Navigation

“Bir Başka Dünya” Filminin Gösterdikleri

Yazıcı içinYazıcı içine-postayla göndere-postayla gönder
Kriz ve savaşlara neden olan kapitalist sistem insanlığa acıdan ve çileden başka bir şey vermiyor. Emekçi kitleler, her defasında oyalanmak ve kandırılmak isteniyor. Filmde bir emekçi kadın olarak yıllarca ezilen, krizin derinleşmesiyle sofrasında eksilenlerin yanı sıra yaşamında da eksik olan şeylerin farkına varan, faşist kocasını terk eden Maria karakteri; önce korksa da mültecilerin dünyasına girmekten kaçmayan Daphne karakteri; kemer sıkma politikalarını uygulamak için şirketin merkezinden Yunanistan’a gönderilen ve çarkın bir dişlisi olarak acımasızca işten atmalara girişen Elise karakteri, “Alman halkı ile Alman devleti birbirinden ayrıdır” diyerek Yunan halkının asıl düşmanını ortaya koyan Sebastian karakteri… Bu karakterlerin her birinin hikâyelerinin birleştiği yerde taşlar yerine oturuyor ve “kriz”in emekçiler açısından ne olduğu daha net biçimde ortaya çıkıyor. Kapitalist düzene karşı mücadele etmeden “krizden” kurtuluşun yolu olmadığı berraklaşıyor.

Kapitalizm tarihsel bir kriz içinde debeleniyor. Ekonomistler, politikacılar, burjuva stratejistler ve daha pek çokları ekonomik kriz üzerine sık sık tartışmalar yürütüyor, krizin ekonomiye etkileri, krizi atlatmanın yolları üzerine konuşuyor. Rakamların, piyasa ve borsa üzerine nutukların sonu gelmiyor. Krizin yükü ise bu tartışmalardan uzak yoksul işçi ve emekçi kitlelerin sırtına bindiriliyor. Yunan yönetmen Christophoros Papakaliatis’in “Bir Başka Dünya” (Worlds Apart) filmi, krizin işçi sınıfı ve emekçiler için ne anlama geldiğini anlatıyor. Filmde, kapitalizmin krizinin milyonlarca insanın yaşamını nasıl değiştirdiği, onları nasıl acılara sürüklediği çarpıcı biçimde işleniyor.

Christophoros Papakaliatis, ikinci uzun metrajlı filmi “Bir Başka Dünya”da, Yunanistan’ı sarsan krizi pek çok boyutuyla ele alıyor. 2015 yapımı bu filmin hem yönetmeni hem de oyuncusu olan Papakaliatis son derece etkileyici, sade ve güçlü bir içeriğe sahip öyküleri yan yana getirerek krizin emekçilerin yaşamını nasıl da derinden sarstığını ayrıntılı biçimde işlemiş. Film, ekonomik krizin toplumsal yaşamda yarattığı değişimlere, toplumsal çürümeye, ırkçılık ve yabancı düşmanlığına, işsizliğin acı verici sonuçlarına sınıfın penceresinden bakıyor.

Filmin ilk bölümü Ortadoğu’da süren emperyalist savaşın doğrudan sonucu olan mültecilik sorununu işliyor. Yunanistan, Avrupa’ya ulaşmak isteyen Suriyeli mültecilerin ilk durağı olan ülkelerden biri. Film üniversitede siyaset okuyan Yunanlı genç kadın Daphne’nin sokakta tacize uğramasıyla başlıyor. Bu ürkütücü olay Daphne’nin Suriyeli mülteci Farris’le yollarının kesişmesine neden olur. Böylece Daphne Suriyeli mültecilerin dünyasıyla tanışır. Mültecilerin hedef gösterilmesi, aşağılanması karşısında tutum almak zorunda kalır. Farris ise Suriye’de güzel sanatlar üniversitesinde bir yıl okuyabilmiş bir çizimcidir. Ailesini savaşta kaybetmiş bir gençtir Farris ve Yunanistan’da yükselen ırkçı saldırılar nedeniyle tıpkı diğer mülteciler gibi ölümle yaşam arasında gidip gelen bir hayat sürmektedir. Farris karakteri üzerinden Ortadoğu’da yaşanan emperyalist savaşın sonuçlarına, yoksul Yunan emekçilerin mültecilere karşı kışkırtılmasına ışık tutan film, mültecilerin başka bir ülkeye gidebilmek için göze almak zorunda kaldığı tehlikeleri de anlatıyor.

