Navigation

Komplo mu, Komplo Teorisi mi?

Ortadoğu’da on yılı aşkın bir süredir devam eden emperyalist savaşta da sayısız örneğine tanık olduğumuz üzere, burjuva güçler, nüfuz alanlarını genişletmek, sömürü, yağma ve talandan en yüksek payı alabilmek için hiçbir vahşetten ve kirli oyundan kaçınmıyorlar. Geçtiğimiz haftalarda ortaya saçılan bazı gerçekler, Türkiye egemenlerinin de amaçlarına ulaşmak için her türlü tertibe başvurabildiklerini bir kez daha gözler önüne serdi.

Türkiye’nin emperyalist savaşın Suriye cephesinde üstlendiği rol ve çevirdiği dolaplar, önce, yerel seçimlerin arefesinde internete düşen bir ses kaydındaki çarpıcı ifadelerle deşifre oldu. Üst düzey hükümet ve devlet yetkililerinin katıldığı bir toplantıdaki konuşmalarda, hükümetin içerideki sıkışmışlığını aşmasına da hizmet edeceğini düşünerek orduyu Suriye’ye sokma planlarının ayrıntılarından söz ediliyordu. Bunu, Türkiye’nin Avrupa Güvenlik ve İşbirliği Teşkilatı daimi temsilcisinin Reyhanlı’daki saldırıların arkasında hükümetin iddia ettiği gibi Esad’ın değil El Kaide’nin olduğu yolundaki açıklamaları takip etti. Ve hemen ardından, Ortadoğu uzmanı ünlü gazeteci Seymour Hersh’in kaleme aldığı bir makalede dile getirdikleri gündeme damgasını vurdu. Hersh’in en çarpıcı iddiası, geçtiğimiz yıl Suriye’nin Guta bölgesinde gerçekleştirilen kimyasal silah saldırısının arkasında Türkiye’nin olduğuydu.

Birbiri ardına sökün eden bu ifşaatlara hükümet sansür ve inkârla karşılık verdi. Ses kayıtlarının içeriğini yalanlamazken, yayın yasağıyla gerçekleri karartmaya çalıştı. AGİT daimi temsilcisi olan büyükelçinin sözleri ve Hersh’ün iddiaları ise beklendiği üzere yalanlandı. Hükümet yalakası burjuva kalemşor-akademisyen tayfası ise tüm bu iddiaları “komplo teorisi” olarak nitelendirilip itibarsızlaştırmaya ve gerçeklerin üstünü örtmeye çalıştı.

Öncelikle şunu belirtelim ki, Marksistler toplumsal olayları ve tarihi, birkaç şeytani insanın ya da grubun gizli tertiplerine bağlayan komplo teorileriyle açıklamazlar. Ancak burjuva devletlerin ya da sermaye odaklarının kendi çıkarları doğrultusunda en akılalmaz gibi görünen komplolara başvurabildikleri gerçeğine gözleri kapamak da ya ahmaklıktır ya da bilinçli bir burjuva manipülasyondur. Burjuvazinin siyasal gericiliğinin ve kapitalist sistemin çürümüşlüğünün damgasını bastığı emperyalizm çağında, egemenler bu bunamış sistemi ayakta tutmak için en barbarca yöntemleri bile çekinmeden kullanabilmektedirler. Dolayısıyla “sicilinde soykırımlar, nükleer felâketler, kitle katliamları, kan nehirleri bulunan çürüme çağı burjuvazisinin komplolara başvurmayacağını düşünmek için kişinin aklından zoru olması gerekir. Aksine kitleleri bu çağda savaşlara ikna etmek, onları bu doğrultuda seferber etmek için burjuvazi komplolara, kitle manipülasyonuna gitgide daha çok ihtiyaç duymaktadır. Bunu anlamamak çağın karakterini anlamamaktır.” (Levent Toprak, Komploculuk ve Komplolar, MT, Kasım 2006)

