Suriye Savaşı: Altı Yılda Gelinen Nokta


Egemenlerin oyunlarını ve sergiledikleri vahşeti durduracak tek güç, Ortadoğu’nun, Afrika’nın, Asya’nın, Avrupa’nın, Amerika’nın işçi ve emekçileridir. Bu savaştan çıkarı olmayan sadece onlardır. Onlar örgütlenerek inisiyatifi ele almadıkları sürece ne yazık ki burjuva güçler başlarına daha çok çorap öreceklerdir!


Nicedir Ortadoğu merkezli emperyalist paylaşım savaşının en kanlı cephesini oluşturan, şu ana dek 400 bine yakın insanın hayatını kaybettiği, yaklaşık 5 milyon kişinin ise ülkeyi terk etmek zorunda kaldığı Suriye savaşı altıncı yılını geride bıraktı. Arap isyanı dalgası 2011 Martında Suriye’ye de sıçramış, bu ülkede de çeşitli renklerden muhalifler Baas diktatörlüğüne karşı ayaklanmıştı. Ne var ki, ilerleyen süreçte, isyanın da isyancıların da niteliği çeşitli açılardan değişime uğradı ve bu isyan bir yıl gibi kısa bir zaman zarfında, emperyalist güçlerin ve aralarında Türkiye’nin de olduğu bölge devletlerinin desteğindeki silahlı yapılarla Baas rejimi arasında yürüyen kanlı bir savaşa evrildi. Aynı süreçte, “muhalifler” denen grupların bileşimindeki ağırlık dışarıdan getirilen cihatçı güçlere doğru bariz bir kayma gösterirken, Suriye’deki isyan hareketi yerini emperyalist savaşa bıraktı.

Batılı emperyalistler ve müttefikleri, pek çok ülkeden akışı sağlanan militanlarla, bizzat Türkiye’nin askeri eğitim merkezi haline dönüştürülmesiyle, oluk oluk akıtılan para ve askeri teçhizatla besleyip büyüttükleri cihatçı çeteleri “özgürlük savaşçısı” ilan ettiler. Bunları kullanarak Baas rejimine karşı yürüttükleri savaşı ise “Suriye’yi özgürleştirme mücadelesi” olarak lanse ettiler. Bu süreçte çeşitli adlar altında cihatçı “ordu”lar, “konsey”ler, “koalisyon”lar imal edip bunları Suriye halkının meşru temsilcileri olarak sundular. Ne var ki, Suriye’de ciddi bir tabana sahip olmayan bu vekil güçlerin hiçbiri Baas rejimini deviremedi ve bu nedenle de emperyalist planlar defalarca revizyondan geçirilmek zorunda kalındı.

Savaşın ilerleyişi içinde 2014 yılını kritik dönemeç noktalarından biri olarak kaydetmek gerekiyor. Bu dönemde ABD, sahadaki güçlerin Esad’ı devirmeye yetmediğini, IŞİD’inse kontrolden çıkmaya başladığını görerek düşük vitesli bir politikaya geçiş yapmıştı. Obama bu süreçte İran ve Rusya’yla uzlaşma yönünde taktik bir değişikliğe giderken, önceliğin Esad’ı devirmek değil IŞİD’le mücadele olduğunu açıklayarak buna uygun bir politika izlemeye koyulmuştu. Bu değişiklik, izlediği mezhepçi ve Kürt düşmanı politika doğrultusunda IŞİD ve El Kaide türevi cihatçılara destek veren, Esad’ı devirme önceliğinde ısrar ederek ayakları yere basmayan projelerin peşinden koşan Türkiye ile ABD’nin arasının açılmasına da yol açtı.

