Syriza ve Yunanistan Dönüm Noktasında


Yunan proletaryası ya enternasyonalist komünist bir önderliğin yol göstericiliğinde devrime doğru ilerleyecektir ya da karşı-devrimin balyozu altında ezilecektir. Devrimci bir isyan dalgasının önüne geçecek olağan siyasal yöntemleri birer birer tükenen burjuvazi, karşı karşıya kaldığı tıkanıklığı, askeri faşizm biçimine bürünmesi kuvvetle muhtemel bir çıplak diktatörlükle aşma yoluna gidebilir. Zira burjuvazi, işçi sınıfını ve emekçileri inim inim inletecek ekonomik ve sosyal politikaları ancak böylesi bir mutlak baskı rejimi altında hayata geçirebilir. Yunan işçi sınıfını büyük bir tehlike beklemektedir ve onunla enternasyonalist dayanışmanın örülmesi tüm bölge işçi sınıfının görevi olarak önde durmaktadır.



Son beş yıldır ağır bir ekonomik, siyasal ve toplumsal krizin girdabında sarsılan Yunanistan’da, beş ay önce, emekçi kitlelere içinde bulundukları durumdan kurtuluşu vaat edip iktidara gelen Syriza, emekçilerin taleplerini karşılamak yerine sermaye düzeninin ihtiyaçlarına yanıt vermeye çalışıyor. Emekçi kitlelerin hoşnutsuzluğunu yeniden artıran bu durum hiç de şaşırtıcı değildir. Syriza’nın 25 Ocakta yapılan erken seçimlerde iktidara gelmesinin ardından tüm dünyada olduğu gibi Türkiye’de de solda geniş bir çoğunluk bayram havası estirirken, Marksist Tutum’da şunları yazmıştık:

“Kapitalist krizin ezdiği kitleler, kendilerine bir alternatif vaat eden Syriza’dan büyük beklentilere sahiptirler. Bu beklentiler bugün Syriza’yı iktidara taşımıştır, ancak aynı zamanda yakın gelecekte Syriza’dan yüz çevrilmesinin de nedeni olacaktır. Çünkü ismindeki Radikal Sol ibaresi dışında Syriza’nın «radikal sol»la bir ilişkisi bulunmamaktadır. Syriza, ilk ortaya çıktığı gün de bugün de, sosyalist çizgide değil, burjuva sol çizgide (sosyal-demokrat) bir parti idi. O günden bugüne bu özelliği her geçen gün daha açık olarak ortaya çıkmaktadır.”

“Kitlelerin iktidardaki düzen partilerine duydukları tepkileri kendi arkasına yedekleyebilmek için, başlangıçta solun geleneksel söylemlerini (bu söylemlerin ne denli sosyalist bir çizgide olduğu önemli ve ayrı bir konudur) öne çıkaran Syriza, bugün bu yüklerinden kurtulma yoluna girmiştir. (…) Son iki yılda ABD ve Avrupa başkentlerinde dolaşıp uluslararası burjuvaziye sadakat yeminleri ederek önünün açılmasını talep eden Çipras’ın gündeminde artık NATO’dan, AB’den veya euro bölgesinden çıkmak, dış borçları reddetmek gibi bir madde yok. Tüm bunlar, yerini, dış borçların koşullarının yeniden düzenlenmesine ve kemer sıkma politikalarının gevşetilmesine bırakmış durumda.” (Oktay Baran, Syriza’ya Bağlanan Boş Umutlar, Şubat 2015)

