Navigation

Kapitalizm Krizde, Marksizm Işıldıyor

Yazıcı içinYazıcı içine-postayla göndere-postayla gönder

“Tatlı hayallere dalıp doğa yasalarından kurtulmak nasıl mümkün değilse, kapitalizmin iç yasalarının yaratacağı felâketlerden uzak durabilmek de asla mümkün olamaz. Bu yasaların koyduğu kaçınılmaz engeller karşısında, ekonomik büyüme kredi pompasıyla ilânihaye sürdürülemez. Piyasalardaki durgunluğun, devlet harcamalarının arttırılması ve kredilerin şişirilmesiyle ertelenmeye çalışılmasının bir sınırı vardır. Bir dönem için ertelenmiş gibi görünen sorunlar, gerçekte uluslararası banka sistemini tehdit eden zincirleme bir iflâs ve çöküş tehlikesinin kaynağıdır. Geri ödenmeyen borçların muazzam miktarlara ulaşmasıyla birlikte işler tamamen terse döner. Bir yandan artık yeni kredi açılamazken öte yandan biriken faizlerle birlikte kartopu gibi büyüyen borç rakamları geniş kitleleri yıkıma sürükler. Bu da talepte ani ve sıçramalı daralmalarla sonuçlanır. Bu durum kontrol altına alınamayan ve belirtilen faktörlerin birbirini daha da olumsuz yönde etkilemesi sonucunda derinleşen bir depresyon eğilimidir.” (Elif Çağlı, Kapitalizmin Krizleri ve Devrimci Durum, Tarih Bilinci Yay., s.33-34)

Bir düşüncenin gücü, doğruluğu ve bilimselliği onun mevcut olguları açıklayabilme ve dahası sağlam öngörülerde bulunabilme yeteneğiyle ölçülür. Bundan beş yıl önce yazılan yukarıdaki satırlar, Marksizmin ne denli güçlü, doğru ve bilimsel bir dünya görüşü olduğunun apaçık bir kanıtıdır. Burjuva iktisatçılar, II. Dünya Savaşından sonraki en hızlı büyüme döneminden geçiyoruz yalanlarıyla insanlığı kandırırken kaleme alınan bu satırların her birinin harfiyen nasıl doğrulandığına aşağıda somut verilerle bakacağız. Ama bundan önce, burjuva yorumcuların, politikacıların ve ideologların ne denli çapsız olduğunun kimi örneklerine değinmek de epey öğretici olacaktır.

Güven bunalımı mı?

Krizin Türkiye’yi etkileyip etkilemeyeceği yolundaki sorulara başbakan, “hamdolsun bize bir şey olmaz”, “teğet geçeriz”, “yangına körükle gitmeyin” gibi boş laflarla yanıt veriyor ve “piyasalara güven aşılamaya” çalışıyor. Nasıl aşılamasın ki! Eğitimlerini ABD’de ve İngiltere’de almış ve neo-liberalizme imanı tam iktisatçılar güven bunalımından bahsedip duruyorlar, Kasımpaşalı başbakan da bundan “ver gazı” çözümünün yeterli olacağı sonucunu çıkartıyor. Ama yalnızca o değil ki! Aklı başında gözüken burjuva yorumcular bile sorunun kökeninde güven bunalımın yattığını iddia edecek kadar çaresizler.

Ne var ki, güven bunalımı denen şey bir olgu olsa bile, krizin nedeni bu değildir. Güven olgusu ne krizleri yaratır ne de yükselişleri. Ekonominin yükseliş ve kriz evreleri, köklerini psikolojik faktörlerde değil, pazarların genişliği ve derinliği, talebin düzeyi, krediler, faiz ve en önemlisi kâr oranları vb. gibi son derece nesnel faktörlerde bulurlar. Ve dolayısıyla güven olgusu gerçekte bu nesnel koşulların bir sonucu olarak ortaya çıkar ya da yok oluverir. Ciddi ve büyük kriz dönemlerinde, krizin esas yükünü çeken emekçi kesimler arasında sistemden duyulan hoşnutsuzluk artar ve yeni bir toplum arayışları canlanırken, burjuvalar arasında bile sistemin işlerliğine dönük derin kaygılar belirir.

