Navigation

İsmet İnönü, Kemalizm ve Demokrasi

Alevlenen İnönü tartışması içerisinde ileri sürülen düşünceler, Türkiye’de yıllardır kendisini sol olarak yutturan milliyetçi-devletçi Kemalist zihniyetin ne denli tutucu ve demokratlıktan uzak, sağ siyasetçilerin ise ne denli ikiyüzlü ve ilkesiz olduğunu bir kez daha açığa çıkarmıştır. Nitekim gerek Erdoğan’ın İnönü’ye dair suçlamaları için gerekse de Kemalistlerin İnönü savunusu için ileri sürdükleri argümanlar 60 yıldır tekrarlanan nakaratların bir adım ötesine bile geçmiş değildir.

AKP ve temsil ettiği burjuva kesim ile statükocu-devletçi burjuva kesim arasındaki iktidar savaşımı, son dönemde karşılıklı faşizm suçlamalarına sahne oluyor. Statükocu burjuvazinin ideolog ve siyasetçilerinin yanı sıra, sosyalist hareketin milliyetçi ve Kemalizm sevdalısı bir bölüğü de AKP’yi faşistlikle suçluyorlar. Erdoğan kendisini faşistlikle suçlayan CHP’ye, faşist zihniyeti AKP’de değil CHP’de ve onun geçmişinde aramaları gerektiğini söyleyip İsmet İnönü döneminin uygulamalarından kesitler sunarak karşı saldırıya geçti. İnönü’yü Hitler’e benzetmekle işe girişti, ardından M. Kemal ile İnönü arasındaki “sürtüşmelere” sözü getirdi ve nihayet Tan Matbaası baskınının CHP’nin işi olduğu gerçeğini Aziz Nesin’den aktardığı taşlamayla dile getirdi.

Böylelikle alevlenen tartışma içerisinde ileri sürülen düşünceler, Türkiye’de yıllardır kendisini sol olarak yutturan milliyetçi-devletçi Kemalist zihniyetin ne denli tutucu ve demokratlıktan uzak, sağ siyasetçilerin ise ne denli ikiyüzlü ve ilkesiz olduğunu bir kez daha açığa çıkarmıştır. Nitekim gerek Erdoğan’ın İnönü’ye dair suçlamaları için gerekse de Kemalistlerin İnönü savunusu için ileri sürdükleri argümanlar 60 yıldır tekrarlanan nakaratların bir adım ötesine bile geçmiş değildir.

Kemalizmin günah keçisi olarak İsmet İnönü

Türkiye’de kendisini burjuva siyasal yelpazenin sağında tanımlayan eğilimler ve İnönü dönemini yaşamış kuşakların önemli bir bölümü, İnönü’ye hiç de haksız olmayan bir biçimde büyük bir antipatiyle yaklaşmışlardır. Yoksul halk kitleleri, bilhassa İnönü’nün cumhurbaşkanlığı döneminde çektikleri ıstıraplar, içine sürüklendikleri sefalet nedeniyle İnönü’yü hiçbir zaman benimsememiştir. Ortalama bir emekçinin zihninde, savaş yılları dendiğinde, kendisi muazzam bir sefalet ve karnelere mahkûm edilmişken, ister sivil olsun ister asker, aristokratik bürokrasinin sahip olduğu olanaklar ve devlet desteğiyle semiren savaş zenginlerinden oluşan bir tablo canlanmaktadır. Böylesi bir ortamda tek parti döneminin bitişiyle burjuva siyaset sahnesine çıkan Demokrat Parti (DP) çizgisi, halkta biriken bu öfkeyi kendisine temel almış, kendisini doğal olarak iktidardaki İnönü ve CHP’nin alternatifi olarak ortaya koymuştu. Ancak daha ilk “serbest seçimler”deki şaibelerle başlayıp DP liderlerinin idam sehpasına gönderilmesiyle sonuçlanan süreçte İnönü’nün oynadığı belirleyici rol, bu siyasi rekabetin derin bir siyasi husumete dönüşmesine yol açmıştır.

Sağ siyasal yelpazenin uçlarından “merkez”e doğru gidildikçe, bu kesimlerin Kemalizme ilişkin “eleştirileri” hepten tutarsızlaşmakta ve ilkesiz bir seçmeciliğe dönüşmektedir. “Atatürk iyidir, İnönü kötü” şeklinde formüle edilebilecek bu tutarsız yaklaşım DP’den bu yana sürdürülmektedir. Bunun birkaç nedeni var.

