Navigation

Uluslararası Siyasetin Eğilimleri ve İşçi Sınıfı

Yazıcı içinYazıcı içine-postayla göndere-postayla gönder

Anaforun nesnel zemini

ABD’nin işlerinin Afganistan’da ve Irak’ta istediği gibi gitmemesi; savaşın yürütülme biçimine ve izlenen taktiklere dair Amerikan burjuvazisi içinde bir “çatlağın” oluşması ve Rumsfeld’in istifa etmesi; ABD’nin Irak’taki durumunu tespit etmek üzere oluşturulan Irak Çalışma Grubu’nun yayınladığı rapordan sonra çekilme tartışmalarının yaşanması, dünya sosyalist hareketinin büyük bir kesimince Amerikan emperyalizminin yenilgisi biçiminde yorumlandı. Beri yandan Kongre seçimlerini az farkla da olsa Demokratların kazanması ve Cumhuriyetçilerin kaybetmesi de Bush ve şürekâsının yenilgisi olarak telakki edildi ve bu “yenilgi” Amerikan emperyalizminin yenilgisiyle özdeşleştirilmeye çalışıldı.

Ne var ki ABD emperyalizmi yenilmediği gibi, dünyayı yıkıma sürükleyebilecek emperyalist savaş daha yeni başlıyor. Unutmayalım ki, emperyalist savaşın kaynağında, dünya ekonomisinin uzun bir dönemdir krizde olması ve emperyalist güçlerin nüfuz ve yatırım alanları üzerinde yürüttükleri hegemonya kavgası yatmaktadır. Dünyadaki tüm siyasal gelişmeleri koşullandıran ve belirleyen şey de işte bu nesnel zemindir. Savaşın, bugünden farklı olarak daha hangi biçimlere bürüneceğini ve nasıl sonuçlanacağını şimdiden kestirmek güç. Lakin bugün dar bir bölgede yürüyen sıcak savaş, giderek dünyayı bir anafor gibi etkisine almakta ve tüm verili siyasal dengeleri sarsarak savaşın büyümesinin yolunu açmaktadır. Nüfuz alanlarının yeniden paylaşımı kesin çizgileriyle belirleninceye kadar savaşın süreceği aşikârdır.

Nitekim dünya burjuvazisi kendisini her yönüyle böyle bir savaşa hazırlamaktadır. Bu hazırlık evresinde üç temel nokta öne çıkıyor. Birincisi, her büyük emperyalist savaş öncesinde olduğu gibi bugün de, emperyalist-kapitalist güçler arasında bir saflaşma ve kutuplaşma yaşanmaktadır; ancak harmanlanma henüz tamamlanmış ve ana kutuplar kesin biçimde ortaya çıkmış değildir, bu süreç devam etmektedir. İkincisi, savaş makineleri yıkıcı ve yok edici silahlarla yenilenmekte ve ordular savaş düzenine sokulmaktadır. Silahlanma yarışının hızlanması önümüzdeki süreçte savaşın nasıl bir karaktere bürüneceğini de ortaya koymaktadır. Üçüncüsü, içeride işçi-emekçi kitleler devlet terörüyle baskı altına alınmaya, militarist kültürle ve milliyetçilik zehiriyle bilinçleri bulandırılarak savaş cephelerine gönderilmeye hazır hale getiriliyorlar. İşçi sınıfını ve devrimci hareketi hedef alan faşizan yasaların hayata geçirilmesi ve burjuva demokrasisinin sınırlarının daraltılarak burjuva olağanüstü rejimlerin temellerinin döşenmesinin nedeni, bu süreçte doğabilecek bir iç savaşa hazırlıktır.

İçinden geçtiğimiz dönemin siyasal eğilimlerine ilişkin bu tespit asla bir karamsarlığa ve kaderciliğe yol açmamalıdır. Doğada olduğu gibi toplumda da her eğilim kendi karşıtını bağrında taşır. Bir taraftan kapitalizmin derin çelişkiler içine yuvarlanması ve savaşın baş göstermesi, öte taraftan da sınıf mücadelesinin giderek yükselmesi bunun kanıtıdır. İşçi sınıfının önderlerinden Lenin bir keresinde şöyle demişti: “Savaşlar devrimlerin anasıdır.” Her büyük savaş toplumu derinden etkiler ve kitlelerin verili yaşamını altüst ederek onları olayların içine çeker. Savaşsız bir kapitalizm arzulamak beyhudedir. Savaşı durdurmanın tek bir yolu var; ona karşı devrimci mücadeleyi yükseltmek ve kapitalizmi alaşağı etmek! Bundan ötürüdür ki Marksistler, savaş hakkında yanılsamalar yaratılmasına ve kitlelerin bilinçlerinin bulandırılmasına karşı mücadele yürütürler.