ABD Merkez Bankasının eski “efsane başkanı” ve neo-liberalizmin bir numaralı savunucularından Alan Greenspan, geçenlerde Kongrenin oluşturduğu bir araştırma komitesine verdiği ifadede bu güvensizliği dışa vuruyor. Alan Greenspan, bankaların ve finans kuruluşlarının “yaptıkları hatalara” inanamadığını söyleyerek, “piyasa rekabetinin ve serbest piyasaların bir temel taşı kırıldı. Bunun nasıl olduğunu hâlâ tam anlamıyorum” diyor, kendisinin ekonomiyi algılama modelinde de bir “yanlışlık” olduğunu belirtiyor ve ekliyor: “40 yıldan fazla süredir bu sistemin iyi çalıştığını zannediyordum”. Greenspan gibilerin kırk yıldır ne yaptıklarının bilincinde olduklarından en ufak bir şüphe duyulamaz. Ne var ki kimi başka burjuva yorumcuların, krizin nedeni olarak güven bunalımını göstermelerinin sebebi, eğer sahtekârlık değilse, bizzat kendilerinin sisteme duydukları güvenin yıpranması olsa gerek! Şöyle diyor bir burjuva yorumcu: “piyasalardaki bu başıboş düşüşün derin bir güven bunalımından kaynaklandığı konusunda hayli yaygın bir görüş birliği var. Bankalar birbirine güvenmiyor ve bankalararası piyasa çalışmıyor; bankalar şirketlere güvenmiyor ve kredi açmıyor; tasarruf sahiplerinin bankalara ve finans sistemine güveni sarsılmış durumda. Belki de hepsinden önemlisi, karar alma noktasındakilere, hükümetlere ve merkez bankalarına güven duyulmuyor. Alınan benzeri görülmemiş önlemler de bu nedenle etkili olamıyor.” (Milliyet, 12/10/08) Kapitalistler birbirlerine ve hükümetin krizi çözebileceğine güvenmiyor; halk ise hem kapitalistlere hem de onların hükümetine güvenmiyor! Sonuna kadar doğru ve biz Marksistler için sevindirici bir haber! İlk olgu krizin derinliğine, ikincisi ise dipteki bir devrimci mayalanmaya işaret ediyor!

Finans krizi mi?

“Devinim halindeki tüm süreçleri incelediğimizde görürüz ki, yukarı doğru tırmanışı yaratan çeşitli faktörler süreci bir tepe noktasına taşıdıktan sonra kendi karşıtlarına dönüşür ve böylece ani düşüşlere, çöküntülere neden olurlar. Kapitalist ekonomik işleyişte de her yükselişin bir düşüşü vardır ve bu olgu sistemin bir hareket yasasıdır. Bu nedenle, arızi nedenlerle patlak veren bazı mali krizler bir yana, incelememize konu olan devresel ekonomik krizler tesadüfi olaylar değildir. Egemen kapitalist güçlerin sistemin bu krizlerinden kaçıp kurtulabilmelerinin bir yolu yoktur.” (Elif Çağlı, age, s.14, abç)

Bugün yaşanmakta olan krizin, hangi alandan kaynaklandığı, neden ve nasıl başladığı üzerine çeşitli burjuva yorumcular, üç aşağı beş yukarı fikir birliği içindeler. Çoğunluğu, mevcut krizin, finans sektörü alanındaki güven bunalımından ve esasen aşırı denetimsizlikten kaynaklandığını söylüyorlar. “ABD’de mortgage kredilerinin geri dönmemesi ile başlayan kriz” şeklindeki ifadeler burjuva analizlerin temel taşı niteliğinde. Oysa bu yaklaşım, gerçeğin ancak yüzeysel bir görüntüsünü sunmakta, temelde yatan gerçek nedene değil, sonuca işaret etmektedir. Böylelikle sorunu kapitalist üretim alanında değil, dolaşım alanında arayarak sistemi aklamaya çalışıyorlar. Kapitalist ekonominin derinliklerinden gelen mevcut krizin, kendisini inkâr edilemez biçimlerde ve şiddette dışa vurduğu alanın konut kredileri başta gelmek üzere kredi ve finans sektörü olduğu doğrudur. Ancak bizi gerçek yanıta götürecek çok basit bir soru mevcut: krediler neden geri dönmemiş, borçlular neden borçlarını ödememişlerdir? Birkaç milyon Amerikalı bir araya gelip bu borçları ödememe fikri etrafında ortak hareket etme kararı vermiş olmadığına göre, ortada, onların borçlarını artık ödeyemez duruma düştükleri nesnel gerçeği yatmaktadır.

