Navigation

Emperyalist Dış Politikanın Çöküşü ve Tehlikeler

Yazıcı içinYazıcı içine-postayla göndere-postayla gönder
Örgütsüzlük koşulları içindeki emekçi kitlelerin genel olarak bu emperyalist politikanın içyüzünü ve tehlikelerini görmeleri engellenmektedir. Hükümetin işlettiği dev propaganda makinesi dört bir koldan emekçi kitlelerin zihinlerini bulandırmak, onları aldatmak üzere tam mesai halinde çalışıyor. AKP’li egemenlerin kitleleri kandırmada kullandıkları en etkili imaj “büyük Türkiye” imajıdır. “Büyük Türkiye” bölgesindeki ülkelere canının istediği gibi müdahale eden, sağa sola istediği gibi kabadayılık yapıp racon kesen, tuttuğunu koparıp alan, kolay kolay pes etmeyen, “dik” duran, karşı duranlara haddini bildiren ve çevresindeki zenginliklerden de payını almasını bilen bir Türkiye olarak resmedilmektedir. Aynı 20’li ve 30’lu yıllarda faşizmin yükseliş dönemindeki Almanya’daki gibi, bir yandan ezik kitlelerin ulusal gururunu okşayan, bir yandan da onlara yağmadan nemalanma hayalleri aşılayan bir propagandadır bu. Bu propaganda, aynı zamanda, gitgide daha fazla faşizan çizgilere bürünen otoriterleşme sürecini yansıtmaktadır ki, emekçi kitleler için zaten en büyük tehlike budur.

Erdoğan liderliğindeki AKP dış politika alanında başından beri büyük iddialarla hareket etti. İslamcı demagoji ve hayallerle de beslenen yeni dış politika yönelişleri, esasen değişen dünya koşullarında Türkiye’nin önünde yeni fırsatların açıldığı değerlendirmesine dayanıyordu.

“Komşularla sıfır sorun” gibi afili formüllerle barışçı gösterilen bu politika, Doğu halklarına geleneksel olarak mesafeli duran eski Batıcı tutumun olumlu bir aşılması olarak pazarlandı. İkili anlaşmalar yapılıyor, güya sınırlar kaldırılıyor, ortak bakanlar kurulu toplantıları düzenleniyor, gülücüklü aile fotoğrafları veriliyor, ticaret hacimleri arttırılıyor, bin türlü heyetlerle ziyaretler sıklaşıyor, Batılı emperyalistlerin bu ülkelere yönelik baskılarına kısmen kalkan olunuyor, “biz bu işi suhuletle hallederiz” havaları atılarak arabuluculuk rollerine soyunuluyordu. Böylece, bölgedeki en büyük ve gelişkin kapitalist ekonomi olmanın da itkisiyle, AKP liderliğindeki Türkiye etrafına kol kanat geren müşfik bir ağabey pozunu enikonu şişiriyordu.

Ancak 2008 yılının sonlarından itibaren İsrail’in Gazze ve Hamas’a dönük saldırganlığı yeni bir alevlenme evresine girerken, AKP dış politikasının “suhulet” dönemi de bitiyordu. “Sıfır sorun”dan, etraftaki ülkelerin neredeyse tamamıyla çatışmalı ilişkilere geçiş, 2009’un başlarında İsrail ile başlayıp aynı yılın sonlarında Ermenistan ile devam etti. 2010 yılı İran’la Batı arasında arabuluculuk rolünü kapma gayretlerinin çöküşüne tanıklık etti. 2010 sonlarında başlayan ve 2011 yılı ile birlikte tüm hızı ile ilerleyen Arap halklarının isyan dalgası ise genel olarak “sıfır sorun” sahtekârlığını yerle bir etti. İlk büyük bocalamayı Libya’da yaşayan AKP, sivri dişlerini de bu noktadan itibaren göstermeye başladı. Libya’da yaşanan fiyaskodan sonra, asıl kilit noktası olarak Suriye sorunu ön plana çıktı. Bir yandan korku ve telaş içinde, bir yandan da yağmadan geri kalmama arzusuyla Suriye iç savaşına boylu boyuna dalan AKP, Suriye halklarının oluk oluk akan kanının başlıca sorumlularından biri haline geldi. Buna paralel olarak, benzer heveslerle Mısır’da da ağabeyliğe soyunan AKP burada da çuvalladı. Aynı dönemde ve sonrasında da türlü müdahalelerle Irak’taki hükümet oluşumlarına burnunu sokan AKP, bir kez daha yol açtığı karışıklıkların bir bölümünü geride bırakarak avucunu yaladı. Suriye’de iç savaşın uzaması ve özde aynı pozisyonun sürdürülmesi ise, son dönemde hem İran hem Irak hem de Rusya ile ilişkilerin daha çatışmalı hale gelmesine yol açtı. Böylece 5-6 yıl içinde, AKP yönetimindeki sermaye devleti, çevresindeki ülkelerin neredeyse tamamıyla düşmanca ilişkilere geçiş yapmış oldu.

