Navigation

Chavez’in Ardından

Venezuela devlet başkanı Chavez, bir süredir mücadele ettiği kansere yenik düşerek 5 Martta hayatını kaybetti. Chavez, 14 yıllık iktidarının ardından, geçtiğimiz Ekim ayında dördüncü kez başkan seçilmekle birlikte, hastalığı nedeniyle görevini sürdüremez hale gelmişti. Bir süredir beklenen bu ölüm, burjuva kampı sevindirirken, milyonlarca Venezuelalı emekçiyi yasa boğdu. Zira Chavez, izlediği politikalarla ulusal ve uluslararası tekelci sermayenin keyfini kaçırırken, gerçekleştirdiği reformlarla yoksul emekçi kitlelerin hayatında önemli bir değişiklik yaratmış ve bu nedenle de geniş emekçi kitlelerin sevgisini kazanmıştı. 2006 yılındaki başkanlık seçimlerinden itibaren sosyalist bir söylem tutturması ise, küçük-burjuva sosyalist çevrelerin onu sosyalist bir lider, Venezuela’yı da sosyalizm yolunda ilerleyen bir ülke olarak değerlendirmelerine yol açmıştı. Dolayısıyla Chavez’in ölümü, geleneksel Stalinist örgütlerden, merkezci gruplara ve kimi Troçkist çevrelere kadar sosyalist solun önemli bir kesiminde, devrimci bir liderin ölümü olarak algılandı ve buna uygun bir tepkiyle karşılandı. Bu kesimler, “sosyalizm davasının yılmaz bir neferi” olarak kutsadıkları Chavez’in “mücadelemizde yaşayacağını” ilan ederlerken, emekçi kitlelerde yaratılan yanılsamaları körüklemeye devam ediyorlar.

Venezuela’da yaşananların sosyalist hareket açısından önemli dersler içerdiği aşikârdır. Aslına bakılırsa, Chavez’in ölümüne yönelik yorumlar, yaşananlardan gerekli dersleri çıkarmanın ne kadar elzem olduğunu bir kez daha ortaya koymaktadır. Bizler enternasyonalist komünistler olarak, son on yıl içinde Chavez’e ve Venezuela’ya ilişkin pek çok değerlendirme yazısı kaleme aldık. Bu yazılarda, Chavez’in gerçekleştirdiği reformların Venezuelalı emekçiler açısından taşıdığı önemi göz ardı etmezken, Venezuela’da yaşananları Marksist bir bakış açısıyla tahlil etmenin önemine işaret ettik. Bu bakış açısından hareketle, reformlardan ve Chavez’in “sosyalist” söyleminden yola çıkılarak Chavez’e “devrimci”, yaşananlara ise “devrim” denemeyeceğinin altını kalın çizgilerle çizmeyi hep sürdürdük. Sorunumuz reformlarla değil reformistlerle idi ve amacımız Chavez’e yönelik yanılsamaları kırmak, onun popülist-reformist bir lider olarak devrimci sürecin önünde büyük bir engel teşkil ediyor olmasına dikkat çekmek ve Bolşevik bir önderliğin inşası görevinin yakıcılığını döne döne vurgulamaktı. Bu noktada Elif Çağlı Venezuela’da reformistlerin yarattıkları yanılsamaların işçi sınıfı ve emekçiler için yarattığı tehlikeye şöyle dikkat çekiyordu:

“Tarih öğrenmesini bilenler için ibret vericidir! Yaşananlar yaşanacak olanlara ışık tutabilmeli. Günümüzde Latin Amerika ülkelerinde esen sol rüzgârlar, kendilerini solcu veya devrimci olarak tanıtan devlet adamları eliyle düzen sınırları içine hapsedilmek isteniyor. En solcusu bile olsa, burjuva düzen sınırları içinde kurulan hükümetlerden devrim beklemek, sonucu işçi sınıfına ve emekçilere çok ama çok pahalıya mal olacak tehlikeli bir düştür. Devrimle oyun oynanmaz! Devrimci kişi hiçbir kişisel çıkar gütmeksizin devrimin hizmetine girendir, solcu geçinen şu ya da bu devlet adamının kuyruğuna takılan değil!” (Elif Çağlı, Reformizm Üzerine, MT, Ocak 2006)