O dönemden bu yana ilerleyen süreç aynı zamanda, Cenevre’den Astana’ya pek çok burjuva zirvenin de birbiri ardına toplanması ve “bu kez anlaşmaya varılıyor” beklentisi pompalanarak büyük yanılsamaların yaratılmasıyla geçti. Ne var ki, en uzunu birkaç gün süren ateşkes kararlarının hiçbir kalıcılığı olmadı ve bunların emperyalist savaşta soluklanıp güç tazelemeye yönelik diplomatik manevralar olduğu gerçeği her seferinde bir kez daha görüldü.

Suriye savaşı patlak verdiğinden bu yana döne döne, bu savaşın mevcut aşamada Ortadoğu’ya odaklanmış emperyalist hegemonya ve paylaşım savaşının bir parçası olduğunu vurguluyoruz. Kapitalizmin tarihsel bir kriz içine sürüklendiği bir dönemde, ABD bu savaşı, sarsılan hegemonyasını yeniden tesis etmek ve SSCB’nin çöküşüyle birlikte yeniden paylaşıma açılan bölgeleri kendi nüfuz alanı haline getirerek hem enerji kaynaklarına hem de yeni pazar alanlarına kavuşmak üzere başlattı. Bu sayede içine sürüklendiği ekonomik durgunluğu aşmayı ve üstünlüğünü sürdürmeyi planlayan bu emperyalist devlet, Afganistan ve Irak işgallerine giriştiği ilk dönemlerde, karşısında buna itiraz edecek başka bir güç bulunmamasından dolayı, BM kararına bile ihtiyaç duymaksızın, dünyanın efendisi pozlarında dilediği yere saldırabilen bir güç görüntüsü çiziyordu. Ne var ki, Rusya’nın kendini toparlayıp oyuna aktif olarak katılmasıyla birlikte, ABD’nin efendiliğine soyunduğu tek kutuplu dünya parçalandı ve kartlar bu temelde yeniden karıldı. Bu süreçte, Avrupa devletleri, Türkiye, İsrail, Suudi Arabistan ve Körfez ülkelerinin büyük bir bölümü ABD’nin yanında; sessiz ve derinden bir atılım gerçekleştiren Çin ve İran ise Rusya’nın yanında saf tutarak Ortadoğu’da da bu temelde bir kapışmanın içine girdiler. Esad rejimine de arka çıkan Rusya, Suriye’de 2015 Eylülünde askeri gücüyle de sahaya girdi ve İran ve Hizbullah güçlerinin de yardımıyla eski dengeyi yıkarak yeni bir denge durumu yarattı.

Rusya’nın savaşa doğrudan dâhil olması karşısında ABD uzun bir müddet boyunca geri planda kalmış ve IŞİD’le rejim güçleri arasındaki çatışmada bekle-gör politikası izlemekle yetinmişti. Trump’ın Ocak ayında başkanlık görevini devralmasıyla birlikte ABD’nin Suriye politikasında bir değişiklik yapıp yapmayacağı da merak ediliyordu. Özellikle Erdoğan-AKP yönetimi, Trump’ın kendisini daha fazla dikkate alması ve taleplerini karşılaması beklentisi içindeydi. Sözde IŞİD’le mücadele görüntüsünde başlayan ama asıl amacının Kürtlere göz açtırmamak ve Rojava’nın birleşmesini engellemek olduğu bilinen “Fırat Kalkanı” operasyonuyla sahaya giren Türkiye, Obama’dan göremediği desteği Trump’tan görebilmeyi ümit ediyordu. Bu yeni dönemde AKP hükümetinin kısa vadede en büyük beklentisi Menbiç’in YPG’den arındırılması ve TSK-ÖSO’nun Rakka operasyonuna katılmasıydı. Ancak bunun için YPG güçlerinin operasyona dâhil edilmemesini şart koşmaktaydı. Numan Kurtulmuş şöyle sesleniyordu ABD’ye ve Rusya’ya: “Kararı kendileri vermesi lazım. Yani 3-5 bin PYD militanını mı tercih edecekler, 80 milyonluk istikrarlı bölgenin en büyük ordusuna sahip Türkiye Cumhuriyeti devletini mi?” AKP hükümeti TC’nin seçileceğinden pek emin görünse de sonuç öyle olmadı. “3-5 bin” diye küçümsediği PYD güçleri tercih edildi ve beklentileri teker teker hüsranla sonuçlandı.