Syriza bu sözleri boşa çıkarmayarak ilk günden itibaren öngördüğümüz rotada hareket etti. Bu beş ayı, vadesi gelen ve ödenemeyen dış borçların yeniden yapılandırılması için AB, AB Merkez Bankası ve IMF’nin oluşturduğu troyka ile müzakerelerle geçirirken, geçtiğimiz günlerde de, beklediği 7,2 milyar euroluk krediyi almak için troykanın karşısına kesintileri de içeren bir mali program önerisiyle çıktı. Ne var ki, troyka bu paketi yeterli bulmadı ve Yunanistan’a, iki yıl içinde 8 milyar euroluk bir kesintiye gidilmesini dayattı. Bu kesinti programı esasen, temel tüketim maddeleri ve hizmetler üzerindeki dolaylı vergilerin daha yüksek oranda arttırılması, emeklilerin sağlık vb. harcamalarının bütçeye bindirdiği yükün azaltılması, emeklilik yaşının 2025’e kadar 67’ye çıkarılması gibi, yükü doğrudan işçi ve emekçilerin sırtına yükleyen ve ülkenin en az on yıllık geleceğini ipotek altına alan bir içeriğe sahip. Sermayeye yönelik vergi arttırımları ise programın sadece 1,7 milyar euroluk bir kısmını oluşturuyor. Üstelik troyka, emekçilerin ümüğünü sıkması için her türlü baskıyı uyguladığı Syriza hükümetinin şirketlerin vergi oranını %26’dan 29’a çıkarma önerisine de karşı çıkıyor ve sermayeyi korumak için bu oranın maksimum %28 olmasını istiyor.

Bu dayatmaların doğrudan mağduru olacak emekçi kitlelerin içinde bulunduğu durumu özetleyen Maliye Bakanı Varufakis, Yunanistan’da 2010’dan bu yana ücretlerin %37 düşürüldüğünü, emekli harcamalarının %48, kamu çalışanlarının sayısının %30 azaltıldığını ve tüketici harcamalarının %33 düştüğünü belirtiyor. Bakan, yaklaşık 1 milyon ailenin, diğer aile üyeleri işsiz olduğu için büyükanne ve büyükbabalarının düşük emekli maaşlarıyla hayatta kalmaya çalıştığını, işsizlerin sadece %9’unun işsizlik yardımından yararlandığını, bunların da kesilmesi halinde insanların sokakta yaşamak zorunda kalacağını söyleyerek emekçilerin içinde bulunduğu feci tabloya işaret ediyor.

Yunanistan’ın kamu borcu şu anda GSYH’sinin %180’ine çıkmış durumdadır ve Syriza da dahil tüm burjuva hükümetler, emekçilerin boğazına sarılmak ve borcu borçla kapatmaya çalışmak dışında bir politika izlememişlerdir. Ne var ki, kamu harcamalarında kesintiye giderek emekçi sınıflara daha fazla yüklenilmesi, krizden çıkışı sağlamadığı gibi aslında sorunu daha da kangren haline getirmiştir. Nitekim, dayatılan kemer sıkma programlarının bir sonucu olarak işsizliğin %30’a, kayıtdışı çalışmanın %35’e çıktığı Yunanistan’da, ücretler düştükçe ve işsizlik arttıkça devletin başlıca gelir kaynağı olan vergiler de azalmış, bu kısır döngü krizi daha da derinleştirip durumu iyice çıkışsız hale getirmiştir. Syriza bu hakikatin şüphesiz farkındadır. Bunun yanı sıra, emekçilere daha fazla yüklenilmesinin doğuracağı büyük tepkiden de çekinmekte ve bu yüzden daha yumuşak bir saldırı programıyla yola devam etmek istemektedir. Fakat bu yolun çıkışsızlığı da daha baştan bellidir. Görünen odur ki, kapitalizmin gerçekleri, yaşanan sorunların üstesinden Keynesci politikalarla gelmeyi vadederek iktidara gelen Syriza’yı çok kısa bir süre içinde duvara toslatmıştır. İşin aslı, duvara toslayan, Syriza şahsında reformist anlayışın bütünüdür. Reformistlerin yaşadıkları zafer sarhoşluğu birkaç ayda hüsrana dönerken, Yunanistan’da hiçbir düzen içi seçeneğin işçi ve emekçi sınıflar lehine çözüm doğuramayacağı bir kez daha görülmüştür.

Referandum kararı

Troyka’yla yeniden masaya oturulmayacağı, kemer sıkma politikalarına son verileceği, kamu istihdamının arttırılacağı, özelleştirmelerin durdurulacağı, ücretlerin ve emekli maaşlarının yükseltileceği vb. vaatleriyle iktidara gelip tam bir açmazla yüz yüze kalan Syriza, emekçilerin artan tepkileri karşısında, troykanın dayatmalarının kabul edilip edilmemesi konusunda 5 Temmuzda referanduma gitme kararı aldı. Syriza, “kaderini doğrudan ilgilendiren bu konuda halk kendi kararını kendisi versin” diyerek demokratik bir adım atmış gibi görünüyor. Oysa halk Syriza’yı bu konudaki vaatleri nedeniyle iktidara taşımış ve bu doğrultuda karar almakla yetkilendirmişti. Fakat o, referanduma sığınarak siyasi sorumluluktan kaçmaya çalışmaktadır.

