Navigation

Bedreddin İsyanı ve Eşitlikçi Toplum Düşü

Yazıcı içinYazıcı içine-postayla göndere-postayla gönder
Egemen sınıfların yazdırdığı tarih kitaplarında ne ezilenlerin zulüm içinde yaşadıklarından ne de kendilerine karşı ayaklanan kitlelerin haklı özlemlerinden, daha adil bir yaşam istemlerinden söz edilir. Ancak her çağda, her dönemde zulme karşı mücadele verilmiştir. Ezilenlerin ileriye yürüyüşü zorlu zamanlardan geçmiştir ve devam etmektedir. Karanlık dönemlerde verilmiş çabalar tarih bilinci ışığında günümüze aktarılıyor. Günümüzde bile Bedreddin ve yoldaşlarının sahip çıktığı eşitlikçi-komünal değerler önemini hiç yitirmeyen tarihsel özlemler olarak korunuyor. Ölümünden 600 yıl sonra bile Bedreddin ve yoldaşlarının savunduğu değerler hâlâ taptazedir.

 Sıcaktı. 
 Sıcak. 
 Sapı kanlı, demiri kör bir bıçaktı 
                sıcak. 
 Sıcaktı. 
 Bulutlar doluydular, 
 bulutlar boşanacak 
      boşanacaktı. 
 O, kımıldanmadan baktı, 
      kayalardan 
           iki gözü iki kanal gibi indi ovaya. 
 Orda en yumuşak, en sert 
 en tutumlu, en cömert, 
 en 
      seven, 
 en büyük, en güzel kadın: 
           TOPRAK
 nerdeyse doğuracak 
           doğuracaktı. 

(Nazım Hikmet, Şeyh Bedreddin Destanı)

Son zamanlarda egemenlerin dilinden düşmeyen bazı sözcükler var. Bunlardan biri “Osmanlı mirası”. Okullarda, medyada, kürsülerde, mitinglerde, dizilerde kısacası her yerde bu mirastan bahsediliyor. “Şanlı Osmanlı” ruhu göklere çıkarılıyor. Bol reytingli dizi ve filmlerde, tartışma programlarında döne döne Osmanlı padişahlarının yaşamlarından, kurdukları düzenden, düşman ordularıyla savaşlarından, fethettikleri topraklardan bahsediliyor. İktidarın ağzından soy, ecdat konusu hiç düşmüyor. Egemenler her fırsatta Osmanlı yönetim sistemine, padişah ve sultanlara methiyeler düzmekten geri durmuyorlar. Egemenlerin tarihi kendi çıkarları doğrultusunda yeniden ve yeniden yazdıkları, oluşturmaya çalıştıkları ideolojik temel için tarihten yararlandıkları açıktır. İşçi ve emekçileri, kendi çıkarları için ideolojik bombardımana tuttukları, esir aldıkları, zehirledikleri ortadadır. Osmanlı padişahlarına, Kut’ül Amare, Sarıkamış, Çanakkale gibi olaylara duyulan ilginin, bunların gündem edilmesinin temelinde bu vardır. Bu söylemlerle kitleleri kandıran egemenler elbette Osmanlı’nın yoksul halka ettiği zulümden, uyguladığı ağır vergilerden, baskılardan asla bahsetmiyorlar. Osmanlı zulmüne karşı yaşanmış ayaklanmaları ya yok sayıyorlar ya da karalayarak, çarpıtarak veriyorlar.

Şeyh Bedreddin, Börklüce Mustafa ve Torlak Kemal’in önderlik ettiği isyanlar da egemenlerin karalamalarına, hafızalardan silme operasyonlarına maruz kalmıştır. Bugünün işçi ve emekçilerinin hafızasında yer alması gerekenler Osmanlı’nın egemenleri değil, ezilenlerin daha güzel bir dünya özlemine ses olmaya çalışanlardır, Şeyh Bedreddinlerdir. Şeyh Bedreddin, Börklüce Mustafa ve Torlak Kemal, Osmanlı despotizmi altında, zorba padişahlar ve onların düzeni altında inim inim inleyen halk kitlelerini, ezilenleri örgütlemeye çalışmış, eşitlikçi, komünal toplum mücadelesi vermişlerdir.

