Navigation

ABD ile Dalaşma, Yaptırımlar ve Sol

Yazıcı içinYazıcı içine-postayla göndere-postayla gönder

ABD ile Türkiye arasındaki gerilimin yeni bir evreye ulaştığı günlerden geçiyoruz. Yakın zamana kadar kapalı kapılar ardında yürütülen pazarlıklar, adı konmaksızın imalarla yürütülen siyasi yıpratma savaşı, ikili görüşmeler ya da zirvelerde dillendirilen ikiyüzlü “biz dost ve müttefikiz” açıklamaları, arkadan iş çevirmeler vb. bugün artık yerini açık karşılıklı suçlamalara bırakmıştır. Yaşanan sayısız gerilimlerin ardından ABD yönetiminin açıkça yaptırım kararı alması ve yaptırımları giderek çeşitlendireceğini açıklaması, TC egemenlerinin de bunu bir “dayatma, şantaj, boyun eğdirme girişimi” olarak adlandırıp, sözümona mukabil yaptırımlarla karşılık vermeye çalışması bu yeni evreye işaret ediyor.

Sözkonusu gerilim bugün yalnızca siyaset ya da diplomasi alanına değil ekonomik alana da sirayet etmiş durumda. Yaptırım kararlarının açıklanmasının hemen ardından TL’nin muazzam ölçüde değer kaybetmesi, bu gerilimi, toplumun tüm kesimlerinin en öncelikli gündem maddesi haline getirmiştir.

“Devletin bekası” çizgisinde hizalanmak

Hükümet uzun süredir Türkiye’ye dönük çok yönlü bir saldırının sözkonusu olduğunu, Türkiye’nin parçalanmak istendiğini, Ortadoğu’da önünün kesilmesinin ve bir “terör koridoru”yla çevrelenmesinin arzulandığını, 15 Temmuz “darbe girişimi”nin aslında ülkeye dönük bir işgal harekâtı olduğunu söylüyor. Tüm bunların bir beka sorunu yarattığını ve bu durumdan ancak güçlü bir yönetim sayesinde kurtulunabileceğini, bu doğrultuda tüm halkın tek adam rejiminin arkasında sıralanması gerektiğini savunuyor. Yaşananların arkasında ABD’nin olduğu, yakın zamana kadar “okyanus ötesi”, “üst akıl” vb. sıfatlarla ima ediliyordu, bugün artık resmi ağızlardan da açıkça dillendiriliyor. Bu demagojik söylemin tümüyle bir uydurma olmaması, çarpıtılmış da olsa gerçeklikle bir bağının bulunması, onun geniş kitleler tarafından benimsenmesini kolaylaştırıyor.

Bu söylem, devletin en tepesinden topluma dikte ediliyor. İktidarın neredeyse mutlak tekeli altındaki medya aracılığıyla köpürtülüyor. Dini cemaatler, camiler ve okullar bu söylemin toplumun derinliklerine nüfuz etmesinde rol üstleniyorlar. “Yerli ve milli olma” gereğinin topluma türlü yollarla dayatıldığı bu milliyetçi atmosferde, iktidarın hâkim söylemine itiraz etmek, “dış güçlerin uzantısı” olmak, “vatan haini olmak” gibi suçlamalarla bastırılıyor. Yani toplum bir yandan her türlü araçla manipüle edilip iktidarın söylemine ikna edilmeye çalışılırken, diğer yandan ikna olmayanlara da aba altından sopa gösteriliyor; o da yetmiyor, seçmeci bir yaklaşımla muhalif kesimlere dozu değişen ve aslında giderek artan bir baskı uygulanıyor.

