Navigation

Arabesk, Kemalist Seçkincilik ve Sol

Müzisyen Fazıl Say geçen haftalarda “Türk halkının arabesk yavşaklığından utanıyorum” diyerek halk kitlelerine ağır hakaretlerde bulundu. Say’ın açıklamaları gerek arabesk gerekse klasik ve opera müziğiyle iştigal edenler tarafından tepkiyle karşılandı, ancak esas tartışma siyasal alanda yaşandı. Halk kitlelerine tepeden bakarak küçümseyen ve hakaret eden Fazıl Say’ın devrimci sınıf hareketi açısından dikkate alınacak bir yanı yok. Ancak Say’ın söyledikleri üzerinden başlayan tartışma ve özellikle sosyalist kesimlerden örneğin, SİP-TKP’den Say’a gelen destek konuyu önemli hale getirmektedir. Mesele kendine sosyalist diyen bir partinin seçkinci tutumu değildir; mesele, SİP-TKP’de en çıplak görünüme kavuşan Kemalist seçkinciliğin, sosyalist hareketin bir bölümü tarafından da şu ya da bu biçimde benimsenmiş olmasıdır.

Say’ın açıklamaları da, başlayan tartışma da, müzik alanına ve sanata ilişkin değildir, kaldı ki sömürülü toplumlarda sınıflar ve politika üstü bir sanat anlayışından söz etmek de mümkün değildir. İlericilik adına sahiplenilen şu açıklamaların ilericilikle uzaktan yakından ilgisi yoktur: “Arabesk müzik, arabesk yaşam tarzının betimlemesidir. Aydınlığın, çağdaşlığın ve öncülüğün, sanatçılığın sırtına külfettir. Emek karşıtıdır, duyarsızlıktır ve yaratamamaktır! Etik dışı ‘yalan dolanla’ doludur. Ortadoğu işi, üçüncü sınıf, acındırmaca, tembellik, yeteneksizlik, rant, çamur, muallaklıklar üzerinden yaşar. … Türk halkının arabesk yavşaklığından utanıyorum, utanıyorum, utanıyorum!”

Say’ın bu açıklamaları, halk kitlelerini cahil olarak gören ve aşağılayan Kemalist seçkinciliğin bir dışavurumudur. Bu elitist yaklaşımın burjuva dünyasının seçkinleri tarafından sahiplenilmesi gayet tabiidir, fakat kendine sosyalist diyen çevrelerin halk kitlelerini aşağılayan bir tutuma arka çıkması kabul edilemez. Bu elitist tutumun sahiplenilmesi, Türkiye sosyalist hareketinin bir kesiminin Kemalizmle ne denli bulaşık olduğunu ve onun seçkinci yaklaşımlarını nasıl benimsediğini bir kez daha gözler önüne sermiştir. Burjuva seçkinciliğin sosyalizm adına sahiplenilmesi ve bunun işçi hareketi içine taşınmaya çalışılmasına karşı her daim uyanık olunmalı, bu yaklaşım teşhir ve mahkûm edilmelidir. Burjuva ideolojisinin değişik kılıklar altında işçi hareketine bulaştırılmasına ve bilinçlerin bulandırılmasına karşı ideolojik mücadeleyi elden bırakmamak gerekiyor.

Tepeden “Kemalist müzik devrimi”

Bir dönem “gecekondu” müziği olarak tanımlanan, varoşlarda oturan yoksul kitlelerle özdeşleştirilen arabesk müzik, seçkinciler tarafından aynı bugün olduğu gibi “yoz ve cahil” müziği olarak damgalanmış ve kitleler aşağılanmıştır. Arabeskin bir “yozlaşma” müziği olduğu, onu dinleyen kitlelerin de “cahil ve “geri” olduğu biçimindeki değerlendirmeler Kemalizm kaynaklıdır. Bu konuda oluşturulan hâkim görüşe Kemalizm damgasını basmış ve ne yazık ki sosyalist hareket de bu çerçeveyi aşan bir tutum alamamıştır. Arabeskin ortaya çıkmasında pek çok etmen vardır. Fakat bununla birlikte, hiç şüphe yok ki arabesk, aynı zamanda Kemalist rejimin müzik alanında giriştiği tepeden müdahalelere ve onun seçkinci yaklaşımına bir tepkidir. Müziğin ve dolayısıyla kültürün doğal gelişimine yapılan tepeden Kemalist müdahale anlaşılmadan arabeski koşullandıran süreç de, arabesk üzerine yapılan seçkinci aşağılayıcı değerlendirmeler de anlaşılamaz.