ABD emperyalizmi cephe gerisini topluyor

Irak savaşı öncesinde muazzam gelişmiş savaş makinesine güvenen Amerikalı emperyalistler, gittikleri her yerde karşılarında diz çöküleceğini ve hatta çiçeklerle karşılanacaklarını zannediyorlardı. Ancak evdeki hesabın tamı tamına çarşıya uymadığı gelinen kertede açığa çıkmış bulunuyor. Afganistan’da ve Irak’ta direniş kontrol altına alınamamış ve bu iki ülkede de asgari ölçüde istikrarlı rejimler kurulamamıştır. Böylece ABD emperyalizmi sıkışmaya ve tökezlemeye başlamıştır ki, bu durum, diğer alanlar için planladığı yeni saldırgan müdahalelerini zora soktu. Başladı başlayacak denen İran seferberliğinin gecikmesinin nedeni de budur işte. Keza nüfuz alanlarında doğan boşluk Rusya ve Çin’in elini güçlendirmektedir. Örneğin, geçtiğimiz aylarda toplanan, Chavez ve Ahmedinecad gibi liderlerin “anti-emperyalist” pozlar takındıkları Bağlantısızlar Hareketi’nin Amerikan karşıtı bir söyleme sahne olmasının başlıca nedenlerinden biri de, ABD’nin yaşadığı bu sıkışıklıktır.

İşte böyle bir ortamda Amerikan burjuvazisi ve onun savaş kurmayı yaşanan bu sıkışıklığı çözmek üzere harekete geçti. Demokratların ve Cumhuriyetçilerin en kıdemlileri kurulan Irak Çalışma Grubu’na alındı. Bu Komisyonun görevi ABD’nin Irak’taki durumunu tüm yönleriyle tespit etmek, yeni strateji ve taktikler geliştirmekti. Komisyonun başına Demokratların eski Dışişleri Bakanı Lee Hamilton’ın ve geçen günlerde istifa eden Rumsfeld’in yerine atanan James Baker’ın geçirilmesi burjuvazinin meseleye nasıl baktığını ortaya koyuyor. Zira söz konusu olan, bu iki partinin bugün temsil ettiği kesimsel çıkarlar değil ABD emperyalizminin genel çıkarlarıdır.

Komisyon Kongre seçimlerinden sonra raporunu yayınladı ve ABD’nin Irak’taki durumunu “çöküş”, “felâket”, “şok” sözleriyle betimledi. Amaç, şu anki Bush yönetimi üzerinde baskı kurmak ve onu kendi önerdiği stratejileri uygulamaya ikna etmekti. Bu sözlerin çekiciliğine kapılıp ABD’nin yenildiğini sanmak kaba bir yanlış olur. Sol liberallerin iddia ettiği gibi “maceranın sonuna” gelinmiş ve “ortak akıl” üstün gelmiş değildir. Sanki meselinin özü akıllılık veya akılsızlıkmış gibi, sol liberaller “aptal” Bush’un ve “maceracı” Cumhuriyetçilerin karşısına “akıllı” Demokratları çıkartıyorlar. Olguların içyüzüne bakmayıp, onları soyut yargılara göre değerlendirince bu tür zırvalar üretmek mümkün oluyor; savaşa sebep olan “aptallar” gidip “akıllılar” gelince savaş da son buluyor!

ABD emperyalizminin Ortadoğulu emekçi kitlelerin devrimci başkaldırısıyla yenilmesi elbette heyecan kasırgasına yol açacak ve sevinilecek tarihsel bir gelişme olurdu; ABD emperyalizmini yenen ve kapitalizmi alaşağı eden Ortadoğu devrimi, dünya devriminin yolunu açardı. Lakin gerçeklik ne yazık ki bu değildir. Irak ve Afganistan’daki direniş, kapsam, içerik ve hedefleri açısından anti-emperyalist değildir. Dolayısıyla tüm emekçileri seferber eden bir proleter devrim dışında, emperyalizmin Ortadoğu’dan def edilmesi mümkün değildir. ABD emperyalizmi için, bugün yürüyen savaş sadece bir Irak savaşı değil, nüfuz alanlarını ve pazarları tam bir denetim altına almak, diğer emperyalist güçler üzerinde mutlak bir egemenlik kurmak hedefiyle yürütülen bir savaştır.

