Bonapartizmden Komüne Giden Yol


Paris Komününün 146. yılında, burjuva düzene karşı soylu bir biçimde dövüşen Komünarları saygıyla anıyoruz. Bonaparte rejimi altında bile yüreklerini karartmayıp mücadeleyi sürdüren ve sonunda mücadelelerini Paris Komünü ile taçlandıran Komünarların kararlılığının, inancının, umudunun ve cesaretinin unutulmaması bugünlerde bir kat daha önem kazanıyor. Çünkü günümüzde de emperyalist kapitalist sistem tarihsel bunalımını atlatabilmek için çareyi otoriter ve totaliter yönetim biçimlerinde, savaşlarda arıyor.


Marx, yeğen Bonaparte’ın 2 Aralık 1851’de yaptığı hükümet darbesi vesilesiyle burjuvazinin olağanüstü yönetim biçimi olan Bonapartizmi incelediği Louis Bonaparte’ın 18 Brumaire’i[*] adlı eserini şu satırlarla bitirir: “Ama imparatorluk pelerini en sonunda Louis Bonaparte’ın omuzlarına düştüğü gün, Napoleon’un tunçtan heykeli, Vendome dikilitaşının tepesinden gümbürtüyle devrilecektir.”

Marx bu satırları daha 1852’de yazmıştı. Daha sonra 1869 yılında kitabının ikinci baskısı için yazdığı önsözde, Napoleon tapıncına karşı başlayan eleştiri rüzgârıyla bu satırların aslında gerçekleştiğini söyler. Napoleon’un tunçtan heykeli dursa da, Napolyoncu düşünceler eski gücünü yitirmiş, Fransız basınında ve edebiyatında amansız bir Napoleon eleştirisi başlamıştır. Napoleon heykelinin gerçekten yıkılması ise Paris Komünü sırasında oldu. Komün, barbarca bir anıt, kaba kuvvet ve sahte zaferin bir simgesi, militarizmin teyidi, uluslararası hukuku reddetme, galipler tarafından yenilenlere sürekli bir hakaret, “kardeşliğe” daimi bir saldırı olduğu gerekçesiyle 16 Mayıs 1871’de heykeli yıktı.

Paris Komününün devrimci işçi hareketi açısından önemine dair bugüne kadar çok şey yazıldı. Kuşkusuz işçi sınıfının ilk kez iktidarı kendi ellerine alma girişimi olarak Paris Komünü, yapabildikleriyle ve yapamadıklarıyla büyük bir ilgiye mazhar olmayı hak etmektedir. Tüm dünyada otoriterleşme rüzgârlarının giderek daha sert esmeye başladığı ve Türkiye’de ise faşizmin kurumsallaşması tehlikesiyle karşı karşıya olduğumuz şu günlerde, Paris Komününe hangi koşullarda gidildiğini bilmek ise ayrı bir önem taşıyor. Paris Komünü duru gökte çakan bir şimşek değildi. Yıllarca süren Bonapartist rejim çelişkileri keskinleştirmiş, büyük bir öfke yaratmıştı. Öyle ki, onun yıkılışını izleyen burjuva cumhuriyet dönemi de bu öfkeyi sönümlendirememiş ve birkaç ay sonra işçiler ayağa kalkarak burjuvazinin karşısına dikilmişlerdi.

Louis Bonaparte’in 18 Brumaire’i

Elif Çağlı Bonapartizmden Faşizme adlı kitabında, Bonapartizmin burjuvazinin yüreğine artık işçi devrimi korkusunun düştüğü bir tarihsel dönemde, çeşitli burjuva kesimler arasındaki iktidar çekişmeleri nedeniyle de güç yitiren burjuva düzeni tahkim eden bir olağanüstü yönetim biçimi olduğunun altını çizer. Hem işçi sınıfının uyanışı engellenmeye hem de farklı burjuva kesimler arasında bir denge sağlanmaya çalışılır. Fransız burjuvazisi 1848 devrimlerini kanlı bir şekilde bastırmasına bastırmıştı ama devrim tehdidinin halen ortadan kalkmadığının farkındaydı. Nitekim bu koşullar sıradan ve gülünç bir adamın kahraman rolü oynayarak iktidarı gasp etmesini sağlamıştı. 2 Aralık 1851’de yapılan darbeyle parlamento feshedildi, dönemin önde gelen burjuva siyasetçileri gece yarısı gözaltına alındı, Paris sokaklarında askeri birlikler kol gezdi. Burjuvazi, tıkanıklıktan ve devrim korkusundan dolayı parlamenter cumhuriyeti feda etti. Böylece Fransa’da 1870 yılına dek sürecek olan tüm iktidarın Louis Bonaparte’ın elinde toplandığı İkinci İmparatorluk dönemi açılıyordu.