Ortadoğu’da süren emperyalist savaş, Afrika’da, Asya’da yaşanan çatışmalar yoksul emekçi kitlelerin yaşamını cehenneme çeviriyor. İnsanlar savaşın alevlerinden kurtulmak için hayatlarını sürdürebilecekleri başka ülkelere kaçmak zorunda bırakılıyorlar. Mülteciler göç yollarında dayanılmaz trajediler yaşıyorlar. Derme çatma teknelerde, botlarda hayatlarını kaybediyorlar, kapalı kamyon kasalarının içinde havasızlıktan boğuluyorlar, çöllerde susuzluktan ölüyorlar. Pek çoğu insan tacirlerinin eline düşerek çile çekiyor. Aylan bebekler ölmeye devam ediyor ve kapitalist devlet liderleri timsah gözyaşları döküyor. Milyonlarca Suriyeli savaş nedeniyle göç etmek zorunda kaldı. Suriyeli mültecilerin en çok kullandığı güzergâh Türkiye-Yunanistan hattı. AB ülkeleri bu durumdan son derece rahatsız. Mültecileri kaderleriyle baş başa bırakmaktan çekinmiyorlar. Kapitalist devletler için mülteciler, ülkeler arasında siyasi pazarlık konusu ve ucuz işgücü olmaktan öteye gidemiyor. Avrupalı egemenler mültecilik sorunuyla yalnızca kendi rahatları kaçmasın diye ilgileniyorlar, onların göç yollarında ölmesini, insan kaçakçılarının eline düşmesini umursamıyorlar. Filmde anlatıldığı gibi, mültecileri, milliyetçilikle kışkırttıkları ve beyinlerini felçleştirdikleri emekçilerin hedefi haline getiriyorlar. Farris o mültecilerden yalnızca biri.

Antonis, işlerin yolunda gittiği Yunanistan’da üç dükkânı olan, hali vakti yerinde biriyken, ekonomik krizle birlikte dükkânlarını kaybedip iflas etmiştir. Banka her şeyini elinden almış, Antonis borç batağında bir işsize dönüşmüştür. Antonis, tıpkı egemenlerin istediği ve yönlendirdiği gibi, bu yaşadıklarının sorumlusunun mülteciler olduğunu düşünür. Umudunu kaybetmiş, kimseye güveni kalmamış Antonis, mültecilerin ülkeden sürülüp atılmasını isteyen faşist biri olmuştur. Altın Şafak’ın organize ettiği faşist saldırılara destek vermektedir. Mültecilerin öldürülmesi gerektiğini düşünmektedir. Filmdeki bu karakter çıkışsızlığa itilmiş ve kışkırtılmış küçük-burjuvazinin faşizmin payandası haline getirilişinin bir örneğidir. Yunanistan’da ve tüm Avrupa’da, hatta tüm dünyada yükselen göçmen karşıtlığının, milliyetçiliğin işçi sınıfı açısından nasıl bir zehir olduğunu çarpıcı bir biçimde anlatmaktadır. İşini kaybetmenin sorumlusunun göçmenler olduğunu zanneden, faşist teröre destek veren Antonis bunun bedelini çok acı biçimde öder. Yolu Farris ile kesiştiğinde içine sürüklendiği yıkım muazzamdır.

Bu duruma hiç yabancı olmadığımız açıktır. Türkiye’de Kürt ve Suriyeli emekçilere karşı kışkırtılan Türk emekçilerin durumu da aynıdır. Kapitalist egemenler halkları birbirine düşmanlaştırıyor. İşçi sınıfı yapay temellerde bölünüp parçalanıyor. Böyle olunca da kapitalist sömürüye karşı mücadele etmesi gereken işçi sınıfının yerini bölünüp parçalanmış, bilinci esir alınmış bir işçi sınıfı alıyor.