Söz konusu kanlı emperyalist politika 24 Kasımda Suriye’de Rus savaş uçağının vurulup düşürülmesiyle önemli bir dönemece girdi. 60 yılı aşkın bir süre boyunca yaşanmamış olan bir şey yaşanıyor ve bir NATO ülkesi bir Rus uçağını düşürüyordu. Rusya gibi askeri anlamda süper güç konumundaki bir ülkenin uçağının düşürülmesinin olağanüstü bir gelişme olduğunu özel olarak vurgulamaya elbette gerek bulunmuyor. AKP ve Erdoğan’ın, hırsı çapını aşan emperyalist politikasının günün birinde kaçınılmaz olarak çok riskli sonuçlara yol açacağı belliydi.

Böylesi riskli bir hamlenin yapılması, afra tafrayla böbürlenerek yutturulmaya çalışılan emperyalist politikanın iflas etmesi ve bir köşeye sıkışma durumunun yaşanması anlamına gelmektedir. Bu sıkışma sürecinin kilit belirleyenlerinden biri, ABD emperyalizminin İran’la nükleer müzakereleri anlaşmayla sonuçlandırmış olmasıdır. Bu anlaşma gerçekte İran’la bölgeyi ilgilendiren başka konuları da kapsayan bir yakınlaşma anlamına geldiği gibi, Rusya ile de belli bir uzlaşma anlamına gelmekteydi. Bu anlaşmanın ardından yaptığımız değerlendirmede bunun Türkiye’nin bölgede izlemekte olduğu politikalara darbe anlamına geleceğini belirlemiştik. [1] > Bundan mustarip olanın sadece Türkiye olmayıp, İran’la kanlı bıçaklı olan İsrail ve Suudi Arabistan da olduğunu vurgulamıştık. İran’la müzakerelerin gidişatının aşağı yukarı belli olduğu günlerden bu yana bu üç güç birbirine daha fazla yaklaşmakta ve ABD’nin İran’la vardığı mutabakatı dinamitlemek için var güçleriyle çaba harcamaktadırlar.

En son geçtiğimiz günlerde Suudi Arabistan’ın İran’ı provoke etmeyi amaçlayan idam hamlesinden sonra daha net görülmektedir ki, Türkiye’nin Rus savaş uçağını düşürmesi de aynı maksada doğru kurgulanmış bir hamledir. Suudi Arabistan’la son birkaç yıldır özellikle büyük bir yakınlaşma içinde olan Türk emperyalizminin, belki İsrail’in de bilgisi ve işbirliği dahilinde, tüm bu süreci birlikte planladığı söylenebilir. ABD’yi İran’la anlaşma sürecinin öncesindeki çizgiye, yani İran ve Rusya’ya daha sert bir karşıtlık içeren çizgiye döndürmek için, Türkiye Rusya üzerinden, Suudi Arabistan da İran üzerinden Rusya-İran eksenine saldırmıştır.

Ne var ki, Rusya ve İran’ın hışmını çeken bu hamlelerin, ABD’den sağlam bir destek aldığını söylemek zordur. Rus uçağının düşürülmesinin ardından ABD kerhen destek vermiş görünse de, özde bu provokasyonun arkasında durmamış, Türkiye’ye parmak sallamıştır. Öte yandan Rus uçağı düşürüldükten sonra Rusya’dan bindirilen büyük baskı karşısında sinen Türkiye, artık Suriye sınırında uçak uçuramaz hale gelmiştir. Dahası Suriye’deki emperyalist çıkarlarını yürütürken aracı olarak kullandığı güçler daha fazla kayıp vermeye başlamışlardır. Suriye Kürt hareketi de, tehditkâr pozlarla kırmızı çizgi diye ilan edilen çizgileri aşarak kazanımlarını ilerletmiştir. Tam da bu gibi nedenlerle AKP’ci medyadaki kimi yazarlar, ağlamaklı tonda, “biz niye böyle bir yanlış hamle yaptık” diye sorgulamaya koyulmuşlardır.