Bedreddin’in Rumeli’de, Börklüce Mustafa’nın Karaburun’da ve Torlak Kemal’in Manisa’da önderlik ettiği isyanların patlak verdiği dönem, Osmanlı’nın Fetret Devri olarak bilinir. 1401 ile 1413 yılları arasını kapsayan bu dönemde tam bir karmaşa ve bunalım vardı: “Yıldırım Bayezid’in Ankara Savaşı’nda (1402) Timur karşısında aldığı büyük yenilgi, Osmanlı devletinin merkezî-siyasal birliğinin ve topraklarının parçalanmasına ve Bayezid’in oğulları (şehzade Çelebiler) arasında on yıl (1402-13) sürecek bir iktidar kavgasına yol açacaktı. Fetret Devri olarak bilinen bu iktidar boşluğu dönemi, nihayet Çelebi Mehmed’in (I. Mehmed), Bizans’ın da desteğiyle Osmanlı devletinin yönetimini ele geçirmesi (1413) ve egemenliğini kabul ettirmesiyle son buldu.” (Mehmet Sinan, Modernleşen Despotizmin Sivilleşme Sancısı, marksist.net)

Bedreddin, Selçuklu’nun soylu ailelerinden gelmektedir. O da, Börklüce Mustafa da dönemin önemli tasavvufçularındandır. Torlak Kemal (Torlaklar) ise mülkiyetsizlik düşüncesinde olan savaşçı, derviş topluluğunun önderidir. Börklüce Mustafa ile Torlak Kemal, Şeyh Bedreddin ile tanışır ve eşitlik düşüncesiyle birleşerek ortak hareket etmeye başlarlar. Bedreddin’in eşitlikçi-komünal düşüncelerinin oluşmasına neden olan pek çok etken vardır. Edirne’de başlayan eğitim süreci, Bursa ve Konya’da matematik ve astronomi ile devam eder. Fakat Bedreddin’in düşüncelerindeki en önemli değişim Kahire, Mısır, Halep, Mekke ve Şam’da geçirdiği süre boyunca şekillenir. Dönemin en önemli bilim ve eğitim merkezi olarak bilinen Kahire’de Bedreddin mantık ve felsefe eğitimi aldı. Bedreddin’in düşüncelerinin şekillenmesinde en büyük rol ise Hüseyin Ahlati’yle yürüttüğü tartışmalar olacaktır. Kahire’de kaldığı süre boyunca İbni Haldun gibi pek çok âlimle tartışmalar yürütür, sufilerle tanışır. Tebriz, Kahire ve Şam’da geçirdiği süre boyunca merkezi otoriteye karşı ayaklanmış pek çok çevre ile tanışır. Çeşitli geleneklerin taşıyıcılarıyla irtibata geçer.

Şeyh Bedreddin zihninde olgunlaşan düşüncelerle Anadolu’ya döner. Osmanlı, Ankara savaşından aldığı büyük yenilgi nedeniyle merkezi otoritesini kaybetmiş durumdadır. Bedrettin önce Konya’ya gelir, burada bağlar kurar. Konya’dan sonra Türkmenlerin yoğun olarak yaşadığı Aydın illerine geçer. Tire’ye gelir ve burada Börklüce Mustafa ile Kütahya’da Torlak Kemal’le tanışır. İzmir’e ve en sonunda da Edirne’ye ulaşır. Bedreddin bu güzergâh boyunca toplumun liderleriyle görüşüp Osmanlı zulmüne karşı başkaldırıyı örgütlemeye çalışır. Anadolu’da yaşayan inanç gruplarının büyük çoğunluğuyla görüşmeler yapar, din ve inanç ayrımı yapmaz, Yahudi, Rum, Hıristiyan çevrelerden destek görür. Dönemin Anadolu ve Balkan halkları çok çeşitliydi. Pek çok farklı kültür ve geleneklerden gelen insanlar, inanç grupları bir arada yaşıyordu. Hepsinin ortak özelliği baskıcı devlet yönetimlerinin zulmüne uğramış olmalarıydı. Şeyh Bedreddin tüm inanç çevreleriyle görüşerek dinsel inançlar farklı olsa da yeryüzünde cennetin kurulabileceği fikrini aşılıyordu.