Giorgos bir şirkette yönetici olarak çalışmaktadır. AB, Dünya Bankası ve Yunan hükümetinin politikaları nedeniyle pek çok iş arkadaşı gibi işsiz kalma tehlikesiyle karşı karşıyadır. İşyerinde gördüğü baskı nedeniyle anti-depresanlarla yaşamaktadır ve eşinden ayrılma noktasına gelmiştir. Giorgos’un çalıştığı işyeri ekonomik kriz nedeniyle daralmaya gitmiştir. Şirkette çalışanlar birer birer işten atılmaktadır. Çalışanlar endişe içinde işten atılma sırasının kendilerine gelmesini beklerler. Günden güne umutsuzluğa sürüklenirler. Pek çok insan Giorgos gibi depresyon, panik atak, stres bozuklukları yaşayıp ilaç kullanmaktadır. Giorgos’un küçük oğlu yaşamlarındaki değişimi anlayabilmek için şöyle sorar: “Baba kriz bizim evimize de gelecek mi? Ülkede ekonomik kriz olunca anne-baba ayrılır mı peki? Neden her gece kanepede uyuyorsun? Diğer evler de böyle mi?”

Giorgos’un en yakın iş arkadaşlarından olan Odysseas işten atıldıktan sonra intihar eder ve bu olay insanları bu durumu sorgulamaya iter. Ekonomik krizle birlikte başta Yunanistan olmak üzere pek çok Avrupa ülkesinde intiharlarda büyük bir artış yaşandı. Yunanistan’da ise intiharlarda %20’lik bir artış oldu. İntihara sürüklenenlerin sorunu işsizlik, değersizlik hissi ve gelecekten duyulan endişe idi. Kapitalist kriz insanlara sert bir travma yaşattı, onları açlığa ve borç batağına sürükledi ve sorunlarına bir çözüm bulamayınca umutlarını kararttı. Yunanistan parlamento binasının önünde 77 yaşındaki emekli bir kadın şakağına sıktığı kurşunla intihar etmiş ve arkasında şu notu bırakmıştı: “Bütün umutlarımı yitirdim, çocuklarıma borç bırakmak istemiyorum.” İşte kapitalistler krizin faturasını emekçilere böyle ödetiyor.

2009 yılından itibaren Yunanistan’da etkisini gösteren kriz günümüzde de devam ediyor. Krizin sonuçları günlük yaşamın her alanını etkiliyor. Kamu hizmetlerinde kesintiler, kemer sıkma politikaları, kapanan fabrikalar, %25’in üzerine çıkan işsizlik, yükselen vergiler... Yunanistan’da kriz döneminde işsiz kalan emekçilerin pek çoğu kirasını ödeyemediği için sokakta kaldı. Çocuklarına bakamadıkları için onları aş evlerine vermek zorunda kaldılar. Emekçilerin üçte biri elektrik, su faturalarını ödeyecek durumda değil. “Bir Başka Dünya” adlı film bu açıdan pek çok önemli soruna ışık tutuyor. Aynı zamanda Giorgos karakterini canlandıran yönetmen Christopher Papakaliatis’in ekonomik krizin işçi sınıfı açısından yarattığı yıkıma odaklanması anlamlıdır.

Kriz ve savaşlara neden olan kapitalist sistem insanlığa acıdan ve çileden başka bir şey vermiyor. Emekçi kitleler, her defasında oyalanmak ve kandırılmak isteniyor. Filmde bir emekçi kadın olarak yıllarca ezilen, krizin derinleşmesiyle sofrasında eksilenlerin yanı sıra yaşamında da eksik olan şeylerin farkına varan, faşist kocasını terk eden Maria karakteri; önce korksa da mültecilerin dünyasına girmekten kaçmayan Daphne karakteri; kemer sıkma politikalarını uygulamak için şirketin merkezinden Yunanistan’a gönderilen ve çarkın bir dişlisi olarak acımasızca işten atmalara girişen Elise karakteri, “Alman halkı ile Alman devleti birbirinden ayrıdır” diyerek Yunan halkının asıl düşmanını ortaya koyan Sebastian karakteri… Bu karakterlerin her birinin hikâyelerinin birleştiği yerde taşlar yerine oturuyor ve “kriz”in emekçiler açısından ne olduğu daha net biçimde ortaya çıkıyor. Kapitalist düzene karşı mücadele etmeden “krizden” kurtuluşun yolu olmadığı berraklaşıyor.

Ne mutlu ki bugün tüm dünyada bir değişim yaşanıyor ve alttan alta kapitalist sisteme karşı öfke yeniden filizleniyor. Genç kitleler artık giderek daha somut taleplerle ve hedeflerle alanlarda yer alıyor, “kapitalizm yıkılmalıdır” diyor. Kapitalizmin acımasızlığı, sınıfsız ve sömürüsüz bir dünyaya duyulan özlemi büyütüyor. “Bir Başka Dünya” filmi bu özlemin haklılığını bir kez daha kanıtlıyor.