Bu gerçeğin üstünü kazıdığımızda ise, bunun altında, uzun yıllardır sürekli olarak düşen reel ücretler, kapitalist verimliliği arttırıcı önlemlerin sonucu olarak artan işsizlik olgusuyla karşı karşıya kalırız. Ve biliyoruz ki, düşen ücretler ve artan işsizlik olgusu, kapitalist ekonomik işleyişin canlanma ve yükseliş evresine ait olgular değil, daha ziyade durgunluk ve bunalım dönemine ait olgulardır! Öte yandan işsizliğin artması ve ücretlerin düşmesi, kapitalist sistemin bütününde tüketim talebini daha da azaltıcı bir etki yaratıyor ki, bu durum beraberinde üretilen ürünlerin satılamamasını ve devasa ürün stoklarının birikmesini (aşırı-üretim) getiriyor. Diğer taraftan, işçinin sömürüsüyle elde edilen artı-değerin kâr olarak realizasyonu sorunu gittikçe kangrenleşirken, gerek bu sorundan gerekse de zaten düşme eğiliminde olan kâr oranlarından ötürü sanayi ve hizmetler sektöründe kapitalistlerin yeni yatırım iştahı giderek azalıyor. Durgunluktan yakayı kurtaramayan “reel” sektörde yeni işletmelerin açılmaması ve hatta varolanların kapanmaya başlaması, bu döngüyü daha da kuvvetlendirip, ekonomiyi daha da diplere doğru sürüklüyor.

Demek ki, bugün yaşanılan kriz, konut kredilerinin geri ödenmemesiyle başlamamıştır. Kredi geri ödemelerinin durması, zaten başlamış olan krizin kendisini apaçık ilan etmesi ve finans sektöründeki çöküşün tetiklenmesi anlamına geliyor. Bu gerçekliği kavradığımızda, burjuva yorumcular arasında sürmekte olan, “finansal kriz reel sektöre yansıyacak mı ya da ne ölçüde yansıyacak” şeklindeki tartışmanın beyhudeliği de apaçık ortaya çıkacaktır. Gerçek, özünde, bunun tam tersidir; reel sektördeki kriz daha da olgunlaşarak finans sektörüne yansımış, orada giderek derinleşmiş ve şimdi reel sektörü daha da dibe doğru çekerek sistemin bütününü uçurumun kenarına getirmiştir. Çok net bir şekilde vurgulamakta yarar var: Yaşanan kriz, arızi bir mali kriz ya da kapitalist sistemin temelini aklamak üzere kimi burjuva ideologlarının kullandığı tabirle “finansal kapitalizmin” krizi olmayıp, sistemin yapısal, kaçınılmaz ve periyodik krizlerinden birisidir. Üstelik bu seferki kriz tarihi önemdeki krizlerden biridir. Burjuvazinin bu denli telaşa kapılmasının, emekçilerin sırtından trilyonlarca dolarlık kurtarma paketleri oluşturulmasının, kapitalizmin ışıltısı kararan metropollerinin semalarında Marx’ın siluetinin bir kez daha parıldamasının nedeni budur.

Mevcut krizin gelişimi

“Kredi sistemi sanayinin çeşitli sektörlerine yatırım yapmak isteyen kapitalistlerin kaynak sıkıntısını gidererek üretimin önünü açar. Ayrıca geniş kitlelerin borçla satın almasını yaygınlaştırıp tüketimi arttırır. Böylece bir yandan kapitalizmin bunalımlarını azdırırken bir yandan da sanki bunalımlara bir çözüm getirirmiş gibi görünür. Fakat ister yatırımcı ve isterse tüketici kredisi biçiminde ele alınsın, gerçekte kredi musluklarını sürekli açık tutmanın olanağı yoktur. Bankaların ve kredi kuruluşlarının kredi sistemini ayakta tutabilmeleri için, verilen kredi tutarlarının faiziyle birlikte geri ödenmesi gerekir. Geri ödemelerde sorunlar biriktikçe kredi genişlemesi duracak, kredi muslukları kısılacaktır. Yeniden üretim sürecinin tüm sürekliliğinin krediye dayandığı bir sistemde, kredi musluklarının birdenbire kısılmasıyla birlikte bir bunalımın ortaya çıkması kaçınılmazdır. Zaten bu nedenle, gerçekte aşırı-üretim biçiminde mayalanan kapitalist kriz, ilk bakışta bir para ve kredi bunalımı gibi görünür. Kâr haddinin düşmesine karşılık faiz haddinin yükselmesi nedeniyle borsada hızlanan spekülasyon, böylesi dönemlerde önemli miktarda para sermayeyi kendine çeker. Fakat işin gerçeğinde, borsadaki “aşırı” kârın kaynağı üretim sürecindeki genişlemeden kaynaklanmayan spekülatif bir kârdır. Ve borsada bunalımın patlak vermesiyle birlikte ani biçimde çöker.” (Elif Çağlı, age, s.31-32)