“Kemalist müzik devrimi”, tepeden Kemalist biçimsel devrimlerin bir parçasıdır. TC’nin o tarihsel sürecinde, halk kitlelerinin ayağa kalktığı, mücadele ettiği, değiştirdiği ve değiştiği, ama aynı zamanda kültürel alanda da muazzam altüst oluşların ve yeni arayışların olduğu bir dönemden söz etmek mümkün değildir. Toplumun içinde bulunduğu ekonomik ve sosyal koşullar dikkate alınıp halk kitleleri ileriye doğru çekilmemiş, Kemalist kadroların tahayyülünden doğan toplum ideali tepeden halk kitlelerine dayatılmıştır. Akşamdan sabaha fesin yasaklanması ve şapka giyilmesinin mecbur kılınması ve buna da “devrim” denmesi, söz konusu dayatmaların karakterine dair en tipik göstergedir. Gerekli koşullar oluşmadığı müddetçe bir toplumun tepeden dönüştürülemeyeceğine en iyi örnek Kemalist “devrim”lerdir. Zaten halk kitleleri de Kemalist rejimin dayatmalarını bir “devrim” olarak değil, bir sabah gözlerini açtıklarında “şunlar şunlar yasak, ancak bunları yapabilirsiniz” biçiminde bir dayatma ve yasaklama olarak algılamıştır. İşte “musiki inkılâbı” adına müziğe tepeden müdahale edilmesi de bu yasaklama ve dayatmanın bir devamıdır.

Kemalizm, tepeden aşağıya dayatmalarla toplumu dönüştürme, ulusal ve kültürel çeşitliliği tek bir potada eriterek tekçi, homojen bir toplum yaratma projesinin ideolojisidir aynı zamanda. İttihat Terakki’den Kemalist rejime uzanan çizgide gayrimüslim halkların katliam ve tehcirle tasfiye edilmesi, Müslüman halkların ise Türk kimliği çerçevesinde asimile edilerek bir ulus-devlet yaratılması projesi, kültürel alandaki kozmopolit yapının dinamitlenmesini de beraberinde getirmiştir. Kemalist rejim, Türk esaslı ulus-devlet projesi çerçevesinde, yeni döneme uygun bir kültür inşa etmeye girişmiş; onlarca medeniyete ev sahipliği yapan toprakların kültürel çeşitliliğini reddederek laboratuar ortamında Batı merkezli bir müzik ve kültür yaratmaya çalışmıştır. Kozmopolit bir yapıya sahip Osmanlı kültürel mirasının reddedilmesinin, alaturka müziğin aşağılanmasının, buna karşın “muasırlaşma”, “çağdaşlaşma” adına Batı müziğinin yüceltilmesinin ve topluma dayatılmasının nedeni budur.

Osmanlı kültür mirasının reddedilmesinin bir nedeni, onun kozmopolit yapısının Kemalist ulus-devlet anlayışına ters düşmesiyse, diğer nedeni de Arap ve alaturka damgalı olarak görülmesi, Batı medeniyeti karşısında geri görülerek aşağılanmasıdır. İttihat Terakki’nin ideologlarından olan ve Kemalist rejimin ideolojik altyapısının oluşmasında rol oynayan Ziya Gökalp’in bu konuda dile getirdikleri, gelecek günlerdeki “musiki inkılâbı” hakkında ipuçları vermektedir. Gökalp, Şark müziği diye nitelendirdiği klasik Türk müziğini, “eski” medeniyete ait, “hasta”, Bizans ve Arap kırması “gayri milli” bir müzik olarak değerlendirmektedir. Ona göre çağdaşlık ve yeni medeniyet “Batı armonisi”dir.[2] Bu nedenle Kemalist rejim, Bizans ve Arap damgalı, “alaturka”, “kasvetli”, “meyhane müziği” olarak gördüğü ve Osmanlı Sarayı ile özdeşleştirdiği klasik Türk müziğine karşı savaş açmakla kalmayacak, bir bütün olarak bu toprakların müziğini geri bularak yasaklayacaktı. Ama bu arada Kemalist seçkinler Türk müziği eşliğinde rakı sofralarında demlenmekten vazgeçmeyeceklerdi.

