü. “Yeşil kuşak” projesini yaratan koşulların ortadan kalkmasıyla ABD emperyalizmi İslamcı örgütlere eskisi gibi itibar etmemeye başladı. Fakat bu projenin doğrudan veya dolaylı ürünü olan Taliban, El Kaide ve Hamas gibi örgütler, artık bulundukları ülkelerde egemen sınıfların çeşitli kesimlerini temsil eder hale gelmişlerdi. Taliban Afganistan’da iktidara geldi ve gerici bir rejim kurdu. Buna karşın, Körfez savaşı sürecinde Suudi Arabistan burjuvazisi içinde yaşanan çatlak Bin Ladin’in dışlanmasıyla sonuçlanacak ve ABD askerlerinin “kutsal topraklara girmesi günahtır” diyen Bin Ladin anti-Amerikancı bir çizgi izlemeye başlayacaktı.

SSCB’nin ortadan kalkması FKÖ’yü uzlaşmaya itecekti. O güne kadar “terörist” olarak addedilen Arafat önderliğindeki FKÖ, Filistin halkının temsilci olarak kabul edilmişti. İsrail ile FKÖ’nün Oslo’daki görüşmelerinde bağımsız bir Filistin devleti kararı alındıysa da, bugüne kadar bir devlet kurulamamış olması, El-Fetih’in yolsuzluklara gömülmesi ve uzlaşmacı bir çizgi izlemesi Hamas’ın öne çıkarak seçimleri kazanmasına neden oldu.

Sonuç olarak, emperyalist hegemonya kavgasının İslam coğrafyasında yoğunlaşması ve Ortadoğu’nun cehenneme çevrilmesi anti-Amerikancılığın yükselmesine neden olmaktadır. Emperyalist savaşı haklılaştırmak ve meşrulaştırmak üzere, emperyalist güçler tarafından geliştirilen “medeniyetler çatışması” kapsamında girişilen provokasyonlar, Ortadoğu’da anti-Amerikancılığın yükselmesini körüklemektedir.

Kaynak: 
Marksist Tutum dergisi, no.19, Ekim 2006