Menbiç bugün halen o bölgeyi IŞİD’den temizleyen YPG öncülüğündeki Suriye Demokratik Güçlerinin (SDG) hâkimiyetinde. Üstelik TSK-ÖSO’nun YPG’ye saldırmasını önlemek için Menbiç’in kuzeybatısı ABD, güneybatısı Rus ve Suriye güçleri ile tahkim edilmiş, Afrin’e de bir Rus askeri merkezi kurulmuş durumda. Rakka operasyonu ise, günlerce “ABD’yle görüşüyoruz, olumlu mesajlar alıyoruz” denerek kesilen “büyük devlet” pozlarına rağmen Türkiye’siz başladı. Kendini pek uyanık sanan hükümetin “TSK olmasa da bari Rojava Peşmergeleri (bu ad verilerek Suriye’yle irtibatlandırılmaya çalışılan, Türkiye destekli Barzani güçleri) olsun” önerileri de kabul görmedi. “Menbiç’i YPG’den temizleyeceğiz”, “Rakka konusunda anlaştık” diye efelenenlerin, belli ki ABD ve Rusya’nın baskısıyla Fırat Kalkanı operasyonunu apar topar sona erdirmek zorunda kalması da cabası!

Rusya’nın Halep’in cihatçı çetelerden arındırılması ve ateşkesin sağlanması konusunda Türkiye’yi devreye sokması ve bu planın bir parçası olarak düzenlenen Astana zirvesi, Türkiye’yi, ABD’ye karşı, “sen olmasan da ben bölgede plan kurucu bir güç olarak varlık sürdürürüm” havalarına sokmuştu. Ancak baştan beri irtibat halinde olduğu çeteleri Halep’ten çekip İdlib’e yerleştirince Türkiye’nin işlevi önemli ölçüde tamamlandı.

Çapından büyük heveslere kapılıp emperyalist maceralara kalkışan AKP hükümetinin genel olarak Ortadoğu özel olarak ise Suriye planları baştan itibaren darbe üstüne darbe yiyor. İzlediği maceracı çizgi her duvara tosladığında AKP bir o yana bir bu yana savruluyor: Rusya’yla savaşın eşiğine gelinmesi, ardından ABD’ye kafa tutulup Rusya’yla yakınlaşılması, hava savunma sistemini Rusya’dan alacağız diyerek NATO’ya şantaj yapılması, aradan birkaç hafta geçip Trump iki göz kırpınca bu kez o tarafa kaykılınması… Bu savrulma durumu açıktır ki derin bir çıkışsızlığın ifadesidir.

AKP’nin izlediği Suriye politikası şovenist ve emperyalist bir politikadır ve iki temel noktada çıkışsızlığa mahkûmdur. Birincisi, AKP’nin baştan beri, Esad’ın devrilmesiyle kurulacak yeni yönetimin kendi denetimindeki İslamcı güçlerin hâkimiyetinde olabileceği zehabıyla hareket etmesi, yani kendisini dev aynasında görmesidir. AKP muhalifi burjuva ideologlar bile bu durumu görüyor ve bunu gerçekçilikten ve akılcılıktan yoksunluk olarak adlandırıyorlar. İkincisi ise sadece AKP’nin çarpık algılarına ve kurgularına değil, bununla sakatlanmış geleneksel devlet politikasına dayanmaktadır: Kürtlere baskı uygulayarak, Kürt ulusal hareketini bastırabiliriz! Bakış açısı bu olunca, Kürtlerin şimdiye dek karşı karşıya kaldıkları en büyük fırsatı yakaladıkları bir tarihsel kesitte, gerek Irak gerekse Suriye’de akıntıya karşı kürek çekilerek sürekli tökezlenmesi kaçınılmaz olmaktadır.