Aslen sanayi burjuvazisinin önünü açan Bonapartist rejim yatırımlara hız verdi ve sanayide bir atılım yapılabilmesi için gerekli altyapıyı sağladı. Bu dönemde İngiltere’den örnekle banliyölerde metalürji ve kimya fabrikaları inşa edildi. Ama Bonaparte döneminde en çok kaynak akıtılan alan altyapı yani inşaat sektörü oldu. Yollar, demiryolları, köprüler ve şehirler inşa edildi. Meselâ Paris neredeyse yeniden inşa edildi. Bunun sebebi salt kapitalizmin gelişimi için ihtiyaç duyulan altyapı değildi. Ekonomik sebepler kadar siyasi sebepler de bu değişimi burjuvazi için zorunlu kılıyordu. 1839 veya 1848’de olduğu gibi Paris sokaklarında barikatların yeniden yükselmesini istemiyordu burjuvazi. Paris’in dar sokakları ve caddeleri askerlerin barikatlara müdahale etmesini güçleştiriyordu. Geniş bulvarlardan oluşan yeni Paris’te topların ve süvarilerin eylemcilere müdahale etmesi ve barikat savaşçılarını yenmesi daha kolay olacaktı.

1848’de barikatları yükseltenler dar sokaklara rağmen yenilmişlerdi. Ama bu sınıf savaşımının bir muharebesinin kaybedilmesinden öte bir şey değildi. Savaş devam ediyordu. İşçi sınıfı yenilginin etkilerini tamamıyla üzerinden atmış olmasa da Bonapartist rejimin tüm baskılarına rağmen yaşam ve çalışma koşullarını iyileştirmek için mücadele ediyordu. Bonaparte rejimi işçilerin örgütlenip grev yoluyla mücadele etmesine izin vermese de, işçiler yardımlaşma derneklerinde gizlice örgütleniyor ve iş durdurup greve çıkıyorlardı. 1853’te 109, 1856’da ise 73 grev hakkında soruşturma başlatılmıştı. Bonapartist rejimin otoriterliğini, yenilginin izlerini ve işçi sınıfının gelişmişlik düzeyini göz önünde bulundurduğumuzda bu rakamlar hiç de küçümsenemez. Rejim komünist düşüncelerin önüne geçme iddiasında olsa da, işçi sınıfı mücadelesini sürdürüyordu. Ancak işçilerin verdiği mücadele henüz ekonomik temeldeydi. Proudhon’un anarşist görüşleri ve Saint-Simoncu düşünceler işçi sınıfı içinde etkindi.

Yeğen Bonaparte’ın imparatorluğu, zaman zaman baskının derecesi azalmışsa da, genel olarak her türlü muhalefet üzerinde büyük bir baskının olduğu koyu bir gericilik rejimiydi. Dernek kurma yasaklanıyor, toplantı ve gösteri yapma hakkı sınırlandırılıyor, basının üzerinde muazzam bir sansür ve denetim uygulanıyordu. Zaten son derece sınırlı olan yasal haklar ise baskı ortamında kâğıt üstünde kalıyordu. Bu koşullar altında dahi mücadeleyi sürdüren muhalifler Bonapartist rejim tarafından ağır cezalara mahkûm ediliyordu. 1860’lara kadar burjuvaziye istediği huzuru ve istikrarı sağlayan imparatorluk, halen gücünü korusa da çeşitli güçlüklerle karşı karşıyaydı. Tüm olağanüstü yönetim biçimlerinde olduğu gibi Bonaparte rejimi de ekonomik refah vaat ediyordu fakat ekonominin hal ve gidişatı hiç de bu yönde değildi. 1857 krizi tüm Avrupa’yı sarsmıştı. Bonaparte ve yakın çevresi ise spekülasyon yoluyla servetlerini arttırıyorlardı. Ayrıca Paris şehrinin yeniden inşası sürecinde yolsuzluk iddiaları da gündemi meşgul ediyordu. Pamuk kıtlığı yüzünden dokuma fabrikalarıyla başlayan iflasları diğer sektörlerdeki ekonomik güçlükler takip etmişti. İşsizlik ve geçim sıkıntısı işçi sınıfında rejim karşıtı eğilimlerin güçlenmesine ve çeşitli eylemlere yol açıyordu. Uzun yıllardan sonra ikinci imparatorluk dönemiyle birlikte işçilerin ücretlerinde artma olmuşsa da, hayat pahalılığı karşısında satın alma gücü artmamakta, hatta düşmekteydi. Dış siyasette de Fransa açısından işlerin yolunda gittiği söylenemezdi. Kırım ve İtalya savaşlarında başarı sağlansa da, bunlar imparatorluğun hanesine büyük puanlar kazandıracak zaferler değillerdi. Avrupa ülkeleri arasında savaşlar patlak vermekteydi, Fransa ise büyük ölçüde bu savaşların dışında kalıyordu. Ama yine de ne yapacağı belli olmayan bir imparatorun atacağı adımların yaratacağı akıl almaz koşulların endişesi taşınıyordu. Bu hiç de yersiz bir endişe değildi. Nitekim Prusya savaşı imparatorluğun sonunu getirecekti.