1926’da okullarda klasik Türk müziğinin okutulması yasaklanmış ve 1976’ya kadar da resmi kurumlarda bu müziğin öğretilmesi mümkün olmamıştır. Ancak esas müdahale 1930’lu yıllardaki “musiki inkılâbı”yla geldi. Mustafa Kemal’in 1 Kasım 1934’te mecliste yaptığı konuşma “müzik devrimi”nin başlangıcı olarak kabul edilir: “Arkadaşlar… Bir ulusun yeni değişikliğinde ölçü, musikide değişikliği alabilmesi, kavrayabilmesidir. Bugün dinletilmeye yeltenilen musiki, yüz ağartıcı değerde olmaktan uzaktır; bunu açıkça bilmeliyiz.” Bu konuşmanın ardından, yani 2 Kasım 1934’te alınan bir kararla Türk müziği radyolardan yasaklanır: “Dâhiliye Vekâleti bugün Büyük Millet Meclisi’nde Gazi hazretlerinin alaturka musiki hakkındaki irşadlarından [doğru yolu gösterme, uyarma] ilham alarak bu akşamdan itibaren radyo programlarından alaturka musikinin tamamen kaldırılmasını ve yalnızca Garp tekniğine vakıf sanatkârlar tarafından çalınmasını alakadarlara bildirmiştir.”[3] Yasak öyle bir hal alır ki, “muasırlık” adına Batı esaslı olmayan tüm müziğe alaturka damgası yapıştırılır ve tam bir cadı kazanı kaynatılır. Köyleri gezen jandarma sazlara el koyar, saz çalınmasını yasaklar ve hatta Âşık Veysel de bir dönem sazını devlete kaptırır. Cadı kazanı öylesine güçlü kaynatılmaktadır ki, “yeni Türk müziği”nin öncülerinden sayılan Cemal Reşit Rey’in Lüküs Hayat ve Deli Dolu operetlerindeki kimi şarkılar bile alaturka damgasını yiyerek yasaklanır.

Tüm müzik etkinliği yüce devletin tekeline alınmıştır. Nasıl bir müziğe ihtiyaç olduğuna ve halkın ne dinleyeceğine yüce devlet karar verecektir! Öyle ya, yeni bir ulus, çağdaş bir ulus doğmaktadır ve bu ulusun yepyeni bir müziği olmalıdır! Yeni doğan bu ulusun yüksek Batı standartlarında bir müziğe ulaşması için tepeden yasaklar getirilmesi ve binlerce yıllık bir kültürel geleneğin tarumar edilmesi gerekiyorsa, o da yapılacaktır. Mustafa Kemal o dönem verdiği bir mülâkatta şunları söylüyor: “Montesquieu’nün «Bir milletin musikideki eğilimine önem verilmezse, o milleti ilerletmek mümkün olmaz» sözünü okudum, tasdik ederim. Bunun için musikiye pek çok itina göstermekte olduğumu görüyorsunuz. … Garp musikiciliği bugünkü haline gelinceye kadar ne kadar zaman geçti? (Gazetecinin «dört yüz sene kadar geçti» demesi üzerine) Bizim bu kadar beklemeye vaktimiz yoktur. Bunun için Garp musikisini almakta olduğumuzu görüyorsunuz.”[4]

