Yakın zaman önce, küresel sermayenin “saygın” popüler yayınlarından The Economist’in globalist saldırganlıkta nasıl zıvanadan çıkıp düzeysizleştiğine değinmiştik. Gençlerin toplumsal eşitlik, güvenceli bir çalışma ve yaşam gibi taleplerini “sosyalist” olarak niteleyip bencillikle suçlayan ve bu eğilime karşı mücadeleyi acil görev olarak tanımlayan Economist’in Haziran sayısında kapağa da çıkardığı yazısında, “liberallerin özür dilemeyi bırakması” ve kapitalizmi eleştirmeyi değil, savunmayı öne çıkarmaları isteniyordu.[1] Yazının ABD ve Avrupa’da gençliğin sosyalist eğilimlerine yönelik karalamaları, derginin nasıl bir korku ve telaş içinde olduğunu ortaya koyuyordu. Bu yazıdan yaklaşık iki ay sonra burjuva iktisadının parlak sözcülerinden Daron Acemoğlu da dergi tarafından düzeysiz bir üslupla topa tutuldu. Görünen odur ki, derin krizlerle sarsılan sistem ıslah çağrılarına dahi tolerans gösterememektedir. Korku ve telaş içindedirler, en azından finans-kapitalin bir kesimi nezdinde durum budur. Bu durumun burjuvazinin kimi kesimlerinin faşizme doğru meylini güçlendirdiğini de not edelim.
2024’te “Nobel İktisat Ödülü”nü alan Daron Acemoğlu, dünyanın etkili ve sözü dinlenir burjuva iktisatçılarından biridir. The Economist ise 1843’ten beri, serbest ticaretin, piyasacılığın ve deregülasyonun (sermaye hareketlerine dönük tüm sınırlamaların kaldırılması) en etkili savunucularından biridir; Marx’ın ifadesiyle “finans aristokrasisinin Avrupa’daki yayın organı”dır. Bugün onu, finans-kapitalin küresel ölçekte en azgın globalist/neoliberal koçbaşı olarak tanımlamak mümkündür.
Patlak veren kavga, bir yanda sosyalistlerin, diğer yanda burjuva ideologların olduğu bir kavga değil, burjuvazinin iç kavgasıdır. Burjuva ideologların çoğu Acemoğlu’nun karşısına dikilmiş de değildir. Küresel finans-kapitalin çeşitli başka yayın organlarında (Financial Times, Bloomberg, Fortune gibi), Acemoğlu’nun son çalışmaları hakkında çok olumlu yazılar da yayınlanıyor. Demek ki, The Economist’in başlattığı tartışma, finans-kapitalin en saldırgan ve kudurgan kesimlerinin (en başta da teknoloji oligarklarının) temsilcileriyle, sistemin bu şekilde yürümeyeceğini ve elden geçirilmesi gerektiğini savunan ıslahatçılar arasındaki bir tartışmadır! Bu tartışma, kapitalizmin boğuştuğu çok boyutlu tarihsel sistem krizinin, burjuva ideologları cephesinde büyüyen ideolojik krizi de içerdiğinin bir kanıtı olarak da görülebilir.
Dergideki yazıya ilkin “tetikçilik” nitelemesiyle sosyal-medya hesabından tepki verip cevap hakkı isteyen Acemoğlu’na bu hak tanındı. O da bu kibarlığa, ilk tepkisinde “arka planda çok daha sıkıntılı bir durum var” diyerek çıtlattığı hususa hiç girmeden, akademik edebe uygun bir yanıtla mukabele etti. Düellonun bu raundu böylesi bir centilmenlik gösterisiyle sona erdi. Ama kapitalizmin nasıl kurtarılacağı hususunda finans-kapitalin farklı grupları arasındaki kavga bitmiş değil.
Acemoğlu ne savunmuştu?