AKP’nin Kürt politikası, Türkiye Kürtlerine göz açtırmamaya, Barzani’yle işbirliği halinde Rojava’yı ezmeye ve böylece Irak ve Suriye Kürdistanı üzerinde hâkimiyet kurmaya odaklanmıştır. Bu doğrultudaki en büyük çabası ise Suriye Kürdistanı’nın egemen siyasi/askeri gücü olan PYD-YPG’yi emperyalist güçlere “terör örgütü” olarak kabul ettirip, etkisiz hale getirmektir. AKP’nin Trump’tan beklediği de budur. Fakat Kürtler Irak savaşının da Suriye savaşının da kilit aktörü konumundadırlar. Suriye’de IŞİD’le mücadelenin temel askeri gücü Esad ordusundan sonra YPG’dir. Rojava’daki fiili devlet yapılanması, diplomatik olarak deklare edilmemiş olsa da, Rusya ve ABD de dâhil olmak üzere tüm emperyalist güçler tarafından kabul görmektedir. Gerek Rusya gerekse ABD, bölgeye yönelik hesap ve çıkarları gereği, mevcut aşamada YPG’yi desteklemektedir. Dolayısıyla Türkiye’nin izlediği Kürt politikası, her iki emperyalist kutup açısından da uzlaşılması kısa ve orta vadede mümkün olmayan bir politikadır. Bu durum aynı zamanda TC’nin manevra alanının da hayli daralmış olması anlamına gelmektedir.

Bir NATO ülkesi olarak Türkiye’nin Rusya kampına yaklaşır görünmesi de büyük ölçüde ABD’ye mesaj vererek onun tam desteğini almak üzere atılmış taktik bir adım olarak görünmektedir. Nitekim Trump’ın İdlib’deki kimyasal saldırı iddiasıyla bir Suriye askeri üssünü bombalaması karşısında Erdoğan rejimi anında yüzünü ABD’ye dönebilmiş, Esad’ın devrilmesi planları bakımından bitleri yeniden kanlanabilmiştir. Oysa pek öğünülen Astana toplantılarında Rusya’yla “Esad’ın kaderine Suriye halkının karar vermesi” konusunda anlaşmaya varılmıştı. TC’nin ABD’ye güvenerek Esad’ı yeniden hedef tahtasına oturtmasının Rusya’yı karşısına alma anlamına geleceği açıktır.

Bu zikzaklı politikanın AKP iktidarının gücünden değil, sıkışmışlığından ve çaresizliğinden kaynaklandığı ortadadır. Gerçek şu ki, AKP iktidarının kendini dev aynasında görüp “dünya gücü” olmaktan dem vurması, aslında karanlıkta ıslık çalmaya benzemektedir. Türkiye’nin de yürüyen emperyalist savaşta eninde sonunda paylaşım konusu olacağını gören egemenler, bunun üstesinden emperyalist saldırganlıkla gelmeye ve bunu kitlelere “büyük devlet” övünmesiyle pazarlamaya çalışmaktadırlar. Oysa paylaşıma konu olma olasılığını güçlendiren şey, bizzat izledikleri akıldışı Kürt politikasıdır. İçerideki ve dışarıdaki Kürtlerin değişik formlara bürünen siyasi statü taleplerini ilelebet şiddetle bastırabileceklerini sananlar, yıllardır sorunu daha da kangrenleştirecek adımlar atmakta ve kendilerini kaçınılmaz sona doğru hızla sürüklemektedirler.