Aslında bu durum bile Kemalist devrimlerin ne denli biçimsel olduğunu, gerçek bir toplumsal karşılığının olmadığını gözler önüne sermektedir. “Devrim” yapmaktan anlaşılan şey, tepeden müdahaleler, yasaklar ve gerçek bir toplumsal karşılığı olmayan, içi boş biçimsel kararlardır. Radyolarda Türk müziğinin yasaklanmasının ertesinde bir Müzik Komisyonu toplanır. Bu komisyonda yaşananlar gerçekten de trajikomiktir, ama Kemalist sözde devrimlerin ne olduğunun da çarpıcı bir göstergesidir. Cemal Reşit Rey anılarında şunları aktarıyor: “Maarif Vekilinin sevimli şivesiyle bizlere «Ey, hadi bakalım, musiki inkılâbı yapacakmışız, bunu nasıl yapacağız?» demesi üzerine kongrede bir şaşkınlık havası esmeye başladı. Toplantı dört saat kadar devam etti. Arada sırada Maarif Vekilini telefona çağırıyorlardı. Son telefondan sonra A. Özmen heyecanla bizlere «Paşa Çankaya’dan bir kaçtır telefon ettiriyor. Musiki inkılâbı ne yoldadır diye sorduruyor» dedi. Biz büsbütün şaşkına döndük. Ne gibi bir karar alınacağını bir türlü kestiremiyorduk. Nihayet hatırlamadığım birisi, memlekette tek sesli şarkı söylenmesinin yasak edilmesi gerektiğini teklif etti! Bunun üzerine zannediyorum ben, kalktım ve dedim ki; «bir çoban faraza davarlarını otlatırken şarkı söylemek ihtiyacını hissederse, ille köye gidip bir ikinci çobanı bulup, gel birader sen de şu ikinci sesi uydur da söyle mi densin?» Nihayet bu tasavvur eriyip gitti.”[5]

Masa başında yapılan bu Kemalist musiki inkılâbı, yeni yasaklar ve denetleme kararlarıyla sonuçlanır: Radyodan sonra plak vasıtasıyla yahut umumi mahallerde çalınan alaturka musikinin önlenmesi için çareler bulunacak, operetlerin musiki, ahlâk ve tiyatro bakımından da kontrolünün bir hal çaresine bakılacaktır! Müziğe yapılan bu Kemalist tepeden müdahale ve yasaklar halk kitlelerini başta Kahire radyosu olmak üzere Arap ülkelerinin radyolarını gizlice dinlemeye yöneltti. Arap müziğinin ve özellikle de Mısır müziğinin (ki o da klasik Türk müziğinden etkilenmiştir) halk kitlelerine Batı müziğinden daha yakın, daha tanıdık gelmesinde şaşıracak ne olabilir ki? İşte bu yasak ortamında, İkinci Dünya Savaşında Amerikan filmleriyle birlikte Türkiye’ye giren Mısır filmleri ve film müzikleri halk kitleleri tarafından büyük ilgi görür. Perdedeki olaylar, kişiler ve melodiler seyirciye oldukça tanıdık gelmekte ve seyirci karakterlerle özdeşleşebilmektedir. Arap müziğinin bu şekilde tutulması üzerine Kemalist rejim bu sefer de önce Mısır filmlerinin müziklerinin Arapça söylenmesini, daha sonra da filmlerin ülkeye girmesini yasaklayacaktır. Ancak bu arada Mısır filmlerine Türkçe müzik adaptasyonu yapılmaya, film müziklerinin bestesi üzerine güfte ve hatta aslından kopya edilerek yeni besteler üretilmeye başlanacak, daha da önemlisi bir kalıp olarak alınan Mısır filmlerinin melodram yapısı Türkiye sinemasını dölleyecektir. Yani su bir şekilde çatlağını bulacak ve yaşam Kemalist dayatmaları kendi bildiği yoldan aşacaktır.

Arabesk ve sosyalist hareket

Müziğe yapılan müdahale sonucunda halk kitlelerinin Arap radyolarına ve Mısır film müziklerine yönelmesini Kemalist seçkinciler hiçbir zaman hazmedememişlerdir. Batı medeniyetine özenen, muasırlaşmak adına Osmanlı ve Şark köklerini reddeden Kemalist Cumhuriyete ve onun elitistlerine, halk kitleleri adeta ayna tutmaktaydı. Esasında Kemalistler tam bir aşağılık kompleksine yakalanmışlardır. Kemalizm, tepeden cebir yoluyla müziğe ve kültüre müdahale ederek Şark köklerinden kurtulmaya ve geçmişini bir an önce unutmaya çalışırken, şu halka bakın ki, inatla ona “Şarklı” olduğunu hatırlatmaktadır! Bu nedenledir ki, 1960’larda kapitalist gelişmenin, kentleşmenin, toplumsal değişimin ve bir arayışın sonucunda ortaya çıkan müziğe Kemalist seçkinciler küçümsemek amacıyla “arabesk” damgasını basmış, “yoz”, “geri” ve “cahil” müziği olarak aşağılamışlardır.

