Navigation

Çin Kapitalizmi ve Sınıf Hareketinin Durumu

Çin kapitalizmi, 2000’li yıllardan bu yana ortalama %10 civarında seyreden büyüme hızıyla dünyanın ikinci büyük ekonomisi durumuna geldi. Bu nedenle de özellikle son yıllardaki küresel kriz sürecinde dünya kapitalizminin lokomotifi olarak görülüyordu. Ancak büyüme hızı düşmeye başlamış durumda. 2014 yılı için, %7,5 olarak öngörülen görece düşük büyüme oranının bile tutturulamayacağı tahmin ediliyor. Bu da Ocak ayından bu yana sadece imalat sektörüne 70 milyar dolarlık doğrudan yatırım yapmış olan büyük tekelleri ve bir bütün olarak dünya kapitalistlerini kaygılandırıyor. Çünkü yaratılmaya çalışılan tüm iyimser havaya rağmen ne AB ne de ABD ekonomilerinde kayda değer bir toparlanma görülmektedir. Dünya kapitalizmi ekonomik krizden çıkmış değildir, durgunluk devam etmektedir.

Bu atmosferin yarattığı basınçla Çinli egemenler, geçen sene yaptıkları 12. Ulusal Halk Kongresinde hükümetin temel hedeflerini 10 milyon kişilik yeni istihdam oluşturulması, enflasyonun %3,5’ta tutulması ve %7,5’luk büyümenin sağlanması olarak açıklamışlardı. Ayrıca ekonomide liberalizasyonun önünün daha fazla açılacağı ve sömürülmeye hazır ucuz işgücü arzının devam edeceği de verilen sözler arasındadır. Bütün iktidarı elinde tutan Çin Komünist Partisinin (ÇKP) tepe bürokratları (ki artık bir kısmı dünyanın dolar milyarderleri arasındadır) yabancı yatırımcılara sağlanan avantajları arttırmak suretiyle, ekonomik büyümeyi finanse etmeyi sürdürmek niyetindedirler. Böylece Çin burjuvazisinin hegemon kesimini oluşturan parti bürokratları da servetlerini ve ayrıcalıklarını büyütmeye devam edebileceklerdir.

Ancak kapitalistlerin ve onların bir parçası olan parti bürokratlarının canını sıkan tek şey büyüme hızındaki düşüş değildir. Uluslararası işçi sınıfının en büyük parçasını oluşturan Çinli işçiler, ağır sömürü koşullarına eskisi gibi sessizce boyun eğmeyeceklerini nicedir göstermeye başlamışlardır. Sahip olduğu muazzam potansiyel nedeniyle uluslararası sınıf hareketi açısından büyük bir öneme sahip olan Çin işçi sınıfındaki bu kıpırdanışlar, önümüzdeki dönemde Çin’in başka açılardan da sıkça gündeme gelebileceğinin işaretlerini taşımaktadır.

Fakat Çin işçi sınıfı henüz bu potansiyelinin farkında olmadığı gibi, bürokrasinin diktatörlüğü altında geçen onlarca yılın tahribatı sonucu gerçek anlamda ne sendikal ne de sosyalist örgütlere sahiptir. Tüm sendikaların bağlı olduğu ulusal sendikalar federasyonu tamamen ÇKP’nin kontrolü altındaki bir devlet aygıtı durumundadır. Ve yine ÇKP dışında varlığını sürdürebilmiş bir sosyalist örgütlenme söz konusu değildir. Çin’de siyasi hayatın çeşitliliği ÇKP içindeki çeşitli kanatlar veya fraksiyonlarla sınırlıdır. 90’lardan sonra palazlanan burjuvalar da, Çin’in mevcut gidişatını eleştiren sosyalistler de aynı ÇKP’nin içindedirler.

ÇKP diktatörlüğü altında en ufak muhalefete bile yaşam şansı tanınmadığından ve demokrasinin kırıntısından bile bahsetmek mümkün olmadığından, farklı muhalefet odaklarının kendilerini ifade edebilecekleri siyasal kanallar mevcut değildir. Bu durumda, giderek keskinleşen çelişkiler sonucu biriken tepki ancak büyük ve ani toplumsal patlamalarla kendini açığa vurabilecektir. Yani Çin’de, kapitalist gelişimin yarattığı basınçla işçi sınıfının artan taleplerinin ve tepkisinin yarattığı basınç, en nihayetinde toplumsal patlamalara yol açacaktır. “Çin mucizesi” denen gösterişli kapağın altında biriken basınç bu denli büyüktür.