Acemoğlu’na Nobel kazandıran çalışmalarda, ülkelerin zenginliğinin temelinde geçmişte yaratılmış “kurumlar”ın ve onların niteliklerinin (“kapsayıcı” olup olmadıkları) yattığı ileri sürülüyor. Ancak neden bazı ülkelerde “kapsayıcı kurumlar” inşa edilmiş ve çalışırken, diğer ülkelerde “dışlayıcı/sömürücü kurumlar” ortaya çıkmıştır sorusuna yanıt verilmiyor.[2] Acemoğlu, üretim ilişkilerini ve onları koşullayan maddi temeli (doğal kaynaklar, teknik, coğrafi, iklimsel vb, koşullar) değil, aslında bu temel üzerinde yükselen hukuksal biçimleri, üstyapı kurumlarını bir neden, bir hareket noktası olarak alıyor. Bu çarpık yaklaşım sömürü olgusunu da iktisadi alandan çıkarıp, kötü kurumların suiistimaline indirgemiş oluyor. Üstelik sömürgecilik döneminin metropol ülkelerinin, kendi ülkelerinde oluşturdukları “kapsayıcı kurumları” kolonilere de taşıdıkları iddia ediliyor. Yani oralara medeniyet götürüldüğü fikrine kapı aralanıyor! 18. ve 19. yüzyıllarda çok revaçta olan “barbarlara uygarlık götürüyoruz” palavrasının son versiyonudur bu görüş.
Hem sömürgeciliği hem de kapitalizmi tümüyle aklayan ve tarihe tümüyle idealist ve keyfi ölçütlerle bakan bu yaklaşım, hele de Nobel ödülüyle taltif edilip popülerleştiğinde, tüm burjuva ideologlar gibi, The Economist dergisi yazarlarınca da göklere çıkarılmış, en çok atıf yapılan makaleler arasına girmişti. Günümüz dünyasının eşitsizliğini geçmişle açıklayan (dolayısıyla bir anlamda kader haline getiriliyor), ülkelerin modern dünyadaki mevcut durumlarının sebebini geçmişlerindeki iç şekillenişlerine (“kapsayıcı kurumların oluşturulması” ya da oluşturulamaması) indirgeyen, sömürgecilik döneminde kan ve barut sayesinde bu ülkelerin yağmalanıp muazzam zenginliklerin metropol ülkelere aktarılışını hiç dikkate almayan, kapitalist üretim ilişkilerine, sömürü mekanizmalarına, emperyalizme ve tekel olgusuna hiç değinmeyen bu yaklaşım, elbette ki burjuva ideologlarınca baş tacı edilecekti.
Peki ne oldu da dünün makbul paşası Daron Acemoğlu, şimdi bir “itibar suikastıyla” maktul haline getirilmeye çalışılıyor?
Önce derginin ne dediğini çok kısaca özetleyelim. The Economist’teki makale, Acemoğlu’nun kurumlar tezini kanıtlamak için kullandığı verilerin bir kısmının doğru olmadığını söylüyor (ki bu doğru ama hiç de yeni bir bilgi değil!), dolayısıyla da bu tezin ikna edici olmadığını vurguluyor. Bu “kurum” kavramıyla ne kastedildiğinin de çok açık olmadığını iddia ediyor. Burada geçerken not edelim ki, The Economist, Acemoğlu’na dönük çeşitli düzen içi eleştirileri tekrarlayıp sıralarken, bu görüşlere sosyalist iktisatçılardan gelen eleştirilere hiç değinmiyor bile.
Sergilediği nahoş üslup ve benimsediği eleştiri yöntemini bir tarafa bırakalım. Eğer bu içerikle sınırlı kalsaydı, ne bu eleştiri o kadar ses getirirdi, ne de tümüyle haksız olurdu. Ama The Economist, haklılık payı olan bu eleştirilerden elde ettiği meşruluğu, Acemoğlu’nun yeni ileri sürdüğü tezlere saldırmak için suiistimal ediyor. Zira meselenin bam teli de bu yeni tezlerdir! Acemoğlu da, yine aynı dergide yayınlanan yanıtında, eleştiri yazısının tam da yeni kitabının yayınlanmasıyla aynı zamana denk getirilmesinin tesadüf olmadığını vurguluyor. Bir süredir dillendirilen ama yeni kitaplaştırılan bu görüşleri nedeniyle, dergi Acemoğlu’nu, “daha önce denenmiş ve başarısız olmuş popülist politikaları” meşrulaştırmakla eleştiriyor. Ne de olsa The Economist’e göre, yoksullardan ve emekçilerin sorunlarından bahsetmek popülizmdir.