Fakat güreşe doymayan şirret pehlivan, hem yaşanan hezimet görüntüsünü telafi etmek, hem de hezimetin daha da büyümesini engelleme umuduyla, bu kez Musul’a tanklarla askeri sevkiyat yapmış ve bunu davul zurnayla duyurmuştur. Ancak fiili durum yaratmak için ve bir kez daha ABD emperyalizminin sineye çekeceği ya da göz yumacağı umuduyla yapılan bu hamle, aksine ABD’nin paylamasıyla karşılaşmıştır. Irak merkezi hükümetinin sert itirazlarını takmaya niyeti olmayan Türkiye, ABD’nin aba altından gösterdiği sopayla bu hamlesinden de tornistan etmeye başlamıştır. Yetmezmiş gibi, hamisi rolüne soyunduğu Arap dünyası devletlerinin ortak örgütü olan Arap Birliği, topluca Türkiye’yi kınamış ve askeri güçlerini çekme çağrısı yapmıştır.

Bu hezimet ve tornistanlara son eklenen halka da, İsrail ile ilişkileri düzeltme çabaları olmuştur. Köşeye sıkışan yalancı pehlivan, posta koyup, bununla Arap İslam coğrafyasına hava attığı İsrail’in eteklerine tutunmaya çalışmakta şimdilerde. [2] AKP liderleri, medya kanalları, kalemşörleri ve sözümona dış politika uzmanları, şu ana kadarki tutumu geniş emekçi kitlelere “ilkeli dış politika” diye pazarladılar. Emperyalist çıkarların çirkin manzarasını gözlerden saklamak, üzerini örtmek için başvurulan bu riyâkarlık sadece İsrail’le sınırlı değil. Aynı “ilkeli dış politika” riyâkarlığı, Mısır sorunu üzerinden Suudi Arabistan bağlamında da başından beri işlemiştir. Şimdilerde Suudi Arabistan’la daha da derinleştirilen ilişkiler bu riyâkarlığın ne derin olduğunu ortaya seriyor. AKP’nin Mısır’a dönük olarak sözümona demokrasiden yana ve darbe karşıtı “ilkeli” tutumu, her nasılsa konu Suudi Arabistan’ın buradaki rolüne gelince buhar olmuştur. Mısır’da sert biçimde kapışan iki burjuva kamp arasında Türkiye aktif biçimde Müslüman Kardeşler’le birlikte hareket etmiş, Suudi Arabistan ise darbeci Sisi’yi desteklemiştir. Kitlelerin bilincini bulandırmak için, darbeye göz yuman Batılı emperyalist güçlere her fırsatta demagojik biçimde verip veriştiren AKP liderliği, iş darbenin en büyük ve etkili finansörü-destekleyicisi olan Suudi Arabistan’a gelince tek söz etmemiştir. Darbeci Suud’a tek söz etmemek bir yana, onunla sıkı fıkı ilişkiler hız kesmeden devam etmiş ve şimdilerde bir kader ortaklığı içinde can ciğer kuzu sarması olmaya doğru yol alınmaktadır.

Tüm bu ilkesizlik, yalan propaganda, riyakârlık denizinin içinde ortaya çıkan tornistanlar, hezimetler ve kanlı emperyalist politika manzarası bize ne anlatıyor? Tüm somut çelişkileri içinde alt-emperyalizm olgusunun nasıl bir şey olduğunu. AKP yönetimindeki Türk sermaye devleti alt-emperyalist güçlerin düşebileceği tüm çukurlara düşmüştür adeta. Elif Çağlı’nın 2009’da ortaya koyduğu Türkiye’nin alt-emperyalistleşmesi değerlendirmesi gerçekte tüm bu dış politika sorunlarının üzerine oturduğu temeli vurguluyordu.

“Alt-emperyalizm kavramı, emperyalist hiyerarşi piramidinde en üst basamakta yer alan emperyalist ülkelerin altındaki bir konumu anlatır. Bu konumdaki bir kapitalist ülke henüz üsttekiler gibi bir ekonomik güce ve dünya gündemini belirlemekte aynı derecede etkiye sahip olmasa da, kendi bölgesinde ve büyük emperyalist güçlerin eşliğinde artık doğrudan yayılmacı ilişkiler yürütür. (...) Türkiye 1980 dönemecinden bu yana, burjuvazinin dışa açılma doğrultusunda gerçekleştirdiği yapısal değişim neticesinde sıçramalı biçimde yol aldı, ekonomisi büyüdü ve alt-emperyalist bir ülke oldu. Fakat Türkiye, sermaye ihracı ve sermaye hareketlerinin küresel ölçekte yönlendirilmesi bakımından henüz üst emperyalist ülkeler düzeyinde bir büyük güç konumuna ulaşmış değildir.” [3]