Diğer taraftan, alınan tüm önlemlere rağmen ekonominin tümüyle dibe vurması durumunda, krizden çıkış ancak, yeni pazarların yaratılması, ele geçirilmesi ya da derinleştirilmesiyle, mevcut üretici güçlerin büyük ölçüde yok edilmesine yol açan büyük çaplı savaşların yürütülmesiyle veyahut tüm bunların uygun bir bileşimiyle mümkün olmaktadır. Ne var ki böylesi büyük dönüşümler, kapitalist sisteme göreli uzun bir rahatlama dönemi bahşetse bile, son tahlilde sistemin tarihsel sonunu yakınlaştırmaktan başka bir işe yaramamaktadır. Krizi aşmak için denenen tüm yöntemler, bir yandan da kapitalizmin cephaneliğini giderek tüketmesi anlamına gelmektedir.

Bugün bu gerçekliğin örnekleri apaçık ortadadır. Bugünkü kriz, milenyumdaki dünya krizinin bir devamı niteliğindedir. Tüm dünyayı eşzamanlı olarak finansal bir çöküşe ve derin bir durgunluğa iten milenyum krizinden çıkış yolu olarak özellikle ABD sermayesinin öncülüğünde geliştirilen “finansal kapitalizm” bugün artık iflas bayrağını çekmiş bulunmaktadır. Milenyum krizinden çıkış için, militarist harcamaların arttırılmasıyla üretimin canlandırılması, faizlerin düşürülerek tüketim kredilerinin daha da pompalanması ve finansal spekülasyonların ve finans hareketlerinin önündeki tüm engellerin kaldırılması yoluna gidilmişti.[1] 2004 yılına kadar kısmi bir toparlanmayı beraberinde getiren bu uygulamalar, o tarihten itibaren etkisini giderek yitirdi. 2004’ten itibaren, yeni ev inşaatları ve otomobil satışları düşmeye başlamış, sanayi üretiminde, dayanıklı tüketim malları siparişlerinde ve perakende satışlardaki artış oranları düşüşe geçmiş, buna karşın enflasyon ve işsizlik yükselmeye başlamıştı. ABD ekonomisi durgunluk eşiğine dayanmış, tüketim kredilerinin geri ödenmesinde sorunlar baş göstermişti.

Öte yandan, yukarıda belirttiğimiz önlemlerin 2001 yılından itibaren üretim alanında ekonominin ciddi bir toparlanışına hizmet edememesi, finans sektöründe spekülasyon eğiliminin görülmedik ölçülerde güçlenmesini beraberinde getirdi. Mal ve hizmet üretimi alanında, yani reel ekonomide durgunluğun aşılamaması, ellerinde muazzam ölçüde birikmiş aşırı sermaye için yatırım alanı arayan dev kapitalist grupları, finans sektöründeki tatlı ve kolay kazanç kapılarına itti. Yatırımları teşvik amacıyla faiz oranlarının düşürülmesi, tüketicilere verilen kredilerin de ucuzlamasına ve buna bağlı olarak özellikle konut kredileri alanında muazzam bir büyümeye yol açmıştı. Bir taraftan konut fiyatları yapay olarak şişirilmiş, diğer taraftan ödeme gücü olmayan insanlara bile binbir hilelerle konut kredileri dağıtılmıştı. Çılgınlık o düzeye vardı ki, evlerini satıp yeni bir ev almak isteyen insanlara eski evlerinin saptanan değerinden %10-20 daha fazla kredi sağlandı. Böylelikle 10 trilyon dolar civarında bir konut kredisi sektörü oluşuverdi.

