Navigation

1 Mayıs 2014: Devlet Terörü, Sendikal Bürokrasinin İhaneti ve Sol Lafazanlık

İşçi sınıfının burjuvazinin ağır saldırılarına maruz kalmaya devam ettiği, ekonomik krizin tüm yükünün emekçilerin sırtına yüklendiği, emperyalist savaş cephelerinin genişleyerek emekçileri kana boğmayı sürdürdüğü bir dönemde, işçi sınıfı dünyanın dört bir yanında bu saldırılara tepkisini göstererek 1 Mayıs’ta sokaklara aktı.

Tüm baskı ve yasaklara rağmen 1 Mayıs geleneğinin en güçlü olduğu ülkelerden biri olmaya devam eden Türkiye’de de pek çok kentte on binlerce işçi meydanlarda taleplerini ve AKP hükümetine ve sermayeye karşı öfkelerini haykırdı. Ne var ki işçi sınıfının kalbi olan İstanbul’da yüz binlerce işçi ve emekçi, özüne uygun bir 1 Mayıs mitingini gerçekleştirme olanağından bu yıl da mahrum edildi. AKP hükümeti 1 Mayıs’ta, “Taksim’i vermem” inadıyla fiili sıkıyönetim ilan ederek tüm kenti polis ablukasına alırken, Taksim’e gitme hedefiyle bir araya gelebilen küçük grupları da azgın bir polis terörüyle engelledi. Taksim yasağına, “ticaret aksıyor”, “seyahat özgürlüğü engelleniyor”, “provokasyon olabilir” gibi bahaneler uyduran hükümet, o gün tüm toplu ulaşım araçlarını engelleyerek, köprüleri kapatarak, Taksim ve civarına kimseyi sokmayarak kenti felç edip, bahane olarak ileri sürdüğü her şeyi kendisi gerçekleştirdi. Sonuçta, hükümetten aldığı talimatları yerine getiren işbirlikçi Türk-İş yönetiminin zoraki örgütlediği ve içeriğini de kendine yaraşır bir şekilde belirlediği Kadıköy mitingini bir kenara bırakacak olursak, İstanbul’da miting bir yana, birkaç bin kişilik bir işçi kitlesinin bir araya geldiği bir toplanma bile geçekleştirilemedi.

Burada AKP hükümetinin kudurganlığından, Taksim’i tümüyle keyfi bir şekilde yasaklamasından, azgın polis teröründen vb. uzun boylu söz etmeye gerek yok, zira bunlar herkes tarafından biliniyor ve sonuçları da bekleniyordu. Sınıf düşmanını gayet iyi tanıyan ve ona karşı Marksist bir stratejiyle, uzun soluklu ve sabırlı bir savaş yürüten işçi sınıfı devrimcileri için, üzerinde düşünülmesi, tartışılması ve dersler çıkarılması gereken pek çok husus vardır. 

Öncelikli sözümüz, “izin verilmese de yasağı aşıp kesinlikle Taksim’de kutlayacağız” diye esip gürleyen, ancak bunun için hiçbir hazırlık yapmadıkları ve yapmayacakları daha ilk günden ortada olan DİSK ve KESK bürokratlarınadır. Üzerlerinde sınıfa karşı hiçbir sorumluluk hissetmeyen bu lafazanlar, sarf ettikleri koca koca lafların gereğini yerine getirmek üzere fabrikaları ve işyerlerini harekete geçirmek ve alana taşımak için kıllarını bile kıpırdatmamışlardır. CHP kuyruğuna takılıp AB’ye “bakın ülkemizde nasıl bir faşizm var” görüntüsü vermeye odaklanmışlardır. “Polis saldırısına karşı askeri önlemler de alacağız” diyerek “devrimci” pozlar kesen bu “ordusuz generallerin” söz konusu önlemlerle neyi kast ettikleri de 1 Mayıs’ta görülmüştür: sendika bürokratlarına dağıtılan gaz maskeleri!

1976’da yüz bin işçiyi Taksim’e taşıyarak on yıllardır yasaklar altında gömülü kalan 1 Mayıs geleneğini yeniden canlandıran ve 1977’de Taksim’i 1 Mayıs alanı olarak tarihe geçiren DİSK ile bugünün DİSK’i arasında uzaktan yakından bir ilişki olmadığı bir kez daha kanıtlanmıştır. AKP karşısında bir başka sermaye partisinin, CHP’nin kuyruğuna takılan DİSK bürokratları, aynı siyasi meşrebi paylaşan TMMOB ve TTB yönetimiyle birlikte, yanına KESK’i de alarak, hiç utanmadan “devrimci” pozlar kesmiştir. 1 Mayıs günü geldiğinde ise birkaç bin işçi getirme çabasına bile girişmediği ortaya çıkmış, polis saldırısı karşısında basına gerekli pozları verdikten sonra DİSK binasına kaçmıştır. O sırada polis barikatlarını aşmaya çalışan insanlar bu sözde “tertip komitesi”nin açıklamalarını beklerken, bunlar gerekli açıklamanın akşamüstü yapılacağını söyleyerek siyan siyan DİSK binasını terk etmişlerdir. Ve DİSK, KESK, TMMOB, TTB’nin oluşturduğu 1 Mayıs Komitesinden beklenen açıklama akşam gelmiştir:

“Biz başka bir dünya isteyenleriz! Ve o dünyayı ancak ve ancak kendi ellerimizle kuracağımızı biliriz. Şimdiden ilan ediyoruz ki 1 Mayıs meydanımızı er ya da geç kazanacağız, seneye de mutlaka Taksim’de olacağız!”