Peki nedir Acemoğlu’nun yeni tezleri, şimdi de çok kısaca ona bakalım.
Teknoloji denetim altına alınsın!
Son yıllarda dillendirdiği görüşleri Hangi Liberal Demokrasi? adıyla[3]kitaplaştıran Acemoğlu, çeşitli iktisadi hesaplamalara dayanarak, yapay zekânın potansiyel getirisinin abartıldığını iddia etme cüretini gösteriyor. Daha önce de vurguladığımız gibi[4] şu an YZ şirketlerinin hepsi büyük zarardalar, ama parlak bir gelecek vaadini satmayı başardıkları ölçüde/sürece yatırım çekmeye devam ediyorlar. Her bir büyük şirket her yıl yüz milyarlarca dolar sabit sermaye yatırımı yapmaya devam ediyor, toplamda trilyonlarca dolarlık bir yatırıma ulaşılmış durumda. Amerikan borsası birkaç yıldır bu gazla şişirildikçe şişiyor, tarihin en büyük balonu oluşmuş durumda. Bir patlama, 2008’dekini de aşan devasa bir çöküşü tetikleyebilir. Acemoğlu’na böyle saldırılmasının temel nedenlerinden biri, ileri sürdüğü tezlerin, YZ’ye dönük beklentileri zayıflatarak, bu şişirme operasyonunu baltalama potansiyelidir.
The Economist’in alarm zillerine basmasının daha köklü/ilkesel bir diğer nedeni de var. Acemoğlu yeni kitabında YZ’yi de içeren teknoloji şirketlerinin kendi hallerine bırakılmayıp denetlenmesi gerektiğine dönük güçlü (ve kapitalistler için tehlikeli) bir vurgu yapıyor. Teknolojinin aldığı yönün tarafsız, bağımsız ve kaçınılmaz olmadığını vurgulayarak, “teknolojinin yönü piyasaya bırakılamaz, siyasal bir tercihtir” diyor. Örneğin, YZ için “otomasyona değil, insanı tamamlamaya yönlendirilmeli” diyor. Bir önceki kitabında (Güç ve İlerleme) şu öneriler dillendirilmişti: “Birincisi platformlarca tüketicilerin verilerine el konulmasının önlenmesi; ikincisi, istihdamı artırmayı değil teknoloji yatırımlarını özendiren vergi düzenlemelerinin gözden geçirilmesi; üçüncüsü ise karar süreçlerinde emek kesiminin de söz sahibi hale getirilmesi; dördüncüsü teknolojik gelişmede insanı ayıklayan değil de kapsayan modellerin gözetilmesi; beşincisi, hükümetlerce yapay zekayı denetleyen, düzenleyen bir birim kurulması”.[5] Şimdi son kitabında bunlar daha da olgunlaştırılıyor.
Burjuva ideologlarının ve zihni bu ideolojiyle şekillenen bilim insanlarının teknolojiye dönük saplantılı yaklaşımını (bilim ve teknolojinin tarafsız, her koşulda ilerici vb. olduğu) düşündüğümüzde, Acemoğlu’nun teknolojiye dair tespitleri eksik olmasına rağmen yerinde ve uyarıcıdır. Biz bunu daha da genişletip, “sınıfsal bir tercihtir” şeklinde ifade ederiz. Acemoğlu bir sosyalist değil, kapitalizmin önde gelen ideolog ve muhafızlarından biri. Türkiye’de burjuva ideologlar sınıf gerçeğini büyük ekseriyetle dillendirmezler, Batı dünyasındaysa öyle değildir, daha rahatça sınıflardan bahsederler. Acemoğlu da kitabında, “elitlerin işçi sınıfını terk ettiği”ni, “teknolojinin kader olmadığını”, hangi yönde ilerleyeceğine insanların karar verdiğini vurgulayıp, önerdikleriyle kapitalizmin “işçi sınıfı liberalizmi” şeklinde bir dönüşüme uğramasından yana olduğunu söylüyor. Ne var ki, teknolojik gelişimin yönünün kader olmadığını doğru olarak vurgulayan Acemoğlu, bu yönü değiştirmenin “insan iradesi”nde olduğunu savunurken gerçekliği ıskalamış oluyor. Zira hiçbir burjuva, mevcut üretim ilişkileri çerçevesinde, salt kendi iradesiyle, hele ki ahlâki düzlemde karar vermez. Vermeye kalkarsa batma riskiyle karşı karşıya kalır. Ona bu kararlar, piyasanın ve rekabetin zorunlulukları olarak, boyun eğmesi gereken doğa kuralları olarak, kendi iradesi dışından dayatılır. Sistemin işleyişi budur.