Başbakan Çipras, kreditörlerin (yani troykanın) önerilerinin, “emek piyasasının daha fazla kuralsızlaşmasına, emekli maaşlarının düşürülmesine, kamu çalışanlarının ücretlerinde daha fazla azaltmaya ve Yunan adaları için vergi indirimlerini ortadan kaldırırken gıda, yemek ve turizmde katma değer vergisinin arttırılmasına yol açan önlemler” olduğunu söylüyor. Yunan halkına taşıyamayacağı bir yük yükleyen ve ekonominin ve toplumun iyileşmesinin altını oyan bu önlemlerin kabul edilemez olduğunu ifade ederek halkı referandumda hayır demeye çağırıyor. Ne var ki referandumdan hayır çıkması durumunda Syriza’nın, “bu yaptırımları kabul etmiyoruz, borçları da ödemiyoruz” diyerek troykanın ultimatomunu kökten reddetme noktasına gelmeyeceği açıktır. O bu yola, sadece müzakerelerde elini güçlendirmek için başvurmaktadır. Nitekim Syriza’nın emeklilik yaşının 67’ye çıkarılması, temel tüketim maddeleri üzerindeki KDV gibi dolaylı vergilerin arttırılması, özelleştirmelere devam edilmesi, kamu çalışanlarının sayısının azaltılması gibi önerileri troyka tarafından yeterli bulunup kabul edilseydi, Çipras, seçimlerden önce açıkladığı kırmızı çizgileri birer birer çiğneyerek bu saldırıları hayata geçirmeye çoktan hazırdı. Ama troyka daha fazlasını isteyerek Syriza hükümetini zor bir pozisyona soktu. Bu inatlaşmada elbette AB ve IMF’nin verilecek tavizlerin kriz batağındaki diğer ülkelere “kötü örnek” olmasından çekinmesi ve emekçi kitlelerin büyük bir umutla destekledikleri Syriza’nın burnunu sürtme isteği de büyük bir rol oynuyor.

Gelinen noktada atılacak adımların ve referandum sonucunun, Yunanistan’ın euro bölgesinde kalıp kalmayacağı konusunda da belirleyici olacağı görülmektedir. Tarafların karşılıklı şantaj aracı olarak kullandığı bu mevzu, Yunanistan için de AB için de önem taşıyor. Euro bölgesinden ulusal para birimine geri dönmek Yunan devletine, çeşitli mali adımlarla ekonomiyi bir ölçüde de olsa kontrol etme olanağı verebilir. Fakat böylesi bir karar Yunanistan’ın tümüyle tek başına kalıp daha büyük bir felâkete sürüklenmesi olasılığını daha güçlü bir şekilde içinde barındırıyor. Bu nedenle Syriza bu kararı mecbur kalmadıkça almama yönünde bir politika izliyor. AB açısından ise, üyelerinden birinin euro bölgesinden çıkması demek euronun istikrarlı bir ortak para birimi olma imajının zedelenmesi demek. Bu yüzden AB de Yunanistan’ı eurodan çıkarma yönündeki bir kararı kolayına alamıyor. Ne var ki, söz konusu kriz Yunan hükümetini ve AB’yi bu karara doğru itiyor. Durum buyken, kapitalizmi hedef tahtasına oturtmaksızın, sosyalizm adına, Yunanistan’a krizden çıkış yolu olarak eurodan ve AB’den çıkışı gösterenlerin sayısı hiç de az değildir. İşçi sınıfının bakış açısını AB karşıtlığıyla sınırlayan ve devrimci hedeften uzaklaştıran bu milliyetçi yaklaşımların Marksizmle ilgisi yoktur.

