Navigation

Dış Politikada Tornistanlar, 15 Temmuz ve Sonrası

Yazıcı içinYazıcı içine-postayla göndere-postayla gönder

Marksist Tutum olarak, AKP iktidarının izleyegeldiği politikaların Türkiye’yi içte ve dışta büyük çelişki ve gerilimlere sürüklediğini uzunca süredir vurgulamaktaydık. Erdoğan’ın kendi yürüyüşünün önündeki engelleri görünüşte birer birer aşıyor olması, sanıldığının aksine sorunların azalmasına değil daha da artmasına yol açıyor, madalyonun diğer yüzünde çelişki ve gerilimler yatışmak bir yana depreşiyordu. Biz bu noktaları vurgularken 15 Temmuzdaki darbe girişimi geldi.

Bu çelişki ve gerilim alanlarından biri devletin içi iken, bir diğeri, belki de en önemlisi dış siyaset alanıydı. AKP ve Erdoğan dış siyasette esasen Osmanlıcı bir tasavvur içinde bölgenin hâkim gücü düzeyine yükselmeyi ve giderek de büyük dünya güçlerinden biri olmayı hayal etmekteydi. Bu tasavvur ve hayallerin halen de terk edilmiş olduğu söylenemez. Bu dış siyaset perspektifi dünya üzerinde sayısı milyarları bulan Müslümanların lideri ve Müslüman ağırlıklı ülkelerin hamisi/lideri konumuna yükselme esasına dayanmaktadır.

AKP iktidara geldiği günden bu yana bu genel çizgisini dünyanın mevcut şartları içinde somutlamaya girişti. Önceleri bu, ABD emperyalizminin yedeğinde ılımlı İslamın model ülkesi durumuna gelme ve diğerlerine örnek oluşturma kapsamında yürütüldü. Bu çerçevede Büyük Ortadoğu Projesinin eşbaşkanlığı rolü verildi Türkiye’ye.

Sovyetler Birliği’nin çöküşü sonrası içine girilen hegemonya yarışı ve emperyalist savaş süreci, AKP’nin dış politika uzmanlarınca dünya üzerinde yeni bir fırsatlar döneminin açılması olarak görülüyor, güç ilişkilerinin bu yeniden harmanlanma sürecinde İslamın büyük bir rol oynayacağı hesap ediliyordu. Aslında ABD emperyalizminin de hesabı buydu. ABD, Müslüman ağırlıklı ülkelerin kendi denetiminde ılımlı bir İslam anlayışı çerçevesinde dönüştürülmesini, kapitalist dünyaya entegre edilmesini ve buralarda Batı yanlısı rejimlerin kurulmasını arzuluyordu. Bu bölgelerin kapitalist dünya sistemine tam anlamıyla entegre edilmesi tarihsel bir tıkanıklık içindeki kapitalizm açısından temel önemde bir konuydu.

Ilımlı İslam, model ülke ve Büyük Ortadoğu Projesi çerçevesinde ABD ile AKP arasında deyim yerindeyse ilk nikâh kıyılmıştı. Ancak uygulamaya geçildiğinde çok geçmeden pürüzler çıkmaya başladı. İran ve Suriye sorunlarında ABD bu ülkelere ağır bir abluka, yıldırma ve çevreleme siyasetini dayatırken, AKP yönetimi bu ülkelerin daha barışçıl yollarla “adam edilebileceğini” savunuyordu. AKP iktidarı, ABD’nin oluşturmaya çalıştığı odaklanmayı bozucu bir rol oynamaya başlamıştı. Bunun en çarpıcı örneği Türkiye’nin BM’de İran meselesinde yanına Brezilya’yı da alarak ABD’ye kafa tutması olayında yaşandı. Brezilya, üzerine uygulanan baskı sonucu çabuk çark ettiyse de Türkiye genel olarak tavrını sürdürdü. ABD için bir sınır aşma olarak görünen bu olay yine de sineye çekildi. AKP bu tür hafif zorlamalarla ABD politikalarının belli ölçülerde esnetilebileceğini düşünüyordu. Aynı şey Suriye’de yaşandı. Bu dönem “komşularla sıfır sorun” adı verilen hat izleniyordu. Ticaretin geliştirilmesi, ekonomik bağların güçlendirilmesi, insani-kültürel etkileşimin, turizmin geliştirilmesi vs. temelinde diplomatik ve siyasi planda da ılımlı bir atmosfer oluşturularak bölgede ekonomik gücü ve insan kaynağı daha üstün olan Türkiye’nin “barışçıl” yöntemlerle bir hegemonya kurması hedefleniyordu.