Erdoğan rejimi içeride de dışarıda da sıkışmış vaziyettedir ve bu sıkışıklığı her iki cephede de saldırganlığını daha da arttırarak aşmaya çalışmaktadır. Özellikle referandumda umduğu desteği bulamaması, iktidarın milliyetçilik göz bağını kuvvetlendirecek her türlü kanlı maceraya girişme olasılığını güçlendirmektedir. Referandum öncesinde “Yeni harekâtlara yeni isimler vereceğiz. Diğer bölgelerde de terör örgütlerinin tepelerine binmek için hazırlıklar yapıyoruz. Terör örgütlerine baharda çok güzel sürprizlerimiz var. Önümüzdeki aylar Türk milletinin baharı, teröristlerin ise kara kışı olacaktır” sözleriyle bunun işaretini de vermişti Erdoğan. Şimdi, hatfalardır hazırlıkları yürütülen Dicle Kalkanı operasyonunun yakında başlayacağı söylentileri yayılmakta AKP medyasında. Hedefe ise Şengal oturtulmakta. “PKK’yi Sincar’dan atacağız” diyen Erdoğan, bu operasyonu Barzani’yle işbirliği halinde yürütmeye hazırlanıyor. Ama biliniyor ki, şimdiye dek pek çok plan kâğıt üzerinde kaldı, pek çoğu ise fiyaskoyla sonuçlandı.

Örneğin çok övünülen ve “başarıyla tamamlandı” denerek sona erdirilen “Fırat Kalkanı” operasyonunun Cerablus-Azez arasını IŞİD’den temizleyip yerine Türkiye’nin denetimindeki muadillerini doldurmak ve bu bölgeyi Kürtlerden arındırılmış halde tutmaya devam etmek dışında hiçbir ciddi getirisi olmadığı ortadadır. Ancak bu “getiri” de sınırlıdır, zira YPG’yi bölgeden atmak uçuk hayalleriyle başlayan harekât, bu kez ABD ve Rusya’nın desteğiyle daha da güçlenen bir YPG gerçeğiyle yüz yüze getirmiştir Türkiye’yi. Dolayısıyla yanlış hesabın Şengal’den de dönmeyeceğinin hiçbir garantisi yoktur.

Bununla birlikte, Kürt halkı açısından mevcut kazanımlar ve güçlenme durumunun otomatik bir zafer anlamına gelmediğini de belirtmek gerekir. Irak Kürdistanı’nda bağımsızlık referandumu her ne kadar son dönemlerde sıkça telaffuz edilse de bu o kadar kolayca uygulanabilir gözükmemektedir. Irak’ta Kürt siyasi güçleri büyük bir parçalanmışlık içindedirler. Barzani ABD ve Türkiye’yle işbirliği içinde hareket etmekte, Talabani güçleri Rusya’ya yakın durmakta, Irak merkezi yönetimi ise İran’la sıcak ilişki içinde bulunmaktadır. Dolayısıyla, bu bölgenin kaderi de emperyalist paylaşım savaşının gidişatı ve sonucu tarafından belirlenecektir.

Suriye’de ise Rusya da ABD de Kürtleri gözardı ederek hiçbir kalıcı adım atamayacaklarının farkında olduklarından, PYD-YPG’yle işbirliği içinde hareket ediyorlar. Kürt güçleri de bu “muhtaçlık” durumundan faydalanmaya çalışıyorlar. Ancak emperyalist güçler tarafından bölgenin yeniden haritalandırılması aşamasına gelindiğinde, Kürtlerin siyasi statü taleplerinin ne kadar karşılanacağı belirsizliğini korumaya devam ediyor.