Aslında burjuva ideologların “komplo teorisi” olarak nitelendirerek gerçekleri karartma operasyonlarına, İkiz Kuleler saldırısından başlayarak, emperyalist savaşın her aşamasında tanık olduk. ABD’nin “terörle mücadele” söylemiyle bu savaşı tetikleme bahanesi olarak kullandığı söz konusu saldırıları görünürde El Kaide üstlenmişti. Ancak işin içinde bizzat ABD istihbarat örgütlerinin olduğuna dair güçlü ipuçları vardı ve saldırıya dair pek çok soru işareti bulunuyordu. Buna rağmen, bu doğrultudaki açıklamalar egemenler tarafından “komplo teorisi” diye nitelendirilip dikkate alınamayacak saçmalıklar olarak damgalandı. Üstelik Batı solunun geniş kesimleri de bu resmi açıklamaların üzerine sorgusuz sualsiz atladılar. Onlara göre ABD kendi topraklarında böylesine kanlı bir saldırıyı örgütlemiş olamaz, “bu kadarını” yapmazdı! Burjuva düzene tümüyle entegre olmuş beyinler, böyle bir olasılığı dahi kabul edemiyordu. Oysa, bu saldırının arkasında yatan gerçekler tüm somutluğuyla ortaya çıkmamış olsa da, ABD’nin kendi eliyle büyütüp sonrasında şeytan ilan ettiği El Kaide içinde CIA ajanlarının cirit attığı ve bu ajanlar aracılığıyla örgütün sansasyonel eylemlere yönlendirilmeye çalışıldığı, ilerleyen süreçte, bizzat ajanlaştırılmaya çalışılan tanıklar tarafından defalarca deşifre edilecekti.

Sonuçta işin içinde kendi istihbarat örgütlerinin parmağı olsun ya da olmasın, bu saldırıyı bahane olarak kullanan ABD, Afganistan’ı işgal ederek emperyalist savaşın ilk cephesini açtı. Çok geçmeden ABD öncülüğündeki emperyalist Batı ittifakı bu cepheye türlü yalanlar ve tertipler eşliğinde Irak’ı da ekledi. Saddam’ın elinde tonlarca kitle imha silahı ve bu silahların üretildiği tesisler olduğuna dair açıklamalar, BM’de gerçekleştirilen bir görsel şovla tüm dünyaya duyuruldu. Bu açıklama, sözde havadan çekilmiş resimlerle, tanık ifadeleriyle vb. destekleniyordu ve doğruluğundan şüphe edilemez olarak sunuluyordu. Aksini savunanlar ise beklendiği üzere yine Saddam yanlısı komplo teorisyenliğiyle suçlanıyordu. Oysa birkaç yıl sonra, kitle imha silahı iddialarının tümüyle uydurma olduğu ortaya çıkacak ve ABD yönetimi de bunu kabul etmek zorunda kalacaktı. Ancak ABD bu has komployla elini rahatlatarak Irak’ı çoktan tarumar etmiş olacaktı. Bu süreçte Guantanamo’dan Ebu Garib işkencehanesine, Felluce’de kullanılan nükleer silahlardan işkence uçaklarına kadar ortaya saçılan pek çok gerçek de önce aynı şekilde komplo teorisi suçlamalarıyla, yalanlamalarla ve manipülasyonlarla karşılaştı. Ancak kanıtların çıplaklığı sayesinde bu yalanlamalar ve çarpıtmaların ömrü ya da inandırıcılığı uzun süremedi.

Afganistan ve Irak’a yönelik kanlı işgal harekâtlarıyla yüz binlerce insan katledilirken, savaş bu bölgelerle sınırlı kalmadı ve Yemen’den Kuzey Afrika’ya çok geniş bir coğrafyaya yayıldı. Libya’da Kaddafi rejimi emperyalist güçlerin dolaylı ve doğrudan saldırılarıyla yıkılırken ve bu ülkenin zengin petrol ve enerji kaynakları söz konusu güçler tarafından yağmalanırken, aynı anda Suriye de paylaşım masasına yatırıldı. Afganistan’a saldırıyı başlatırken El Kaide’yi düşman ilan eden ABD, on bir yıl sonra eli kanlı El Kaide de dahil olmak üzere pek çok radikal İslamcı grubun Esad rejimini yıkmak amacıyla Suriye’ye akın etmesinin önünü açtı ya da buna göz yumdu. Başlangıçta Esad rejimi karşısında “özgürlük savaşçıları” olarak gösterilen bu çeteler, emperyalist güçler ve bunların bölgedeki müttefikleri aracılığıyla silahlandırılıp finanse edildiler. AKP yönetimindeki TC ise bu emperyalist savaşta kraldan çok kralcı kesilerek en ön saflarda görev aldı. Öyle ki, ABD Libya’daki büyükelçilik saldırısının ardından taktik değiştirip vites küçültünce, Erdoğan hükümeti Suriye’ye yönelik emperyalist müdahaleyi açıktan savunan tek güç olarak ortada kalakaldı. İşte Reyhanlı’dan Guta’ya ve son olarak da Süleyman Şah Türbesi planlarına uzanan süreç böyle başladı.