Venezuela devriminin önünü açmak, Chavez şakşakçılığı yaparak değil, proletaryanın iktidar hedefiyle örgütlenip ileri atılmasını sağlayacak Marksist bir politik çizgi izleyerek mümkündü. Ne var ki sosyalist hareketin ağırlıklı kesiminin reformizm batağına batarak Chavez kuyrukçuluğu yapması nedeniyle böylesi bir politik hat izlenmedi; aksine kitlelerin tepkisinin Chavezci hareket tarafından düzen sınırlarına hapsedilmesine göz yumuldu ve sonuçta öngördüğümüz üzere devrimci durum sönümlenirken kitle inisiyatifi boğuldu.

Troçki, kritik dönemeç noktalarında devrimci partinin rolünün ne denli önemli olduğunu şu sözlerle dile getiriyordu:

“… siyasal durumdaki sola doğru her keskin değişim, kararı devrimci partinin ellerine vermektedir. Kritik durumu kaçırdığı anda, durum ters tarafa yön değiştirir. Bu koşullarda parti önderliğinin rolü, olağanüstü bir önem kazanır. Lenin’in, iki ya da üç günün uluslararası devrimin kaderini belirleyebileceği şeklindeki sözleri, İkinci Enternasyonal çağında neredeyse anlaşılmaz sayılabilirdi. Çağımızda ise bu sözler çok sık doğrulanmıştır ve Ekimi saymazsak hep de olumsuz yönden doğrulanmıştır.” (Troçki, Lenin’den Sonra Üçüncü Enternasyonal, Tarih Bilinci Yay, Eylül 2000, s.74)

Ne yazık ki Venezuela’daki devrimci süreç de, sosyalistlerin Chavez’e teslim olarak izledikleri oportünist çizgi nedeniyle, tarihe söz konusu olumsuz örneklerden biri olarak geçmek zorunda kaldı.

Chavez’in burjuva reform programından ibaret sosyalizmi

1992’deki başarısız darbe girişiminin ardından tutuklanarak ordudan uzaklaştırılan albay Chavez’in, 1998 Aralığında gerçekleştirilen başkanlık seçimlerini kazanması Venezuela tarihinde yeni bir dönemi başlatacaktı. Savunduğu popülist ve ABD karşıtı politikalar nedeniyle, Chavez burjuvazinin ve ABD emperyalizminin nefretini kazandı. Bu tarihten itibaren burjuvazi Chavez’i iktidardan uzaklaştırmak için darbe de dahil olmak üzere her yola başvurdu. Ancak bu ümitsiz çabalar Chavez’i güçsüz kılmak yerine halk desteğini daha da pekiştirdi ve onu yoksul emekçi kitlelerin gözünde bir “kurtarıcı” haline getirdi. Latin Amerika tarihinde önemli bir yeri olan caudillocu gelenek böylece Chavez şahsında yeniden hayat buldu.

Yoksulluğun pençesinde kıvranan ve büyük burjuvazinin çıkarları temelindeki kapitalist politikalarla sefaletleri daha da derinleşen emekçi kitleler, Chavez’in petrol gelirlerine dayanarak başlattığı sosyal reformlar sayesinde bir nebze olsun nefes alır hale gelmişlerdi. Eğitim ve sağlık hizmetinin alabildiğine yaygınlaştırılarak ücretsiz hale getirilmesi, topraksız köylülere toprak dağıtılması, çocuklara ücretsiz yemek verilmesi, kooperatiflerin teşvik edilmesi, işçi sınıfının çalışma koşullarında iyileştirmelere gidilmesi, yoksulların barınma sorununa yönelik olarak yaygın bir konut yapımı hamlesine girişilmesi, burjuvazinin vergi takibi yoluyla sıkıştırılması, yerlilerin demokratik haklarının tanınması ve tüm bunları güvence altına alan bir anayasanın yürürlüğe konulması bu reformların belli başlılarıydı. Ham petrol sanayiinin devletleştirilmesi ve bu alandan büyük bir gelir elde edilmesi, uluslararası piyasada petrol fiyatlarının da yüksek seyrettiği konjonktürle birlikte, sosyal hizmetlere önemli bir kaynak aktarılmasını sağlayarak Chavez’in elini rahatlatmıştı. Hayatları boyunca doktor yüzü görmeyen, okul nedir bilmeyen, izbelerde yaşayan yüzbinlerce yoksul emekçiye, eğitim, sağlık, barınma, sosyal güvenlik gibi temel alanlardaki reformlar ve demokratik dönüşümler devrim gibi görünüyordu. Örgütsüzlük ve yanılsama içinde olan kitleler açısından bu son derece doğaldı. Doğal olmayan şey, bu reformlara kendilerine sosyalist, Marksist diyen çevreler tarafından da devrim payesi verilmesiydi. Onlara göre Chavez’in reformları “sosyalist önlemler”di ve Venezuela “Bolivarcı devrim” sayesinde sosyalizm rotasına girmişti!