Birincisi, DP çizgisinin mimarları da yıllar boyunca CHP içerisinde başbakanlık da dahil olmak üzere çeşitli görevler üstlenmiş, tek parti diktatörlüğünün yürütücüleri ve önde gelenlerindendiler. Bunlar kendilerini inkâr etme anlamına geleceğinden ötürü CHP diktatörlüğü döneminin bütününü hiçbir zaman karşılarına alamamışlardır. Ne de olsa, CHP diktatörlüğü döneminin faşizan uygulamalarında bu kadroların da sorumluluğu vardır, onların da ellerinde emekçilerin, yoksulların ve ezilen halkların kanı vardır: “Bu dönemde gerek anti-demokratik yasaların çıkartılması konusunda olsun, gerekse Türkçülüğe dayalı ırkçı ve şoven bir ideolojinin devletin resmi ideolojisi haline getirilmesi konusunda olsun, CHP içinde devletçi Kemalist bürokrasi ile liberalizm yanlısı burjuva kesim arasında ciddi hiçbir ihtilaf doğmamıştır. Tersine, daha sonra liberal giysilere bürünerek siyaset sahnesinde arzı endam edecek olan burjuva kesim, bu dönemde kendisine hamilik eden Kemalist bürokrasiyi hoş tutabilmek için elinden geleni yapmış ve onun totalitaryan eğilimlerine ses çıkarmamıştır. … Cumhuriyetin kuruluşundan 1946’ya kadar geçen çeyrek asırlık zaman diliminde, bugün yaşandığı gibi bir ‘statükocu-liberal’ çatışması pek yaşanmamıştır egemen sınıf içinde.”[1]

İkincisi, M. Kemal gerek iktidardayken gerekse de ölümünden sonra her daim hem fiilen hem de yasal olarak bir tabu olmasına rağmen, İnönü, iktidarı feci bir seçim yenilgisiyle kaybettikten sonra büyük bir siyasal prestij kaybına uğramış ve siyasal bir tabu konumunda kalamamıştır. Bir başka deyişle, M. Kemal dokunulmazlığını sürdürürken, İnönü rahatlıkla Kemalist rejimin günah keçisi olarak hedef tahtasına oturtulabilmiştir!

Üçüncüsü, özellikle DP iktidarının askeri bir darbeyle devrilmesinin ve idamların ardından oluşturulan rejimle birlikte, iktidara gelen sağ burjuva hükümetler, kelle korkusuyla, resmi ideoloji olan Kemalizme çok daha ihtiyatla yaklaşma ve zülfüyare pek dokunmama gereği hissetmişlerdir. Muhalefetteyken Kemalizmi eleştiren burjuva sağ partilerin, iktidara geldiklerinde bu konularda açık ve net bir duruş sergilememelerinin temelinde, iktidarda kalma kaygısının yattığı çok açıktır. Devlete yakınlaştıkça ona benzeme ve entegre olma eğilimi tüm burjuva partilerinin temel karakteristiğidir.

Dördüncüsü, Türkiye burjuvazisi, Kemalist asker-sivil bürokrasinin himayesinde ve ağır adımlarla gelişmiştir. Uzun yıllar boyunca sınıf egemenliğini sürdürebilmek ve güvence altında tutabilmek için Kemalist bürokrasinin hamiliğine ihtiyaç duymuş, yoksul ve ezilen halktan duyduğu korku nedeniyle askeri darbelerle sürekli kesintiye uğrayan son derece güdük bir burjuva demokrasisine ve askeri bürokrasinin siyasal alan üzerindeki belirleyici ağırlığına razı gelmek zorunda kalmıştır. Yeterince palazlanıncaya kadar, Kemalist bürokrasiyi kendisinin sıradan bir hizmetkârına dönüştürecek ve Kemalizmi resmi ideoloji olmaktan çıkaracak girişimlerden uzak durmuştur. Kemalist ideolojiye karşı açıkça mücadele etmek yerine, onun “aşırılıklarını” İnönü gibilerin sırtına yıkmak, burjuvazinin ve onun sağ siyasetçilerinin kolayına gelmiştir.

Kemalist cephe ve İnönü

Diğer taraftan, CHP ve Kemalizm ekseninde şekillenen siyasal çizgiyi savunanların büyük bir bölümü, İnönü’ye ilişkin bu eleştirileri kabullenmemekte, İnönü’yü “Atatürk ilke ve inkılâplarının yılmaz bir savunucusu ve sürdürücüsü” olarak değerlendirmektedirler. Açıkça söylemek gerekiyor ki, burjuva solun “Atatürk ve İnönü arasında kategorik bir ayrım yapılamayacağı” şeklindeki değerlendirmesi, sağcıların değerlendirmelerinden çok daha gerçekçi ve doğrudur.

Hakikaten de İnönü, M. Kemal ne ise oydu. Yani ikisi arasında, ait oldukları ve çıkarlarını temsil ettikleri mülk sahibi sınıflar açısından da, liderlik ettikleri rejimin yapısı bakımından da kategorik bir farklılık mevcut değildir. İnönü ve M. Kemal arasında bir kopuştan değil ancak süreklilikten bahsedilebilir, onlar halef ve seleftirler. Birbirine pek de benzemeyen kişiliklerde olmalarına, zaman zaman kimi konularda ve taktiklerde farklılaşmalarına rağmen M. Kemal ve İnönü aynı saftadırlar, aynı yolda ilerlerler ve özde aynı çizgiyi savunurlar. Nitekim İnönü, cumhuriyetin kuruluşunun ertesi gününden 1937 yılına dek, altı aylık kısa bir kesinti dışında, 14 yıl boyunca M. Kemal’in başbakanı ve rejimin ikinci adamı durumundadır. Bu açıdan “Atatürk iyidir, İnönü kötü” şeklindeki bir değerlendirmenin bir geçerliliği yoktur.