İdlib provokasyonu, ABD saldırısı ve emperyalist hesaplar

Nisan ayı başında, İdlib’in Han Şayhun kasabasında, dört yıl önce Şam’ın kenar mahallelerinden Guta’daki[1] provokasyona benzer bir provokasyon yaşandı. Halep’ten tahliye edilen cihatçı çetelerin yığıldığı (bunların başında El Kaide’nin Suriye kolu olan Nusra Cephesi, ya da yeni adıyla Şam’ın Fethi Heyeti geliyor) İdlib’ten, 4 Nisanda, aralarında çocukların da olduğu onlarca kişinin kimyasal gazla katledildiği haberleri geldi. Haberin kaynağı, Londra merkezli “Suriye İnsan Hakları Gözlemevi” ve El Kaide bağlantılı “Beyaz Baretliler”di.[2] Batı medyasının katkılarıyla tüm dünyaya yayılan bu haberde, katliama Esad rejiminin uçaklarından atılan kimyasal bombaların yol açtığı iddia ediliyor, bu haber vahşet resimleri ve videoları eşliğinde köpürtüldükçe köpürtülüyordu. Rusya ve Suriye rejimi ise kimyasal bombardımanın kesinlikle söz konusu olmadığını, olsa olsa cihatçı güçlerin elindeki kimyasal silahların vurulmuş olabileceğini, ancak bunun da kesin olmadığını iddia etti. Ardından da, İran ve Rusya’nın da dâhil olduğu çok sayıda ülkeden, bağımsız uzmanlar tarafından bir inceleme başlatılması çağrısı yükseldi. Ne var ki bu çağrı ABD ve Avrupa’da karşılık bulamadı. Aralarında İsveç İnsan Hakları Doktorları Örgütünün (SWEDHR) de bulunduğu çeşitli örgütler, kimyasal silah iddialarının gerçekliğine dair ciddi şüpheler bulunduğunu, yayılan resim ve videoların en azından bir kısmının Beyaz Baretliler tarafından kurgulandığının aşikâr olduğunu açıkladılar ve Guta provokasyonunu da hatırlatarak bağımsız bir inceleme çağrısını onlar da yinelediler. Ancak bu çağrılar da sessizlikle karşılandı.

7 Nisanda ise ABD, Suriye’nin Şayrat hava üssünü Akdeniz’deki gemilerinden gönderdiği füzelerle bombalayarak bir gövde gösterisi yaptı. Trump, yaptığı açıklamada Esad ve Suriye konusundaki fikrinin değiştiğini beyan ediyordu! Peki, uzun süreli sessizliğin ardından gelen ve bıraktık BM’den ABD Kongresinden bile onay almadan gerçekleştirilen bu saldırı neden yapılmıştır? Öncelikle, muhalefetin saldırıları karşısında sıkışan, Rusya’yla işbirliği yapmakla suçlanıp iktidarı sorgulanan Trump, bu hamleyle “güçlü başkan” görüntüsü çizmeye çalışmış ve bunda başarılı da olmuştur. Bunun yanı sıra, ABD’nin rakiplerine ve düşmanlarına küçük ölçekli bir güç gösterisinde bulunmuştır. Söz konusu hamlenin, ABD’nin Esad’ı hedef tahtasına oturtacak şekilde Suriye’de daha saldırgan bir politikaya dönmesinin işaret fişeği olup olmadığı ise henüz belirsizliğini korumaktadır. Eğer bu gerçekleşirse, yani Şayrat saldırısı Esad’a yönelik daha aktif bir müdahalenin işaret fişeğiyse, bunun sonuçlarının gerçekten de son derece yıkıcı olacağını öngörebiliriz. Böylesi bir adımın ABD’yi Rusya ve İran’la kafa kafaya getirmesi kaçınılmaz olacaktır ki bu da kızılca kıyametin kopması demektir.

Bu bilinemezin yanında, ortadaki fiili sonuçlardan biriyse, söz konusu saldırının İdlib’deki El Kaide ve türevi cihatçıların elini güçlendirmiş olmasıdır. Suriye ordusunun İdlib’e operasyon hazırlıklarını tamamlamaya yaklaştığı günlerde yaşanan bu olayların, gözden düşen cihatçıların yeniden itibar kazanmasını sağladığı ve söz konusu operasyonun tarihini ileriye attığı görülüyor. Bunun sevincini en derinden yaşayanınsa Türkiye egemenleri olduğu açıktır. Daha henüz hiçbir araştırma yapılmadan ve şu ana kadar da bu doğrultuda raporlar kesinleşmemişken, “sarin gazı saldırısı yapıldı ve bunu Esad yaptı” diyerek ortalığı velveleye veren AKP hükümeti, aynen Guta sonrasında olduğu gibi, ABD ve Avrupa’yı Esad’a müdahaleye çağıran bir seferberliğe girişmiştir.