Gerek Komisyonun gerekse Demokratların önerdiği strateji ve taktikler ABD emperyalizminin bu savaşı kazanmasına dönüktür. Ne Komisyon ne de Demokratlar savaşın bitirilmesinden yanalar. Demokratların savaşa karşı olduğu ve hatta Irak’tan çekilmeyi savunduğu tezi koca bir yalandır. Demokratlar ve Komisyon, savaş sürecinde daha inceltilmiş yöntemlerin kullanılmasından, örneğin İran’a karşı farklı taktikler uygulanmasından, İran’ın Sünni Arap devletleriyle dengelenmesinden, Irak’ın bölünmesine karşı çıkılmasından ve en önemlisi de Avrupalı emperyalistlerin sürece dahil edilmesinden yanalar. Özetle Demokratlar ve Komisyon, gerek cephede gerekse cephe gerisinde yaşanan dağınıklığa son vermeyi, orduları moral açıdan donatmayı ve en önemlisi de içeride işçi-emekçi kitlelerin yatıştırılması gerektiğini savunuyorlar. Yani iki adım ileri sıçramak üzere bir adım geri! Öyle gözüküyor ki, genel düzlemde Amerikan burjuvazisi bu stratejiyi benimsemiş bulunuyor. ABD emperyalizmi cephe gerisini toplayana kadar emperyalist savaşın gidişatında geçici bir yavaşlama olsa bile bu, savaşın sıçramalı bir şekilde gelişeceği gerçeğini perdelememelidir. Dünya sosyalist hareketi boş hayaller yayacağına işçi sınıfını, emperyalist savaşı burjuvaziye karşı iç savaşa çevirmek üzere örgütlemelidir.

AB: fanteziler ve gerçekler

Bir tarafta Avrupalı emperyalistlerin hayalini kurdukları, dünyaya hükmeden hegemon bir güç olarak AB fantezisi, öte tarafta ise verili gerçekler. Ulus-devletler topluluğu olan AB’nin ulusal çitleri yıkarak birleşik bir devlete dönüşmesi ve böylece baskın bir hegemon güç haline gelmesi gerçekten de bir fantezidir. Şu çok açıktır ki AB, bir ulus-devletin iç bütünlüğüne, dolayısıyla da manevra kabiliyetine sahip değildir ve asla bir ABD gibi davranamaz, davranamıyor.

Gerçekler dünyasına çarpan Avrupalı emperyalistler nesnel şartlara boyun eğmiş bulunuyorlar. ABD’nin her türlü aracı kullanarak paylaşım alanlarına akın etmesi karşısında bunalan AB, ABD’ye tavır almaktan vazgeçerek ve hatta ona yanaşarak onun açtığı yoldan gitmeye başlamıştır. BM’nin İsrail katliamı sonrasında Lübnan’a yerleşmesini büyük Avrupa gazeteleri “Avrupa Ortadoğu’ya yeniden döndü” başlıklarıyla verdiler. Oysa ABD ve İsrail istemeseydi AB’nin Ortadoğu’ya BM vasıtasıyla girmesi asla mümkün olmazdı. Bununla birlikte, emperyalist savaşın gidişatında beklenmedik pürüzlerin çıkması ABD emperyalizmini de AB ile işbirliğine mecbur ediyor. Öyle gözüküyor ki, ne kadar süreceği belli olmasa da ABD ile AB arasında belirli düzeylerde bir “ortaklaşma” söz konusudur. Elbette bu ortaklaşmanın karşılıklı ödünler temelinde oluşturulduğunu unutmamak gerek. Amerikan burjuvazisi Avrupalı dostlarını “Büyük Ortadoğu Projesi”ne dahil ederken, Avrupalı emperyalistler de projenin hayata geçirilmesi için NATO içinde aktif görev alacaklardır. Geçtiğimiz günlerde Guardian gazetesine bir yazı yazan Fransa Cumhurbaşkanı Chirac, NATO’yu övüyor ve ne gerekiyorsa yapacaklarını belirtiyordu. Daha geçen seneye kadar Avrupalı emperyalistler kendi ordularını oluşturmak ve NATO’dan da aktif bir şekilde yararlanmak için hummalı bir çalışma yürütüyorlardı; gelinen kertede AB’nin kendi ordusunu oluşturma fikri şimdilik, fiilen bir kenara itilmiş görünüyor.