İtalya’ya müdahale ve İngiltere ile serbest ticaret anlaşması burjuvazinin bazı kesimlerinde Bonaparte’a duyulan güvenin sarsılmasına yol açtı. Cumhuriyetçiler seslerini daha fazla yükseltmeye başladılar. Buna karşılık rejim taraftarları ise muhalefete karşı izlenmesi gereken politika konusunda hemfikir değillerdi. Bir kesim baskı politikalarının daha da arttırılmasını savunurken, diğer bir kesimse muhalefetin radikalleşmesini engellemek amacıyla bazı tavizler vermenin zararı olmayacağını düşünüyordu. Bonaparte 1863’te Başbakan Persigny’i görevden aldı ve bakanlar kurulunun yapısında değişikliklere gitti. Birer kukladan ibaret olan devlet bakanlıklarından bazılarını da kaldırdı. Artık bakanlar kurulunun sözcüsü Bonaparte’ın atadığı tek kişi olacaktı, bu kişi Meclise karşı “sorumlu”ydu ve Meclisle bakanlar kurulu arasında aracılık edecekti.

İşçi sınıfının düşük ücretlerle ağır koşullar altında çalışmasına ve burjuvazinin bir kesiminin rahatsızlıklarına rağmen 1863 yılında yapılan seçimlerde Bonapartist hükümetin aldığı oylar muhalefetin üç katıydı. Ülke genelinde hükümet 5 milyon 308 bin oy alırken, muhalefetin oyları 2 milyonun biraz altında kalmıştı. Muhalefet Paris, Lyon, Marsilya gibi büyük kentlerde oyların çoğunluğuna sahip olsa da Meclise sokabildiği milletvekili sayısı ancak 32 olabilmişti. Böylece 283 kişiden oluşan yasama meclisinin 251 sandalyesini Bonapartistler, 17’sini cumhuriyetçiler, 15’ni ise monarşistler almıştı. İktidarın bu açık ara seçim zaferinin temel sebebi, Bonaparte’ın seçim sistemini kendi iktidarının devamını sağlayacak şekilde değiştirmiş olmasıydı. Daha cumhurbaşkanlığı döneminde seçim sisteminde yapılan değişiklikle bu konuda ne kadar becerikli olduğunu gösteren Bonaparte, imparatorluğunu ilan ettikten sonra “ustalık dönemine” geçti. Oy kullanma hakkına sahip olma kriterlerinde yapılan değişikliklerle çoğunluğu Bonaparte karşıtı olan kesimlerin oy kullanma hakkı gasp edildi. Ayrıca muhalefetin seçim çalışmaları engellenirken, Bonaparte tüm devlet iktidarını ve hazinesini seçim çalışmaları için kullanabiliyordu. Bir diğer önemli faktör de Fransa’nın demografik yapısıydı. Fransa tarım ağırlıklı bir ülke olduğu için toplumun çoğunluğunu da köylüler oluşturuyordu. Marx devlet iktidarının havada duramayacağını söyler. İşte Bonaparte’ın dayandığı kesimin ağırlıklı bir bölümü imparatora bağlı olan köylülerdi. Gerek milletvekilleri seçimlerinde gerekse plebisitlerde Bonaparte’ın ezici zaferler kazanmasının sırrı da buradaydı.