Dahası bu yüksek riskli kredi sözleşmeleri, daha düşük riskli farklı türde kâğıtlarla paket haline getirilip, düşük riskli kıymetli kâğıtlar olarak tüm dünyaya pazarlandı. Bu kâğıtları ellerinde bulunduran mali kuruluşlar onları teminat olarak gösterip yeni borçlanmalara giriştiler ve yeni kıymetli kâğıtlar çıkarmaya devam ettiler. Devasa bir hacme ulaşan ve türev enstrümanlar adını taşıyan bu kâğıtlar üzerinden yapılan spekülasyonla muazzam bir “köpük” oluştu. Ne var ki, ödemeler zincirinin en zayıf halkasını oluşturan “hane halkı”nın çöküşüyle birlikte bu balon Eylül 2008’de büyük bir gürültüyle patlayıverdi.

Böylelikle bir kez daha şu saptama kanıtlanmış oluyor: “İlk aşamalarında birikimin alçakgönüllü bir yardımcısı olarak hiç sezdirmeden işin içine giren kredi sistemi, giderek büyük ya da küçük miktarlar halinde toplum yüzeyine dağılmış bulunan para kaynaklarını, görünmeyen iplerle, tek ya da ortaklık halindeki kapitalistlerin ellerine çekmektedir. … Kapitalizmin emperyalist aşaması, aşırı-üretimle kitlelerin sınırlı alım gücü arasındaki çelişkinin kapitalist pazara getirdiği kaçınılmaz engellerin kredi sistemi sayesinde aşılmaya çalışıldığını gözler önüne serer. Fakat kredi kapitalist krizlerin kaynağını ortadan kaldırmamıştır. Tam tersine, krizlerin bu mekanizma sayesinde geciktirilmeye ve hafifletilmeye çalışılması daha büyüklerinin yolunu döşemiştir.” (Elif Çağlı, age, s.29-30)

Kriz bitiyor mu?

Eylül 2008’de kriz ayyuka çıktığında, burjuva yorumcular, “kriz yatırım bankalarını vuruyor, klasik bankacılık ve finans sektöründe sorun yok” diyerek halkı aldatmaktan vazgeçmeyeceklerini bir kez daha gösteriyorlardı. Ne var ki, birkaç hafta içerisinde yaşanan gelişmeler hem cahilliklerini hem de sahtekârlıklarını yeterince açığa çıkarmış oldu. Konut kredisi dağıtan bankaların ardından, yatırım bankaları, mevduat bankaları, dev sigorta şirketleri, yatırım fonları ve şimdi de doğrudan büyük kapitalist üretim tekelleri iflasın eşiğinde çırpınıyorlar. Kriz bitmek üzere, dip göründü, toksik madde temizlendi gibi açıklamaların daha mürekkebi kurumadan, dibe doğru gidişin devam ettiği ve devam edeceği tüm çıplaklığıyla ortaya çıkmıştır.

Spekülatif finansal balon nedeniyle bugün halen yaşanan krizin mali sektördeki toplam faturasının ne olacağını bilinmiyor. Yalnızca bugüne kadar ortaya çıkan faturayı dikkate alan araştırmalar, son derece iyimser tahminlerle, “küresel gerçek kredi hacminin” yüzde 4 ilâ 6 arasında daralacağını öngörüyorlar. Oysa resesyon sınırını aşan yıllık yüzde 3’lük bir büyüme için bile kredi hacminin yüzde 10 ilâ 15 arasında genişlemesine ihtiyaç olduğunu söylüyor burjuva iktisatçılar. Bu durumda zaten ekonomik durgunluktan kaynaklı olarak girdiği kriz nedeniyle çöküşün eşiğine gelen mali sektörün dönüp reel ekonomiyi hepten durma noktasına ve hatta çok ciddi bir küçülmeye doğru baskı altına alması kaçınılmazdır.