AB bağlamında konunun bir başka boyutunu ise Türkiye oluşturuyor. Türkiye’nin Ortadoğu ve Kafkasya’da bir koçbaşı gibi kullanılarak pazar ve yatırım alanlarının denetim altına alınması konusunda Avrupa burjuvazisi hem fikirdir. Bu meyanda, genç nüfusa ve ucuz işgücüne sahip Türkiye’nin Avrupa sermayesi için verimli bir yatırım alanı ve AB ekonomisi için bir gençlik aşısı olacağı özelikle belirtilmektedir. Paylaşım alanlarında hegemonya kuracak, ABD emperyalizmini, Rusya ve Çin gibi yükselmekte olan güçleri dengeleyecek bir AB ufkuyla hareket eden kesimler, Türkiye’nin uzun yıllara yayılan bir süreçte de olsa birliğe dahil edilmesini istemekteler. Burjuvazisinin bu iştahlı kesimleri, AB’nin hedeflerine varması için cesur olması gerektiğinin altını çiziyorlar. Buna karşın, Almanya’da Angela Merkel, Fransa’da ise Nicolas Sarkozy’nin başını çektiği bir başka kesim, Türkiye’nin “imtiyazlı ortaklık” formülüyle dışarıda tutulmasını savunmaktalar. Onlara göre, Türkiye birlik içerisinde dizginlenemeyebilir ve böylece parçalayıcı bir faktöre dönüşebilir.

Hem AB’nin mevcut yapısını korumakta güçlük çektikleri, hem de Türkiye konusunda bir netleşmeye varamadıkları için emperyalistler, sorunu geleceğe havale ettiler. Aralık ayında AB, Türkiye’nin Kıbrıs’ı tanımadığı ve limanlarını açmadığı gerekçesini ileri sürerek kimi müzakere başlıklarını dondurdu ve kimilerini de sonuçlandırmayacağı kararını aldı. Bu noktada, bir hususun altını çizelim. Eğer emperyalistler Türkiye ile birlik sürecini geciktirmek istemeselerdi asla Yunanistan’ın ve Kıbrıs’ın kaprislerine aldırmazlardı. Türkiye uzun bir dönemdir Avrupa iç siyasetinin bir parçası durumundadır. Avrupa’nın burjuva siyaset esnafı Türkiye karşıtlığı üzerinden prim toplama peşindedir. İşsizlik ve yoksulluğun pençesinde kıvranan emekçi kitleler, Türkiye birliğe girdiğinde Avrupa’yı göçmen işçilerin kaplayacağı tehdidiyle korkutulmaya çalışılıyor ve yabancı düşmanlığı kışkırtılıyor. “Medeniyetler çatışması” bağlamında “şeytanlaştırılan İslam” da yabancı düşmanlığını kışkırtmak üzere bir motif olarak kullanılıyor. Aynı şekilde, AB konusu Türkiye burjuvazisini de dikey bölen bir konu olmaya devam ediyor. Burjuvazinin statükocu-devletçi kanadı emperyalistlerin Türkiye’yi bölmek istediğini ileri sürerek milliyetçiliği yükseltmeye çalışıyor. Gerek Avrupalı gerekse Türkiyeli emekçi kitleler iki yönlü milliyetçi kışkırtmalara karşı uyanıklığı bir an olsun elden bırakmamalıdırlar.

“Asya üzerinde fırtına”

ABD’nin başını çektiği emperyalist savaş Ortadoğu’da yoğunlaştığından ötürü tüm dikkatler bu bölgeye çevrilmiş durumda. Lakin emperyalist hegemonya kavgası her bölgede giderek kızışıyor ve tüm güçleri aktif bir şekilde savaş hazırlığına itiyor. Emperyalist savaşı niteliksel olarak etkileyecek ve yönünü değiştirecek esas gelişmeler Asya’da yaşanıyor. Rusya, Çin, Hindistan ve Pakistan’dan sonra Kuzey Kore’nin de nükleer silahlara sahip olması ve bilahare Japonya’nın nükleer silahlara sahip olma arzusunu dillendirmesi gelecek kara günlerin habercisidir. Patlak verecek bir savaşın bir nükleer felaket doğurması işten bile değil. Cephaneliklerin birer müze olmadığı bir gerçek!