Alt-emperyalist ülkelerin temel çelişkisi, bir yandan özellikle kendi bölgelerinde zaman zaman büyük emperyalist güçlere kafa tutmaya kalkarken, diğer yandan bu tür tutumları sonuna kadar götürebilecek güce henüz sahip olmamalarıdır. Sonuç olarak bu ara konumun çelişkileri ve gücün sınırları, AKP ve Erdoğan’ın da önüne çıkmıştır. Bu tür ülkelerde Erdoğan gibi aşırı hırslı ve maceracı burjuva liderler varsa çelişkilerin doğurduğu sonuçlar daha feci olabilmektedir. Aslında Brezilya’nın da benzer bir duruma düştüğü İran meselesini kısaca hatırlamak, hem sorunun sadece Türkiye örneğiyle sınırlı olmadığını hem de maceracı zorlamalarla aradaki farkı anlamak için yararlı olabilir. Brezilya, Türkiye ile birlikte büyük emperyalist güçlerin hilafına riskli bir inisiyatif üstlenerek İran meselesini çözme gayretkeşliğine girmişti. Ancak konunun kendi boyunu aştığını Türkiye’den çok daha hızlı anlayarak, çabucak sahneden çekilmişti. Türkiye ise yerinde durmayarak sürekli olarak zorlamış, devre dışı kaldıktan sonra da İran’la ilişkileri sürdürmüş ve hatta ambargoların delinmesinde İran’la açık ve örtülü işbirliği yapmıştı. Bu tutumu elbette başta ABD emperyalizmi olmak üzere büyük emperyalist güçler tarafından artan ölçüde mimlenmesine yol açmıştı.

Sonuç olarak, peş peşe yaşanan fiyaskolarla AKP’li egemenler dış politika alanında gitgide daha fazla zora düştüler. İşçi sınıfı açısından sorun elbette egemenlerin zora düşmesi değildir. Sorun şu ki, egemenlerin izlediği bu politikaların asıl ceremesini, sadece dışta değil, içeride de, ezilen ve sömürülen emekçi kitleler çekmektedir. Saldırganlık düzeyi gitgide artan emperyalist politika daha şimdiden geride hayatını kaybeden yüz binler, yerini yurdunu kaybeden milyonlar bıraktı. Bugün Ege sahillerinden adeta ceset fışkırmasının baş sorumlularından biri AKP’li egemenlerin bu emperyalist politikasıdır.

Ancak örgütsüzlük koşulları içindeki emekçi kitlelerin genel olarak bu emperyalist politikanın içyüzünü ve tehlikelerini görmeleri engellenmektedir. Hükümetin işlettiği dev propaganda makinesi dört bir koldan emekçi kitlelerin zihinlerini bulandırmak, onları aldatmak üzere tam mesai halinde çalışıyor. AKP’li egemenlerin kitleleri kandırmada kullandıkları en etkili imaj “büyük Türkiye” imajıdır. “Büyük Türkiye” bölgesindeki ülkelere canının istediği gibi müdahale eden, sağa sola istediği gibi kabadayılık yapıp racon kesen, tuttuğunu koparıp alan, kolay kolay pes etmeyen, “dik” duran, karşı duranlara haddini bildiren ve çevresindeki zenginliklerden de payını almasını bilen bir Türkiye olarak resmedilmektedir. Aynı 20’li ve 30’lu yıllarda faşizmin yükseliş dönemindeki Almanya’daki gibi, bir yandan ezik kitlelerin ulusal gururunu okşayan, bir yandan da onlara yağmadan nemalanma hayalleri aşılayan bir propagandadır bu. Bu propaganda, aynı zamanda, gitgide daha fazla faşizan çizgilere bürünen otoriterleşme sürecini yansıtmaktadır ki, emekçi kitleler için zaten en büyük tehlike budur.



[1]     Bkz. Levent Toprak, İran’la Nükleer Anlaşma ve Ortadoğu’da Dengeler, 14 Eylül 2015, marksist.com

[2]     İsrail’e karşı tutumdaki tornistan ile ilgili daha ayrıntılı değerlendirme için bkz. İlkay Meriç, “Öldürmeyi İyi Bilenler” Emperyalist Çıkarlar Temelinde El Sıkışıyor, 10 Ocak 2016, marksist.com

[3]     Elif Çağlı, Alt-Emperyalizm Üzerine: Bölgesel Güç Türkiye, marksist.com