2013 Mayısında, Reyhanlı’da, 52 kişinin ölümü, 100’den fazlasının yaralanmasıyla sonuçlanan bombalı saldırı yaşandığında, hükümet otomatik olarak bundan Esad’ın sorumlu olduğunu ilan etmişti. Bu saldırı tam da Erdoğan’ın Obama’yla görüşmek üzere ABD’ye gittiği bir dönemde gerçekleşmişti ve pek çok soru işareti barındırıyordu. Saldırının arkasında Türkiye’nin desteklediği İslamcı güçlerin ve bizzat TC’nin istihbarat kurumlarının olduğuna dair güçlü ipuçları söz konusuydu. Bu yüzden hükümet her zamanki gibi yayın yasağı getirerek meselenin daha fazla deşilmesinin önünü kesmeye çalışmıştı. Bu arada, saldırıyı öne sürerek, Obama’yı Suriye’ye yönelik yaptırımları sertleştirmeye ve askeri müdahaleye ikna etmeye girişmiş, ancak başarılı olamamıştı. Aksine ABD, Erdoğan’a, El Nusra gibi aşırı İslamcı güçlere verilen desteği çekme planını dayatmıştı.

O günlerde resmi söylem dışındaki yorumlar “komplo teorisi” olarak nitelendirilirken, geçtiğimiz günlerde Türkiye’nin AGİT temsilcisi, “biz El Kaideci güçleri desteklemiyoruz, hatta biz El Kaide saldırılarının mağduruyuz, Reyhanlı da onların saldırılarından biriydi” diyerek, “Esad yaptı” iddiasını yalanlamış oldu. Aslında “El Kaide yaptı” demek, bu işte TC’nin parmağı var iddiasını dolaylı olarak doğrulamak anlamına geliyordu. Zira TC’nin El Kaide de dahil Suriye’deki İslamcı güçlere her türlü yardım ve desteği sağladığını bilmeyen yoktu. Bu nedenle de temsilcinin sözleri hükümet tarafından inkârla karşılandı.

Ancak aynı günlerde, Dışişleri’ndeki üst düzey toplantının ses kayıtları ve Seymour Hersh’in belgelere dayanarak dillendirdiği iddialar da bunun üstüne gelince, hükümetin inandırıcılığı alabildiğine sarsıldı. Zamanında Irak’taki Ebu Garib hapishanesinde yaşanan vahşi işkenceleri de ortaya çıkarıp tüm dünyaya duyuran ünlü gazeteci Seymour Hersh, Nisan başlarında yazdığı bir makalede, Suriye’nin Guta bölgesinde gerçekleştirilen kimyasal saldırıda Türkiye’nin aktif bir rol oynadığını söylüyordu. Söz konusu sarin gazı saldırısı, Reyhanlı’daki saldırıdan üç ay sonra, tam da Birleşmiş Milletler heyetinin Suriye’de kimyasal silah araştırması yaptığı günlerde gerçekleştirilmiş ve 1300 Suriyeli katledilmişti. AKP hükümeti, hiçbir kanıtı olmadığı halde daha ilk dakikada Esad’ı sorumlu ilan etmiş ve Obama’nın kırmızıçizgilerinin ihlal edildiğini söyleyerek, sert ifadelerle ABD’yi ve BM’yi askeri müdahaleye çağırmıştı. Hersh, çeşitli belgelere ve ABD istihbarat yetkililerine dayanarak, saldırının tam da buna bahane yaratmak üzere tasarlanıp, AKP hükümetinin bilgisi dahilinde, MİT ve Jandarmanın desteğiyle El Nusra Cephesi tarafından yapıldığını dile getiriyordu. Bunun yanı sıra, Libya’da Kaddafi rejiminin cephaneliklerinden ele geçirilen silahların Suriye’deki muhaliflere ulaştırılması için Türkiye üzerinden bir ikmal hattı oluşturulduğunu, ABD ve İngiltere’nin desteği, Türkiye, Suudi Arabistan ve Katar’ın finansmanıyla muhaliflerin bu yolla silahlandırıldığını ve bu silahların önemli bir bölümünün de El Nusra gibi aşırı İslamcı örgütlere gittiğini belirtiyordu. Türkiye ile bu örgütler arasında yakın bir ilişki kurulduğunu, MİT ve Jandarmanın El Nusra’nın kimyasal silaha sahip olması için çalıştığını, hatta Türkiye’de sarin gazıyla yakalanan birkaç kişinin serbest bırakılarak olayın üstünün kapatıldığını iddia ediyordu.