İkinci Emperyalist Savaşta yenilen Japon emperyalizmine bir dizi yaptırım uygulanmıştı. Dönemin müttefikleri olan ABD, SSCB ve İngiltere’nin aldırdığı bir kararla Japonya’nın düzenli ordu kurması ve nükleer silah geliştirmesi yasaklandı. Ülkeyi işgal eden ABD emperyalizmi, Japonya’yı gelecekte süper güç olamayacak mekanizmaları devreye sokarak baştan aşağı yeniden örgütledi. Anayasa, Japonya’nın savaşa girmesini yasaklayan pasifist bir içerikle oluşturulurken, okullarda okutulan ders kitaplarının muhtevası da Japonya’nın savaş suçlarını anlatmak zorundaydı. Ancak gelinen aşamada Japon burjuvazisi, Japonya’yı pasif bir konuma iten bu çerçevenin yırtılmasını istemektedir. Nitekim Japon emperyalizmi önündeki engelleri kaldırmak için çok yönlü bir hazırlık sürdürmeye başlamıştır. Kitlelerin bilincini milliyetçi bir ideolojiyle yoğurmak ve savaşa hazırlamak için, Japonya’yı savaş suçlusu gösteren müfredata son verildi ve onun yerine militarist bir müfredat geçirildi. Geçen aylarda başa geçen milliyetçi hükümet, pasifist Anayasanın değiştirilmesini, düzenli ordu kurulmasını ve nükleer silah üretilmesini savunmaktadır. Zira düzenli bir ordu ve geliştirilmiş silahlar olmadan, süper ekonomik güç olmanın kendisi emperyalist hegemonya kavgasında gereken üstünlüğü sağlayamaz. Emperyalistler arası çelişkileri son tahlilde silahların çözdüğünü unutmamak gerek.

Önümüzdeki süreçlerde emperyalist savaşın hangi safhalardan geçerek ilerleyeceğini Çin, Rusya, Japonya ve bir ölçüde Hindistan’ın tavrı belirleyecektir. Henüz kesin çizgileriyle ortaya çıkmış kutuplar olmasa da, bu yöndeki çeşitli arayışlar gelecekte nasıl bir saflaşmanın olacağının ipuçlarını vermektedir. Uzun bir dönemdir Rusya ve Çin belirli düzeylerde ABD ve İngiltere karşısında bir kutup görüntüsü çiziyorlar. Bu iki gücün şimdilik ABD’ye karşı aleni bir meydan okuması söz konusu değildir. Ancak nüfuz alanlarında ciddi bir karşı koyuş söz konusudur ve hatta Rusya, ABD’nin denetimine geçen nüfuz alanlarına yeniden dönmektedir. Afganistan savaşında ABD’nin basıncına dayanamayan Özbekistan ve Tacikistan, askeri üslerini ABD’ye açmak zorunda kalmışlardı. Gelinen kertede, Şanghay beşlisinde yer alan bu iki ülke, Rusya ve Çin’in direktifleriyle ABD’yi askeri üslerinden çıkartmaya başlamışlardır. Keza renkli “devrim”lerle ABD’nin nüfuzuna giren Ukrayna gerisin geri dönerken, Gürcistan Rusya’nın yoğun baskısıyla boğuşuyor.

Buna karşın ABD emperyalizmi, Çin, Rusya ve Hindistan’ın İran’ı da yanlarına alarak bir kutup oluşturmalarının, enerji kaynakları ve yatırım alanları üzerinde etkin olmalarının önüne geçme gayretindedir. ABD’nin amacı Rusya ve Çine karşı Japonya ve Hindistan’ı kendi eksenine çekmektir. Geçen yaz Hindistan’ı ziyaret eden Bush, ABD’nin Hindistan’a nükleer silahlarını geliştirmesi için teknoloji satacağını açıkladı. Süper güçler arasındaki çelişkilerden yararlanarak kendine manevra alanı yaratma deneyimi bulunan Hindistan burjuvazisinin Amerikan emperyalizmine dümen kırıp kırmayacağını şimdiden kestirmek güçtür. Fakat Rusya ve Çin’i kendisi için tehlike gören Japonya’nın durumu farklıdır. Nükleer silahlarla donanmış bir Japonya’nın Çin ve Rusya’ya karşı ABD’yle aynı cephede yer alması pek muhtemeldir. Olayların tamı tamına nasıl gelişeceğini şimdiden kestirmek mümkün değildir; içinden geçtiğimiz süreç pek çok muhtemel gelişmeyi bağrında taşımaktadır. Ama Asya üzerinden esmeye başlayacak bir nükleer savaş fırtınasının ABD’yi de içine alan bir Pasifik savaşına dönüşmesi gerçekten de insanlığın yıkımı olur. Bu karmaşık tablodan işçi sınıfı açısından çıkan sonuç, yaklaşmakta olan tehlikenin farkına varmanın hayati bir önem taşıdığıdır.