Bu koşullarda Erdoğan karşıtı burjuva muhalefet, gerek sınıf doğasından kaynaklı olarak taşıdığı ortak kaygılarla gerekse de kendisine gösterilen sopa karşısında, her kritik dönemeç noktasında egemen söylemin peşine takılmaktan ve önüne konulanın altına imza atmaktan başka bir şey yapmıyor. İktidarın gayrı-resmi ortağı olan MHP bir yana, ondan kopan İYİ Parti de milliyetçilik yarışında geri kalmamak için “devletin bekasıyla ilgili konularda” Erdoğan’ın arkasında olduğunu her fırsatta yineliyor. CHP ise, devlet bürokrasisinin sözcüsü olma şeklindeki geleneksel kimliğini kaybetmiş olmasına rağmen, kendisini halen TC devletinin fahri sahibi olarak gördüğünden olsa gerek, devleti en iyi biz koruruz refleksiyle tüm kritik noktalarda Erdoğan’a eleştirel desteğini esirgemiyor. Gerek “darbe girişimi”nin ardından, gerek Suriye savaşına dair olarak, gerekse de Kürt sorunu bağlamında tüm bu partilerin ortak bildiriler imzalamaları, Yenikapı ruhuna sarılmaları, savaş tezkerelerini onaylamaları bundandır. Ve öyle görünüyor ki, Erdoğan muhalifi burjuva partilerin yanı sıra büyük burjuvazinin aslında Erdoğan’dan pek haz etmeyen bir kesimi de hem bu söyleme giderek artan ölçüde ikna oluyor, hem de içinden geçilen dönemi Erdoğan’ın kurduğu tipte bir rejimle geçirmenin kendi çıkarları açısından da en hayırlısı olduğunu düşünüyor.

ABD’yle neyin kavgası?

Yandaş ideologlara bakılacak olursa, bugün yürüyen mücadele anti-emperyalist bir niteliktedir. Tüm toplumun ABD’ye karşı verilen bu sözümona anti-emperyalist mücadelede mevcut yönetimin arkasında durması gerektiği söylemi kuşkusuz egemenlerin son yıllarda azalan toplumsal desteğini ve siyasal meşruiyetini tekrar güçlendirmeyi de amaçlıyor. Bu söylem, bu topraklarda yıllardır hüküm süren bir yanlış kavrayışa dayandırılıyor. Belli bir emperyalist güçle yaşanan sürtüşme ya da ona karşı konumlanış anti-emperyalizm olarak adlandırılıyor. Bu tümüyle yanlış kavrayış, bugün iktidarı destekleyen sağcı ideologlardan, Kemalizmin türlü versiyonlarına ve hatta kimi sol çevrelere dek geniş bir yelpazede kabul görüyor. Örneğin, Milli Mücadele döneminde İngiliz emperyalizmine karşı verilen bağımsızlık savaşı anti-emperyalist bir mücadele olarak nitelendiriliyor. Bugün iktidarın ideologları da benzer bir mantıkla, ABD’yle girdikleri dalaşmayı “anti-emperyalist bir savaşım” olarak pazarlıyorlar.  Bir başka deyişle, bugün anti-Amerikancılık anti-emperyalizm olarak yutturulmaya çalışılıyor.

AKP’nin iktidara gelişinde ABD’den nasıl icazet alındığı, bu iktidarın yıllar boyunca ABD’den ve uluslararası mali-sermayeden her türlü desteği gördüğü, 2003’te ABD’nin Irak işgaline aktif şekilde katılmak için nasıl can atıldığı, Libya ve Suriye’de iç savaş çıkartan emperyalist müdahaleye nasıl ortak olunduğu ve bunun en şevkli savunuculuğuna soyunulduğu, Erdoğan’ın uzun bir süre boyunca BOP’un eşbaşkanı olmakla övündüğü biliniyor. Kapitalist gelişmişlik açısından alt-emperyalist bir konuma ulaşan Türkiye, kendi bölgesinde yeni-Osmanlıcı emperyal hevesler besliyor ve ABD’nin bölgeye müdahalesini bir fırsat olarak görüyordu. Tüm bu süre boyunca AKP yönetimi, bıraktık anti-Amerikancı bir çizgi izlemeyi, tersine, ABD’nin bölgedeki emperyalist planlarına aktif olarak katılma yanlısı bir siyaset izliyordu. İktidarının ilk döneminde İran, Suriye ve Filistin’deki Hamas yönetimleriyle ABD arasında bir çeşit arabuluculuk rollerine soyunması ve bu temelde ABD’yle kimi taktiksel noktalarda farklılaşması belli gerilimler yaratsa bile, bu iki kapitalist ülke arasındaki “stratejik ortaklık” sürüyordu. Peki ne oldu da durum kökten değişmiş bir hale geldi?

Belirleyici önemdeki iki gelişmeden bahsedebiliriz. Bunlardan birincisi AKP yönetimini paniğe sürüklerken, ikincisi hem onu hem de genel olarak Türk burjuvazisini alarm zillerine basmaya yöneltmiştir.