Ama bu sahte solun haklılığı da buraya kadardır. Onlar M. Kemal ile İnönü’yü birbirinden ayırmayıp her ikisini de halk kahramanı olarak değerlendirirken, bizler, bu tarihsel kişilikleri, despot bir burjuva diktatörlüğün kurucu ve yürütücü liderleri olarak görüyoruz: “Türkiye’de burjuva cumhuriyetin, Batı’daki örneklere kıyasla daha kuruluşunda bir olağanüstü siyasal rejim gibi biçimlendiği açıktır. Devlet partisi CHP’nin tek parti diktatörlüğü dönemi sona erene dek, ayrıca bir askeri darbeye gerek kalmaksızın, baskıcı bir burjuva yönetim varlığını sürdürmüştür. Dönemin mutlak siyasal iktidar aygıtı CHP, aslında düzenin çeşitli egemen unsurlarını (yüksek bürokrasiyi, büyük kentlerin ticaret ve sanayi burjuvazisini, taşradaki eşrafı, toprak ağalarını vb.) içinde toparlayan korporatist bir yapıya sahiptir. … Türkiye’nin özgün koşulları nedeniyle iktisadi ve siyasi yaşamda büyük ağırlığı olan devlet bürokrasisinin de (bu özgün konumunu belirtmek için Kemalist bürokrasi diyoruz), kapitalist gelişme belirli bir düzeye ulaşıp burjuva düzen görece olağan bir işleyişe geçene dek egemen sınıflar ittifakı içinde ayrıca vurgulanması gerekir. … Tek parti iktidarı döneminde, Kemalist bürokrasi ile milli burjuvazi (tarım, ticaret ve henüz cılız ölçeklerde de olsa sanayi alanlarında faaliyet yürüten burjuvazi) birlikte iktidar sürdürmüş ve bu iktidar bloku içinde hegemonyasını kuran Kemalist bürokrasi olmuştur.”[2]

Besbelli ki, sahte solun, gerek M. Kemal’e gerekse de İnönü’ye düzdüğü övgüler, bu toprakların yoksul emekçileri ve ezilen halklarının değil, mülk sahibi sınıflarının ve aristokratik bürokrasinin çıkarlarını yansıtmaktadır. Tarihi şöyle bir hatırlamak, bu gerçekliği çırılçıplak ortaya serecektir.

Irkçı, şoven, seçkinci, despot, işçi ve halk düşmanı bir rejim

Marksizmin terimleriyle bilimsel olarak ele alındığında, Kemalist tek parti diktatörlüğü dönemini faşizmden ziyade özgün bir Bonapartizm olarak adlandırmak gerekir.[3] Diğer taraftan, ortalama bir insanın diliyle yani gündelik hayatın kavramlarıyla ifade edildiğinde, bu rejimin faşist olarak adlandırılması çok da anlaşılmaz değildir. Tek parti diktatörlüğü döneminde, ırkçı, şovenist ve militarist propagandanın yanı sıra faşizme meyleden ve ona yaklaşan uygulamalar saymakla bitmez.

Tek parti diktatörlüğünün kurulmasında da, 30’lu yıllardaki faşizm hayranlığı ve faşist eğilimlerin güçlenmesinde de M. Kemal ve İnönü birbirlerini tamamlayan roller oynamışlardır. İnönü, M. Kemal’in “zor zamanlar”da göreve çağırıp en sert tedbirleri uygulamak için öne sürdüğü kişidir. 1925’te patlak veren Kürt isyanını bastırmak için tekrar başbakanlığa atanan İnönü, Takrir-i Sükûn Kanunu, İstiklal Mahkemeleri ve sıkıyönetim aracılığıyla bu isyanı kanla bastırmakla kalmadı, tek parti diktatörlüğünün pekişmesinde ve kalıcılaşmasında büyük rol oynadı. Bu kanun ve uygulamalarla CHP dışındaki tüm siyasal eğilimler yasaklandı; CHP içindeki muhalif sesler tümüyle tasfiye edildi; muhalif gazete ve yayınevleri kapatıldı; işçi sınıfının hakları ortadan kaldırıldı, örgütleri kapatıldı; komünistler acımasız soruşturmalara, hapislere, sürgünlere ve katliamlara maruz bırakıldılar. “Milli Mücadele” döneminde önemli bir etkinlik kazanan komünistler, önce Mustafa Suphi ve yoldaşlarının katledilmesiyle ardından da 1925-45 yılları arasında dalgalar halinde gerçekleştirilen “komünist tevkifatları” ile neredeyse tümüyle etkisiz hale getirildiler. Kürt halkı da baskı, zulüm ve katliamlardan payına düşeni fazlasıyla aldı. 1923 ilâ 1938 yılları arasında 17 Kürt ayaklanması kanla bastırılmış, on binlerce Kürt katledilmiştir. 1924 Anayasasıyla Kürtlerin varlığı inkâr edilerek imha ve asimilasyon politikaları sistematikleştirilmiştir.

Kendisi de Bitlis’in tanınmış bir Kürt ailesinden geliyor oluşuna rağmen İsmet İnönü tam bir Kürt düşmanıdır. 22 Nisan 1925 günü Türk Ocaklarında yaptığı konuşmada ırkçı-şoven bir milliyetçiliğin çerçevesini çizer: “Biz açıkça milliyetçiyiz. Milliyetçilik bizi birleştiren tek nedendir. Türk çoğunluğunun yanında diğer unsurların hiçbir etkisi yoktur. Her ne pahasına olursa olsun, ülkemizde yaşayanları Türkleştirecek, Türklere ve Türkçülüğe karşı çıkanları yok edeceğiz.”