Daha şimdiden ABD’de tüketim talebi büyük ölçüde daralmış, tüketici güven endeksleri tarihteki en düşük düzeyine inmiş, sanayi üretimi son yirmi yılın en büyük düşüşünü kaydetmiştir. 2001 krizinden sonra inanılmaz ölçüde şişirilen finansal balonun temeli durumundaki inşaat sektöründeki faaliyetler, bugün son 26 yılın en düşük düzeyine inmiş durumda. En iyimser burjuva yorumcular, bir yıl sürecek bir depresyon (küçülme) döneminden bahsededursunlar, ABD’nin ünlü burjuva iktisatçılarından Harvard Üniversitesi öğretim üyesi Dani Rodrik, özellikle geri kapitalist ülkelerin büyük bir yıkımla karşı karşıya olduğunu söyleyerek, şunları belirtiyor: “Bu kriz, etkilenen ülkelerdeki hükümetlerin alacağı önlemlerle engellenemez. … İleri ülkelerdeki derin bir durgunluk, gelişmekte olan ülkelerin paralarının kontrolsüz değer yitirmesi ve ABD-Avrupa’da ticari bariyerlerin yükselmesiyle birleştiğinde iş dayanılmaz noktalara varacaktır. 1930’lardaki gibi işsizlikle korumacılığın yaratacağı ve birbirini destekleyeceği bir kısır döngü, herkesin beklediği durgunluğu ikinci büyük buhrana dönüştürecektir.” Bilindiği gibi, 1929 Büyük Buhranı, ABD’de 1940’ların başına kadar sürmüş ve bu buhrandan ancak 40 milyonu sivil olmak üzere 55 milyondan fazla insanın katledildiği II. Dünya Savaşıyla çıkılabilmişti.

Artan karmaşıklık, asalaklaşma ve spekülasyon

“Kredi sisteminin özünde yatan iki karakteristiğinden birisi, kapitalist üretimin itici gücü olan, başkalarının emeğinin sömürülmesi yoluyla zenginleşmeyi, en katıksız ve en dev boyutlara ulaşmış bir kumar ve sahtekârlık sistemi haline gelinceye kadar geliştirmek ve toplumsal serveti sömüren azınlığın sayısını gitgide azaltmak, diğeri de yeni bir üretim tarzına geçiş biçimini oluşturmaktır.” (Marx, Kapital, c.3, s.390)

En katıksız ve en dev boyutlara ulaşmış bir kumar ve sahtekârlık sistemi! Marx’ın bu güzelim ifadesi, modern kapitalizmin gerçekliğini her görünümüyle dile getiriyor. Bu sıfatlara bugün eklenmesi gereken tek şey “en karmaşığından” sıfatı olsa gerek. Üretim alanındaki yalın sömürünün yanı başında dolaşım alanında en karmaşık yöntemlerle soygun, vurgun ve spekülasyon. En küçüğünden en büyüğüne tüm kapitalistlerin işçileri iliklerine kadar sömürmesinin yanı sıra, küçük kapitalistlerin birbirlerini yok etmeye ve büyük kapitalistlerin de hepsini birden soyup soğana çevirip yutmaya çalıştığı bir ekonomik düzen. Bugün yaşadığımız kriz bu pisliği tüm çıplaklığıyla gözler önüne sermiş bulunmaktadır.

Bir burjuva yorumcu, “krizin aşılmasını zorlaştıran faktörlerin başında, şeffaflığı kaybolan finansal sistemin karmaşık yapısı geliyor; bu yapı içinde risklerin nasıl dağıldığını kimse tam olarak bilmiyor” diyor. Hiç kimse tam olarak bilmiyor; yalnızca bilgiler ticari sır perdesinin arkasına saklandığı için değil, sonsuz ölçüde karmaşıklaştırılmış vurgun yöntemleri nedeniyle tam bir yumak haline gelmiş mali ilişkilerden ötürü. Bugün şu ya da bu şirketin hisselerinin, çıkardığı tahvillerin, yazdığı çek ve senetlerin, imzaladığı kontratların, sipariş anlaşmalarının velhasıl ondan kaynaklanan her türlü kıymetli kâğıdın hangi kişilerin, şirketlerin ya da devletlerin elinde olduğunu tam bir kesinlikle saptamak imkânsız. Birkaç ay öncesine kadar çok kıymetli ve makbul kabul edilen bu tür kâğıtların bugün değersizleşmesi, tüm kapitalistleri diken üzerinde oturtuyor. Bu bilinmezlikten kaynaklı, “acaba iflas sırası kimde” sorusu ekonominin üzerine bir kâbus gibi çökmüş durumda.