Acemoğlu’nun önerileri arasında şu hususlar yer alıyor: “tüm ücretli kesimlerin karar süreçlerinde daha etkili olarak seslerinin duyulması, insanların yereldeki ilişki ve bağlarının güçlendirilmesi, meclislerde karar alma süreçlerine dâhil olması ve ekonomik refahın daha adil paylaşımı için gerekli düzenlemelerin yapılmasıdır. Ayrıca insanların sosyal medyada kendilerini özgürce ifade etmelerinin engellenmemesi; buna karşın keskin ve uç görüşleri öne çıkartan, düşmanlıkları körükleyen algoritmaların düzenlenmesi.”[6]
Bu tezleriyle Acemoğlu da, azgın bir şekilde liberal/globalist uygulamaları sürdürmeye çalışarak kapitalist sistemin ayakta tutulamayacağını gören (kimi Keynesçi, kimi sosyal-demokrat, kimi liberal-reformcu, “büyük reset”ci vb) burjuva ideologlar safındadır. Bu saflardaki tüm ideologlar, kapitalizmi kendisinden kurtarmayı misyon edinmişlerdir. Hemen hepsi mevcut düzeni, kapitalizm adlandırmasını da kullanarak eleştirirler; ama hiçbirinin kapitalizmi ortadan kaldırmak gibi bir derdi yoktur, hepsi de ıslah edilmiş, sağlıklı bir kapitalist işleyiş arayışındadır. “Kötülüklerin” ona içsel olmadığını, yanlış işleyen ya da eksik olan kurumlarda, insanların ahlâki olmayan kararlarında, yanlış politikalarda vb. yattığını söylerler. O kadar ki, Dünya Bankasının eski baş ekonomisti ve Nobel ödüllü bir iktisatçı olan Joseph Stiglitz, “eşitsizliğin kökeninde sömürü var, ilerici kapitalizm lazım” diyor; yani sömürü olgusunu kabul ediyor, ama bunu denetlenmeyen kurumlara bağlayıp, onların denetlenmesiyle “ilerici bir kapitalizm”in mümkün hale geleceğini, bu denli derin toplumsal eşitsizliklerin de sona erdirilebileceğini savunuyor. Çözüm “yenilenmiş sosyal-demokraside” imiş![7]
“Liberal demokrasi”
Acemoğlu demokrat/sol “siyasal elitin” işçi sınıfının dertlerini umursamaz hale geldiğini, kimlik siyasetine kaydığını teşhis ediyor. Bu da doğru ve biz de hem Avrupa hem de ABD’deki seçim sonuçlarını yorumlarken bu gerçekliğe defalarca işaret ettik. Ancak günümüzde demokrasinin yitip gitmekte oluşunu bu olguya bağlayıp, 20. yüzyıldaki demokrasiyi de “emekçilerin refahının politikanın merkezine alınmış oluşuna” dayandırmak tümüyle yanlıştır.