İlk gelişme, Arap Baharı denen süreçte, ABD’nin “ılımlı İslam” projesini terk etmesidir. Bu durum bir yandan AKP’nin “ılımlı İslam”ın Türkiye’deki temsilcisi olarak gözden düşmesi anlamına gelirken, bir yandan da o güne dek kendisine verilen desteğe güvenerek geliştirdiği İslam dünyasının lideri olma heveslerinin suya düşmesi demek oluyordu. Mısır’da Mursi iktidarının bir darbeyle devrilmesinin arkasında ABD’nin olması ve AB’nin de bunu kabullenmesi, AKP yöneticilerine aynı şeyin kendi başlarına da gelebileceğini hatırlattı. Aynı dönemde yaşanan Gezi direnişi, AKP liderliğini bu yönüyle epey korkutmuş ve kendi iktidarlarının bekası kaygısını pekiştirmişti.

İkinci gelişme, bununla da bağlantılı olarak Suriye’deki savaşın gidişatında yaşanmıştır. Amerikan emperyalizminin başlattığı Ortadoğu savaşında işler AKP’nin umduğu gibi gitmemiş, bir noktadan sonra tersine dönmüştür. Başlangıçta “birkaç haftaya kadar Emevi camiinde namaz kılarız” minvalindeki açıklamalarda dışa vuran yayılmacı emperyal heveslerle AKP, ABD’yle birlikte Suriye’deki savaşı körüklemiş, onun da yardımıyla radikal İslamcı gruplara her türlü desteği sunmuştu. Bu grupların kısa sürede Esad’ı deviremeyeceğini ve kontrolden çıkma eğilimlerini gören ABD yeni bir yol ararken, AKP eski çizgide ısrar etmiş, kendi emperyal niyetlerinden vazgeçmemekte direnmiş ve böylelikle ABD’yle taktik çıkar farklılıkları derinleşmeye başlamıştı. Rusya’nın da Suriye’deki savaşa doğrudan katılmasıyla savaşın gidişatı kökten değişmiş, ABD ciddi taktik değişimlere gitmiş, Esad rejimini kısmen kabullenen bir çizgiye çekilmiş ve esas dikkatini Rojava’ya odaklamıştır. Bu süreçte ABD’nin Rojava Kürtleriyle askeri işbirliği içine girmesi keskin bir dönüm noktası olmuştur. Bu dönüşüm yalnızca AKP açısından değil, Türk burjuvazisi açısından da işin rengini tümüyle değiştirmiştir. Kürt sorununun artık uluslararası siyasetin gündem maddelerinden biri haline gelmesi, AKP’nin oyalama taktiklerinin boşa çıkması ve kuşkusuz oluşan konjonktürde Kürt hareketinin de çıtayı yükseltmesi, TC egemenlerinde, hiç olmadığı kadar somut ve yakın bir tehdit algısına yol açarak evdeki bulguru korumak da diyebileceğimiz bir beka kaygısını öne çıkarmıştır.

ABD ile TC arasındaki gerilimin gerçek zemini budur. Dolayısıyla bugünkü gerilimi doğuran ana faktörler, rahip Brunson krizi de, TC’nin Rusya’yla yakınlaşmaya çabalayıp ondan S-400 hava savunma sistemi satın alışı da, F-35 uçaklarının ABD tarafından teslim edilmeyişi de değildir. Bunların hepsi yürüyen emperyalist savaşta farklılaşan kapitalist çıkarlar zemininden türeyen ve kuşkusuz dönüp sözkonusu gerilimi daha da arttıran sonuçlardır. Zira Erdoğan da birkaç gün önce Rojava’daki Kürt yönetimine atıfla bu gerçeği açıkça dillendirmiştir: “Suriye’deki terör koridoruna ses çıkarmasak bugün bu sıkıntıları yaşamıyor olacaktık. Bu oyun önümüze geldiğinde biz asla boyun eğemeyiz dedik.”

Hamama giren terler!