M. Kemal’in direktifiyle yeni kurulan İnönü hükümetinde, ırkçı, şiddet yanlısı ve faşizm hayranlıklarıyla öne çıkan Mahmut Esat Bozkurt ve Recep Peker gibi şahsiyetler de, sırasıyla Adalet Bakanı ve İçişleri Bakanı olarak, tüm ülkenin bir zindana çevrilmesinde Kemalist rejime önemli hizmetlerde bulunurlar. 1925 ile açılan tek parti diktatörlüğü boyunca yalnızca yukarıda andığımız isimler değil, önde gelen gazeteci ve yazarlar arasında da faşizmin erdemlerinden bahsetmek moda olur. Cumhuriyet gazetesinin sahibi Yunus Nadi başta olmak üzere pek çok yazar Hitler ve Mussolini’ye övgü düzmekte birbirleriyle yarışırlar. Gazeteler bu faşistlerin doğum günlerini bile sekiz sütuna manşetten kutlamaya başlar. Mussolini hayranı Falih Rıfkı Atay, Hitler’in “Mustafa Kemal’in ilk öğrencisi Mussolini, ikincisi benim” dediğini ballandırarak anlatır.[4] M. Kemal’in gözdelerinden Mahmut Esat Bozkurt da aynı minvalde, faşizmin ilham kaynağının Kemalizm olduğu iddiasıyla övünür: “Zamanımızın bir Alman tarihçisi, gerek nasyonal sosyalizmin ve gerek faşizmin Mustafa Kemal rejiminin az çok değiştirilmiş birer şeklinden başka bir şey olmadıklarını söyler. Çok doğrudur. Çok doğru bir görüştür.[5]

İnönü de ırkçılıkta bakanlarından geride değildir, “sadece Türk milleti bu ülkede etnik ya da ırki bir takım haklar isteyebilir. Başka hiçbir kişinin buna hakkı yoktur” şeklindeki açıklamasıyla Kemalist rejimin ırkçı yaklaşımını açık eder.[6] Bu tür açıklamalar artık o denli patavatsız ve pervasızca ileri sürülmektedir ki, bunu bir denetim atına almak şart olur. Kabak, ırkçı ve faşist görüşleriyle öne çıkan ve ceza kanununu faşist İtalyan yasalarından derleyen Mahmut Esat Bozkurt’un başına patlar. Ağrı’daki Kürt isyanının kanla bastırılmasının ardından, “Saf Türk olmayan hiç kimsenin bu ülkede hiçbir hakkı yoktur; onlar sadece ve sadece hizmetçi ve köle olma hakkına sahiptirler. Bu gerçeği dost, düşman, herkes dağlar bile bilmek zorundadır” şeklindeki açıklamasıyla Bozkurt, aslında resmi düşünceyi dillendirmiştir. Ne var ki, bu açıklamanın başta Rumlar olmak üzere ülkede yaşayan gayrimüslimlerden büyük tepki toplaması üzerine Bozkurt istifaya zorlanır, o artık bir safradan ibarettir!

Aynı dönemde M. Kemal ise Türk ırkçılığına teorik bir kılıf arayışı içerisindedir. Türk Dil Kurumu ve Türk Tarih Kurumu onun emriyle kurulur. Dünyadaki tüm dillerin kökeninde Türkçenin olduğunu ve ilk uygarlığın da Türkler tarafından kurulduğunu iddia eden safsata teoriler bu kurumlara sipariş edilir: “İşte Atatürk’ün emriyle hazırlanan ve her açıdan ırkçılık kokan ‘Güneş Dil Teorisi’ ve ‘Türk Tarih Tezi’ gibi zırvalar da böyle bir atmosferde ortaya atılmıştı. İnsanı acı bir tebessüme sevk eden ve ipe sapa gelmez ırkçı hezeyanlarla dolu olan bu ‘teori’ler bir süre sonra geri çekilmişse de, Kemalist devletin ırkçı şoven milliyetçiliği ve bu bağlamda Kürtlere yönelik baskıları ve saldırgan politikaları hep devam etmiştir.”[7]

Kemalist rejimin faşizmle flörtü

1923 İzmir İktisat Kongresinde liberal kapitalist çizginin benimsenmesine rağmen, bu doğrultuda istenen ekonomik ilerlemenin sağlanamaması ve 1929 yılında tüm dünyayı kasıp kavuran Büyük Buhran, Kemalist bürokraside yeni arayışlara yol açmıştır: “1930’lara gelindiğinde, Kemalist bürokrasinin gözünde artık liberalizmin eski itibarı kalmamıştı. Köken olarak zaten despotik bir devlet geleneğinden gelen ve totalitarizme eğilimli olan Kemalist bürokrasi için, İtalya ve Almanya’daki totaliter rejimler önemli bir cazibe merkezi oluşturuyordu. Bu totaliter rejimlerin Avrupa’da estirdiği faşizm ve Nazizm rüzgârları, totaliter eğilimli Kemalist yönetici kadroları güçlü bir biçimde etkilemişti. Bu etkilenme, Kemalist yönetici kadroların ırkçılık ve faşizm kokan bu yıllardaki söylemlerinde, faşist devletlerin yasalarından aktardıkları yasa maddelerinde (örneğin meşhur 141-142. maddelerin İtalyan Ceza Yasasından aynen alınması gibi) ve de genel olarak Kemalist devletin siyasal ve ideolojik açılımlarında kendini göstermektedir.”[8]