Çin kapitalizminin yükselişi

1949 devriminden sonra iktidarı ele geçiren ÇKP ve Mao’nun önderliğinde kurulan bürokratik diktatörlük, 1954’te “sosyalizme geçildiğini” ilan etmiş, ancak Mao’nun ölümünden iki yıl sonra 1978’de ÇKP liderliği “Dört Modernizasyon Programı”nı kabul ederek “kapitalizme yumuşak geçiş”in zeminini döşemişti. Çin bürokrasisinin, SSCB’den farklı olarak neden görece erken bir tarihte bu yola girdiği ayrı bir konudur. Şu kadarını belirtmek yeterlidir; asıl derdi iktidarının kaynağı ve aracı olan devletin bekasını sağlamak olan egemen bürokrasi, tıpkı bir zamanlar Osmanlı’nın devletlû sınıfı gibi, çareyi kendi egemenliğini koruyarak kontrollü bir şekilde kapitalizme geçmekte görmüştür. Kuşkusuz ÇKP bürokrasisi halka karşı sosyalizmin sürdüğü yalanını söylemeye devam etmiştir. Bugün bile “her şeyin sosyalizm uğruna yapıldığı” yalanı ÇKP’nin propaganda metinlerinde ilk satırları doldurmaktadır.

Egemen bürokrasi, “Dört Modernizasyon Programı” ile ekonominin dünya kapitalizmine ayak uyduracak düzeye gelmesini, yani “çağdaşlaşmayı” arzulamaktaydı. Ancak bu şekilde Çin’in büyümeye devam edeceğine ve rakip devletlerle yarışı sürdürebileceğine inanılıyordu. 1985 yılına kadar tamamlanması öngörülen bu programın maliyeti 600 milyar dolar olarak hesaplanmıştı ve egemen bürokrasi finansmanı yabancı sermaye yatırımlarıyla sağlamayı düşünüyordu. Bunun anlamı Çin’in Batı’ya açılması, yani yine kimilerinin deyimiyle “piyasa sosyalizmi”ne geçmesiydi.

Kontrollü de olsa kapitalizme geçişin burjuva sınıfın gelişimine yol açacağını ve bunun da iktidarına tehdit oluşturacağını gayet iyi bilen ÇKP bürokrasisi, süreç içinde kontrolü kaybetmemek için kendince bazı tedbirler almıştı. Programın finansmanında kullanılacak sermaye yurt dışından sağlanacaktı, çünkü bu sermayenin yabancı olduğu için iktidarı hedeflemeyeceği varsayılıyordu. Ayrıca ulusal burjuvazinin gelişimine de sınırlı ölçüde izin verilecek ve esas olarak küçük işletmelerin varlığına müsaade edilecekti. ÇKP iktidarı elinde tutmaya devam edecek ve kimseyle paylaşmayacak, ayrıca ekonomide devletin ağırlığı ve belirleyiciliği de devam edecekti. Toprakta özel mülkiyete izin verilmeyecek, yabancı sermaye doğrudan yatırımlar yapmaya teşvik edilecek ve borsaya girişine uzun bir süre izin verilmeyecekti.

Batı’ya açılma sürecini 1978’de Japonya’yla 60 milyar dolarlık ticaret anlaşması yaparak başlatan Çin, ardından ABD ile yakınlaşmış ve ondan silah satın almaya başlamıştır. Bunu özelleştirmeler, fiyatlar üzerindeki devlet kontrolünün azaltılması, mali sermayenin ülkeye girişinin ve yatırımlarda bulunmasının avantajlı hale getirilmesine dönük uygulamalar (örneğin serbest ticaret bölgelerinin oluşturulması, vergi indirimleri vb.), devlet işletmelerinin özel işletmeler gibi kâr amaçlı yönetilmeye başlanması, banka sisteminin çeşitlendirilmesi ve yabancı bankaların kurulmasına izin verilmesi, borsanın gelişmesi ve yabancı yatırımcıların girişine kademeli ve sınırlı olarak izin verilmesi gibi adımlar izlemiştir. Nihayetinde 2001 yılında da Çin, Dünya Ticaret Örgütüne (DTÖ) girmiştir. Çin, DTÖ’ye girebilmek için ekonomide çeşitli yapısal değişikliklere gideceğine, uluslararası ticaret kurallarına uyumlu hareket edeceğine dair sözler vermiştir. Böylece dünya kapitalizmine iyice entegre olan Çin ekonomisi, kısa sürede yüksek hızlı büyüme rekorları kırmış, uluslararası yatırımların çekim merkezi haline gelmiştir.