O dönemlerde Anadolu ve Balkan coğrafyasında halklar Bizans’ın, Selçuklu’nun dağılmasından kalan beyliklerin ve Osmanlı’nın sultası altındaydı. Savaşlarda katlediliyor, dini baskılara uğruyor, malları mülkleri zorla ellerinden alınıyor, açlık ve yoksulluk hiç eksik olmuyordu. Ses çıkaranlar kılıçtan geçiriliyor, toplum karanlığa hapsediliyordu. 14. yüzyıl sonu ve 15. yüzyıl başlarında Avrupa yüzyıl savaşlarının etkisi altındaydı, köylü toplumu, zorba yönetimlerin baskısı altında eziliyordu.

Anadolu halklarının sultanlara karşı verdiği zorlu mücadeleleri anlatan kaynaklar nadirdir. Osmanlı sultanları, Şeyh Bedreddin ve yoldaşlarının inandıkları eşitlik düşüncesini, verdikleri mücadeleyi toplumun hafızasından silmek için her türlü imkânı kullanmaktan geri durmamıştır. Toplumsal kurtuluş düşüncelerinden toplumu uzaklaştırmanın derdine düşen iktidar sahipleri, uzun bir süre başarılı olsalar da ebediyen tarihin gerçeklerinin önüne geçemezler. Şeyh Bedreddin’in torunu Hafız Halil’in, Bedreddin’in idam edilişinden sonra kaleme aldığı Menakıbname sayesinde Anadolu ve Balkanlar’da yaşanan siyasal durum ve Bedreddin hareketinin hangi süreçlerden geçtiğini kısmen de olsa öğrenmiş bulunuyoruz. Şeyh Bedreddin ve yoldaşlarının isyanını bu toprakların emekçilerine taşıyan ise işçi sınıfının komünist ozanı Nâzım Hikmet olmuştur. Nâzım “Simavne Kadısı Oğlu Şeyh Bedreddin Destanı” adlı muazzam eserinde, geçmişe önemli bir pencere açmıştır. Nâzım Hikmet’in Bursa Cezaevinde mahpusluk çekerken yazdığı bu destansı şiir 1936 yılının Türkiye’sinde yayınlandı ve üzerine çok söz edildi. Ezilenlerin tarihsel mücadelelerinin geleceğe taşınmasında çok büyük emeği olmuştur Nâzım’ın. Şeyh Bedreddin, Börklüce Mustafa ve Torlak Kemal’in destansı hikâyesinin anlatıldığı bu şiirlerin bestelenmesi de daha geniş kitlelerce tanınmasına vesile olmuştur. Nâzım bir yandan isyanı anlatırken diğer yandan isyanın yaşanmasına neden olan toplumsal koşulları da anlatmıştır. Şiirinde Osmanlı toplumunu, halk kitlelerinin yaşam biçimini, sultanların iktidar uğruna halkı nasıl kırımdan geçirdiğini ve daha nice önemli ayrıntıyı resmetmiştir.

 Sedirde al yeşil, dal dal Bursa ipeklisi, 
 duvarda mavi bir bahçe gibi Kütahyalı çiniler,
 gümüş ibriklerde şarap,
 bakır lengerlerde kızarmış kuzular nar idi. 
 Öz kardeşi Musayı ok kirişiyle boğup 
 yani bir altın legende kardeş kanıyla aptest alarak 
 Çelebi Sultan Memet tahta çıkmış hünkâr idi.
 Çelebi hünkâr idi amma 
 Âl Osman ülkesinde esen 
 bir kısırlık çığlığı, bir ölüm türküsü rüzgâr idi.
 Köylünün göz nuru zeamet 
 alın teri timar idi. 
 Kırık testiler susuz 
 su başlarında bıyık buran sipahiler var idi.
 Yolcu, yollarda topraksız insanın 
      ve insansız toprağın feryadını duyar idi. 
 Ve yolların sonu kale kapısında kılıçlar şakırdar 
      köpüklü atlar kişner iken 
 çarşıda her lonca kesmiş kendi pirinden ümidi 
                    tarumar idi. 
 Velhasıl hünkâr idi, timar idi, rüzgâr idi, 
                    ahüzar idi. 
 