Ancak sosyalist hareketin bir bölümü de, “ilericilik” ve “çağdaşlık” adına Kemalist seçkinciliğin bu yaklaşımlarını sahiplenmiş ve emekçi kitlelere tepeden bakan bir tutum almıştır. Tarihsel-toplumsal koşullar nedeniyle halk kitlelerinin içinde bulunduğu durumu anlayan, onları şu ya da bu biçimde kültürsüz ve geri bularak küçümsemeyen, kitleleri bulundukları düzeyden ileriye doğru çeken bir mücadele perspektifi ne yazık ki sosyalist harekete egemen olamamıştır. Böyle bir perspektif egemen olmamıştır, zira proleter sınıf temellerine oturmayan, Kemalizme bulaşık bir Stalinist küçük-burjuva sosyalist hareket söz konusudur. İşçi hareketinin yükselişte olduğu 1980 öncesi dönemde, sosyalist hareketteki Kemalist seçkinci tepeden yaklaşım çok fazla kendini dışa vuramamıştır. Lakin şimdilerde, burjuva iç kapışmanın da bir sonucu olarak sosyalist hareketin geniş kesimlerinin Kemalizmle bulaşıklığı her siyasal gelişme karşısında kendini ele veriyor.

Dinsel inanç ya da başörtüsü konusunda “ilericilik” ve “çağdaşlık” adına Kemalizmin emekçi kitleleri aşağılayıcı tutumu, ne yazık ki sosyalist hareketin bir kesimi tarafından sahiplenilmektedir. “Çağdaşlık” ve ilericilik öylesine biçimsel kavranmaktadır ki, başörtüsü takanlar “gerici”, başı açıklar ise “ilerici” sayılabilmektedir. Bu saçmalıkların savunulmasında SİP-TKP’nin özel bir konumu vardır, zira milliyetçi-devletçi-reformist sosyalist kesimler arasında Kemalizmin pozisyonlarını en açıktan sahiplenen ve savunan odur. Mesela SİP-TKP’nin yayınladığı “Türban Neyi Örtüyor?” adlı bir broşüre göre, sırf başörtüsü taktıkları için, kapalı kadınların kafası kapkaranlık ve gerici düşüncelerle doludur. Bu durumda, başı açık, ama halk kitlelerini geri bulup küçümseyen, Kürt halkına düşmanlık besleyen, anti-demokrat ve faşizan bir düşünce dünyasına sahip Kemalist kadın nedense “ilerici” olabilmektedir. Bu biçimsel ve tepeden bakış açısı, arabeski de bir “çürüme”, arabeski dinleyenleri ise “cahil” ve “yozlaşmış” olarak görmekte ve buradan kalkarak Fazıl Say’ın halk kitlelerini aşağılayan tutumlarını bir kültür adamının “ilerici tepkisi” diyerek yüceltmektedir.

Arabesk tartışması gündeme girdiğinde bu konuda bir yazı kaleme alan SİP-TKP’nin ideologu konumundaki Kemal Okuyan, ince ayarlar çekerek Fazıl Say’ın tutumunu haklı gösteriyordu: “Her şeyden önce, Fazıl Say’ın arabeske, bir iddiaya göre «arabesk kokan» isyanının, elitist bir zihniyetin ürünü olduğuna ilişkin bazı çevrelerce koparılan yaygaranın kuvvetli gerekçeleri olduğunu asla düşünmüyorum.” Çok açık ki buradan çıkan, Fazıl Say’ın “isyanı”nın elitist olmadığı ve tutumunun sahiplenilmesi gerektiği mesajıdır. Zaten devam eden satırlarda Okuyan, Kemalist rejimin “musiki inkılâbı” adına yaptıklarına dayatma denemeyeceğini ileri sürmekte, o dönemde yaşananları haklı göstermeye çalışmakta ve şöyle demektedir: “Cumhuriyetin belli bir döneminde klasik müzik için bazı «emir»lerin verilmesi, bu emirlerin kimi örneklerde olumsuz sonuçlar doğurmasına karşın, anlaşılır bir uygulamadır.” Okuyan’a göre “Arabesk müziğin artık Türkiye’de halkın müziğinin bir parçası olarak kabullenilmesini savunanlar büyük bir yanlışa düşmektedirler.”[6]