Ancak Çin’in sayıları milyarı bulan işçi ve emekçi sınıfları açısından bu durum “daha iyi bir yaşam” anlamına gelmemiştir. 1978-82 aralığında tarım kooperatiflerinin tasfiye edilerek toprakların kullanım hakkının köylülere verilmesi başlangıçta memnuniyet yaratsa da, ardından yabancı sermaye gruplarının kiralama yoluyla bu arazileri köylülerin elinden alması ve köylülerin de şehirlere sürülerek sanayi proletaryası haline getirilmeleri ciddi biçimde tepki çekmiştir. Bu tepkileri “özel mülkiyete” izin vermediğini söyleyerek pasifize etmeye çalışan ÇKP yönetimi, aradan geçen onyıllar içinde belki de dünya tarihinin en hızlı kentleşme ve sanayileşme sürecini yürütmüştür. Muazzam miktarda tarım arazisi el değiştirmiş ve yüz milyonlarca köylü sanayi proletaryasına dönüşmüştür. Ciddi bir iç göçün yaşandığı bu yıllar boyunca köyle bağlarını giderek kaybeden eskinin köylüsü yeni işçiler, son derece düşük ücretlerle ve oldukça kötü koşullarda çalıştırılarak “Çin mucizesi”nin bedelini ödemişlerdir. Eskiden devletçe üstlenilen kamu hizmetleri ve sosyal güvencelerde ciddi kesintilere gidilmiştir. Ayrıca siyasi baskılarda bir azalma olmamış, ekonomideki liberal uygulamalara siyasi liberalizasyon eşlik etmemiştir. ÇKP’nin tek parti diktatörlüğü devam etmiştir. Çalışma kampları gibi uygulamalar bile yakın tarihlere kadar varlığını sürdürmüştür.

“Çin mucizesi” devam edecek mi?

Çin kapitalizminin halen bir devlet kapitalizmi şeklinde varlığını sürdürmesi ve kuşkusuz yüksek büyüme hızı, şimdiye kadar onu kapitalizmin krizlerinden belirli ölçüde korumuştur. Örneğin devlet bankacılık, enerji ve telekomünikasyon gibi kilit sektörlerde özelleştirmeye gitmemiştir. Devlet işletmeleri ekonomideki ağırlığını korumuştur. Öyle ki, bu devlet işletmeleri halen dünyanın sayılı büyük işletmeleri konumundadırlar. Hatta son yıllarda, kapitalizmin küresel krizinin etkilerini azaltabilmek için devlet yatırımlarına hız verilmiştir. Dış ticaret fazlasından gelen döviz rezervleri kullanılarak ülke içine ve dışına yeni devlet yatırımları yapılmaktadır. Ayrıca Çin para birimi yuan, konvertibl hale getirilmemiş ve bu sayede 1998’deki gibi mali krizlerin etkisi de minimize edilebilmiştir.

Ancak gelinen noktada bunlar yeterli olmamaktadır. Tarihsel bir krizin içinde olan dünya kapitalizmi halen ciddiye alınacak bir toparlanma sağlayamamıştır. Çin’e gelen yabancı sermaye yatırımları ve ABD ile AB pazarlarına yapılan ihracat giderek azalmaktadır. Bu faktörler, mucizevî büyümesini yabancı sermayeye, yüksek ihracat miktarlarına ve ucuz işgücüne borçlu olan Çin kapitalizmini zora sokmaktadır.