Faşist İtalya ve Stalinist Rusya’da sağlanan iktisadi ilerlemeler, Kemalistlerin de gözlerini bu ülkelere çevirmesini beraberinde getirmiştir. Sınıfsal doğaları bambaşka da olsa, her iki ülkede de otoriter, şefe ve onun tek parti diktatörlüğüne dayanan, anti-demokratik ve devletin ekonomide belirgin bir ağırlığı olduğu yönetimler hüküm sürüyordu. Dönemin tüm dünyada hâkim eğilimi de bu yöndeydi. Bu dönemde M. Kemal’in teşvikleriyle Başbakan İnönü öncülüğündeki Türk heyetleri önceleri İtalya ve SSCB’ye, 1930’ların ortalarında da faşist Almanya’ya geziler düzenliyorlardı. Rusya gezilerinin de katkısıyla İnönü devletçilik politikalarına ağırlık verilmesini savunuyordu. 1932’de İktisat Bakanlığına atanan ve liberal görüşleriyle tanınan Celal Bayar ile aralarındaki ekonomi politikalarına ilişkin tartışmalar da böylece başlar. İnönü, ekonomik gelişmenin devlet eliyle sağlanmasının yalnızca mümkün değil gerekli olduğunu savunur. Onun otoriter zihniyetinde, bu yaklaşım, devletin ve partinin tüm toplumsal ve siyasal yaşam üzerinde olduğu gibi ekonomik yaşam üzerinde de tam denetiminin zorunlu koşuludur, aksi durumda liberalizm bürokrasinin denetimi dışında bir burjuvazinin gelişiminin önünü açacaktır! Fabrikaların büyük kentlerde yoğunlaşmaması, bu fabrikalarda çalışacak işçilerin yarı köylü kalmaları hedeflenmelidir, çünkü aksi takdirde bürokrasinin denetimi dışında bir işçi sınıfı da ortaya çıkacaktır! Sınıfları, sınıf mücadelesi ve sınıf örgütlenmesini reddedip yasaklayan bu korporatist yaklaşım (ki günün faşist rejimlerinin tipik bir özelliği idi) doğrultusunda ilerleyen yıllarda Köy Enstitülerini de uygulamaya sokacaktır İnönü.[9]

Faşist eğilimler, devletin ve partinin yapısı hususunda çok daha belirgindir. Örneğin, İnönü’yle birlikte yurtdışı gezilerine katılmış olan M. Kemal’in yakın arkadaşlarından gazeteci ve milletvekili Falih Rıfkı Atay, Mussolini’yi ve onun faşist İtalya’sını öve öve bitiremiyor, Türkiye’nin onu örnek almasını salık veriyordu. 1932’de İnönü’yle birlikte İtalya’ya giden CHP Genel Sekreteri Recep Peker de, İtalyan devlet aygıtı ve faşist parti hakkında ayrıntılı bilgiler ediniyor ve dönüşünde CHP’yi faşist ilkeler temelinde reorganize edecek yeni tüzük hazırlıklarına girişiyordu. Bu tüzük taslağı biraz törpülendikten sonra 1935 Kurultayında kabul görmüş ve parti ile devlet özdeşleşmesini daha da pekiştiren düzenlemeler hızla hayata geçirilmiştir. Kemalizm sistematik bir ideoloji haline getirilmiş, “altı ok” icat edilip bunlar CHP programının yanı sıra anayasaya da eklenmişti: “CHP’nin iktidarı elinde tuttuğu bu dönemde parti-hükümet-devlet iç içe geçmiş ve özdeşleşmişti. CHP’nin 1935’teki kongresinde, ‘Türkiye toplumunun tüm bireyleri’ parti üyesi sayılmış, toplumun manevi varlığının ifadesi olan ‘ulus’un parti içinde toplandığı, partinin ‘ulus’ ve dolayısıyla devlet anlamına geldiği söylenmişti. Hatta 1936 tarihli bir genelgeyle partinin genel sekreteri İçişleri Bakanı, il başkanları da vali olarak atanmıştı. Böylesi bir korporatizmle birleşen devletçi ve bürokratik muhafazakârlık, resmi ideolojinin faşizan fikirlerle ne denli örtüştüğünün göstergesidir.”[10]