Hersh, eski bir Amerikalı istihbarat yetkilisinin şu sözlerine yer veriyordu: “Bu değerlendirmeyi destekleyen unsurlar da yine Türklerden geldi, zira saldırıdan hemen sonraki konuşmalar dinlemeye takıldı. Temel kanıt, sayısız dinlemeye takılan, Türklerin saldırı sonrası sevinci ve birbirlerinin sırtını sıvazlamasıydı. … Gaz salınmıştı ve Obama «kırmızıçizgi» diyecek, Amerika Suriye’ye saldıracaktı. En azından evdeki hesap buydu. Ama çarşıya uymadı.”

Hersh’in makalesi bu ve benzeri çarpıcı iddialarla doluydu. Ve ABD’nin kısa bir süre içinde “saldırıyı Esad yaptı” tezini dillendirmekten vazgeçmesi, olaydan bir süre sonra Batı basınında yer alan çeşitli itiraflar ve açıklamalar da, bu iddiaların gerçeklik payının son derece yüksek olduğunu gösteriyordu. Oysa saldırıyı Esad’ın değil bölge güçlerinin desteğiyle İslamcı grupların yaptığı iddiası saldırının hemen ardından dile getirildiğinde yine “komplo teorisi” denerek küçümsenmişti. Hatta Batılı sosyalistlerin bir kesimi de, burjuva medyaya servis edilen açıklamaları sorgusuz sualsiz “doğru” kabul edip Esad rejimini bu nedenle topa tutarak, emperyalist müdahaleye açıktan çanak tutmuşlardı.

Gelelim, bugünlerde TC’nin zırhlı araçlarla donatılmış bir askeri birliğini de gönderdiği Süleyman Şah Türbesi üzerinden döndürülmeye çalışılan dolaplara. Ses kayıtlarına yansıyan konuşmalarda dile getirildiği üzere, Suriye’de Türkiye toprağı sayılan bir alanda bulunan bu türbeye yönelik sözde IŞİD tehdidi karşısında, hükümet türbeyi savunma bahanesiyle Suriye’ye asker sokmaya çalışıyor. Hatta öyle ki, İstihbarat’ın başı, açıkça, gerekirse birkaç bomba attırıp savaş bahanesi yaratabileceğini söylüyor. Bu konuşmalarda, Türkiye’nin iki binden fazla tırla (hani yakalanıp deşifre edildiklerinde, hükümetin insani yardım malzemesi taşıdığını iddia ettiği tırlar!) bu İslamcı güçlere silah akıttığı da resmen itiraf ediliyor.

Sosyalistler ne zaman bu tür şeyleri dile getirseler, tatlı su liberalleri ve düzenin diğer sözcüleri tarafından “yok artık, bu kadar da olur mu” tepkisiyle karşılaşır ve komploculukla suçlanırlar. “Hiç devlet kendi askerinin üzerine bomba atar mı? Kirli amaçlar uğruna yüzlerce insanın katledileceği bir tertibin içinde olabilir mi? Terör çetelerini destekleyip besler mi?” sözleriyle, emekçi kitlelerin sorgulamalarının önü kesilip düzen aklanmaya çalışılır. Oysa görüyoruz ki, kapitalist vahşet düzeninde insanın kanını donduran komplolar, katliamlar, en gerçekdışı görünen film senaryolarına bile taş çıkarırcasına, böylesine pervasız bir şekilde planlanmakta ve hayata geçirilmektedir.