Ortadoğu: kadim topraklar uyanacak mı?

ABD emperyalizminin “özgürleştirdiği” Irak’ta 650 bin insan ya savaşta ya da savaşın yol açtığı nedenlerden ötürü öldü. Sakatlanan ve evlerini terk edenlerin sayısı milyonlarla ifade ediliyor. Irak’ta hergün bombalar patlıyor ve bu patlamalar sonucunda ortalama 70-80 insan parçalanarak ölüyor. Bugün Ortadoğu’ya hâkim olan manzara, önümüzdeki süreçte ateş çemberinin başka yerlere de sıçrayarak genişleyeceğini gösteriyor. Zira Irak’ta, Filistin’de ve Lübnan’da bir iç savaş olasılığı geçmiş günlere göre daha fazla gündemdir.

ABD emperyalizmi Irak’taki işgalini uluslararası düzeyde meşrulaştırmış ve belirli sınırları olan bir iktidar yaratmışsa da gerçek anlamda Irak’ta bir iç bütünlük kuramamıştır. Sünni Arap burjuvazisinin iktidardan dışlanması ve iktidarın esas olarak Şii Araplara bırakılması bugünkü sorunların zeminini döşemiştir. Fakat devlet bürokrasisine yerleşen ve milis güçleriyle geniş bölgeleri kontrol eden Şii Arap burjuvazisi, giderek ABD’nin kontrolünden çıktı ve belirli düzeylerde Şii İran’ın nüfuzuna girdi. Böylece ABD emperyalizmi, “şer ekseni” ilan ettiği ve hedef tahtasına oturttuğu İran’ı, istemeden de olsa Ortadoğu’da söz sahibi yaptı. Buna karşın, iktidardan dışlanan ve petrol gelirlerinden mahrum bırakılan Sünni Arap burjuvazisinin bir kesimi, hem ABD’ye hem de Şii Araplara karşı savaş yürütmektedir. Özetle ABD emperyalizmi, giderek denetiminden çıkan Şii Arap burjuvazisi ile bugünkü direnişin sözcüsü olan Sünni Arap burjuvazisinin arasında sıkışmakta, Irak’ta iç düzen sağlanamadığı için de diğer hedeflerine yönelememektedir.

Tekrarlarsak, Irak Çalışma Grubu, iddia edildiği gibi ABD’nin Irak’tan çekilmesini savunmuyor; tersine, inceltilmiş yöntemler kullanılarak Sünni Arapların “düzen” içine çekilmesini ve böylelikle Şii Arapların dengelenmesini, göreceli de olsa bir iç düzen kurulmasını ve ABD’nin sorunlar yumağından sıyrılarak diğer hedeflerine yürümesini savunuyor. Yani Şii Araplara karşı Sünni Arapları, Kürtlere karşı tüm Arapları ileri sür taktiği! Nitekim bu taktik gereği, Irak’ın üç federe devlete bölünmesine de karşı çıkılmaktadır. Şimdiki Irak Anayasasına göre üç vilayet bir araya geldiğinde federal bölgeler oluşturabiliyor. Gerek Şii Araplar gerekse Kürtler federal yapılanmayı savunuyorlar. Sünni Arap burjuvazisi ise, hem dar bir bölgeye sıkışıp kalacağı hem de petrol kaynakları tümüyle diğer devletlerin denetiminde olacağı için federal ayrışmaya karşı çıkıyor.