Ancak bu politika özü gereği emperyalistti ve bu öz sadece barışçıl yöntemlerle sürdürülebilir bir öz değildi. Çünkü savaş ve saldırganlık emperyalist politikanın özünde mevcuttur. Nitekim daha sonra, bölgedeki Filistin-İsrail sorunu dâhil birçok sorunda arabulucu rolüne soyunan ve taraflarca muteber görülen Türkiye kısa sürede kimsenin hazzetmediği ve ilişkileri çatışmalı hale getiren bir ülke oldu. 2009-2010’da Hamas ve Gazze sorunu üzerinden İsrail ile yaşanan gerginlik ve ilişkilerin kopması bunun ilk büyük örneğiydi. Gerisi çorap söküğü gibi geldi. Arada Ermenistan’la işlerin bozulmasını bir kalemde geçersek, 2010 sonunda patlak veren Arap halklarının isyan dalgası asıl büyük mesele olarak Suriye’yi öne çıkardı.

O zamana kadar Suriye rejimiyle sıkıfıkı ilişkiler geliştiren ve “yumuşak” yöntemlerle dönüşüm için Batı ile Suriye arasında hem arabulucu olan hem de bir anlamda kalkan olan Türkiye, apar topar politikasını değiştirerek, Suriye’nin parçalanıp yağmalanmasına balıklama daldı. Bu balıklama dalış Suriye yağmasından pay kapma telâşı kadar, Suriye Kürdistanı’nda daha önce Irak Kürdistanı’na benzer bir sürecin yaşanmasına mani olma amacını da yansıtıyordu. Suriye rejiminin kısa sürede çökeceği hesap ediliyor ve patlak veren iç savaş alabildiğine körükleniyordu. ABD-Batı ve gerici Körfez devletleri ile birlikte Suriye’nin içine her türlü kirli yöntemlerle müdahale edildi. Suriye halkı içinde yeterli savaşçı güç çıkmayacağının kısa sürede anlaşılmasıyla, dünyanın dört bir yanından cihatçı çetelerin sevkiyatına hız verildi. Bu politikanın süreklileşmesi çok zaman almadı ve radikal İslamcı savaş çeteleri bir kanser gibi yayıldı.

Rejimin hesap edildiğinden daha dayanıklı çıkması nedeniyle savaş Libya’daki gibi sonuçlanmadı. Her ne kadar uzayan iç savaş dalgalı bir seyir izlediyse de, önceleri ABD’nin İslamcı çetelere desteğinin eski temposunu yitirmesi ve en son halkada da Rusya’nın doğrudan müdahalesiyle süreç Esad rejimi lehine dönmeye başladı. Türkiye ABD politikalarına da kısmen ters düşen biçimde gerici Körfez rejimleriyle birlikte izlediği çizgiyi sonuna kadar zorladı. O kadar ki, iş sonunda bir Rus uçağının düşürülmesine dek vardı. Türkiye bu çok riskli hamleyle Suriye’de Rusya karşısında daha pasif ve yumuşak bir pozisyona geçmiş olan ABD’yi bir oldubittiyle karşı karşıya bıraktı. Ancak Rusya’nın sert tutumu karşısında kendisi büyük bir açmaza düştü. Türkiye Suriye sınırında uçak dahi uçuramaz hale geldi, içerideki ekonomik dengeleri etkileyecek ölçüde ciddi kayıplara uğradı.

İzlenen politikanın Türkiye açısından ikinci büyük temel dayanağı olan Rojava’yı boğma stratejisi ise çok daha net biçimde iflas etti. ABD’nin Rojava Kürt güçlerine destek vermesiyle, Türkiye’nin dayattığı kırmızı çizgiler birer birer hükümsüzleşti. Rojava konusunda izlenen siyaset kaçınılmaz olarak Türkiye içindeki Kürt sorununda izlenen siyaseti de etkiledi. Kürt sorununda yaşanan kısmi yumuşama berhava oldu ve sonunda Kürt illerinde daha önce görülmemiş ölçüde bir savaş tablosu ortaya çıktı. İçeride Kürt hareketi büyük bir yıkım pahasına belli ölçüde geriletildiyse de, Rusya ile yaşanan gerilimin de büyük katkısıyla Rojava siyasetini sürdürme olanakları iyice baltalanmış oldu. ABD Türkiye’nin Rojava ile ilgili taleplerini alay ede ede reddetti. ABD’ye karşı koz olarak kullanılan İncirlik üssünün kullanım izni de bir süre sonra verilmek zorunda kalındı. Bir yandan Suriye içinde Türkiye’nin de destekçileri arasında olduğu İslamcı güçler zemin kaybediyor, bir yandan da Rojava’da istemediği ve yaygara kopardığı ne varsa bir bir gerçekleşiyordu. Tüm bunlar izlenen dış siyasetin iflasının silsile halinde kabulü anlamına geliyordu.