Oysa 14 yıldır Venezuela’nın sosyalizme geçeceği iddiasında olanların kanılarının aksine, Chavez, kızıl gömlek ve bere eşliğinde, kapitalizm altında ileri bir burjuva reform programı uygulamaktan öteye gitmedi. Bununla birlikte sosyalizm söylemini, ayağa kalkan yoksul kitleleri peşine takmak üzere başarıyla kullandı. Onun sosyalizmi, burjuvaziyi mülksüzleştirerek proletaryanın iktidarını kurmayı ve bu sayede toplumsal kurtuluşun yolunu açmayı amaçlayan bir sosyalizm değildi. İşçi sınıfının önderliğine dayanmayan, özel mülkiyetle ve burjuvaziyle bir sorunu olmayan, toprağın kolektif mülkiyetini değil kooperatifler biçimindeki özel mülkiyetini savunan bu sosyalizm, beklendiği üzere küçük-burjuvazinin ruhunun tellerini titreterek onu mestetti. Nihayetinde, izlenen burjuva demokratik dönüşüm programı “Bolivarcı devrim” olarak alkışlanırken, söz konusu ulusal kalkınma modelinin adına da “21. yüzyıl sosyalizmi” deniverdi.

Bu sosyalizmin 20. yüzyıl sosyalizminden farklı olarak insancıl ve demokratik bir sosyalizm olduğunu söyleyen Chavez, bu süreçte işçi hareketini de, sosyalist hareketi de kendi kontrolü altına alarak dilediği gibi yönlendirmeyi başardı. İşçi sınıfı çeşitli adlar altındaki komitevari oluşumlarda sözde örgütlü görünürken gerçekte Chavezci yönetim tarafından felçleştirildi. İşçilerin bağımsız inisiyatifleri bastırıldı, sendikaların devletten bağımsız olması “karşı-devrimci zehir” olarak nitelendirilip reddedildi, kamu kurumlarında toplu sözleşme ve grev hakkı fiilen gasp edildi. Tüm bunların yanı sıra, işyerleri kapatılan işçilerin yükselttikleri kamulaştırma ve işçi yönetimi talepleri de yanıtsız bırakıldı. Ama Chavez özellikle seçim süreçlerinde bu talepleri sahiplenir görünerek işçileri oyalamayı ve kendi kuyruğuna takmayı gayet güzel başardı. Bunda en büyük yardımcıları ise devrimci geçinen reformist çevreler oldu. Benzer şekilde, sosyalist çevrelerin ezici çoğunluğu da, 2007’de Venezuela Birleşik Sosyalist Partisi (PSUV) adı altında kurulan devlet partisine entegre edilip Bolivarcı yönetimin doğrudan payandası haline getirildi.

Daha önceki yazılarımızda da vurguladığımız üzere, bu süreç, “sosyalizme doğru ilerlemek” yerine reformların yavaşlayarak durma noktasına gelişinin başlangıç dönemine de işaret ediyordu. Yoksulluk oranı 1999-2006 yılları arasındaki reformlarla %49’dan %36’ya düşerken, bunu izleyen altı yılda sadece 3 puanlık bir düşüş kaydedilecekti. Gelir dağılımındaki adaletsizlikte de ciddi bir düzelme yaşanmadı. En yoksul %5’lik dilimin milli gelirden aldığı pay 2000-2011 yılları arasında sadece 1 puan artarak %5,7’ye çıkarken, en zengin %5’lik diliminki yarım puanlık bir azalışla %44,8’e indi.