Ancak toplumsal tabloyu gerçekçi bir biçimde yansıtmayan bu seçim sonuçlarının iktidarın kaçınılmaz sonunu engelleyemeyeceği kısa bir süre içerisinde ortaya çıktı. İşçi sınıfı içerisinde düzen karşıtı görüşler gittikçe güç kazanıyordu.1864 Şubatında ara seçimlerin yapılması gündeme gelince altmış işçi bir bildiri yayınladı: “Muhalif baylar, politik konularda sizinle aynı görüşte olmamız, toplumsal ve ekonomik konularda da aynı görüşte olmamızı gerektirmiyor. Defalarca tekrarladık: 1789’dan bu yana sınıflar yok; yasaların önünde tüm Fransızlar eşit; ama kollarından başka mülkiyeti olmayan bizler, her zaman sermayenin koşullarına boyun eğiyoruz. Çocukları, en güzel yıllarını fabrikaların sağlıksız ve moral bozucu ortamında geçiren, kadınları, ek bir iş yapmak için evlerinden uzaklaşan bizler… Biz, yasada yazılı olan eşitliğin yaşamda olmadığını görüyoruz. Ve ‘HAYIR!’ diyoruz. Hayır, biz temsil edilmiyoruz. Yasama organının önceki oturumlarından hiç birinde, bizim isteklerimizi, arzularımızı, haklarımızı formüle eden hiçbir ses çıkmadı. Sefaletin kutsal bir kurum olduğuna inanmayı reddeden bizler temsil edilmiyoruz. Biz, 12 yıllık bir sabır döneminden sonra uygun zamanın geldiğine inanıyoruz. 1848’deki seçimlerin amacı politik eşitlikti; 1864’teki bu seçimlerin amacı toplumsal eşitlik olacak.”

İşçiler giderek huzursuzluklarını ve tepkilerini daha açık bir biçimde ortaya koymaya başladılar. Burjuvazi ile proletarya arasında bir denge kuran Bonaparte, imparatora güveni azalan burjuva kesimlere gözdağı vermek amacıyla işçilerin taleplerini kendi iktidarını zedelemeyecek biçimde karşılamaya koyuldu. “Babacan imparator” işçilere lütufta bulunmaktaydı! İşçi kooperatiflerinin kurulmasının önünü açmakta, sendikaların çalışmalarına göz yummaktaydı. Meselâ basın işçileri grevinin önderlerinin ağır cezalarını affetti. İşçi birliklerinin kuruluşunu ve “grev hakkını”, çalışma hürriyetini bozmama şartıyla yasalaştırdı. Bonapartist iktidar her ne kadar işçilerin kâğıt üstündeki yasal haklarını sınırı aşacak şekilde kullanmalarını zor yoluyla engellemeye çalışsa da, işçi hareketinin gelişimini engelleyememişti. Nitekim 1864 yılından itibaren grevlerin sayısında artış başladı.

İşçi sınıfı ve Birinci Enternasyonal

1860’lı yılların Fransa’sında ekonomi tarıma dayalı olduğu için kentleşme oranı düşüktü. Nüfusun %70’e varan büyük bir çoğunluğu kırlarda yaşıyordu ve bunların önemli bir kesimi de tutucu köylülerden müteşekkildi. Nitekim yukarıda belirttiğimiz üzere, Bonaparte’ın iktidarı da bu tutucu köylülerin desteğine dayanıyordu. Sanayi kesiminde çalışanlar ise nüfusun %28’ine tekabül ediyordu. Fabrikalarda çalışan işçilerin bir bölümü henüz köyle bağlarını koparmamıştı. Köyden kente göç edip fabrikalarda çalışmaya başlayan işçilerle uzun zamandır atölyelerde çalışanlar arasında sınıf bilinci bakımından haliyle farklılıklar vardı. Sanayi işçilerinin aldıkları ücret geçinmeye yetmiyordu. Bir taraftan işsizlik önemli bir sorun olarak işçilerin karşısına dikilirken, diğer taraftan günlük çalışma süresi 15 saate kadar çıkabiliyordu. Yemek molası olmadığı için işçiler çalışırken karınlarını doyurmaya çalışıyorlardı. Kadınlara erkeklere göre daha az ücret ödeniyordu. Çocuklar da evi geçindirmeye yetmeyen ücretler yüzünden saatlerce fabrikanın ağır koşullarında çalışmak zorunda kalıyorlar ve günde ancak bir saat okula gidebiliyorlardı. İş güvenliği önlemleri alınmıyordu. İşçiler uzuvlarını, saçlarını veya giysilerini açık çarklara kaptırdıkları için feci şekilde can veriyor ya da sakat kalıyorlardı. Ne sigorta vardı, ne de tazminat. Sakat kalmak, bir işçi ailesi için ölümden de beterdi.