Komploları yok sayma ve küçümseme eğilimi, “çoğunlukla düzeni aklamaya, onu rasyonalize etmeye, onu olduğundan daha cici göstermeye dönük bir yaklaşımı yansıtır. Bunu yapanlar şayet düzenin baskıcı doğasını bilinçli olarak gizlemeye çalışan unsurlar değilseler, genellikle burjuva demokrasisi ile gözleri boyanmış liberal budalalardır. Bunlara göre kapitalist harikalar diyarında böyle kötülüklere yer yoktur. Oysa burjuva demokrasisi burjuvazinin sınıf diktatörlüğünün yalnızca bir biçimidir. (…) Görünüşteki siyasal-hukuki eşitlik, yani burjuva demokrasisi, ancak burjuvazinin egemenliği ve hayati çıkarları tehlikeye girmediği ölçüde muhafaza edilir. Böyle bir tehdit ortaya çıkar çıkmaz burjuva demokrasisinin sınıf diktatörlüğü özü açığa çıkıverir. İşte burjuvazinin faşizm ve Bonapartizm gibi olağanüstü rejimlerinin ve darbelerinin olduğu gibi komplolarının kaynağı da bu temel gerçekliktir.” (Levent Toprak, agm)

Burjuva güçlerin, haksız savaşlara bahane oluşturmak ya da meşruiyet kazandırmak, hoşnut olmadıkları hükümetleri devirmek, büyük bir tehdit algısı yaratarak toplumu polis devleti uygulamalarının (“terörle mücadele” adı altındaki baskı yasaları, gösteri ve grev yasakları, basına sansür, fişleme, gözetleme ve daha pek çok faşizan uygulama) zorunluluğuna ikna etmek, göçmenlere, azınlıklara karşı ya da ezilen ulusları hedef tahtasına oturtacak şekilde milliyetçi kudurganlığı kışkırtmak, düzene yönelik tehditler arttıkça sıkıyönetim uygulamalarıyla, hatta askeri darbelerle demokrasiyi rafa kaldırmak vs. için düzenledikleri komploların haddi hesabı yoktur. Bunun örneklerini sergilemek için uzaklara gitmek gerekmiyor. Bizzat TC’nin tarihi, ilk bakışta akıl almaz gibi görünen çok sayıda kanlı komployla doludur.

1921’de, Mustafa Suphi ve 14 yoldaşının M. Kemal önderliği tarafından güvenceler verilerek Türkiye’ye getirilip Karadeniz’de boğdurtulması; TC’nin kuruluş aşamasında M. Kemal önderliğinin çeşitli tertiplerle muhaliflerini siyaseten ve hatta fiziken saf dışı bırakması; düzmece iddia ve tertiplerle tutuklanan komünistlerin onlarca yıl zindanlarda çürütülmesi; 1955’te, bir kontrgerilla teşkilatı olan Özel Harp Dairesi’nin, “Atatürk’ün Selanik’teki evi bombalandı” haberleriyle halkı galeyana getirerek Rumlar başta olmak üzere azınlıklara ait evlere, dükkânlara saldırtıp 6-7 Eylül pogrom girişimini tezgâhlaması; 1977 1 Mayıs’ında onlarca işçinin ve devrimcinin katledilmesiyle sonuçlanan kanlı kontr-gerilla operasyonu, Maraş ve Çorum katliamları bunlardan sadece birkaçıdır.

TC, 12 Eylül faşist darbesine giden süreçte ve sonrasında da çok sayıda kanlı tertip düzenlemiştir. 1990’larda, ilerici olarak bilinen gazeteciler, öğretim üyeleri bombalı saldırılarla öldürülmüş, Sivas’ta onlarca Alevi yakılarak katledilmiş, ve bunların suçu, o dönemde devletin öcü olarak gösterdiği İran’a ve İslamcı örgütlere yıkılmaya çalışılmıştır. Kürt ulusal hareketine karşı yürütülen kirli savaşı meşru göstermek, devletin PKK’ye vurduğu “bebek katili terör örgütü” damgasını pekiştirmek ve şovenizmi tırmandırmak için düzenlenen komploların da haddi hesabı yoktur. Asker tarafından gerçekleştirildiği halde suçu PKK’ye atılan Başbağlar ve Güçlükonak katliamları bunun tipik örnekleridir.