“Liberal demokrasi” hiçbir zaman emekçilerin refahını merkeze almadı, onlara siyasal/sendikal haklarını bahşetmedi. Başta genel oy hakkı ve sendika hakkı olmak üzere, temel demokratik haklar, sekiz saatlik işgünü, sağlık sigortası ve emeklilik hakkı, parasız eğitim hakkı vb. büyük kavgalar yürütülerek ve bedeller ödenerek kazanıldı. Hepsi son derece sert sınıf çatışmalarının ürünü olarak doğup gelişti; burjuvazi, devrimci bir yola girmemesi için emekçi kitlelerin taleplerini bir ölçüde karşılamak zorunda kaldı. Emperyalist metropollerin egemen sınıfı bunu yapabildi; çünkü yalnızca içerideki emeği sömürmekle kalmıyor, geri ülkelerin kaynaklarını da kolaylıkla yağmalayıp oralardaki işçileri de dizginsizce sömürebiliyordu. Bu talandan kırıntılar bahşederek satın aldığı ince bir kaymak tabakası aracılığıyla (işçi aristokrasisi) devrim tehdidini geriletmek mümkün olmuş, teknolojik atılım aracılığıyla misliyle artan sömürü oranı sayesinde işçilerin yaşam koşullarını bir parça iyileştirmek katlanılabilir bir ödün haline gelmişti.
Bugün en köklü “demokratik” ülkelerde bile burjuva demokrasisi giderek soluyorsa, bu durum “siyasal elit”in keyfine kalmış tercihler nedeniyle değil, kapitalizmin küresel ölçekte çıkışsız bir sistem krizi içinde debelenmesinden ötürüdür. Otoriterleşme süreci olarak adlandırdığımız gerçekliğin temelinde yatan maddi temel, bu tarihsel sistem krizidir. Önceki sistem krizlerinin aksine bu krizden çıkılıp, yeni bir hızlı büyüme ve atılım çağı yaşanması ihtimali kalmamıştır. Kapitalizm ihtiyarlamışve artık ölüm çanları çalmaktadır. Emperyalist savaş ve militarizmin durdurulamaz hızlı yükselişi gibi, diğer tüm toplumsal çürüme ve çöküş alâmetleri de aynı gerçekliğe işaret etmekte ve oradan türemektedir. “Liberal demokrasi”ye olan budur; hakikaten ve samimi şekilde demokrasi ve özgürlükler için, toplumun çoğunluğunun refahı için kavga vermek isteyenler, Acemoğlu’nun kof icadı olan “işçi sınıfı liberalizmi” için değil, emekçilerin egemenliği ve kapitalizmin yıkılması için mücadele etmelidirler.
[1] Selim Fuat, Gençlerin Sosyalizme Yönelmesinin Egemenlerde Yarattığı Korku, 20 Temmuz 2026, https://marksist.net/node/8804
[2] James A. Robinson ile birlikte yazdığı Ulusların Düşüşü kitabında ortaya konulan “kurumlar teorisi” iki temel kurum tipi tanımlıyor: “Kapsayıcı kurumlar”, geniş toplum kesimlerinin ekonomik fırsatlara erişebilmesi, mülkiyet haklarının korunması, siyasal katılım, ekonomik rekabet, iktidarın tek elde toplanmaması gibi özelliklere sahipken; “dışlayıcı kurumlar”, kaynakların küçük bir elit tarafından kontrol edilmesi, ekonomik fırsatların sınırlanması, siyasal gücün dar bir grubun elinde olması, toplumun büyük bölümünün sistem dışında tutulması niteliklerine sahipler.
[3] Kitabın orijinal isminin çevirisi: Liberal Demokrasiye Ne Oldu?
[4] Oktay Baran, "Yapay Zekâ": Yanılsamalar, Tehlikeler ve Gerçeklik /3, 14 Şubat 2026, https://marksist.net/node/8704
Levent Toprak, Yapay Zekâ Kapitalizmi Kurtarabilir mi?, 14 Ocak 2026, https://marksist.net/node/8685
[5] Özetleyen Hayri Kozanoğlu, Daron Acemoğlu ile The Economist Polemiği, 25/8/2026, https://www.birgun.net/makale/daron-acemoglu-ile-the-economist-polemigi…
[6] agm
link: Oktay Baran, Acemoğlu-The Economist Polemiğinden Ne Anlamalı?, 3 Eylül 2026, http://marksist.net/node/8830