Yunanistan’ın ağır boyutlarda yaşadığı ekonomik krizin nedeni kapitalizmdir ve bunun sorumluluğu tümüyle burjuvaziye aittir. Kâr ederken “benim kârım” diyen, zarar ederken “hepimiz taşın altına elimizi koymalı, sorumluluk üstlenmeliyiz” propagandasıyla tüm yükü emekçi kitlelerin sırtına yıkan burjuvazi, on milyarlarca doları yurtdışına kaçırmıştır. Yılbaşından bu yana çekilen para miktarı 44 milyar euroya, sadece son bir hafta içinde bankalardan çekilen para ise 5 milyar euroya ulaşmış ve bankalar ciddi bir likit para problemiyle yüz yüze kalmıştır. Durumun daha da kötüleşmemesi için hükümet, 29 Hazirandan itibaren referanduma kadar geçecek 6 gün içinde bankaların ve borsanın açılmamasına, ATM’lerden çekilebilecek günlük para miktarının 60 euro ile sınırlanmasına ve sermaye aktarımına kontrol getirilmesine karar vermiştir.

Bu kararın uygulamaya koyulduğu gün Avrupa ve Asya borsalarında yaşanan ciddi düşüşler (bu bir gün içinde dünya borsalarında yaşanan kaybın 1 trilyon euroya ulaştığı söylenmektedir), aslında Yunanistan’daki gelişmelerin bu küçük ülkenin ekonomik büyüklüğü ve siyasi ağırlığından çok daha büyük bir etkiye sahip olduğunu göstermektedir. Kuşkusuz gerek Yunan burjuvazisini gerekse bir bütün olarak uluslararası burjuvaziyi korkutan en büyük etki, işçi sınıfı cephesinde yaşanacak gelişmelerin doğuracağı domino taşı etkisidir. Zira kriz girdabının AB’nin temellerini sarsacak ölçüde büyüdüğü Avrupa’da, Yunan işçi sınıfının çakacağı bir kıvılcım, bir anda tüm kıtaya yayılma potansiyeli taşımaktadır. İşte Syriza, tam da bu potansiyel tehlikenin önünü almak üzere burjuva siyaset sahnesine sürülmüştür ve Yunanistan’da ortaya çıkan devrimci durumu kitleleri düzen içi hayallere yönlendirerek kısa süreliğine sönümlendirmeyi başarmıştır. Ama sadece kısa bir süreliğine! Çünkü devrimci patlamayı koşullandıran nesnel koşullar, Syriza’nın tüm değiştirme çabalarına rağmen olduğu yerde durmaya devam etmektedir. Üstelik çelişkiler her geçen gün daha da keskinleşmektedir. Elbette burjuvazi de bu gerçekliğin farkındadır ve tam da bu yüzden Yunanistan çok açık bir devrim/karşı-devrim ikilemiyle yüz yüzedir.

İşçi ve emekçi sınıfları yıkımdan kurtaracak tek yol, acilen uygulamaya sokulacak bir geçiş programı eşliğinde girilecek bir proleter devrim rotasından geçmektedir. Böylesi bir geçiş programı öncelikle devlet borçlarının ödenmemesini, bankaların ve tekellerin işçi denetimi altında devletleştirilmesini ve sermaye üzerindeki vergilerin arttırılmasını içermelidir. Syriza’nın böyle bir yola öncülük etmeyeceği de edemeyeceği de çok açıktır. Bunun için, dünya devrimi perspektifiyle hareket eden enternasyonalist komünist bir liderlik gerekmektedir ki, Yunan işçi sınıfının en çok eksikliğini duyduğu şey de budur.

Yunan proletaryası ya enternasyonalist komünist bir önderliğin yol göstericiliğinde devrime doğru ilerleyecektir ya da karşı-devrimin balyozu altında ezilecektir. Devrimci bir isyan dalgasının önüne geçecek olağan siyasal yöntemleri birer birer tükenen burjuvazi, karşı karşıya kaldığı tıkanıklığı, askeri faşizm biçimine bürünmesi kuvvetle muhtemel bir çıplak diktatörlükle aşma yoluna gidebilir. Zira burjuvazi, işçi sınıfını ve emekçileri inim inim inletecek ekonomik ve sosyal politikaları ancak böylesi bir mutlak baskı rejimi altında hayata geçirebilir.

Yunan işçi sınıfını büyük bir tehlike beklemektedir ve onunla enternasyonalist dayanışmanın örülmesi tüm bölge işçi sınıfının görevi olarak önde durmaktadır.