“Milli Şef” dönemi

Bu faşist eğilim, M. Kemal’in ölümüyle zayıflamamış, günün uluslararası koşullarına bağlı olarak daha da güçlenmiştir. M. Kemal’in 1927 yılında CHP’nin “değişmez genel başkanı” ilan edilmesi gibi, onun ölümünün ardından toplanan CHP kongresinde İsmet İnönü de, M. Kemal’i “Ebedi Şef” kendisini ise CHP’nin “değişmez genel başkanı” ve “Milli Şef” olarak ilan ettirmişti: “İsmet İnönü’nün Cumhurbaşkanlığı döneminde Türkiye, ‘tek parti, tek millet, tek lider’ sloganıyla sembolize edilen faşizan bir bürokratik yönetim biçiminin işleyişine tanık olacaktı.”[11] İnönü, faşist İtalya’dan devşirilmiş tüzük ve sıfatlarla tüm devlet yetki ve otoritesini kendi ellerinde toplamış, neredeyse faşist bir diktatör olarak ortaya çıkmıştı. Faşist Mussolini’nin “Il Duce” unvanından uyarlanan “Milli Şef” unvanının şu anlama geldiği anlatılıyordu: “Milli Şef yol göstericidir. … Milli Şefin sözleri herkes için bir ders, sonsuz bir ilham hazinesidir. Herkesin göremediğini gören, gelecekteki hadiseler hakkında en ehliyetli bir yetkiliymişçesine isabetli karar veren bir kişidir. Fert olarak bizim her zaman berraklıkla göremediğimiz esaslara parmak basan son derece açık ve doğru gören insandır. Türk milleti tek kalp, tek emel ve tek aşk halinde Milli Şefin etrafında birleşmiştir. Milli Şef konuştuğunda yalnızca kuvvetli bir parti başkanı ve çelik iradeli bir devlet başkanı değil, aynı zamanda bütün millet konuşur. Çünkü, Şefin sesi Türk milletinin sesidir. Türk yurdunda bir aile reisi samimiyeti, sevgi ve emniyet havası yaratan Milli Şef, Türk ailesinin tabii reisidir. Türk milleti onu babası kabul etmiştir. Milli Şef değişmez ve sorumsuzdur. Milli Şefin sık sık değişmesi partinin otoritesine zarar vereceği gibi, milletin şefi olmuş bir kişinin her dört senede bir şefliğinin devam edip etmeyeceğinin görüşülmesi onun otoritesine zarar verecektir. Bu sebeple Milli Şef değişmezdir. Milli Şefin insana hayret veren; zihin kuvvetlerinin meydana gelişinde ve onun mütefekkir oluşunda esaslı amil elbette yaratılışındaki başkalık ve üstünlüktür.”[12]

Aynı zaman diliminde para ve pullardan Atatürk resminin çıkartılıp İnönü resminin konulmasını da İnönü aynı despotik ve faşist zihniyetle, dönemin başbakan yardımcısına şöyle izah ediyordu: “Atatürk gibi eşsiz bir kahramana halef olmuştum. Benim için en büyük tehlike onun gölgesi altında erimek ve ezilmek idi. Devlet icraatının bütün sorumluluğu bana ait olmalıydı. Bunun için de kudretim neyse benim damgamı taşıyacak bir dönemin başladığının belli olması gerekiyordu. Paralara resim nakşedilmesi tarihten gelen bir devlet kudreti ve hâkimiyeti geleneği idi.

Burjuva solculara bakılacak olursa, İnönü, Türkiye’yi İkinci Dünya Savaşına girmekten kurtaran barışsever ve tarafsız bir liderdi. Oysa gerçek hiç de öyle değildir. İnönü’yü savaşa katılmaktan alıkoyan en önemli faktör SSCB’den duyduğu korkudur. Nazi Almanya’sının savaşın ilk döneminde kazandığı başarılar, TC rejimini Nazi Almanya’sına daha da yaklaştırmıştı. TC’nin egemenleri, Nazi Almanya’sının zafer kazanmasına dönük tutkulu arzuları ile SSCB’nin savaştan galip çıkabileceğine ilişkin büyük endişeleri arasında sıkışıp kalmış, savaşta Nazilerin tarafında olduklarını açıkça ilan edememiştir. Ama bu durum TC egemenlerini, faşist Almanya ile gayrı-resmi bir ittifak kurmaktan ve özellikle Sovyet topraklarındaki Alman işgalini el altından desteklemeye çalışmaktan alıkoymamıştır. TC savaşa resmen girmemesine rağmen, uyguladığı savaş ekonomisi politikalarıyla halkı canından bezdirmiştir.

Bu dönem boyunca bir taraftan vergi üzerine vergi çıkarılıp halk açıkça soyulurken, diğer taraftan enflasyonist uygulamalarla da dolaylı olarak yağmaya tâbi tutuluyordu. Savaşa dahil olan ülkelerin birçoğunda bile hayat pahalılığı yüzde 20 ilâ 25 oranında artarken, savaşın dışında kalmakla övünen Türkiye’de bu oran yüzde 500’lere yaklaşıyordu. Devletin ürettiği birçok temel madde piyasa değerinin 8 ilâ 10 katı arasında değişen değerlerle satılıyor, vergi borçlarını ödeyemeyenler çalışma kamplarına gönderiliyordu. İşçi sınıfı üzerindeki baskılar ve sömürü katlanarak artmış, faşist Almanya’daki uygulamalar Türkiye’ye taşınmıştı: “1940 yılında uygulamaya sokulan Milli Korunma Kanunu, 1936 yılında işçilere verilen bazı temel hakları ortadan kaldırmakla işe başlamıştı. Kadın ve çocukların çalışmasıyla ilgili İş Kanunundaki bazı hükümler bu dönemde askıya alındı. İşçilerin hafta tatili hakkı ellerinden alındı ve zorunlu bir sebep olmadıkça işlerinden ayrılmaları da yasaklandı. Maden ocakları civarında yaşayan köylülere, belirli bir süre maden ocaklarında çalışma mecburiyeti getirildi. 3 Nisan 1944’de çıkarılan bir kanunla işverenlere, işçileri işyerine bağlamak amacıyla zor kullanma hakkı tanındı. Bir mazeret göstermeksizin işinden ayrılan işçilerin bulunup zorla işyerine getirilmeleri ve bunun için yapılan masrafın da işçinin gündelik ücretinden kesilmesi kabul edildi.”[13]