   

Mehmet Çelebi Bursa’da, Süleyman Çelebi’yi yenen Musa Çelebi ise Edirne’de padişahlığını ilan etmişti. O dönem Şeyh Bedreddin Edirne’de kazaskerlik görevini yürütüyordu. Mehmet Çelebi “iki padişah olmaz” diyerek Musa Çelebi’yle savaşa girer ve birlikte olduğu Bizans ve Sırpların desteğiyle Musa Çelebi’yi yener. Mehmet Çelebi Bedreddin’i İznik’e sürgüne yollar. Bedreddin bir yolunu bulup İznik’ten ayrılır ve Rumeli’ye geçer. O sırada Aydın-İzmir ve Manisa yörelerinde halk içinde örgütlenmelerini yürüten Börklüce Mustafa ile Torlak Kemal ortaklaşa-komünal düzenlerini kurmaya girişir. Mehmet Çelebi bu durumun kendisi için çok tehlikeli sonuçlar doğuracağı endişesiyle ordusunu Börklüce Mustafa’nın Aydın, Karaburun ve Sakız Adasında kurmaya çalıştığı düzeni yıkması için yollar. İzmir sancakbeyi ve Saruhan sancakbeyinin ordusu, Börklüce Mustafa’nın 10 bin yoldaşı karşısında tarumar olur. İlk çarpışmada kayıp veren Osmanlı, Şehzade Murat ve Beyazıt Paşa ile birlikte 30 binin üzerinde bir orduyla Karaburun’a girer. Osmanlı ordusunun çok büyük kayıp verdiği çarpışmada, Börklüce Mustafa yaralanan ve sağ kalan yoldaşlarıyla birlikte esir alınır. Börklüce Mustafa günler boyu, bir devenin üzerinde çırılçıplak çarmıha gerilmiş halde Aydın civarında dolaştırılarak Selçuk’a getirilir. Savaşta sağ kalan tüm yoldaşları teker teker idam edilir. İdamlar geceye dek sürer. İdam edilen binlerce kişi son nefeslerinde “iriş ya Dede Sultan iriş” diye haykırarak Börklüce Mustafa’ya, davalarına sadakatlerini ortaya koyarlar. Ölümü göze alarak mücadeleye atılan Dede Sultan ve yoldaşları yiğitlikleriyle kendilerinden sonra doğanlara ilham vermeyi sürdürür.

 Sıcaktı. 
 Bulutlar doluydular. 
 Nerdeyse tatlı bir söz gibi ilk damla düşecekti yere. 
 Birden-
      -bire 
 kayalardan dökülür
      gökten yağar
           yerden biter gibi, 
 bu toprağın verdiği en son eser gibi 
 Bedreddin yiğitleri şehzade ordusunun karşısına çıktılar. 
 Dikişsiz ak libaslı 
           baş açık 
      yalnayak ve yalın kılıçtılar. 
 Mübalâğa cenk olundu. 
 Aydının Türk köylüleri, 
      Sakızlı Rum gemiciler,
           Yahudi esnafları, 
 on bin mülhid yoldaşı Börklüce Mustafanın 
 düşman ormanına on bin balta gibi daldı. 
 Bayrakları al, yeşil, 
      kalkanları kakma, tolgası tunç saflar 
 pâre pâre edildi ama, 
 boşanan yağmur içinde gün inerken akşama 
 on binler iki bin kaldı. 
 Hep bir ağızdan türkü söyleyip 
 hep beraber sulardan çekmek ağı, 
 demiri oya gibi işleyip hep beraber,
 hep beraber sürebilmek toprağı,
 ballı incirleri hep beraber yiyebilmek, 
 yârin yanağından gayrı her şeyde 
                her yerde 
                     hep beraber! 
                diyebilmek 
                için 
 on binler verdi sekiz binini.. 
 Yenildiler. 
 