Bugün Ortadoğu’da yoğunlaşan bir dünya savaşından bahsediyoruz. ABD’nin bu savaşı daha da kızıştırmak, emperyalist kutuplaşmayı daha da keskinleştirmek istediği bellidir. Kendi çizgisini ve hegemonyasını kabul etmeyen irili ufaklı kapitalist ülkelerle gerilimi tırmandırarak emperyalist hedeflerine ulaşmayı amaçlıyor. Rusya’ya, Çin’e, İran’a uygulanan yaptırımlar ve hatta AB’nin de ticari yaptırımlarla tehdit edilmesi bu savaşın bir parçasıdırlar. Türkiye’ye uygulanan kıskacın bir ayağı da bununla bağlantılıdır. Zira gelinen noktada tam da ABD’nin yaptırım uyguladığı diğer ülkelerden Türkiye’ye destek açıklamaları gelmesinin ardında yatan faktör budur. ABD’nin tehditleri karşısında diğer emperyalist güçlerden medet ummak, hükümetin “emperyalizme karşı mücadele ediyoruz” söyleminin kofluğunun bir göstergesidir.

TC egemenleri boylarından büyük ihtiraslarla, yayılmacı arzularla, emperyal heveslerle maceracı bir Ortadoğu politikası geliştirmişler ve işler arzu ettikleri gibi gitmeyince, şimdi de mazlumu oynamaya ve kendilerini anti-emperyalist göstermeye soyunmuşlardır. Öyle gözüküyor ki tarih kendisinden ders çıkarmayanlar ve kifayetsiz muhterisler için bir kez daha tekerrür etmektedir. Hatırlanacağı gibi, İttihat ve Terakki yönetimi çökmekte olan imparatorluğu yeniden diriltmek, kaybettiği toprakların bir kısmını tekrar ele geçirmek, Orta Asya’ya doğru yayılmak emelleriyle Osmanlı’yı I. Dünya Savaşına sokmuştu. Oysa bu hayalleri gerçekleştirebilecek ne güçlü bir ekonomik temel vardı ne de o güçte bir ordu. Evdeki hesap çarşıya uymadı. İttihat ve Terakki bu boyundan hayli büyük hayallerin altında kalarak kendi sonunu hazırladığı gibi ülkeyi de bir felâkete sürükledi. Ülkenin yenilip parçalanmakla karşı karşıya kalması bu savaş kışkırtıcılarını mazlum konumuna getirmiyordu. Bu durumun baş sorumlularından Enver Paşa, ülke emperyalistler tarafından parçalanıyor söylemiyle mazlum rolüne bürünerek o dönemin Bolşevik Rusya’sından yardım dilenmesine rağmen, bu girişimleri sonuçsuz kalmıştı.

O dönemde Anadolu topraklarındaki komünistler, oluşan durumun sorumluluğunun egemen mülk sahibi sınıflarda olduğu konusunda son derece açık bir fikre sahiptiler. Son derece zor koşullarda inşa ettikleri partilerinin (TKP) programı bu konuda netti. İngiliz (ve Fransız) emperyalizmine karşı mücadeleyi mülk sahibi sınıflar için yeni bir vatanın inşası olarak görmeyip, önlerine işçi ve köylülerin kuracağı bir şuralar cumhuriyetini hedef olarak koymuşlardı. Emperyal heveslerle savaşa girip kaybedince kendini mazlum olarak satmaya çalışan mülk sahibi sınıflara bu açıdan verecek tavizleri yoktu. Anadolu’nun komünistleri kendilerine örnek olarak Bolşevikleri alıyorlardı. Zira Rusya’da da Bolşevikler benzer bir tutum geliştirmişlerdi.

Kendisi bir emperyalist güç düzeyine ulaşmamış olsa bile, I. Dünya Savaşına Rusya da emperyal niyetlerle girmişti. Bolşevikler en başından itibaren Rus burjuvazisi ile aristokrasisinin bu gerici emperyal niyetlerini sergilemeye yoğunlaştılar. Dönemin sosyal-şovenistleri (sağ Menşevikler, sağ SR’lar) Rusya’nın diğerleriyle karşılaştırıldığında daha güçsüz olduğu, onun açısından savaşın bir ulusal savunu savaşı olduğu vb. gibi iddialarla vatanı savunma çağrısı yapıyorlardı. Oysa Bolşevikler, savaşa emperyal niyetlerle giren güçleri, büyük-küçük, güçlü-zayıf, emperyalist düzeyde olan-olmayan şeklinde ayırmanın yanlışlığını vurguladılar. Rusya Almanya karşısında yenilgiler aldıkça, buna, emekçileri Alman emperyalizmiyle mücadeleye çağırarak değil, bunun hesabını Rusya’nın mülk sahiplerinden sormaya çağıran bir tutum takınarak cevap verdiler. Bolşevikler ve enternasyonalizmi savunan küçük bir azınlık, bu savaşı işçi ve yoksul köylülerin iktidarı için bir savaşa çevirmeyi hedeflediler, mülk sahibi sınıfları acımazsızca mahkûm ettiler, savaşın ve sonuçlarının sorumlusunun onlar olduğunu ve onlardan hesap sorulması gerektiğini savundular. Hedefledikleri Rusya’nın eski sınırlarını korumak da değildi, zira bir halklar hapishanesi durumundaki Rusya’da ezilen ve boyunduruk altında tutulan halkların bağımsızlık hakkını daha en başından itibaren kararlılıkla savunmuşlardı.