İktidardaki ÇKP çok sayıda ekonomik-politik zorlukla yüz yüzedir. İhracatın daha fazla artmayacağı ve hatta düşeceği hesaplanarak iç tüketim arttırılmak istenmektedir. Bu durumda da işçi ücretlerinin yükselmesi gündeme gelmekte, bu da dönüp yabancı sermayenin ucuz işgücü talebini vurmaktadır. Bu ikilemi aşmak için ÇKP yönetimi bir yandan küçük burjuvaziyi canlandıracak önlemleri hayata geçirmeyi planlamaktadır. Örneğin toprakta özel mülkiyete izin verilerek özellikle ülkenin iç kesimlerinde zengin çiftçilerin yaratılması veya yüksek ücretli iş olanaklarının ve hizmet sektörünün geliştirilerek görece daha yüksek ücret alan beyaz yakalı işçi kesiminin büyütülmesi gibi. Bu arada işçi sınıfının örgütlenmesinin önündeki engeller devam edecek ve özellikle sanayileşmiş doğu kesimindeki işçilerin hak talepleri bastırılacak, sanayi plantasyonları emlak fiyatlarının ve işgücünün görece daha ucuz olduğu iç kesimlere kaydırılarak yabancı sermaye yatırımlarının devam etmesi ve hatta başka Asya ülkelerine kaçması önlenecek.

İşçi sınıfının bu saldırılara nasıl cevap vereceği ayrı bir konudur ve bu politikaların her halükârda sınıf hareketini kamçılayacağı aşikârdır. Ama öte yandan, yine bu politikalar sonucu artacak olan çift yönlü göç hareketlerinin yaratacağı toplumsal sorunlar da egemenleri zorlayacaktır. Çünkü 1978’den itibaren sanayi ülkenin doğudaki kıyı şeridinde yoğunlaşmaya başlamış ve iç kesimlerden buralara doğru büyük bir iç göç yaşanmıştır. 2011 yılı itibariyle 250 milyon insanın bu sanayi şehirlerine göç ettiği kaydedilmiştir. Bu muazzam iç göçün yarattığı toplumsal sorunlar henüz çözülmemişken şimdi de ters yönlü bir göç hareketi söz konusudur. Bu da egemenlerin başını ağrıtmaktadır.

Yolsuzluk ve çürümeye bağlı olarak hızla artan “ekonomik suçlar”, hem halkta ciddi tepkilere ve yer yer isyanlara neden olmakta, hem yabancı sermaye açısından giderek artan bir sorun teşkil etmektedir. Bizzat ÇKP’nin tepe bürokrasisi tam da bu yolsuzluk ve talan sonucu burjuvalaşıp ailelerine milyar dolarlarla ölçülen servetler edindirmişken, bahsedilen yolsuzluğun ve çürümenin nasıl aşılacağı merak konusudur. Ama en azından görüntüde bir şeyler yapılması ve durumun kontrol altına alınması gerektiğinin ÇKP yönetimi de farkındadır. Hızlı sanayileşmenin sonucu yaşanan çevre tahribatı da dönüp Çin’i vuracak noktaya gelmiştir. Büyük şehirlerdeki hava kirliliği katlanılmaz boyutlara ulaşmıştır. Hava kirliliğine toprak erozyonu ve su kaynaklarının azalması gibi sorunlar eşlik etmektedir. Ekilebilir toprak arazileri hızla azalmaktadır. Hızlı büyümenin ihtiyaç duyduğu enerjinin nasıl sağlanacağı da ayrı bir sorundur. Emperyalist kapışmanın kızışmasına paralel olarak enerjinin temin edilmesi zorlaşmakta ve giderek daha maliyetli hale gelmektedir. Bu yüzden de Çin, kömür ve petrol dışındaki enerji kaynaklarını geliştirme arayışı içindedir, nükleer ve diğer alternatif enerji çeşitlerini geliştirmeye uğraşmaktadır. Kömür madenlerinde çalışan yüz binlerce işçi, işsiz kalmak tehdidiyle yüz yüzedir. Nüfus kontrolü politikasının bir sonucu olarak Çin, dünyanın en hızlı yaşlanan ülkelerinden biri haline gelmiştir. Yani yedek işgücü ordusu giderek azalmakta, bu da ücretlerin artması yönünde bir basıncın ortaya çıkmasına yol açmaktadır.