ABD ile düşülen çelişkilerin aynı düzeyde daha fazla sürdürülemeyecek oluşu nedeniyle Türkiye istemeye istemeye IŞİD’e daha fazla diş göstermek zorunda kaldı. Bu durum Türkiye içinde, Atatürk Havalimanı katliamında olduğu gibi, çok ciddi IŞİD saldırılarını beraberinde getirdi. Bu gibi saldırılar aslında bölgedeki savaşın giderek Türkiye’nin batısına da sirayet ettirilmesinin sinyalini veriyordu.

“Sıfır sorun” diye pazarlanan bir politikayla yola çıkan Türkiye, daha sonra hem ABD ve Rusya gibi iki büyük güçle hem de İran, Suriye, Irak, İsrail ve Mısır gibi bölge güçleriyle düşman ya da zıt konumlara düştü. Avrupa’yla ilişkilerin zaten pek yolunda gitmediği olgusunu ve Batı basınının yoğun biçimde Erdoğan ve AKP iktidarı aleyhine haber, yorum ve değerlendirmelere yer vermesini eklediğimizde ortaya dört başı mamur bir kriz tablosu çıkıyordu.

Sonuç olarak bu durumun sürdürülebilir olmadığı açıktı. Gidişat içerideki göreli ekonomik “istikrarın” da bozulması yönünde işaretler doğurmaktaydı. Davutoğlu’nun bir mini darbeyle görevden uzaklaştırılıp yerine Binali Yıldırım’ın getirilmesi, dış siyasette tornistan için bir vitrin işlevi gördü. Yıldırım herkesin gözlerine baka baka Suriye’deki “anlamsız iç savaş”tan, dış politikada düşmanları azaltıp, dostları arttırmaktan söz etti. Ve nitekim o burnundan kıl aldırmayanlar, bir çırpıda İsrail ve Rusya’nın elini eteğini öptüler ve nedamet getirerek ilişkileri düzeltme yoluna girdiler. Benzer çabaların, kimisi gizli kapaklı biçimde Mısır, İran ve hatta Suriye ile de yürütüldüğü anlaşılıyor.

Neden sarpa sardı?

Bu dış politika neden karaya oturdu? İşin köküne inecek olursak, sebep, bu politikanın gerekleri ile Türkiye’nin eti budu arasındaki çelişkidir. Her ne kadar bir alt-emperyalist güç düzeyine yükselmiş olsa da Türkiye kapitalizmi, tek başına, Ortadoğu gibi bir bölgede bu emperyalist politikayı hırslı ve saldırgan bir tarzda izlemeye yetecek ölçüde güçlü değildir. Elif Çağlı alt-emperyalizm konulu çalışmasında Türkiye gibi alt-emperyalist güçlerin konumuna ve dolayısıyla hangi zeminde güç oyununda yer alabileceklerine açıklık getirir:

“Alt-emperyalizm kavramı, emperyalist hiyerarşi piramidinde en üst basamakta yer alan emperyalist ülkelerin altındaki bir konumu anlatır. Bu konumdaki bir kapitalist ülke henüz üsttekiler gibi bir ekonomik güce ve dünya gündemini belirlemekte aynı derecede etkiye sahip olmasa da, kendi bölgesinde ve büyük emperyalist güçlerin eşliğinde artık doğrudan yayılmacı ilişkiler yürütür. (...) Türkiye 1980 dönemecinden bu yana, burjuvazinin dışa açılma doğrultusunda gerçekleştirdiği yapısal değişim neticesinde sıçramalı biçimde yol aldı, ekonomisi büyüdü ve alt-emperyalist bir ülke oldu. Fakat Türkiye, sermaye ihracı ve sermaye hareketlerinin küresel ölçekte yönlendirilmesi bakımından henüz üst emperyalist ülkeler düzeyinde bir büyük güç konumuna ulaşmış değildir.” (Alt-Emperyalizm Üzerine: Bölgesel Güç Türkiye, marksist.com)

Bu ekonomik temel üzerinde, siyasi, diplomatik, tarihi, kültürel güç unsurlarının uygun bir bileşiminin olması da ayrıca rol oynar. Sonuç olarak tüm bu güç unsurları zemini üzerinde, geleneksel olarak emperyalist Batı ittifakı içinde yer alan bir gücün büyük emperyalist güçlerle ne ölçüde çelişkiye düşebileceğinin iyi hesaplanmasının gerekeceği açıktır. Wikileaks belgelerinde açığa çıkan değerlendirmede, bir Amerikan büyükelçisinin Türkiye için dediği “Kendini Rolls Royce zanneden bir Land Rover” cümlesi tam da bu noktayı vurgulamaktadır.