Sendikaların içinde bulunduğu içler acısı durumdaki rollerini sol lafazanlıkla gizlemeye çalışan bu güruhun aymazlığı, sorumsuzluğu ve pişkinliği karşısında artık söz tükenmiştir. Bunların o “başka dünya”nın yaratılması için yapacakları en büyük iyilik, soğumasına izin vermedikleri o rahat koltuklarını terk edip, engelden başka hiçbir şey oluşturmayan “ellerini” sınıf mücadelesinden çekmeleri olurdu. Ancak proleter devrimciler sendikaların tabanında örgütlü bir güç haline gelmedikçe ve bu bürokratlar sınıfın güçlü sillesiyle derdest edilmedikleri sürece, söz konusu güruhun uğursuz rolünü oynamayı sürdüreceği de aşikârdır.

Gelelim sol hareketin ezici çoğunluğuna. Gezi süreciyle birlikte işçi sınıfından ruhen de (pratikte zaten bir bağları yoktu) bağlarını koparıp rotayı tümüyle küçük-burjuvaziye kıran bu çevrelerin içler acısı hali bu 1 Mayıs’ta artık daha fazla söze ihtiyaç bırakmayacak kadar net bir şekilde ortaya çıkmıştır. 2009’da birkaç bin kişinin yasağa rağmen Taksim’e çıkabilmesini “Taksim’i fethettik”, “Taksim zaferi” çığlıklarıyla kutlayanlar, 2010’da Taksim yasal kutlamalara açıldığında “Taksim’i kazandık sıra devrimde” naraları atanlar, bugün zaferi, iyice daralmış grupların barikatlar ardındaki “kararlılık”larına indirgeme noktasına kadar gerilemişlerdir. Sınıfın ana gövdesi hareketsizliğe mahkûm edilmişken, mücadele ruhuyla dolu birleşik ve kitlesel bir 1 Mayıs’ın yerine ikame etmeye çalıştıkları dar kadro eylemleriyle avunabilenlerin ve bununla başarı olarak övünebilenlerin proleter devrimcilikle hiçbir ilgileri olamayacağı açık değil midir?

Küçük-burjuva sol çevrelerin sınıftan kopukluğunu herhalde hiçbir şey Ankara 1 Mayıs’ına yönelik tutumları kadar net bir şekilde gösteremezdi. Tüm sendikaların 1 Mayıs’ı ortak bir şekilde kutlama kararı aldıkları (Türk-İş hükümetten aldığı talimatla bu kararı son anda çiğnemiştir) Sıhhıye’ye gitmeyip, bu alana birkaç yüz metre mesafedeki Kızılay’da barikat savaşı vermeyi devrimcilik addeden bu zihniyet için artık hiçbir umut kalmamıştır. “Gezi ruhu”nun kapılarını üç kez çalıp kendilerine gökten kitleler yağdıracağını düşünen bu hayalperestler, bu kafayla gittikleri sürece, güçlenmek bir yana eriyip yok olmaya mahkûmdurlar.

AKP hükümetine sendikalarla ve solla resmen alay edip dalga geçme fırsatı veren şey işte ne yazık ki işçi hareketinin ve sol hareketin sergilediği bu güçsüzlük ve basiretsizlik tablosudur. İşçi sınıfının güçlü, örgütlü ve kitlesel mücadelesi yükseltilebilmiş olsaydı, hiç kuşkumuz yok ki AKP hükümeti böylesine saldırgan bir tutum takınma ahmaklığı sergilese bile bambaşka sonuçlarla karşılaşırdı. O zaman Taksim yasağı da fiilen aşılıp, Erdoğan ve adamlarına ettikleri o laflar güzelce yutturulurdu. Fakat ne yazık ki bu yıl da bu yapılamamış, bütün bir yıl boyunca proleter mücadelenin gereklerini yerine getirmek için hiçbir şey yapmayanlar, gerçek durumlarını gizlemek için sol lafazan söylemler takınıp 1 Mayıs’ı bir örtü olarak kullanma çabalarını devam ettirmişlerdir.

Bir kez daha üzerine basa basa vurgulayalım ki, işçi sınıfına gerekli olan, kendini tatmin etmekle meşgul uçarı küçük-burjuva devrimciliği değil, sınıfın bilinç, örgütlülük ve mücadelesini yükseltmeye odaklanıp bunun için sabırla ve ciddiyetle çalışmayı esas alan proleter devrimciliktir:

“İşçi sınıfı içinde yürütülen devrimci örgütlü mücadele, sınıf temelinden yoksun küçük-burjuva devrimciliğine oranla her açıdan çok daha sabırlı ve dikkatli olmayı gerektirir. Burjuva düzenin kendi egemen ideolojisiyle işçilerin bilincini çarpıttığı ve çeşitli araçlarla onları geride tutmaya çalıştığı koşullarda sınıf hareketinin ilerletilebilmesi maksadıyla ter dökmek zahmetli bir iştir. Bu yolda sağlıklı adımlar atabilmek için uzun soluklu bir mücadele anlayışıyla donanmak, planlı ve disiplinli bir çalışma temelinde sınıfın öncü unsurlarıyla buluşup kenetlenmek şarttır. Bolşevik çalışma tarzını benimsemiş kadrolar açısından mücadelede başarı ölçütü, şu ya da bu eylemde devrimci heyecanın bireysel tatmininden çok, bu heyecanın sınıfın daha fazla sayıda unsuruna taşınabilmesi ve bu temelde işçi sınıfının devrimci siyasal örgütlülüğünün bir adım daha ileriye taşınabilmesidir.” (1 Mayıs’ın Ardından, www.marksist.com)