Aynı şey devletlerin piyasaya sürdükleri kıymetli kâğıtlar için de geçerli. Ama özellikle son yirmi yıldır, kimin elinin kimin cebinde olduğunun hiçbir şekilde belli olmadığı bu işleyişin üzerine, finans piyasalarının “harika çocukları”nın icatları tam anlamıyla tüy dikmiş oldu. Bu “harika çocukların” yarattığı yeni tipte kıymetli kâğıtlar aracılığıyla gerçekleştirilen işlemlerin hacmi, dünyada yaratılan yıllık hasılayı defalarca katlayan meblağlara ulaşmış bulunuyor. Benzer bir olguyu dünya döviz piyasasındaki hareketlerde de görmekteyiz; her gün 2 trilyon dolara yakın bir döviz miktarı el değiştirmektedir. Temel enerji, hammadde ve gıda ticaretinde de aynı spekülatif süreç inanılmaz boyutlara varmaktadır; yalnızca petrol fiyatlarının birkaç aylık bir süre içerisinde önce 80 dolarlardan 150 dolara fırlaması ardından da iki hafta içerisinde 70 doların altına inmesinin muazzam boyutlardaki spekülasyondan başka hiçbir açıklaması yoktur. Tüm bu olgular bir taraftan muazzam ölçüde artan ve karmaşıklaşan bir dünya ticaretine[2], öte yandan da ondan katlarca hızla büyüyen bir mali spekülasyon denizine işaret etmektedir.

Son otuz yıldır dünya ekonomisindeki genel yavaşlama eğiliminin de katkısıyla, yaşanan durgunluklardan anlamlı bir çıkış sağlayamayan sermaye sürekli olarak emek sömürüsünü yoğunlaştırsa da, kâr oranlarındaki düşme eğilimini ortadan kaldıramadı, kaldıramazdı da. Sonuç, büyük emperyalist merkezlerin önce imalat sanayiini artan ölçülerde daha geri ülkelere transfer ederek hizmet sektörüne kayması, ardından da düpedüz tefecilik anlamındaki mali sektörün emperyalist ülkelerin ekonomisinde giderek ağırlık kazanmaya başlaması oldu.[3] ABD’nin yanı sıra bir zamanlar dünyanın atölyesi olarak anılan İngiltere’nin bugün milli gelirinin ağırlıklı bir bölümünü finans sektöründen elde etmesi bunun tipik bir göstergesidir. İktisadi, siyasi, teknolojik ve kuşkusuz askeri üstünlüklerine dayanarak, emperyalist-kapitalistlerin daha zayıf rakiplerinin biriktirdiği artı-değere el koyma eğilimi giderek güçlenmiş ve belirleyici bir hal almıştır. Ve bugün yalnızca emperyalist merkezlerde değil, Türkiye gibi emperyalist piramidin ortalarında yer alan ülkelerde bile büyük sermaye gruplarının kazançlarında finansal kazançlar yüzde 40’ları aşan oranlarda ağırlık kazanmaya başlamıştır. Lenin, emperyalizmi bu yüzden asalaklaşan ve çürüyen kapitalizm olarak adlandırmıştı.

İşçiler yıkmadıkça kapitalizm yıkılmaz

Krizin mali sektör üzerindeki denetimsizlikten kaynaklandığını ileri süren kapitalizmin özürcüleri, yaşanmakta olan çöküşle birlikte “piyasanın tanrılaştırıldığı dönemin sonuna gelindiğini” iddia ediyorlar. Onlara bakılırsa neo-liberalizmin çıkmaz bir yol olduğu ortaya çıkmış ve Amerikan tarzı sermaye birikim modelinin “karizması çizilmiştir”. Kuşkusuz bunlar gerçekliğin bir boyutudur, ama resmin tamamı bu değildir. Mali sektör üzerindeki denetimin arttırılması, finansal spekülasyonların belli bir düzeye geriletilmesi vb. gibi faktörler, finansal alanda ortaya çıkan arızi krizleri, ani dalgalanmaları vb. belli ölçülerde kontrol altında tutmak açısından iş görebilirler. Ne var ki, kapitalist çerçevede kalındığı sürece, en sıkı denetim mekanizmaları, en Keynesyen yaklaşımlar, en katı gözüken devlet kapitalizmi modelleri bile sermayenin hareket yasalarının üstesinden gelemez ve kapitalizmin periyodik krizlerini ortadan kaldıramazlar. Dahası, devlet müdahalesini, devlet yatırımlarını veya devletleştirmeleri içeren ya da “sosyal devlet” vurgusunu öne çıkaran politikalar, işçi sınıfının yaşamını bir ölçüde daha katlanılır kılsa bile, bu durum emeğin sömürüsünün ortadan kalktığı ve hatta çoğu kez azaldığı anlamına bile gelmeyecektir. Emeğin yaşam standartlarını bir ölçüde dahi olsa iyileştiren kimi uygulamalar, genellikle kapitalizmin büyük bir canlanma yaşadığı dönemlerde hayata geçirilmiş ve işçi sınıfını düzen sınırları içerisine hapsetme amacını güden bir rüşvet işlevi görmüşlerdir. Ama bu kırıntılar bile, ancak emek verimliliğindeki artışın bir sonucu olarak artan sömürüyle mümkün hale gelmiştir. Bu nedenle devrimci işçi sınıfı hedef tahtasına şu ya da bu iktisadi politikayı değil, bir bütün olarak kapitalist sistemi koymak zorundadır.