 

Nâzım Hikmet’in dostu Sovyet yazarı Radi Fiş’in “Ben de Halimce Bedreddinem” adlı romanı Şeyh Bedreddin’in mücadelesi üzerine yazılmış en önemli edebi eserlerdendir. Büyük bir titizlikle yapılan araştırmaların ve çalışmaların ürünü olan belgesel roman, dönemin Anadolu, Balkanlar, Asya, Ortadoğu bölgesinin siyasal-toplumsal resmini gerçekçi bir biçimde resmediyor. Romanda Şeyh Bedreddin’i Şeyh Bedreddin yapan koşullar çarpıcı biçimde anlatılıyor.

Börklüce Mustafa’nın idamından sonra Mehmet Çelebi ordusunu bu sefer de Manisa bölgesindeki Torlak Kemal’in üzerine gönderir. Kanlarının son damlasına kadar çarpışan Torlaklar Osmanlı ordusu karşısında yenilirler. “Börklüce Mustafa’nın on bin yiğidini tepeleyip Aydın ve Saruhan beyliklerinin topraklarını eski sahipleri olan beylere ve sultanın sadık kullarına dağıtan Beyazıt Paşa, buradan doğruca Manisa’ya, Kemal Torlak’ın üzerine yürümüştü. Osmanlının kudurganlığından kenti korumak isteyen Kemal, üç bin yoldaşıyla düşmanı kent dışında karşılamaya atılmıştı. Kan gövdeyi götüren bir kapışma olmuş ve Osmanlılar Kemal’in yiğitlerini biçmişler, darmadağın etmişlerdi. Kemal Torlak canlı yakalanmış ve en yakın yoldaşı Abdal Torlak’la birlikte kale duvarında ipe çekilmişti. Elinde silahla yakalanan herkesin boynu vurulmuş, Yahudilerin ise bir teki bile sağ bırakılmamıştı.” (Radi Fiş, age, Evrensel Basım Yayın)

Osmanlı için tehlikenin kaynağı asıl Bedreddin’dir ve onu esir alarak Serez’e getirirler. Bedreddin’i sultanın huzurunda sorgularlar, Bedreddin af dilemeyerek savunduğu fikirlerin haklılığını başını yere eğmeden savunur. Bedreddin “hakikat bize insanları birleştirmeyi buyuruyor, mademki biz yenildik verin fetvanızı” demiştir. Bedreddin’i sorgulayan ulema ekibi “Yeryüzü Sultanına başkaldırmış birinin katli vaciptir. Malı haram, kanı helaldir” fetvasıyla idam kararı almıştır. Bedreddin çırılçıplak soyularak, Serez çarşısının orta yerinde idam edilir. “18 Aralık 1416 Perşembe günü, sabah erkenden, Serez’in bakırcılar çarşısında darağacı kuruldu. Bütün kent hemen anladı, Bedreddin’i asacaklardı. Zanaatkârların mahallelerinde herkes yas giysileri giydi. Kasaba halkı hem korkuyor hem üzülüyordu… Bedreddin kalabalığa baktı. Akşemseddin’i, Mecnun’u, Durası Emre’yi, Derviş İbrahim’i, taşçı ustaları Aşot ve Vartan kardeşleri ve öteki mücadele arkadaşlarını, öğrencilerini gördü… «Ağlama Mecnun hakikat bizimle, beni kara toprakta değil, hakikati anlamış insanların yüreklerinde arayın!» Sehpaya çıktı. Cellâtlar, onu iyice aşağılamak için, üstünde ne var ne yoksa çıkarıp, çırılçıplak ettiler kendisini; sonra yağlı ilmiği geçirdiler boynuna, üstünde durduğu peykeyi bir tekmede devirdiler.” (Radi Fiş, age) Bedreddin’in bedeni günlerce Serez çarşısında Osmanlı askerleri nöbetinde asılı bırakıldı. Osmanlı, “peşinden gittiğiniz insana bakın, siz de bunun düşünceleriyle hareket ederseniz sizin de sonunuz böyle olur” mesajı vererek toplumu korku ve baskı altına almaya çalıştı.