ABD Suriye’ye yönelik daha aktif müdahale noktasına gelmiş olsun ya da olmasın, Suriye cephesinde son aylarda yaşananlar, emperyalist güçlerin bu ülkenin parçalanmışlığını kalıcı hale getirmek için attıkları adımları hızlandırdıklarını gösteriyor. Oluşturulmak istenen üç parçalı Suriye’de (Sünni, Nusayri ve Kürt bölgelerinden oluşan) haritalar gün be gün netleştiriliyor. Kimileri “ABD Rusya’yla anlaştı, savaşın sonuna geliniyor” erken beklentilerine kapılsa da, savaş daha da kızışarak devam edecektir. Kuşkusuz bu geçici ve taktik uzlaşmaların yaşanmayacağı anlamına gelmiyor. Ama Ortadoğu’nun paylaşımı söz konusuyken bunun şiddetli çatışmalar olmaksızın gerçekleşemeyeceği ve gerçekleşmediği gün gibi aşikârdır. Bu savaş aynı zamanda bir hegemonya savaşıdır ve bir emperyalist güç diğerine üstünlüğünü kabul ettiremeden bu savaşın sona ermesi mümkün değildir. Bugün Rusya sistemin hegemon gücü haline gelecek bir ekonomik yapıda değildir ama siyasi ve askeri olarak çok güçlüdür. Ortadoğu’yla köklü bağları bulunması onu bölge özelinde daha da güçlü kılmaktadır ve bu gücüyle ABD’nin karşısına çıkabilmektedir. ABD ise hegemonyası sarsılsa da halen üstünlüğünü korumaktadır. Bu durum, kapitalizmin tarihsel bir kriz içinde debelendiği bir süreçte çıkışsızlığı daha da derinleştirirken, halkların tepesinde yürütülen emperyalist savaş uzadıkça uzuyor, yeni cephelerle tüm dünyaya yayılıyor.

Trump yönetimi Rusya ve İran’la ipleri yeniden gererken bir yandan da Kuzey Kore’ye parmak sallayıp Pasifik bölgesinde nükleer savaş riskini katlayarak arttırıyor. Afganistan’da IŞİD mağaralarını ve buralardaki militanları temizleme iddiasıyla (ki bunun hiçbir inandırıcılığı yoktur; bu devasa bombanın patlatılmasıyla IŞİD’in 30-40 kişilik bir zayiat vermesi bile bu iddianın saçmalığını görmek için yeterlidir), “bombaların anası” olarak da anılan nükleer olmayan en büyük bombayı kullanarak gövde gösterisinde bulunuyor. Libya’yı üçe bölme planlarına hız veriyor. Somali’ye ek askeri birlikler gönderme kararı alıyor. Savaş bütçesini rekor düzeyde arttırıyor. Yani militarist politikaları dört bir koldan körüklüyor. Milyon dolarlık silahlar, bombalar kısa vadede patlatılmayacak olsa bile, yaratılan yüksek düzeyli tehdit algısının silah satışlarını daha da ivmelendireceği, dolayısıyla tıkanan ekonomiye taze kan akışı sağlayacağı şüphe götürmüyor.

Kuşkusuz bu sadece ABD emperyalizmi için değil, savaşın çok yönlü tatlı kârlarına odaklanan tüm emperyalist ve kapitalist güçler için geçerlidir. Bu güdüyle yalnızca Ortadoğu değil tüm dünya ateşe verilmiş durumdadır.