On yıllardır dinlenen, geniş kesimlere yayılan ve çeşitlenen arabesk, acaba halkın dinlediği müziğin bir parçası değil de nedir? Marksistler kitlelere “arabesk dinleyin” diyerek bunu propaganda etmeyecekleri gibi, gerçekleri eğip bükerek buradan arabeske küfür de üretmezler. Arabesk halkın müziğinin bir parçası değilse acaba bir “çürüme” müziği midir? Politik kaygılardan ötürü Kemal Okuyan böylesi açıklıkta konuşmuyor, ama SİP-TKP’nin diğer yazar-çizer taifesi ve tabanı ne denmek istendiğini gayet açık bir şekilde anlıyor. Bir başka yazar SİP-TKP tabanına atıfta bulunarak partili gençlerin “Biz arabesk falan tanımayız, bir çürüme olarak görürüz” sözleriyle övünüyor ve bu gençlerin “arabeski” bir sınıf düşmanı olarak açıkladıklarını söylüyor.[7]

İşin aslı şu ki, SİP-TKP’nin hedef kitlesi işçi sınıfı değil, Kemalist orta sınıftır. Nitekim “Cumhuriyetçi/Kemalist kitleleri sola çekmeyi amaçlamayan, cumhuriyetin kazanımlarını sahiplenmeyen ve Kürt sorununda birliği savunmayan siyasi bir öznenin günümüz Türkiye’sinde devrimci bir siyasal strateji izlediğini iddia etme şansı yoktur” diye yazabilmektedirler.[8] Böyle olduğu için de tüm siyasal açılımlar Kemalist kesimler dikkate alınarak yapılmaktadır. Meselâ şu sözler: “Bizim solun bitmeyen öyküsüdür bu, biteceğe de benzememektedir. Bütün kötülüklerin omzu kalabalıklardan kaynaklandığına, halkı inim inim inleten gerçek ve hatta biricik sömürücü gücün TSK olduğuna, devrimci stratejinin her durumda bu kurumu temel düşman olarak belirlemesi gerektiğine inanmamız beklenmektedir.”[9] Elbette bütün kötülüklerin kaynağı “omuzu kalabalıklar” değil, onların da bir parçası olduğu kapitalist sistemdir. Ancak hiçbir devrimci Marksist, gerçek bir komünist, bundan hareketle yukarıdaki cümleleri sarf etmez. Hele ki, bir despotizm geleneği olan, bu geleneğini Kemalist rejimle devam ettiren, emekçi kitlelerin askeri darbeler altında gerçekten de inim inim inletildiği, askerin siyasal alan üzerinden ağırlığını çekmediği bir ülkede… Eğer birileri tüm bunlara rağmen yukarıdaki sözleri yazıyorsa, çok açık ki askeri yüksek bürokrasiye mesaj vermek ve kendi parti tabanına da sempatik göstermek için yazıyordur.

Altını kalınca çizmek gerekiyor ki, dinsel inanç, türban ya da arabesk konusunda Kemalist seçkinciliğin yaklaşımları ile devrimci proletaryanın yaklaşımları hiçbir şekilde aynı olamaz. Meseleyi biraz daha somutlaştıralım: Örneğin, Kemalizm tarafından bilinç çarpılmasına uğrayan bir komünist işçi fabrikada dinsel inançlarından, kadınların başörtüsü takmasından ya da arabesk dinlemelerinden dolayı işçilere tepeden bakarak, “gerici” ve “yozlaşmış” diyerek onları kazanabilir mi? Kaldı ki, arabesk dinleyenlere tepeden bakıp küçümseyenler daha mı kültürlüdürler? Örneğin Sezen Aksu’nun birçok arabesk esintili şarkısını dinlemekten zevk alan, ama Orhan Gencebay’ın Batsın Bu Dünya’sını arabesk diyerek küçümseyenler, “kaderci” ve “yoz” olmakla suçlayanlar nasıl bir bilinç çarpılması yaşadıklarının ne yazık ki farkında değillerdir.