Sömürü çarkının dönmesi için işçilerin aklına “zararlı düşüncelerin” girmemesi gerekiyordu. Bu yüzden Bonapartist rejim 1831 Lyon işçi ayaklanmasını, 1848 devrimlerini işçi sınıfının hafızasından silmeye çalışıyordu. Ama tarihin cilvesine bakın ki, bir taraftan sanayi burjuvazisi için dikensiz gül bahçesi yaratan Bonapartist rejim, diğer taraftan sanayinin gelişimi için gerekli altyapıyı hazırlayarak işçi sınıfını da geliştirmek zorunda kalmıştı. Böylece burjuvazi ile proletarya arasındaki karşıtlık daha da güçlenmişti. Burjuvazinin baskılarına ve yasaklarına rağmen işçiler örgütleniyor, grevlere gidiyorlardı.

Bonapartist rejimin eski gücünü kaybetmeye başladığı yıllar aynı zamanda burjuvazinin korkulu rüyası olacak Birinci Enternasyonal’in kuruluşuna denk gelir. 1864’te Londra’da kurulan Birinci Enternasyonal diğer Avrupa ülkelerinde olduğu gibi Fransa’da da işçi sınıfının mücadelesinde önemli bir rol oynayacaktır. Kısa sürede Fransa’nın birçok kentinde Enternasyonal’e bağlı işçi örgütleri kurulur. Fransa’da Enternasyonal’in Paris, Lyon, Marsilya ve Rouen federasyonları bulunuyordu. Paris federasyonu 40 birliği kapsayacak kadar büyümüştü.

Enternasyonal’in Fransa işçi sınıfı üzerindeki etkisi giderek artıyordu. Bunun farkında olan burjuvazi haliyle Enternasyonal üzerindeki baskıları arttırıyordu. Büroları kapatılıyor, üyeleri ve yöneticileri tutuklanıyordu. Meselâ Enternasyonal’in Paris şubesi 1867 sonlarında cumhuriyetçi bir mitinge katıldıkları gerekçesiyle kapatıldı. Ancak baskılar işçilerin mücadelesini durduramıyordu. Eğer bir benzetme yapacak olursak, işçi sınıfı 1848 Haziranındaki yenilmiş işçi sınıfı değildi artık, daha çok 1848 Şubat devrimlerinin proletaryasına benziyordu. Koyu gericilik yıllarına rağmen mücadeleyi ilmek ilmek örenler çabalarının meyvelerini toplamaya başlamışlardı. Sınıf mücadelesi gittikçe kızışıyordu. Ama rüzgâr artık işçi sınıfından yana esiyordu. Tutuklananların, sürgüne gönderilenlerin yerini hemen bir başkası alıyor, kapatılan işçi örgütlerinin yerine bir başkası açılıyordu. Baskı aygıtlarıyla istediği sonucu elde edemeyen burjuvazi, yalanlarla ve gülünç masallarla Enternasyonal’i karalayarak gözden düşürmeye çalışıyordu. Burjuva basın “yabancı kışkırtıcılar”, “Londra’dan gelme emirler” gibi bugün de aşina olduğumuz yöntemlerle Enternasyonal’e saldırıyordu. Ancak manevi üstünlüğünü kaybetmiş bir rejimin ne kara çalmaları ne de baskıları işe yarar. Enternasyonal’e karşı açılan davalardan birinde yapılan ortak savunmada şöyle deniyordu:

“Bir sınıf, kendini egemen kılmış olan manevi üstünlüğü kaybedince, zalim olmak istemiyorsa silinmekte acele etmesi lazımdır. Çünkü zulüm düşen bütün iktidarların mutat payıdır. Artık burjuvazi anlasın ki, istekleri devrin ihtiyaçlarını kapsayacak kadar geniş olmadığı zaman güçlü bir canlanış getiren yeni sınıfın içine karışmaktan başka bir şey yapamaz. Bu uyanış: eşitlik, özgürlük yolu ile dayanışmadır.” (Jacques Duclos, Birinci Enternasyonal, Öncü Kitabevi, s.120)