Öte yandan, devletin ekonomik işleyişten elini çekmesi, bu işleyişe hiçbir şekilde müdahale etmemesi anlamında neo-liberalizmin artık öldüğünü söylemek de pek mümkün değildir. Zira, tekelci burjuvazi, devlet müdahalelerine hiçbir zaman kökten karşı olmamıştır, onun karşı çıktığı şey, devletin tekelci sermayenin çıkarlarını zedeleyecek tarzda müdahalede bulunmasıdır. Benzer şekilde kapitalist devlet de ekonomik işleyişten gerek devlet işletmeleri anlamında gerekse de devlet müdahaleleri anlamında hiçbir zaman elini tam olarak çekmemiştir ve çekemez de. “Kendi kendini düzenleyen bir piyasa ekonomisi” ve “küçülen burjuva devlet” hiçbir zaman varolmadı ve de olmayacak. Burjuvazi masraflı, pahalı, bürokratik ve gittikçe büyüyen bir devlet aygıtına, yalnızca siyasal ve askeri nedenlerle değil, gerekli olduğu her an ekonomiye uygun müdahalelerde bulunması ve kapitalist sınıfın kolektif çıkarları doğrultusunda ekonomiyi yönlendirmesi için her zaman ihtiyaç duymuştur.

Son olarak, kapitalizm çöküyor mu anlamına gelen tartışmalara ilişkin olarak Marksist perspektifi hatırlatmakta yarar var. Kapitalizm, yukarıda dile getirdiğimiz tüm çıkmazlarına, tüm çöküş eğilimlerine, çürümekte oluşu gerçekliğine rağmen, devrimci işçi sınıfının bilinçli ve örgütlü darbesiyle çökertilmediği sürece kendiliğinden çökmeyecektir. Lenin’in ısrarla vurguladığı üzere, kendi haline bırakıldığı sürece, kapitalizmin çözüm bulamayacağı hiçbir kriz, hiçbir açmaz yoktur. İşçi sınıfı tarafından yıkılmadığı sürece kapitalizm tüm insanlığı yeni felâketlere sürükleme pahasına eninde sonunda bir çıkış yolu bulacaktır. Yeni felâketlerden kurtulmanın tek yolu, kapitalizme bitirici darbeyi vurmak üzere işçi sınıfının devrimci bilinç ve örgütlülük düzeyini yükseltmekten geçiyor. Gün, daha da büyük bir inanç ve kararlılıkla bu görevi yerine getirme günüdür.



[1] Yıllık yaklaşık 10 trilyon dolarlık bir özel tüketim harcamasının söz konusu olduğu ABD’de, 2005 yazı ile 2006 yazı arasındaki bir yıllık dönemde, insanların kazandıklarından 1,1 trilyon dolar daha fazla tüketim harcaması yaptıkları görülüyor. Amerikan halkının borcu 2006 Mart ayının sonunda 11,8 trilyon dolar düzeyindeydi, ki bu halkın gelirlerinden fazlasını oluşturuyor. Bir başka deyişle Amerikan halkı daha o tarihlerde iflas bayrağını çekmiş durumdaydı.

[2] 1990’da 1 trilyon dolara civarında olan dünya ticaret hacmi, 2000 yılında yaklaşık 6 trilyon dolara, 2005 yılında ise 12 trilyon dolara ulaşmıştır.

[3] 40 yıl önce, ABD’de mali kârlar tüm yurtiçi kârların yüzde 15’ini oluştururken, günümüzde bu oran yüzde 40’ı aşmıştır. Geçmişte kârların yüzde 50’sini oluşturan imalat sektörünün payı ise bugün yüzde 15’in altına inmiştir.

Kaynak: 
Marksist Tutum dergisi, no:44, Kasım 2008