Özellikle yerel hükümetlerin en büyük gelir kaynağı olan emlak gelirlerinde de dalgalanmalar söz konusudur. Yerel hükümetler, adeta birbirleriyle yarış halinde köylülerin kullanımındaki toprakları son derece düşük fiyatlarla istimlâk etmiş ve yüksek fiyatlarla yabancı sermaye yatırımcılarına kiralamışlardı. Bu durum ciddi halk isyanlarına yol açınca merkezi hükümet bu duruma sınırlamalar getirmiş fakat bu kez de yerel hükümetlerin gelirinde önemli düşüşler yaşanmıştır. 2008-10’daki kredili teşvik programından kaynaklı borç yükünü emlak gelirlerinden karşılayan yerel hükümetler zora girmiştir. Dolayısıyla elindeki toprağın kullanım hakkını kaybetmek istemeyen hatırı sayılır bir nüfusu oluşturan çiftçi kitlesiyle yerel hükümetler karşı karşıyadır.

Hükümetin 12. beş yıllık planı, yabancı sermayenin doğrudan yatırımlarına ve ihracata olan bağımlılığın azaltılmasına yönelik ekonomik düzenlemelerin hayata geçirilmesini ve iç tüketimin artması ihtiyacını vurgulamıştır. Ancak henüz bu hedeflere ulaşmak yönünde çok az bir ilerleme kaydedilmiştir. Bu tablodan kaynaklı olarak, geçen yıl on yıllığına iş başına gelen yeni Çin hükümeti daha fazla özelleştirme, finansal akımlara açılma, toprağın özel mülkiyetine izin verilmesi, kaynakların tahsis edilmesinde özel sektöre daha fazla söz hakkı tanınması gibi konularda adımlar atacağına dair sözler vermiştir.

Çinli egemenlerin bu kararları hayata geçirmesinin kolay olmayacağı açıktır. Her şeyden önce parti içinde artık ciddi bir muhalefet söz konusudur. 2013’teki yönetim değişikliğinin öncesinde yaşanan büyük çaplı siyasi tasfiyeler bunun sonucu ve göstergesidir. Çin’in artan iç gerilimlerinin ve sınıflar mücadelesinin bir yansıması olan bu siyasi çekişme, işlerin eskisi gibi rahat yürütülemeyeceğini ortaya koymuştur. Tasfiye edilen kanadın öncüleri, özelleştirme ve finansal hareketlere açılma konusunda daha ağır bir tempoda gidilmesi gerektiğini, devletin ekonomideki ağırlığının artmasını, emlak rantlarının yabancı tekellere değil de devlet işletmelerine ve yerel hükümetlere gitmesini savunmaktaydılar. Siyasi rekabeti kazanan taraf olarak mevcut yönetim ise hızlı ve cesur adımlar atılmasından yana olmuş, daha fazla özelleştirmeyi, özellikle de bankacılık ve ulaşım sektörünün yabancı sermayeye açılması gerektiğini savunmuştur. Oldukça sert geçen bu parti içi çekişmede büyük tekeller ve Batılı güçler de ikinci kesimi desteklemişler ve sonuçta ilk kesimin temsilcisi olan Bo Şilay, ülke içinde ciddi tartışmalara yol açan Batı destekli komplolarla tasfiye edilmiştir.

Sınıf hareketi canlanıyor

Görüldüğü gibi “Çin mucizesi” örtüsünün altında muazzam toplumsal çelişkiler ve giderek kızışan sınıflar mücadelesi yatmaktadır. Bu durumun bir parçası ve sonucu olarak sınıf hareketinde de ciddi bir canlanma yaşanmaktadır. Çin’in milyarlık işçi-emekçi nüfusunun oluşturacağı sınıf hareketinin yükselişe geçmesi, kuşkusuz dünya devriminin dinamikleri açısından büyük öneme sahip olacaktır.

Çin’de 2007’den bu yana sayıları artan çeşitli türden grev ve protesto eylemleri yaşanıyor. Çinli işçiler giderek kolektif bir güç olduklarının farkına varmaktadırlar. Ama şimdilik mücadelelerin odaklandığı nokta temel sosyal ve ekonomik haklardır; yaşanabilir bir ücret, güvenli bir iş ortamının sağlanması ve işverenin kendilerine saygı göstermesi gibi. Tamamen örgütsüz durumdaki Çin işçi sınıfı, en temel haklarını bile kabul etmeyen otoriter ve sömürücü bir yönetimle karşı karşıyadır. Grevlerin ya da eylemlerin çoğu, işyerlerinin kapanması, birleşmesi veya yer değiştirmesi sebebiyle ateşlenmektedir.