Bu örneklerin de gösterdiği gibi, emekçi yığınların akla, vicdana sığdıramadıkları için “bu kadarı da olamaz” diye düşündüğü sayısız vahşetin arkasında, tüm insani değerleri gözlerini kırpmadan ayaklar altına alan burjuva devletlerin ve çeşitli sermaye odaklarının tertipleri yatmaktadır. Kimi zaman, tezgâhlanan oyunlar da dahil olmak üzere gerçeklerin bir bölümü ortaya çıkabilmektedir. Ama o durumlarda bile, hızla işleyen sansür, karartma ve manipülasyon çarklarıyla zihinler karıştırılmakta ve geniş yığınların gözünde hakikatler netleşememektedir. Zira burjuvazi, boca ettiği yalanlarla gerçekleri gizleyecek ve emekçi yığınların kafalarını bulandırabilecek bolca araca sahiptir. Düzenin başta medya olmak üzere her türlü aracı, yalan, çarpıtma ve manipülasyon sayesinde, yaratılmak istenen algının oluşturulması için işbaşındadır. Tüm bunların sonucunda, bilinçsiz yığınların refleksleri de, medyadan duyulan ve görüleni süzgeçten geçirip sorgulama yönünde değil doğru olarak kabul etme yönünde işlemektedir. Böyle olunca da egemenlerin her türlü tuzağına kolaylıkla düşülebilmektedir.

“Bu kadarı da olamaz” düşüncesinin zeminini güçlendiren en önemli olgulardan biri ise burjuva demokrasisine dair oluşturulmuş yanılsamalardır. Egemen sınıfın burjuva demokratik sistemlerde devletin yasalar çerçevesinde hareket ettiği ve işlerin şeffaf bir şekilde yürütüldüğü yönündeki propagandası, ne yazık ki toplumu kolayca etkisi altına alabilmektedir. Özellikle burjuva demokrasisinin uzun yıllar boyunca kesintisiz işlediği Batı ülkelerinde bu durum fazlasıyla geçerlidir. Öyle ki, reformizm geleneğinin sosyalist hareketi olanca ağırlığıyla kuşattığı ve komünist refleksleri alabildiğine zayıflattığı bu ülkelerde, sosyalistlerin hatırı sayılır bir kesimi de, emperyalist komplolara ya da manipülasyonlara kolaylıkla gözlerini kapatarak, resmi açıklamaların ve burjuva medyada çıkan haber ve yorumların üzerine sorgusuz sualsiz atlayabilmektedir. Bu tehlikeli yaklaşımın doğurduğu sonuçlar ise emperyalist politikaların bilinçli ya da bilinçsiz onaylanmasına kadar varmaktadır. 11 Eylül saldırısından bu yana emperyalizmin “terörle mücadele” adı altında alabildiğine körüklediği Müslüman düşmanlığının İkinci Enternasyonal geleneğinden gelen “sosyalist” partilere ve irili ufaklı pek çok çevreye nüfuz etmesi ya da “teröre karşı güvenlik önlemi” adı altında hayata geçirilen baskıcı uygulamaların söz konusu kesimler tarafından şu ya da bu ölçüde mazur görülebilmesi bunun çarpıcı örneklerindendir. Dolayısıyla bu tutum aslında, masum bir bönlük olarak görülemeyecek kadar vahim sonuçlar doğurabilen bir düzen içi anlayışın ifadesidir.

Son olarak şunu vurgulayarak bitirelim: Burjuvazinin tuzaklarına düşmemek için, olaylara öncelikle, bu çürümüş sistemde burjuva güçlerin her türlü caniliği yapabilecekleri refleksiyle yaklaşılmalıdır. Ve her şeyden önemlisi, kapitalist sömürü ve vahşet düzenine duyulan öfkeyi, devrimci Marksist bir bilinçle diri tutmaktır. Bunun ise örgütlü bir devrimci varlığı ve duruşu gerektirdiği açıktır.

Kaynak: 
Marksist Tutum, Mayıs 2014, no: 110