AKP’nin izlediği politika, sonuçta ABD’ye ters düştüğü ve bu noktada kendi gücünün ötesinde bir vehimle ABD’yi razı edebileceğini düşündüğü için karaya oturmuştur. Bölgeyi biz iyi biliriz böbürlenmesi ve bu anlayışla gitgide maceracı yönelişler malûm sonucu getirmiştir. Türkiye kapitalizminin gerçek durumunu ve alt-emperyalizm olgusunu anlayamayanların, AKP-Erdoğan’ın ABD’yle ters düşmeyi göze almasını ve sonrasındaki çuvallamayı tutarlı biçimde anlaması ve açıklaması mümkün değildir.

Aslında yıllardan beri AKP’yi ve Erdoğan’ı ABD’nin uşağı ya da kuklası olarak gören ve tüm siyasi değerlendirmelerini bu temelde yapanların anlayışı da çökmüştür. Erdoğan iktidara gelmeden önce devlet içinde kendisine düşman kesimlere karşı bir güvence sağlamak için elbette ABD’ye gidip taahhütlerde bulundu. Ve esasen uzun süre Erdoğan ve AKP’yi darbe yoluyla bertaraf edilmekten koruyan ana güç ABD idi. Erdoğan kuşkusuz kategorik olarak bir ABD düşmanı değildi, değildir. O hem kendisini sağlama almak hem de birlikte iş tutarak bundan nemalanmak, palazlanmak istemiştir. Bu küçük ortak ile büyük ortak arasında, büyük ortağın daha belirleyici olduğu eşitsiz bir ilişkidir kuşkusuz. Ancak bir köle ya da uşak ilişkisi değildir. Nitekim zaman içinde ortaklıkta pürüzler doğmuş ve giderek bu pürüzler büyümüştür.

Erdoğan’ın ABD ile ters düşen politikalar izlediğini söylemek Erdoğan’a bir erdem bahşetmek midir? Hayır. Ancak yanlış bir anti-emperyalizm anlayışına sahip olanlar için bu Erdoğan namına bir olumlu puan yazmak anlamına gelebilirdi. Tutarlı bir Marksist anti-emperyalizm anlayışına sahip olmayanlar işte meselelere bu çarpık tarzda bakarlar.

Dış politikada tornistanların anlamı

İzlenen dış politikanın karaya oturması nedeniyle yaşanan tornistanlar ne anlama geliyor? Bu noktada 15 Temmuz darbe girişimine kadar olan süreç ile sonrasını ayırarak ele almak gerekiyor. 15 Temmuz öncesine bakacak olursak, sorulması gereken soru şudur: bölge üzerinde bir nüfuz kurma, bölge ganimetlerinden pay alma siyasetinden vaz mı geçilmiştir? Bölgede İslamın lideri olma arzusundan, mezhepçi temelde savaşçı grupları, çeteleri besleme, destekleme tutumundan vaz mı geçilmiştir? Bu soruların yanıtları koca bir “hayır”dır! AKP’nin emperyalist Batı basınında durmaksızın eleştirilmesinin başlıca sebebi budur. AKP’nin yaptığı, artık karaya oturmuş olan gemiyi acil durum tedbirleriyle tekrar yüzer hale getirme çabasıdır sadece. Elbette bu, bedelsiz bir çaba değildir. Her ne kadar AKP içeride elindeki büyük propaganda tekeli sayesinde dış politikadaki başarısızlığını geniş emekçi yığınlardan saklamada hayli başarılı olsa da (15 Temmuz darbe girişimi de bu başarısızlığın unutturulması için bulunmaz bir nimet olmuştur), dışarıda önemli bazı bedeller ödediği açıktır. Rusya ve İsrail ile varılan mutabakatlar halka açıklanmadığı için gerçek bedellerin ne olduğunu bilemiyoruz, ama kapitalist kurtlar dünyasında bu anlaşmaların bedavaya olamayacağı şüphesizdir.