Ekonomik büyüme yavaşladıkça ve doğunun sanayi havzalarında işçilerin çalışma ve yaşam standartları nispeten yükseldikçe, büyük işletmeler ya iflas ediyor ya birleşiyor ya da yer değiştiriyorlar. Bazen de bunların kombinasyonları söz konusu oluyor. Grevlerin %40’ının imalat sektöründe gerçekleşmesi de bunun sonucudur. Bu sebeplere geç ve eksik ödenen ücretleri, ödenmeyen tazminatları, düşük ücret ve performans sistemini de eklemek gerekir. İşçilerin çeşitli grevler ve eylemler sonucu elde ettikleri ücret artışları da çoğu zaman tatmin edici olmaktan uzak kalmaktadır, çünkü önceki ücretleri oldukça düşüktür.

Grev ve eylemlere öncülük eden işçiler hâlâ ve yaygın olarak devlet güçlerinin baskısıyla ve misillemeleriyle karşılaşıyorlar. Birçok öncü işçi, işçilerin yeterince örgütlü olamaması yüzünden, hak aradığı için kovuluyor veya istifaya zorlanıyor. Yerel otoriteler eylemlere müdahale etmeye devam ediyorlar ve sendikaları, grev kırıcıları ve medyayı kullanarak olabildiğince hızlı biçimde eylemlerin sonlanmasını sağlamaya uğraşıyorlar. Eylemlerin %20’sine polis saldırıyor ve çoğu zaman işçilerin tutuklandığı ya da saldırıya uğradığı müdahaleler gerçekleştiriyor. Bazı yerel sendika yönetimleri işçilerin eylemlerine yardım ediyorlar, fakat bunu ÇKP’nin kontrolündeki ACFTU’ya rağmen gerçekleştiriyorlar.

Bir yandan örgütlenmeleri gerektiğinin farkında olan, diğer yandan ise mevcut sendikalardan kendilerine bir hayır gelmeyeceğini tecrübe eden mücadeleci işçiler, giderek kendi bağımsız örgütlenmelerini yaratma yoluna gidiyorlar. Önceleri birkaç yerde işyeri sendikaları kuran işçiler, bu sendikaların hızla ve çeşitli ayak oyunlarıyla ACFTU bürokrasisinin denetimine girdiğini gördüklerinden, sendikanın yasal olarak el atamayacağı dernekler veya birlikler şeklinde örgütlenmeye başlamış durumdalar. Bu örgütlenmeler aslında sendikaların oynaması gereken rolü üstleniyorlar; mücadelelerinde işçilere yardım ediyorlar ve gerek toplu sözleşmelerin hazırlanmasında gerekse de birliğin ve dayanışmanın sağlanmasında onlara yardımcı oluyorlar. Ayrıca uzun bir süre ACFTU’nun varlığı yüzünden sendikalara ve sendikal mücadeleye uzak duran işçiler de yavaş yavaş tavır değiştirmeye, sendika seçimlerine ilgi göstermeye, yer yer yerel sendika şubelerinde yönetimi ele geçirmeye başlamış durumdadırlar.

İşçi hareketindeki bu canlanma sonucunda, 2010-13 yılları arasında, sanayileşmiş doğu şeridinde, hızlı büyümenin de olanak sağlamasıyla ücretlerde ortalama %50’lik bir artış gerçekleşmiştir. Fakat bölgesel olarak ücretlerin artması, emlak vb. diğer maliyetlerin de artması ve büyümenin hız kesmesi sonucu işletmelerin yer değiştirmesine yol açmıştır. Kalanlar da, ki hâlâ sanayinin ezici çoğunluğu doğu şeridindedir, emek maliyetlerini düşürme yoluna girmişlerdir; yani sosyal hakları ve ikramiyeleri kısmaya başlamışlar, çalışma saatlerini uzatmışlar, fazla mesaileri ödememeye başlamışlardır. Yerel yönetimler her fırsatta ceplerini doldurmaya ve şirketlerle işbirliği yapmaya devam ederken, işçiler açısından çekilmez koşullar ortaya çıkmaya başlamıştır.