Ancak burjuvazi iktidarını bırakmayacağı gibi işçi sınıfının taleplerini de karşılamayacaktı. Düşen bütün iktidarlar gibi zulme başvuracaktı. 1869 yazında, maden işçileri, çalışma saatlerinin düşürülmesi ve ücretlerinin arttırılması için greve çıktılar. Diğer işçileri de ikna etmek için ocaklara giden 60 maden işçisini askerler tutukladılar. İşçilerin aileleri onların serbest bırakılmasını istediler. Kalabalığın üzerine ateş açıldı; biri çocuk 15 kişi öldü, çok sayıda insan yaralandı. Bu katliam işçiler arasında büyük bir tepki yarattı ve hükümet kızgınlığın daha da büyümesini engellemek için günah keçisi olarak Enternasyonal’i seçti. Beyaz gömlekli ve kasketli kişiler işçileri galeyana getirmişti ama ne hikmetse bahsi geçen bu kişiler yakalanamamıştı!

Rejimin çıkışsızlığının da bir ifadesi olan bu zulüm, iktidarın gücünü tahkim edemeyecekti. Tersine işçilerin gerçekleri bilince çıkartmasına hizmet edecekti. Grev ve direnişlerde işçilerin katledilmesi üzerine cumhuriyetçi bir gazete şunları yazıyordu: “ Bu, işçiler için bedeli ağır bir ders oldu. Böylece, kimilerinin grev özgürlüğü dediği grev yasalarının bir tuzaktan başka bir şey olmadığını anladı işçiler. Nerdeyse bütün grevler para cezası ve hapis cezası ile sonlanıyor.”

Çanlar İkinci İmparatorluk için çalıyor

1860’lı yılların ikinci yarısından itibaren rejimin baskıcı yöntemlerle ayakta kalabilmesinin imkânı giderek ortadan kalkar. Rejim bu yüzden bazı tavizler vermek zorunda kalır. İmparatordan başkasına hesap verme yükümlülüğü olmayan hükümete, 1867 yılında yapılan bir protokolle, milletvekillerinin gensoru verme hakkı tanınır. Böylece, bakanların uyguladıkları politikalarla ilgili olarak meclise hesap verilmesinin önü açılıyordu. Aynı yıl basın yasasında yapılan değişiklikle dergi ve gazete çıkarmanın önceden izne tâbi olma zorunluluğu kaldırılır. Ancak Ceza Yasası basının özgürce eleştiri ve haber yapmasının önünde halen büyük bir engel durumundadır. Bir başka yasal değişiklik ise, politik toplantıların da önceden izin alınmaksızın yapılmasının önünü açar. Elbette bunlar Bonapartist rejimin niteliğini değiştiren düzenlemeler değildir, Bonaparte sadece bazı ödünler vererek rejiminin devamını sağlamaya çalışır. Kâğıt üstünde verilen hakların kullanılması fiilen engellenir. Meselâ gensoru hakkı olmasına karşın, bakanların yasama organı karşısında gerçek anlamda bir sorumluluğu yoktur.

İkinci İmparatorluğun dış politikadaki başarısızlıkları ve içerde muhalefete vermek zorunda kaldığı ödünler 1869 yılında yapılacak seçimlerin bambaşka koşullarda geçmesine yol açar. Cumhuriyetçi muhalefetin dozu gittikçe artmıştır. Basın yasasında yapılan değişiklikler bir yayın patlamasına yol açar ve bir yılda 140 gazete çıkmaya başlar. Tiraj iki yüz binden bir milyona çıkmıştır. Muhalif gazeteler, işçiler tarafından ilgiyle takip edilir. Bonaparte’ın 2 Aralık 1851 darbesi artık basında eleştiri konusu haline gelir. Hükümetin basının sesini kısma girişimleri ise, rejim karşıtlığını sindirmek bir yana, muhalefeti daha da ateşler. 10 milyonun üzerindeki seçmenin 2 milyonu sandığa gitmeyerek tepkisini gösterir. İktidar 4,5 milyona yakın oy alarak 216 vekil gönderir meclise. Muhalefet ise 3,5 milyona yakın oy ile 74 vekil çıkartır. İktidar kazansa da, seçimlerin asıl galibi muhalefettir. Çanlar artık İkinci İmparatorluk için çalmaktadır.