Kapitalizmden sosyalizme geçmekte olduğu söylenen Venezuela’da, kamulaştırmalar esasen ham petrol üretimi alanıyla sınırlı kalırken, temel sanayi kuruluşları ve toprak oligarşinin tekelinde kalmaya devam etti. Bankalar kâr rekorları kırarken, özel sektörün ekonomideki ağırlığı azalmak bir yana %65’ten %71’e çıktı. Yabancı sermayeye ait olan ve ekonomik kriz başta olmak üzere çeşitli nedenlerle kapanma noktasına gelen birkaç büyük sanayi işletmesinin yüklü tazminatlarla millileştirilmesi ise, “sosyalizm” yolunda atılmış adımlar olmak bir yana, burjuvazi için neredeyse ödül niteliği taşıyordu. Bu süreçte Venezuela, Bolivarcı iktidara yakın durarak ihalelerle ve çeşitli devlet kaynaklarıyla semiren yeni bir burjuva egemen kesimle, “boliburjuvazi”yle de tanışacaktı.

Tüm bunlar yaşanırken, kapitalizmin tepeden reformlarla, kararnamelerle “sosyalizme” dönüştürülebileceğini, bunun için kapitalist devlet aygıtının proletaryanın devrimci ayaklanmasıyla yıkılmasının gerekmediğini düşünen reformistler, “sosyalizme geçiş sürecindeki yavaşlık”tan da Chavez’i değil çevresindeki bürokratları ve danışmanları sorumlu tuttular. Chavezci hareketin reformcu barutunu tüketmesi, reformistleri günah keçisi aramaya sevk etti. Onlara göre Chavez gerçek bir devrimci idi, ama çevresindeki yozlaşmış, çıkarcı, kariyerist unsurlar onun sosyalizme doğru daha hızlı hareket etmesini engelliyorlardı! Eğer Chavez bunlardan bir kurtulabilse, “Marksistleri” daha fazla dinlese, sosyalist devrim tamamlanacaktı!

Küçük-burjuva solun yarattığı bir diğer yanılsama ise Chavez’in anti-emperyalizmine dairdir. Chavez’in ABD’yle takışması ve onun dayattığı birtakım politikalara milliyetçi temellerde direnip karşı koyması, küçük-burjuvazinin yüreğinin yağını eritmeye yetmiştir. Anti-emperyalizmi kapitalizm karşıtlığıyla karakterize olan gerçek özünden kopararak, şu ya da bu emperyalist devlete (elbette de en başta ABD’ye) karşı olmaya indirgeyen bu kesimler, Chavez’in örneğin Rus emperyalizmiyle sıkı fıkı olmasını hiç sorun etmemişlerdir. Benzer şekilde, işçi sınıfının canına okuyan, baskıcı, gerici molla rejiminin temsilcisi olan Ahmedinecad’la aralarından su sızmaması, Chavez’in anti-emperyalizmine ya da sosyalizmine halel getirecek bir şey olarak görülmemiştir. Ne de olsa Venezuela da “ezilen” bir devlettir, İran da! Dolayısıyla bu dostluğun “ezilenlerin kardeşliği” olarak görülmesinden daha doğal ne olabilir ki!

Ne var ki, reformist sosyalistlerin yaratmaya çalıştıkları yanılsamalar gerçeklerin üzerini örtmeye yetmemiştir. Temelsiz büyük hayallerin hayalkırıklığı da büyük olur. Nitekim Venezuela’da olmaya başlayan da budur. Reformların nicedir kesintiye uğraması, sınıfsal çelişkilerin göze batar şekilde derinleşmeye devam etmesi, sömürünün, yoksulluğun, adaletsizliğin ortadan kalkmaması ve kitlelerin hayatlarında köklü bir değişimin bir türlü gerçekleşmemesi, emekçi kitlelerin Chavez’e ve Bolivarcı yönetime tepkilerini arttırmış ve verilen desteğin azalma eğilimine girmesine yol açmıştır. Son yıllarda çeşitli vesilelerle gerçekleştirilen seçimlerde Chavez’in, Bolivarcı hükümetin ve yerel yönetimlerin oy oranlarındaki düşüş bunun çarpıcı bir göstergesidir.