Milliyetçiliğe prim verilmemeli

Ne yazık ki, emperyalist bir savaşa nasıl yaklaşılması ve irili ufaklı kapitalist güçler arasındaki ihtilaflar karşısında nasıl bir tutum takınılması gerektiğine dair son derece sağlam bir çerçeve oluşturan devrimci Marksist gelenekten bugün büyük ölçüde uzaklaşılmıştır. Lenin’in emperyalizm analizi gerçekte göz ardı edilmektedir. Emperyalizm, uluslararası mali-sermayenin dünya çapındaki egemenliği, kapitalizmin tekelci aşaması olarak değil, büyük emperyalist güçlerin dış politikası, askeri müdahaleleri ve bir çeşit sömürgecilik olarak algılanmaktadır. Dolayısıyla onların dış politikasına ve askeri müdahalelerine vb. karşı çıkmak anti-emperyalizm olarak kavranılmaktadır. Büyük-küçük, güçlü-zayıf, ileri-geri ülke gibi ayrımlar, temel bir ölçüt olarak ele alınarak emek-sermaye çatışmasının üstünden atlanmakta, kapitalist dünya sisteminin bütünsel hiyerarşik yapısı doğru kavranılmamaktadır. Piramidin tepesindekilerin geri kalan tüm ülkeleri kendilerine göbekten bağlı kıldığı tek taraflı bir bağımlılık ilişkisi tasavvur edilmekte, sermayenin dünya çapında emeği sömürdüğü ve irili ufaklı tüm sermaye birimlerinin de güçleri oranında bu sömürüden pay aldığı unutularak, büyük ülkelerin küçük ülkeleri sömürdüğü bir kapitalist sistem resmedilmektedir.

Gerek emperyalizmin ve anti-emperyalist mücadelenin doğru kavranmaması, gerek Ortadoğu’da yürüyen savaşta Türkiye’nin haksız pozisyonunun doğru değerlendirilmemesi, gerekse de Kürt ulusal sorununa doğru yaklaşılmaması, ABD ile TC arasında yaşanan gerilim karşısında da doğru bir hat çizilememesini beraberinde getiriyor.

Şurası çok açık ki, emperyalistlerin kendilerine kestiği faturayı TC egemenleri de işçi sınıfının sırtına bindirmeye girişecektir. Hükümet ABD karşıtı söylemle milliyetçiliği kışkırtarak emekçilerin gözbağlarını daha da sıkılaştırıyor. “Ekonomik savaştayız”, “aynı gemideyiz” söylemlerinin işçilerden fedakârlık talep etmekle eş anlamlı olduğu ve milliyetçi histeri geriletilemezse bunun sınıf cephesinde yankı bulacağı ortadadır. Bu koşullarda yapılması gereken, hükümetin temel argümanlarını çürütmek için çalışmaktır. ABD’nin baskı ve şantajlarına karşı, “şu şu adımları at” şeklinde sözümona hükümeti sıkıştırmaya çalışan bir politika geliştirmek ise sosyalistlerin işi olamaz. Ekonominin hiç olmadığı kadar dış finansmana muhtaç hale gelmesinde de, Suriye’deki savaşın körüklenip emekçi halkların yaşadığı acıların katmerlenmesinde de, Kürt sorununun demokratik yollarla çözümüne yanaşılmayıp Kürtlerin namerde muhtaç hale getirilmesinde de AKP iktidarlarının büyük sorumluluğu olduğunu teşhir etmek büyük önem taşıyor. Meselenin asla bir vatan savaşı olmadığını net bir şekilde ortaya koymanın, fedakârlık taleplerini kesin bir dille reddederek gelecek saldırı programlarına karşı işçi sınıfını uyarmanın ve faturayı kapitalistlerin ödemesi için mücadeleyi büyütmenin de yolu buradan geçiyor.