Komün’e de katılan sosyalist bir gazeteci-yazar olan Lissagaray, rejimin son dönemlerinde değişen politik tabloyu şu sözlerle betimliyor: “Politik toplantılar bu fikir alevini daha da yükseltti. Fikirler üst üste yığılıyordu. Paris, yaklaşık 20 yıldır ağızlardan özgürce bir cümle çıktığını görmemişti. Pek çok ateşli insan (işlerine gelmeyen en küçük sözü bile bastırmaya hazır olan komiserlere karşın), herkesin önünde, özellikle on beş yıldır Paris’e yerleşmekte olan taşralıların çoğunlukta olduğu halk mahallelerinde, içinde ne varsa ortaya dökmeye başladı.” (Paris Komünü Tarihi/1, s.37 )

Seçimlerden sonra yapılan meclis açılışında, 116 milletvekili, hükümetin yalnızca İmparatora değil meclise karşı da sorumlu olması gerektiğini belirten bir önerge sunar. Bonaparte her türlü ödünü vereceğini söylemek zorunda kalır ve hükümet istifasını verir. Bonaparte, Olivier’i yasama meclisinin çoğunluğunu temsil edenlerden oluşan bir hükümetin kurulmasıyla görevlendirir. Olivier 2 Ocak 1870 tarihinde yeni bir hükümet kurar. Artık bakanlar hem meclise hem de İmparatora karşı sorumlu olacaktır. Ama Bonaparte, meclisle karşı karşıya geldiğinde plebisite başvurma hakkına sahiptir halen. Böylece tutucu köylüler aracılığıyla iktidarını devam ettirecektir. Nitekim Bonaparte o güne kadar yapılan tüm reformları 1870 Mayısında halkoyuna sunarak iktidarın gücünü ve meşruiyetini muhaliflere göstermek ister. Enternasyonal, Bonaparte’ın plebisitinin ne anlama geldiğini açıklayarak işçileri oylamayı boykot etmeye çağırır. Bonaparte, bunun üzerine, Enternasyonal yöneticilerini ve onlarla birlikte hareket eden diğer işçi örgütlerinin üyelerini imparatoru öldürmeye yönelik bir komployla suçlayarak tutuklatır.

Plebisitte 1,5 milyon hayır oyuna karşılık 7,5 milyona yakın evet çıkar. Rejim sözde güven oylamasından geçmiştir. Ama bu da imparatorluğun çöküşünü engelleyemeyecektir. Bonaparte eğitim, ticaret ve yerel yönetimlerde yapılan reformlarla burjuvaziyi ve muhafazakâr kesimleri memnun etmeye çalışır. Sözde denge rejimi işçi kitlelerin taleplerini ise karşılamaz. Tepkisi giderek artan işçiler, grevlere başvurur, protesto eylemleri yaparlar. İmparatorluk ailesinin öldürdüğü gazeteci Victor Noir’in cenazesi 100 bin kişilik rejim karşıtı bir eyleme dönüşür. Rejim baskılarını arttırmaya başlar. Muhalefetin önde gelen gazetesi Lanterne’nin sahibi tutuklanır. Enternasyonal’in önde gelen liderleri tutuklanır. İçerde sıkışan rejim, dış politikada da sorunlar yaşamaktadır. İmparatorluk Meksika’da ulusal kurtuluş mücadelesini bastırmakla meşguldür. Ayrıca Prusya’ya karşı yapılacak bir savaş için de kışkırtıcılık yapılmaktadır. Enternasyonal’in Alman ve Fransız işçileri karşılıklı olarak dayanışma mesajı gönderirler ve bütün ülkelerdeki işçilerin dostları olduğunu, bütün ülkelerdeki despotların da düşmanları olduklarını söylerler. İşçilerin birliği ve halkların kardeşliğinin tarihi bir örneğini sergilerler.

Rejim can çekişen bir hayvan gibi saldırganlaşmaktadır. Nitekim15 Temmuzda Almanya’ya savaş ilan edilir. Fransa savaşı kaybeder, Bonaparte esir düşer. 4 Eylül 1870 tarihinde cumhuriyet ilan edilir. Sosyalist Jules Valles 3. Cumhuriyetin ilk haftalarında şöyle yazar: “Cumhuriyet iyi şey, ne var ki giydirmiyor kimseyi, karnını da doyurmuyor kimsenin. Halkın kazandığı zaferin sonucu, eskiden olduğu gibi yine işsizlik, yani açlık.” Bu sözler gelecek günlerin, yani Paris Komününün de habercisidir. İmparatorluk yıkılmış, cumhuriyet kurulmuştur; Bonaparte gitmiş, Thiers gelmiştir. Ne işçi sınıfının sorunlarına bir çözüm bulmuştur cumhuriyet ne de savaşı sona erdirmiştir. Fransız emekçiler bunu derinden hissetmektedirler. Bonaparte rejiminin son dönemlerinde dernek ve kulüplerde işçilerin giderek daha yaygın bir biçimde ekonomik ve politik sorunları tartışması 3. Cumhuriyetle birlikte daha da hız kazanmıştır. Bir polis memuru yaşananları şu şekilde değerlendirmektedir: “Bütün maraza kulüplerle birliklerden çıktı... Ben Paris’te olup biten bütün olayları kulüplerle toplantılara; o insanların koşullarının izin verdiğinden daha iyi yaşama arzusuna bağlıyorum.”