Milli Şefin Nazizmden etkilenerek giriştiği bir diğer uygulama da, ırkçılığı apaçık olan Varlık Vergisi Kanunu idi (1942). CHP içindeki Nazi hayranı bakanların ve en başta da başbakan Şükrü Saraçoğlu’nun gayretleriyle ülke içindeki gayrimüslimlere dönük olarak hazırlanan bu vergilendirme politikasıyla, serveti olmayan ve hatta dar gelirli sayılabilecek gayrimüslimlere bile ödeyemeyecekleri zaten belli olan çok yüksek vergiler çıkarılmıştı. Bu vergiyi ödeyemeyen binlerce insan Erzurum Aşkale’deki taş ocaklarına ve çalışma kamplarına gönderilmiş ve orada yok edilmişlerdir. Bu uygulamalarla, gayrimüslimlerin varlıklarının pek çoğu Türk zenginlerinin eline geçmiş, bir anlamda sermayenin Türkleştirilmesi süreci yaşanmıştır.

Tüm bunlar yetmezmiş gibi sıkıyönetim uygulamalarının, sosyalistlere karşı tutuklama kampanyalarının arkası kesilmemiş, diğer taraftan apaçık ırkçı, Turancı ve kafatasçı düşüncelerin önü tümüyle açılmıştır: “Bu dönemde Nazi Almanya’sı Türkiye’deki faşistleri siyasi ve mali yönden desteklemiş, devlet içindeki etkinliklerini arttırmaları için çaba sarf etmiştir. Türkiye’nin dış politikası da görünürde tarafsız ama gerçekte Alman yanlısı olduğundan, faşist kadrolar önemli ilerlemeler kaydetmişlerdir. İhracat ve ithalatta Almanya’ya öncelik tanınıyor, halk açlıktan kırılıp kuyruklarda sefillik çekerken buğday ve çeşitli gıda maddeleri Almanya’ya ihraç ediliyordu. Hatta ‘milli şef’ İnönü Alman büyükelçisi Von Papen’e, komünizme karşı mücadelede ve SSCB konusunda ortak politikalara sahip olduklarını, Alman ordularının Sovyetler’i yenmesi maksadıyla Türkî bölgelerdeki ‘kandaşları’ ile görüşeceklerini ve Alman ordularına yardımcı olmalarına aracılık edeceklerini söylüyordu. Hükümetten üst düzey bürokratlara kadar pek çok kişi açıkça Nazi yanlısı fikirler ileri sürmekten çekinmiyordu. Dönemin başbakanı Şükrü Saraçoğlu, genelkurmay başkanı Mareşal Fevzi Çakmak, General Hüsnü Erkilet gibi isimlerin Nazi yanlısı tutumlarının yanı sıra Cumhuriyet, Tasvir ve Vakit gibi birçok gazete de Pan-Turanist ve ırkçı bir temelde Nazi Almanya’sının propagandasını yapıyordu. Saraçoğlu, ‘ben Türkçü bir başbakanım… Türkçülük bizim için bir kültür meselesi olduğu kadar bir kan meselesidir’ diye konuşuyordu. Burjuva devlet bir yandan kendini Nazi Almanya’sına ispatlamak için TKP’lilere ve solculara kan kustururken, diğer yandan askeri-sivil okullara yahut devlet dairelerine alınacak kişilerde ‘Türk ırkından olmak’ gibi şartlar aranmaya başlanıyor, ders kitaplarında açıkça Turancılık-ırkçılık propagandası yapılıyordu.”[14]

Faşist Alman ordularının Stalingrad’da yenilgiye uğraması ve ABD’nin Normandiya çıkartmasıyla birlikte savaşın gidişatı da değişmiş ve Milli Şef iktidarı ancak ondan sonra rotayı ABD ve müttefiklerine doğru kırmıştır. Bu kez, Müttefiklere yaltaklanma politikası sonucunda mahkeme yollarını tutanlar, yıllarca devlet tarafından beslenen faşistler olacaktı (“Turancılık Davası”).

Savaşın bitiminin ardından, TC, ABD’ye, SSCB’ye yanaşmayacağını göstermek için sosyalistleri bir kez daha sindirmeye girişti. Komünizm karşıtı mitinglerin ardından, CHP’nin kışkırtıp organize ettiği linç taburları Tan Matbaası baskınıyla sosyalistlerin üzerine salındı. “Kahrolsun komünistler” şeklinde uluyanların arasında, sonraki dönemlerin meşhur sağcı siyasetçileri olacak şahısların yanı sıra İlhan Selçuk gibileri de vardı, hepsinin ellerinde de Atatürk ve İnönü posterleri! Kısa süre sonra, bu matbaanın sahipleri olan Sabiha ve Zekeriya Sertel’in ardından Sabahattin Ali de tutuklandı. Yeni kurulmuş Türkiye Sosyalist Partisi de birkaç ay içinde kapatıldı. Tek parti diktatörlüğü bitmesine bitmişti, ama egemen sınıfın emekçi halka reva gördüğü demokrasi ancak bu kadardı.