İsrail’e kafa tutan ve Gazze’nin kurtarıcısı olacakmış gibi kesilen pozlardan sonra gelinen noktada İsrail ile tekrar yakınlaşmanın, nasıl takdim edilirse edilsin, bölgede ve Müslüman dünyada Erdoğan’ın imajını zedelediği açıktır. Erdoğan’ın Davos hamlesi ve ardından gelen Mavi Marmara hadisesi İsrail’in yenilmezlik büyüsünü bozarak prestij toplamaya dönüktü. Ancak, sonuçta değişik seferlerde İsrail’e meydan okuyup bu büyüyü bozmaya kalkan diğer bölge ülkeleri gibi, Türkiye de bu süngüsü düşenler kervanına katılmış oldu.

Rusya ile gerilimin aşılmaya başlamasının ise neleri içerdiği ya da içereceği henüz tam olarak belli değildir. Ancak bunun Suriye’de birtakım tavizler içermesi kaçınılmazdır. Türkiye bu noktada Suriye politikasının iki ayağından biri olan Esad’ın devrilmesi hususundan temelde vazgeçmiş olabilir. Buna dair bazı belirtiler yok değildir. Hatta Esad rejimiyle bazı gizli görüşme denemeleri yapıldığı da basına yansımış durumdadır. Ancak asıl can alıcı nokta, Suriye politikasının ikinci temel ayağı olan Rojava sorunudur. Türkiye ABD’yi nasıl PYD konusunda hep kendi yanına çekmeye çalıştıysa, şimdi Rusya’yı bu noktada kendi yanına çekmeye çalışmaktadır. Yani Kürt düşmanı politikada en küçük bir değişiklik söz konusu değildir. Şu ana kadar olanlar sadece ABD baskısıyla PYD’nin kazanımlarını diş gıcırdatarak sineye çekme kapsamındadır.

Ancak Rusya konusu 15 Temmuzdan sonra bambaşka bir nitelik kazanmıştır ki, önümüzdeki dönemde bu nokta çok büyük bir önem kazanacaktır. Darbe girişimi karşısında ABD ve Rusya farklı tutumlar sergilediler. Zaten kendisiyle bir yumuşamanın başlamış olduğu Rusya, darbe girişimi karşısında hızla ve net biçimde seçilmiş yönetimin yanında olduğunu açıklarken, ABD ilk saatlerde bekle gör tutumunu yansıtan bir açıklama yapmış, ancak darbenin başarısızlığı netleştikten sonra darbe karşıtı bir tutum beyan etmiştir. Sonrasındaki günlerde de gerek ABD medyasında gerek Avrupa medyasında Erdoğan ve hükümete yönelik sert eleştiriler gelmiştir. Sadece medya değil devlet yetkililerinin açıklama ve tutumları da aynı yönde olmuştur.

Erdoğan 15 Temmuzdan sonra içerde kazandığı pekişmiş meşruiyetle ABD ve Avrupa’ya yüklenmekte ve taviz koparmaya çalışmaktadır. İçeride ulusal birlik görüntüsü oluşturma gayretlerinin bir yönü de budur. Şu anda şekillenen genel atmosfer Erdoğan’ın Batı’dan uzaklaşması ve Rusya’ya yakınlaşması doğrultusunda işlemektedir. En büyük Batı gazetelerinde Türkiye’ye NATO’dan gelebilecek yaptırımlardan dahi söz edilmesi dikkat çekicidir. Kuşkusuz Türkiye’nin Batı’dan uzaklaşarak Rusya’ya yanaşması bugünden yarına gerçekleşebilecek bir şey değildir. Böylesi bir girişim çok büyük çelişki ve kırılmalar pahasına olacaktır.

Son tahlilde Erdoğan’ın ve AKP iktidarının izlediği politikalar ve büyüttüğü gerilimler Türkiye’de çalkantılı gelişmeleri tetiklemiştir. Birkaç ay önce Atatürk Havalimanında gerçekleşen IŞİD katliamı da, kanlı 15 Temmuz darbe girişimi de bunun örnekleridir. Gelinen nokta Türkiye’nin emperyalist sistem içindeki köklü konumunun sorgulanır hale geldiği bir noktadır. Önümüzdeki dönemin Türkiye için bir istikrar dönemi olmayacağı açıktır. Çelişkiler sona ermiş değildir. Bir yandan Erdoğan’ın başını çektiği otoriterleşme sürecinin daha da ilerletilmesinin doğuracağı gerilimler ülkeyi beklerken, bir yandan da artan dış çelişkilerin daha zorlayıcı etkileri ufuktadır.