1960’ların başında ortaya çıkan arabesk müzik yaşanan değişimin bir ifadesi olduğu kadar, emekçi kitlelerin Kemalist tepeden müdahaleye tepkisinin de bir ifadesiydi. 1960’lar, Türkiye’de kapitalist gelişmenin hızlandığı, kırdan kente göçün arttığı, ama aynı zamanda kültürel canlanmanın ve yeni arayışların yaşandığı bir dönemdir. Köyden koparak kentlere gelen, sanayiyle tanışan, işsiz ve yoksul kalan, varoşlara itilen, kentleşme sancıları yaşayan ve acı çeken emekçi kitleler, bu süreçte içinde bulundukları durumu arabeski sahiplenerek ifade etmişlerdir. Burada bir diyalektik ilişki olduğu gözden kaçırılmamalıdır: Yaşanan hızlı kapitalistleşme, kentleşme ve ortaya çıkan toplumsal çelişkiler arabeski koşullamıştır ve bu nedenledir ki o dönemde arabesk emekçi kitleleri derinlemesine etkileyebilmiştir. Zaten arabeskin daha önce değil de 1960 dönemecinde ortaya çıkması bile bunu doğrulamaktadır. Dolayısıyla arabesk bir yozlaşmanın değil, toplumsal değişimin ve kentleşmenin ürünüdür, kente aittir.

İşin aslı şu ki, dünyanın başka yerlerinde de yaşanan değişim süreçleri ve emekçi kitlelerin yaşadığı acılar benzer biçimlerde kendini dışa vurmuştur. Örneğin, Blues Amerikan siyahlarının, rembetiko ise Yunan emekçilerinin tepkisini dile getiren müziklerdir. Acı çeken, haksızlığa uğrayan insandan köklenen rembetiko, Yunan alt-proletaryasının müziğidir ve 1936’da burjuvazi tarafından bir dönem yasaklanmıştır. Farklı yapılara sahip olsalar da, sonuçta tüm bu müzik türleri emekçilerin tepkilerine kanal olabilmişlerdir. Ama hepsi de aynı kaderi paylaşmıştır: Burjuvazi bu müzik türlerini sistem içine çekmiş, evcilleştirmiş ve kendi hegemonyası altında yeniden belirlemiştir. 1980 sonrasında, Özal döneminde sistemin arabeskle barışmasının anlamı da budur.

Komünistler, seçkinci aydınların aksine, kitlelerin kültürsüzlüğü ve cahilliğiyle uğraşarak bu durumlarını onların başına kakmazlar. Eğer kitleler kültürsüz ve cahilse bunun sorumlusu kapitalist sömürü sistemidir. Komünistler işçi kitlelerini bulundukları noktadan ileriye çekecek bir mücadele perspektifini savunur ve bunun gereğini yaparlar. Şunu da bilirler ki, köklü bir toplumsal değişim olmadan, sınıfsız toplumun önünü açacak bir proleter devrim yaşanmadan ve gerekli nesnel koşullar sağlanmadan, kitlelerin köklü bir kültürel değişim geçirmeleri olanaksızdır.



[1] Cem Behar’dan ak: Meral Özbek, Popüler Kültür ve Orhan Gencebay Arabeski, İletişim Yay. s.138

[2] akt: Ayşe Hür, Taraf, 23 Ağustos 2009

[3] akt: Orhan Tekelioğlu, Toplum ve Bilim, no 67, s.168

[4] akt: Ayşe Hür, age

[5] Murat Katoğlu’ndan ak: Tahir Duran, “Musiki İnkılabı”, Evrensel Kültür, no 73

[6] Kemal Okuyan, Arabesk Müzik Üzerine, 19 Temmuz 2010, www.sol.org.tr

[7] Yurdakul Er, Gölgelerimizin Üzerinden Atlarken, 30 Temmuz 2010, www.sol.org.tr

[8] Fatih Yaşlı, Ulusalcılık Nedir, Ne Değildir, 10 Ağustos 2010, www.sol.org.tr

[9] Kemal Okuyan, Asker ve Biz, 9 Ağustos 2010, www.sol.org.tr

Kaynak: 
Marksist Tutum dergisi, no: 66, Eylül 2010