* * *

Venezuela’da yaşananları devrim olarak değerlendiren reformist çevreler, yıllar boyu tümüyle Chavez’e endeksledikleri bir sosyalizmden söz ettiler. “Devrim”in kaderi, “sosyalizm”in yolunun açılması ya da tıkanması sürekli olarak Chavez’in seçim başarılarına bağlandı. Kişi kültüne dayanan bir sosyalizm modeli oluşturuldu ve Chavez bu modelin öznesi haline getirildi. Bizlerse “kurtarıcı”lara endekslenen bu politikanın Marksizmle uzaktan yakından ilgisi olamayacağını ve emekçiler açısından ölümcül sonuçlar doğurmasının kaçınılmaz olduğunu ısrarla vurgulayageldik. Burjuva devlet aygıtını parçalayarak kapitalizme son verecek ve böylelikle toplumsal kurtuluşun kapısını açacak bir devrimi ancak bilinçli ve örgütlü bir işçi sınıfının gerçekleştirebileceğini, böylesi bir devrimi şu ya da bu liderin değil ancak onu gerçekleştiren öznenin, yani devrimci işçi sınıfının koruyabileceğini, aksi halde devrimden değil büyük bir yanılsamadan söz edilebileceğini dile getirdik.

Bugün artık Chavez yok. Onun ölümü nedeniyle Venezuela 14 Nisanda bir kez daha devlet başkanlığı seçimlerine gidecek. Chavez’in tam desteğini almış bir başkan yardımcısı olarak bir süredir başkanlığa vekalet eden Nicolas Maduro, bu seçime Chavezci hareketin adayı olarak katılacak. Rakibi ise, Ekim ayında yapılan başkanlık seçimlerine ulusal ve uluslararası sermayenin temsilcisi olarak katılan Henrique Capriles Radonski olacak. Chavez’in putlaştırılmasında büyük bir rol oynayan reformistler, belki Nisan ayında yapılacak başkanlık seçimlerinde Bolivarcı yönetimin adayının muhtemel galibiyetiyle bir süre daha kitleleri kandırıp oyalayabilirler. Ama bu politikanın sürdürülmesi bilinmelidir ki, işçi sınıfına ve genelde emekçi kitlelere en büyük ihanet olacaktır. Venezuela devriminin önündeki engellerden biri de, kendini devrimci gösteren bu reformistlerdir.

Sözlerimizi daha önce de vurguladığımız şu satırlarla sonlandıralım:

“İşçi sınıfının davası, birtakım sosyal hizmetlerin parasız sağlanması, ama buna rağmen tüm nüfusun yoksullukta biçimsel eşitliğinin sağlanarak siyasal baskı altına alınması davası değildir. Sınıfsız ve sömürüsüz bir dünya toplumu inşa etme özlemi, yani sosyalizm davası, insanların yoksulluğu değil, dünyanın tüm zenginliklerini gerçekten eşit bir şekilde paylaşması, maddi manevi her türlü insani ihtiyacın tam olarak karşılanması ve böylelikle insanın gerçekten özgürleşerek, onun bireysel ve toplumsal gelişiminin önündeki tüm engellerin kaldırılması davasıdır. Enternasyonalist komünistler, bu nedenle, Latin Amerika’nın olduğu kadar tüm dünyanın da Chavez’lere, Castro’lara vb. değil, Bolşevik devrimcilere ihtiyacı olduğunu savunuyorlar. Tüm dünya emekçileri, «solcu-halkçı programlar uygulayacak liderler»in dağıtacağı kırıntılara, sunacağı sus paylarına değil, sosyalizm davasını başarıya ulaştıracak proleter devrimlere ve bu devrimlerin başarısının temel koşulu olan devrimci Marksist bir dünya partisine ihtiyaç duyuyorlar. Kırıntı değil, tüm dünyayı istiyorlar!” (Oktay Baran, Latin Amerika Sosyalizme mi Gidiyor?, MT, Ocak 2006)

Kaynak: 
Marksist Tutum dergisi, no: 97, Nisan 2013