2 Aralık 1851’de Bonaparte’ın hükümet darbesine işçilerden büyük bir tepki gelmemiş, burjuva cumhuriyet için savaşmak istememişlerdi. Hatta kurulan az sayıda barikatlardan birinde işçileri cumhuriyeti korumak için savaşmaya çağıran cumhuriyetçi milletvekiline işçiler, senin 25 franklık gündeliğin için ölmeye niyetli değiliz, diyorlardı. Ama işçilerin ölümüne dövüşecekleri günler de gelecekti. Bonapartist rejimin zaferiyle sonuçlanan seçim ve plebisitler tarihin büyük akışını görmeyip olgulara dar pencereden bakanları büyük bir yanılgıya sürükleyecekti. 20 yıllık koyu gericilik dönemi tarihin akışını durduramadı ve tarihin gürzü işçilerin eline geçti. Almanya ile yeniden girişilen savaşın bozgunla sonuçlanması, krizi son haddine ulaştırdı ve işçiler 18 Mart 1871’de Paris’te kendi iktidarlarını ilan ettiler ve 72 gün boyunca onu savunmak için ölümü hiçe sayarak dövüştüler.

Paris Komününün 146. yılında, burjuva düzene karşı soylu bir biçimde dövüşen Komünarları saygıyla anıyoruz. Bonaparte rejimi altında bile yüreklerini karartmayıp mücadeleyi sürdüren ve sonunda mücadelelerini Paris Komünü ile taçlandıran Komünarların kararlılığının, inancının, umudunun ve cesaretinin unutulmaması bugünlerde bir kat daha önem kazanıyor. Çünkü günümüzde de emperyalist kapitalist sistem tarihsel bunalımını atlatabilmek için çareyi otoriter ve totaliter yönetim biçimlerinde, savaşlarda arıyor. Dünyadaki genel tablo Bonaparte Fransa’sının gericilik yıllarını andırıyor. Elif Çağlı’nın, Gericilik Döneminde Devrimci Bilincin Önemi yazısında altını çizdiği gibi, “Uzun söze gerek yok, işçi sınıfının mücadele tarihi gericilik dönemlerinde devrimci mücadeleyi sürdürmenin ne denli zor olduğunu elbet ortaya koyuyor. Fakat bu tarih aynı zamanda, mücadelenin ergeç yeniden yükseleceğini ve bir gün mutlaka karanlıkların yırtılacağını da kanıtlıyor. Sınıf devrimcisi, asıl gericilik dönemlerinde, Bonapartist, faşist burjuva rejimlerin olağanüstü baskı dönemlerinde yüreğini karartmayıp devrimci inanç ve bilinçle donanandır. Bunu başarmak için de insanın tarihteki devrimci örneklerden feyz alarak kendini içsel bir dönüşüme uğratması, inancını ve bilincini olgunlaştırıp pekiştirmesi gerekiyor. Çok iyi biliyoruz ki, bu soylu mücadele bayrağını bugünden yarına taşıyacak olanlar, devrimci inancı ve bilinci bıkmadan usanmadan daha çok sayıda işçiye ulaştırma yolunda emek verenler olacaktır. Yıllar önce yine karanlık bir döneme, 12 Eylül faşizmi günlerine not düşerken dediğimiz gibi: Zor günler zor sınavlara çeker insanı. Çekilen tüm acılara karşın, devrimci bayrağı yarınlara taşıyabilmek için tarihsel iyimserliği her daim yeşertmek gerekir.”



[*] Marx, yeğen Bonaparte’ın 2 Aralık darbesini, amca Napoleon Bonaparte’ın diktatörlük rejiminin yolunu açan 9 Kasım 1799 (eski Fransız takviminde bu, aylardan “Brumaire”, günlerden 18’ine denk düşüyordu) darbesiyle karşılaştırmaktadır.