Yürüyen bu kanlı savaşta katledilen milyonlara her gün yenileri eklenmeye devam ediyor. Hayatta kalmanın yolunu savaş cehenneminden kaçışta bulan milyonlarca emekçi ise, eğer göç yollarında can vermemişlerse, gittikleri ülkelerde aşağılanmanın, dışlanmışlığın ve sefaletin en koyusuna maruz kalıyorlar. Bu da yetmiyormuş gibi, burjuva güçler arasındaki pazarlıkların malzemesi haline getirilip, korkunç bir belirsizliğe mahkûm kılınıyorlar. Üç milyona yakın Suriyeli mültecinin sığındığı Türkiye’nin başındaki Erdoğan, AB’yi kendisine ses çıkaramaz hale getirmek için, vahşi hayvanlardan söz ediyormuşçasına, “mültecileri üzerinize salarım” tehditleri savuruyor Batı’ya. Bunun yanı sıra, mülteciler “vatandaş yapılma” vaadiyle iktidarın payandası kılınmaya da çalışılıyorlar.

Egemenlerin bu oyunlarını ve sergiledikleri vahşeti durduracak tek güç, Ortadoğu’nun, Afrika’nın, Asya’nın, Avrupa’nın, Amerika’nın işçi ve emekçileridir. Bu savaştan çıkarı olmayan sadece onlardır. Onlar örgütlenerek inisiyatifi ele almadıkları sürece ne yazık ki burjuva güçler başlarına daha çok çorap öreceklerdir!



[1]      2013 Ağustosunda, Guta’da da yüzlerce insan kimyasal silahlarla katledilmiş ve bu olay tüm dünyaya Esad’ın vahşeti olarak duyurulmuştu. Oysa söz konusu katliam tam da Esad’ın muhalif güçlere karşı bariz bir üstünlük kazandığı, uluslararası alanda ise elinin güçlendiği bir döneme denk gelmişti (tıpkı şimdiki gibi!) ve bu kadarı bile olayın daha dikkatli bir şekilde araştırılması için yeterliydi. Ancak Türkiye başta olmak üzere Batı ittifakı bunu Esad’a saldırmanın bir bahanesi olarak kullanmak istiyordu. Burjuva medyada haftalarca bunun üzerinden yayınlar yapılmış, Erdoğan ABD’yi ve Avrupa’yı müdahaleye çağıran bir seferberlik başlatmıştı. O süreçte emperyalist Batı ittifakı “Esad’ı cezalandırmak” söylemiyle kısmi bir operasyon hazırlığına başlamış, fakat Rusya’nın araya girmesiyle Baas rejimi, elindeki kimyasal silahları Birleşmiş Milletler’e teslim etmeyi kabul ettiği için bu operasyon gündemden düşmüştü. Bir süre sonra ortaya çıkan gerçek ise şuydu: Katliama yol açan kimyasal saldırıyı Esad değil cihatçı çeteler gerçekleştirmiş ve bunu Esad’a saldırının bahanesi yapmak üzere bir yalan kampanyası başlatmışlardı! Üstelik bu çetelerin Türkiye’den aldıkları destekle bu işe soyunduklarına dair güçlü kanıtlar da mevcuttu!

[2]      Sözde “sivil savunma” ekibi olarak gösterilen bu propaganda aygıtı, ABD ve İngiltere tarafından 2013 yılında kurulmuş, Türkiye’de “arama-kurtarma” eğitiminden geçirilmiş ve Suriye’ye salınmış El Kaideci unsurlardan oluşmaktadır. Bu sözde sivil savunma grubunun “fedakârca çalışmasını” anlatan bir belgesel filme Şubat ayında Oscar ödülü verildiğini, bunları dünyaya kahramanlar olarak tanıtmak üzere girişilen emperyalist seferberlikte ünlü aktör George Clooney’nin de kullanıldığını hatırlatalım!