“Çok partili sistemin mimarı”

Yine burjuva solculara bakılacak olursa, İnönü, Türkiye’de çok partili sistemin ve demokrasinin mimarıdır. Dolayısıyla Kemalistlerin çizdiği tabloya baktığımızda karşımıza demokrat, barışsever ve solcu bir İnönü görüntüsü çıkmaktadır. Bu tablonun gerçeklikten ne denli uzak olduğunu gördük. İnönü, tıpkı selefi gibi, otoriter-despot, militarist, şoven, ırkçı ve statükocudur.

İnönü’nün çok partili burjuva sistemin önünü açtığı doğrudur, ne var ki, bunu demokratlığından ötürü değil, İkinci Dünya Savaşı sonrası oluşan uluslararası konjonktürün ve savaştan galip çıkan ülkelerin basınç ve dayatmaları sonucunda yapmak zorunda kalmıştı. Almanya’nın başını çektiği faşist bloka karşı altı yıl boyunca demokrasi ve özgürlük sahte söylemiyle savaşan Müttefiklerin savaştan galip çıkmasıyla, 1930’lu yıllar boyunca dünyada esen faşizm rüzgârı yerini demokrasi rüzgârına bırakmıştı.

Faşizmin yenilgisiyle birlikte gerek Avrupa’da gerekse Asya ülkelerinde işçi hareketi ve ulusal kurtuluş hareketleri yükselişe geçmiş, İtalya, Yunanistan, Fransa, Balkanlar ve Doğu Avrupa’nın birçok ülkesinde devrimci durumlar ortaya çıkmıştı. Gerek ABD’nin gerekse de SSCB’nin tüm engelleme girişimlerine rağmen Çin’de devrim zafere ulaşmıştı. Bu koşullarda, savaştan zaferle çıkan emperyalist güçler, dünya halklarına vaat ettikleri demokrasiyi bir çırpıda gündemden kaldıramazlardı. İnönü yönetimi, savaş sonrası oluşan uluslararası konjonktürün basıncı altında ve yanı başındaki SSCB’den duyduğu korkuyla ABD şemsiyesi altına sığınmak istiyordu. Türk egemen sınıfı, bu amacına ulaşmak için, ABD’nin istediği değişiklikleri yapmak zorunda idi. Bunların başında da çok partili sisteme geçilmesi yer alıyordu. Bu uluslararası basınç ülke içinde artan huzursuzlukla birleşerek İnönü yönetimini ya istenen değişiklikleri belli ölçülerde hayata geçirmek ya da tümden rejimin bekasını tehlikeye atmak gibi bir seçimle karşı karşıya bırakmış ve “ihtiyatlı diplomatik devlet adamı” İnönü, tercihini güya demokrasiden yana yapmıştı.

Bu basınçlar altında 1946 yılında yapılan ilk çok partili seçimler gerçekte tam bir düzmece idi. Seçimlerde oylar açık oy yöntemiyle kullanılmış, oy sayımları ise gizli yapılmıştı! Demokratik bir seçimin olmazsa olmaz ilkesi olan “gizli oy, açık tasnif” ilkesi, Kemalist rejimde “açık oy, gizli tasnif” şekline bürünüvermiş ve doğal olarak seçimin galibi CHP oluvermişti. Dört yıl sonraki 1950 seçimlerinde ise DP yüzde 52’lik bir oy oranıyla CHP’nin iktidarına son verdi. Tek parti diktatörlüğü boyunca kendileri dışında hiçbir siyasal eğilime tahammül edemeyen, her türlü muhalefeti kanla ve idam sehpalarında yok eden bir zihniyeti, çeyrek asrın ardından çok partili sisteme geçmeyi kabul etmek zorunda kaldı diye demokratlıkla taltif eden garabet bir anlayış bugün halen savunulabiliyor. İşte Kemalist solculuğun hali pür melâli!




[1] Mehmet Sinan, Statükoculuk, Liberalizm ve Türk Tipi Burjuva Demokrasisi Üzerine Notlar /IV, Marksist Tutum, Mayıs 2008

[2] Elif Çağlı, Bonapartizmden Faşizme, Tarih Bilinci Yay, s.233-4

[3] Bu konuda detaylı bir analiz için bak: Elif Çağlı, Bonapartizmden Faşizme

[4] F. R. Atay, Çankaya, c.1, s.205

[5] M. E. Bozkurt, Atatürk İhtilali, s.137, Altın K.

[6] Milliyet, 31 Ağustos 1930

[7] Mehmet Sinan, agm

[8] Mehmet Sinan, agm

[9] İlkay Meriç, Efsaneleştirilen Köy Enstitüleri ve Gerçekler, Marksist Tutum, Nisan 2008

[10] Kerem Dağlı, Ülkücü-Faşist Hareketin Tarihi /1, Marksist Tutum, Aralık 2006

[11] Mehmet Sinan, agm

[12] bkz. Osman Akdere, Milli Şef Dönemi, İz Yayınları

[13] Mehmet Sinan, agm

[14] Kerem Dağlı, agm

Kaynak: 
Marksist Tutum dergisi, no: 63, Haziran 2010