Şeyh Bedreddin, fıkıh, tasavvuf, hukuk alanında çok sayıda kitap yazmıştır. Ancak eşitlikçi-kolektivist toplum düşüncesini benimsemeye başladığında o zamana dek yazdığı tüm kitaplarını toplayıp Nil nehrine atmıştır. Malının tümünü dağıtmış, yaşamında yeni bir evreye geçmiştir. Bu dönemden sonra “Varidat” adlı eserini yazmış ve takipçilerine emanet etmiştir. Bedreddin hareketinin temelini komünal-eşitlikçi düşünceler oluşturuyordu. “Dünyanın toprağı ve bu toprağın bütün ürünleri insanların ortak malıdır” diyordu Bedreddin. Bu düşünce Bedreddin hareketinin hedeflerini de yansıtmaktadır. O nedenledir ki Bedreddin ve yoldaşlarının düşünceleri dönemin Osmanlı padişahları için çok tehlikeli bulunmuştur.

Egemen sınıfların yazdırdığı tarih kitaplarında ne ezilenlerin zulüm içinde yaşadıklarından ne de kendilerine karşı ayaklanan kitlelerin haklı özlemlerinden, daha adil bir yaşam istemlerinden söz edilir. Ancak her çağda, her dönemde zulme karşı mücadele verilmiştir. Ezilenlerin ileriye yürüyüşü zorlu zamanlardan geçmiştir ve devam etmektedir. Karanlık dönemlerde verilmiş çabalar tarih bilinci ışığında günümüze aktarılıyor. Günümüzde bile Bedreddin ve yoldaşlarının sahip çıktığı eşitlikçi-komünal değerler önemini hiç yitirmeyen tarihsel özlemler olarak korunuyor. Ölümünden 600 yıl sonra bile Bedreddin ve yoldaşlarının savunduğu değerler hâlâ taptazedir.

O dönemin toplumsal ekonomik sisteminde Bedreddin’in fikirleri toplumun çok ilerisindeydi. O gün için erken olan bu düşünceler, şüphesiz ki geleceği temsil eden görüşlerdi. Anadolu’da yaşanan bu deneyim, her ne şekilde sonuçlanmış olursa olsun, daha iyi bir dünya için verilmiş mücadelelerin bir parçası olarak her daim hatırlanmayı fazlasıyla hak ediyor.

 Tarihsel, sosyal, ekonomik şartların 
           zaruri neticesi bu! 
                deme, bilirim! 
 O dediğin nesnenin önünde kafamla eğilirim. 
 Ama bu yürek 
 o, bu dilden anlamaz pek. 
 O, “hey gidi kambur felek, 
 hey gidi kahbe devran hey,” der. 
 Ve teker teker, 
 bir an içinde, 
 omuzlarında dilim dilim kırbaç izleri,
           yüzleri kan içinde 
 geçer çıplak ayaklarıyla yüreğime basarak 
 geçer Aydın ellerinden Karaburun mağlûpları.
  

Hiçbir isyan nedensiz ortaya çıkmamıştır. Her isyanın oluşumunda tarihsel süreçlerin rolü vardır. Bedreddin hareketi de şüphesiz ki belirli bir toplumsal temel üzerinden gelişmiştir. Anadolu, Bedreddin hareketinden de önce nice isyanlara tanıklık etmiştir. Babai isyanı, Celali isyanı gibi nice isyanlar bu topraklarda yaşanmıştır. Bu isyanlar neticede bastırılmış, önderleri asılmış, takipçileri sürgünlere yollanmış olsa da zulme karşı mücadele geleneği yok edilememiştir. İşte bu bizim tarihimizdir.

Her sınıfın tarihi kendine denmiş. Sınıflar mücadelesi, tarihi şekillendirir. Egemenlerin tarihinde kandan ve zulümden başka bir şey yazmaz. Bugün açısından toplumsal çelişkiler düne oranla çok daha fazla derinleşmiştir. Emekçi kitlelerin yaşamını yok eden emperyalist planlar yürütülüyor. Kapitalistler işçi sınıfının başına daha da büyük belâlar örüyorlar. Fakat tarihin her defasında kanıtladığı gibi, her karanlık dönemin içinde aydınlık bir yolun ışığı yansır.