Esasında oldukça çelişkili bir manzara söz konusudur. Örneğin, Şii Arapların federe bir devlet kurmaları İran’ın bölgede nüfuz alanını genişletmesi demektir. Ancak Irak’ın federe devletlere bölünmesi, Kerkük’ü de içine alan bağımsız bir Kürt devletinin önünü açar ki, kendi Kürtlerine örnek teşkil edeceği için İran, Suriye ve Türkiye buna külliyen karşılar. Konu Kürtlerin bağımsızlığı olduğunda bu ülkeler kendi aralarındaki çelişkileri tez zamanda bir kenara itip domuz topu gibi birleşebiliyorlar. Amerikan savaş kurmayının bir bölümü, Kürt devletinin İran ve Suriye’nin de çıkarına olmadığını, eğer bir Kürt devleti istemiyorlarsa bu iki ülkenin Şii Arapları dizginlemesi gerektiğini ileri sürüyor. İşte İran ve Suriye’nin Irak’taki sürece dahil edilmek istenmesinin altında böylesi bir karmaşık ilişkiler zinciri söz konusudur. Yoksa ABD emperyalizmi İran’ı hedef tahtasından çıkartmış değildir.

Öyle gözüküyor ki, ABD emperyalizmi son tartışmaları dikkate alarak iki yönlü bir planı devreye sokmuş bulunuyor. Birincisi, Irak’taki Şiileri Sünnilerle dengelemek ve ikincisi ise, İran’ı bölgedeki Sünni Arap devletleriyle kuşatarak baskı altına almak! 21 Aralıkta Sünni Arap devletlerini ziyaret eden Blair, söz konusu planı şu sözlerle ifşa etti: “İran’ın stratejik meydan okumasının farkında olmalıyız. İran bizi Lübnan, Irak ve Filistin’de köşeye sıkıştırmak istiyor.” Günler önce Arap devletlerinin İran’ın nükleer silah geliştirdiği bahanesini ileri sürerek, kendilerinin de nükleer teknoloji geliştirmek istediklerini açıklamalarını, Lübnan’da ve Filistin’de açıktan iç savaşın kışkırtılmasını İran’ı yalnızlaştırmayı amaçlayan bu plan çerçevesinde okumak gerekiyor.

Hatırlanacağı üzere İsrail bir ay boyunca Güney Lübnan’da taş üstünde taş bırakmamasına rağmen, İran ile kader birliği yapmış olan Hizbullah’a öldürücü bir darbe vuramadı. Hatta Hizbullah’ın daha da güçlendiğini ve kimi Hıristiyan grupları da yanına alarak Lübnan iç siyasetinde belirleyici olmaya başladığını söylemek de mümkün. Tam bu süreçte Hariri suikastı benzeri bir suikastla Sanayi Bakanı Pierre Cemayal öldürüldü ve suikast Suriye’ye yıkıldı. İç savaş kışkırtması benzeri bir şekilde Filistin’de de sürüyor. El-Fetih ile Hamas ortak bir hükümet kurmak üzereyken ABD ve İsrail sürece müdahale ettiler ve El-Fetih hükümet kurmaktan vazgeçti ve bizzat Mahmut Abbas’ın kışkırtmasıyla El-Fetih ile Hamas arasında çatışmalar başladı. ABD ve İsrail Hamas’ı yönetimden düşürmek ve El-Fetih’i başa geçirmek istiyorlar. Böylece İran, Suriye, Hizbullah ve Hamas ekseni etkisiz hale getirilmeye çalışılıyor.

Sürecin tam olarak nasıl gelişeceğini şimdiden kestirmek gerçekten de güç; fakat buraya kadar ortaya konan tablo, Ortadoğulu emekçi kitleleri yine kan ve gözyaşının beklediğine işaret ediyor. Suudi Arabistan’ın ABD’nin direktifleri doğrultusunda Şiilere karşı Sünnileri desteklemek için Irak’a müdahale edeceği konuşulmaktadır. Beri yandan 2007’de Kerkük’ün statüsü nihai olarak tayin edilecek; yapılacak referandumu Kürtlerin kazanacağı kesin gibi. Lakin hem Arap devletleri hem de Türkiye Kerkük’ün Kürtlerin eline geçmesine şiddetle karşılar ve TC’nin Güney Kürdistan’a müdahale etmek istediği bir sır değil. Kısacası Irak’ta, Filistin’de ve Lübnan’da başlayacak bir iç savaşın nerede duracağı kesinlikle belli değildir. Bu ülkelerde başlayacak bir iç savaşın, emperyalistlerin de kışkırtmasıyla başını İran ile Suudi Arabistan’ın çektiği olası bir Sünni-Şii savaşına dönüşmesi Ortadoğu’nun yıkımına yol açar. Tek çıkış yolu var: Ortadoğulu işçi-emekçi kitlelerin birleşerek kapitalist düzeni alaşağı etmesi ve bugünkü yıkımın sorumlusu olan sömürücü egemen güçleri tarihin çöplüğüne göndermesi! İşte o vakit, uygarlığın beşiği Mezopotamya’da, bir zamanların cenneti olarak tasvir edilen ve fakat cehenneme çevrilen bu kadim topraklarda yeni bir uygarlık filizlenecektir. Savaşsız, sınıfsız ve de devletsiz bir uygarlık!