Kısacası Çin işçi sınıfı henüz yolun başındadır. Ama ciddi bir potansiyeli bağrında taşımaktadır. Genç işçi kuşağı, geçmişin olumsuz deneyim ve hatıralarından muaftır, daha cesur ve ataktır. Ayrıca dünyanın geri kalanında neler olup bittiğinden de yeterince haberdardır. 2000’li yılların başlarında ağırlıklı olarak devlet işletmelerinde görülen grev ve eylemler, artık büyük ölçüde özel işletmelere kaymıştır. Yine aynı dönemin başlarında işçilerin taleplerinin %85’i mevcut hakları korumak yönündeyken, bu oran bugün %70’e inmiş, taleplerin %30’unu ücret ve çalışma koşullarının iyileştirilmesi yönündeki talepler oluşturmaya başlamıştır. 2000’de bir işçi eylemi tamamen devlet kontrolündeki medyada hiç yer almazken, bugün eylemlerin %65’ine medya yer vermek zorunda kalmaktadır.

Sanayi işçilerinin %29’u yüksek okul mezunudur ve bu kesim haklarıyla yakından ilgilidir. %47’si internet ve çeşitli sosyal medya uygulamalarını aktif biçimde kullanmaktadır ve işçiler eylemlerinde bu olanaklardan önemli ölçüde yararlanmaktadırlar. İşçilerin %45’i imalat sektöründe çalışmaktadır ve eylemlerin de %40’ı imalat sektöründe vuku bulmaktadır. İşçilerin %45’i aldığı ücretten ve koşullarından memnun değildir.

Bu tablo, Çin işçi sınıfının taşıdığı potansiyeli açıkça ortaya koymaktadır. “Çin mucizesi” sadece Çin’i dünyanın ikinci büyük ekonomisi haline getirmemiş, aynı zamanda dünyanın en büyük işçi sınıfını da yaratmıştır. Ne var ki bu devasa sınıf, bağımsız sendikalardan ve siyasal örgütlerden yoksun durumdadır. Kuşkusuz sınıf hareketi belli bir düzeye ve olgunluğa ulaştığında ya da ulaştıkça, bağımsız sendikal ve siyasal taleplerini yükseltecek, ÇKP üzerinde basınç da oluşturacaktır. Ancak ÇKP’nin tek parti diktatörlüğüne dayalı bu rejim, süreci son derece keskin ve patlamalı hale getirecektir. Tüm emareler sınıf hareketinin patlamalı biçimde yükseleceğini göstermektedir. Üstelik de uluslararası sınıf hareketini derinden etkileyecek dinamiklerle.

Bu noktada asıl sorun bağımsız siyasal örgütlenmenin gerçekleşmesinde yatmaktadır. Bunun kolay olmadığı ve olmayacağı açıktır. Dünyadaki tüm diğer örneklerde de gördüğümüz gibi, devrimci bir önderlik kendiliğinden ortaya çıkmayacaktır. İşçi sınıfını devrime götürecek sosyalist-devrimci öznelerin ÇKP içindeki siyasal çekişmelerden kendiliğinden biçimde ortaya çıkmasını beklemek de hayaldir. Yükselen sınıf hareketi ve toplumsal patlamaların yaratacağı altüst oluşlar, ÇKP’nin yarattığı yanılsamaların giderek zayıflamasına ve kimi bağımsız devrimci öznelerin ortaya çıkmasına yol açabilir. Ama tüm bunların anlamlı bir niteliğe ve niceliğe ulaşabilmesi, öncelikle uluslararası sosyalist hareketle anlamlı bağlar kurulabilmesine bağlıdır.

Bir yandan biriken toplumsal çelişkiler, diğer yandan ekonomik krizin ve ABD’yle gittikçe kızışan emperyalist kapışmanın basıncı ÇKP bürokrasisini gittikçe sıkıştırmaktadır. Bu durum da ÇKP içindeki kavgayı kızıştırmaktadır. Dolayısıyla önemli bir tehlike de, yükselen sınıf hareketinin ÇKP içindeki siyasi çekişmelere payanda olmasıdır. Çünkü ÇKP içindeki Maocu-muhafazakâr kanat, ki bunlar Çin’in kapitalistleşme sürecinin daha yavaş işletilmesini savunan devletçilerdir, bazı “sosyal devlet” uygulamalarını da savunmakta ve işçilerin kafasını çelebilmektedirler. Bu engellenebilirse, muazzam bir devrimci potansiyelin heba olmasının önüne geçilebilecek ve Çin işçi sınıfının dünya devrimine katkısının önü açılabilecektir.

Kaynak: 
Marksist Tutum, Nisan 2014, no: 109