Türkiye: inkâr gerçeğe üstün gelemez!

SSCB’nin çökmesiyle iki kutuplu dünya tarihe karışmış ve emperyalist güçler siyasal dengeleri yeniden oluşturmak üzere harekete geçmişlerdi. Açılan süreçte, emperyalist hegemonya kavgasının yarattığı fırsatlardan yararlanarak alt-emperyalist bir güç olarak yükselme emelleri besleyen TC, Kürt ihtilafına ilaveten, Ermeni kırımı ve diğer pek çok sorunun gündeme gelmesiyle sıkışmaya başladı. Balkanlar, Ortadoğu ve Kafkasya’yı etrafına alan Türkiye burjuvazisi, gerek stratejik önemini gerekse güçlü ordusunu emperyalistlere pazarlayarak kavgadan fazla pay kapma peşindedir. Hemen tüm emperyalist güçler Türkiye’nin öneminin farkındadırlar. Enerji boru hatlarının Türkiye’den geçmesi onu daha şimdiden enerjinin dağıtım merkezi haline getirmiştir ve bu merkezileşme devam edecektir. Buna karşın, Türkiye’yi bölgede kullanmak isteyen ABD ve AB gibi güçler, TC’nin yumuşak karnını oluşturan Kürt ve Ermeni sorunlarının istismarıyla onu sıkıştırarak daha fazla taviz koparmak istiyorlar. Önümüzdeki süreçte Ermeni soykırımı yasaları daha fazla gündeme getirilecek ve Kürt sorunu üzerinden TC daha fazla sıkıştırılacak.

Rejim Kürt sorununun çözümüne dönük hiçbir ciddi ve kalıcı adım atmış değildir. AB sürecinde başlatılan sözümona reformlar bir göz boyamadan öteye gidemedi. Kürt halkının kendi dilinde eğitim hakkı bile tanınmamıştır. PKK’nin bugüne kadar ileri sürdüğü ateşkes ve çözüm önerilerini rejim, Kürt ulusal hareketini bölmek ve parçalamak amacıyla kullanmaya çalıştı. Örneğin PKK’nin son ateşkesi de TC tarafından Kürt ulusal hareketini çözmeye dönük işletiliyor. ABD ile Türkiye arasında oluşturulan koordinasyona Türkiye’nin temsilcisi olarak atanan Edip Başer, ABD’yle anlaştıklarını ve önümüzdeki günlerde PKK’ye karşı büyük bir operasyona girişeceklerini açıkladı. Güney Kürdistan’daki gelişmeler ve PKK’nin Cumhurbaşkanlığı seçimlerinden sonra ateşkesi bozma olasılığı da gösteriyor ki, 2007 yılında TC’nin gündemine Kürt sorunu daha güçlü bir şekilde oturacaktır. 80 yıllık tarihi boyunca TC Kürtleri inkâr etti; ancak tarihin hiçbir döneminde inkâr gerçeğe üstün gelmedi ve gelemeyecek de.

* * *

Yukarıda ortaya koyduğumuz tablo, emperyalist-kapitalist sistemin insanlığı nasıl bir yıkıma sürüklediğini gözler önüne seriyor. Hızla yayılmakta ve dünyayı etkisine almakta olan emperyalist savaşı durduracak olan dünya işçi sınıfının devrimci mücadelesidir. Ne var ki bu mücadelenin başarıya ulaşması için, burjuvazinin milliyetçi-yurtsever bilinç bulandırma operasyonuna karşı bağışık olmak ve ikircimsiz olarak proletaryanın enternasyonalist bayrağının altında toplanmak gerekiyor. Emperyalist savaşlarla birlikte dünya kapitalizminin canına okumanın gereğini de, işçi sınıfına bu bayrağı sunan devrimci bir uluslararası önderliğin inşası oluşturuyor.

Kaynak: 
Marksist Tutum dergisi, no:22, Ocak 2007