Navigation

Basına Baskı, Sansür ve Burjuva İkiyüzlülük

Uzun zamandır burjuvazinin kendi içindeki kapışma medya üzerinden iyice alevlenmiş durumda. Cumhurbaşkanı ve hükümetin tırmandırdığı baskı politikaları sonucu burjuva medya da iki kutba bölündü. Hükümeti ve yaptıklarını şu ya da bu ölçüde teşhir eden bir taraf var. Bir de hükümeti her koşulda destekleyen, onun kalemşorluğunu yapan bir medya grubu var ki buna artık “havuz medyası” deniliyor. AKP iktidarının otoriterleşmesi medya üzerinde de kendini fazlasıyla gösteriyor. Bütün muhalif burjuva basın kuruluşları AKP’nin sansür ve baskılarından nasiplerini aldılar.

Savaş değil, barış ve kardeşlik olsun diyen binlerce insanın katılımıyla DİSK, KESK, TMMOB ve TTB öncülüğünde 10 Ekimde gerçekleştirilmek istenen Ankara mitinginde bombalar patladı. IŞİD’in canlı bombaları tarafından gerçekleştirildiği söylenen saldırı sonucunda, barış isteyen 100’den fazla emekçi katledildi. Katliam çeşitli basın açıklamalarıyla ve eylemlerle lanetlenirken, sorumluların hesap vermesi istendi. “Katilleri Tanıyoruz” pankartları açan kitleler cumhurbaşkanı ve hükümeti protesto etti. Ankara’nın göbeğinde bomba patlıyor, 100’den fazla insan yaşamını yitiriyor, nedense failler tespit edilemiyor, yakalanamıyor! Yapılan açıklamanın özeti ise “gereği yapılıyor, failler bulunacak” vs. oluyor. Emniyet birimlerinin ve MİT’in bilgisi dışında kuş bile uçmayan yerde bombalar patlıyor ve “herhangi bir güvenlik zaafiyeti yok” deniliyor. Sonrasında ise bildiğimiz senaryo devreye sokuluyor: yayın yasağı!

Bu yasak, son dönemde hükümetin sıkça başvurduğu yöntemlerden birisi. Hatırlanacak olursa, Soma katliamı, Ermenek katliamı, Reyhanlı, Diyarbakır ve Suruç katliamlarında da yayın yasağı getirilmişti. Tüm bu olaylarda hem sorumlular hem de failler ortadaydı. İnsan, “neden yasak devreye sokuluyor” diye sormaktan kendini alamıyor. Medyaya yönelik yayın yasağı öz itibariyle kitlelerin haber alma özgürlüğünün kısıtlanması, yayın organlarının ve yazarların ifade özgürlüğünün kısıtlanması, demokrasinin sınırlarının daraltılması anlamına gelmektedir.

Uzun zamandır burjuvazinin kendi içindeki kapışma medya üzerinden iyice alevlenmiş durumda. Cumhurbaşkanı ve hükümetin tırmandırdığı baskı politikaları sonucu burjuva medya da iki kutba bölündü. Hükümeti ve yaptıklarını şu ya da bu ölçüde teşhir eden bir taraf var. Bir de hükümeti her koşulda destekleyen, onun kalemşorluğunu yapan bir medya grubu var ki buna artık “havuz medyası” deniliyor. AKP iktidarının otoriterleşmesi medya üzerinde de kendini fazlasıyla gösteriyor. Bütün muhalif burjuva basın kuruluşları AKP’nin sansür ve baskılarından nasiplerini aldılar.

Hürriyet gazetesi binasına yapılan saldırılardan tutun da Ahmet Hakan’ın dövülmesine kadar varan olayların sorumluları ve failleri yine AKP içinden çıktı. Cumhurbaşkanı’nın ve AKP’nin eleştirilmesinden ve yaptıklarının teşhir edilmesinden rahatsız olan AKP cenahı, Doğan Medya Grubunu ve yazarlarını susturmak, baskı altına almak istiyor. Bu yaşananlar AKP’nin siyasi temsilcilerine sorulduğunda verilen yanıtlar riyakârlık timsali: “Sebebi ne olursa olsun asla ve asla onaylayamayacağımız kabul edemeyeceğimiz bir şey. Fikirler söylenmeye devam edecek. Fikrin bittiği yer kaba kuvvetin başladığı yerdir. Neyse ki failler hemen yakalanmış, olayın iç yüzünü polisimiz ve adli kolluk gerekli incelemeyi yaparak ortaya koyar.” Oysa bu olayların failleri kendi partilerinin insanları. Gazeteye yapılan saldırının başında İstanbul AKP milletvekili Abdurrahim Boynukalın var. Gazeteci Ahmet Hakan’ı dövenlerin de yine AKP üyesi olduğu tespit ediliyor. AKP’nin uyguladığı politikaların yarattığı durum bu iken nasıl olur da Hürriyet gazetesi saldırısının baş aktörü olan Abdurrahim Boynukalın utanmadan Ahmet Hakan’a yapılan saldırı ile ilgili şöyle bir açıklama yapabiliyor: “Bizim partimizde saldırı yoktur. Şiddet hangi taraftan gelirse gelsin buna topyekün karşı çıkmamız lazım. Fikirlerimiz aynı olmak zorunda değil ama yaşadığımız ülke aynı.” Riyakârlığın bu kadarına pes!

Yakın zamana kadar AKP ile ortak olan, birlikte hareket eden, çıkarları çatıştığında ise birbirlerinin ipliğini pazara çıkaran Fethullah Gülen cemaatinin yayın organları da sansür ve baskılardan nasibini aldı. “Paralel yapı”nın propagandasını yapmakla suçlanan yedi televizyon kanalı, Tivibu, Digitürk ve Türksat’tan çıkarıldı. Bu uygulama sözde Ankara Cumhuriyet Başsavcılığı’nın bağımsız kararı ile gerçekleştirilmiş. Biz de buna inandık! Kendisinden olmayan, kendisini eleştiren bütün yayın organlarına AKP iktidarının yaptığı budur. Ayrıca bugün yargı neredeyse tümüyle Erdoğan’ın ve hükümetin emrinde hareket ediyor. Kaç tane hâkim ve savcının görevden alındığını, görev yerlerinin değiştirildiğini bilmeyen kaldı mı?

Kirli planlarının ve uygulamalarının teşhir edilmesi, havuz medyasının gerçekle ilişkisi olmayan kurmaca, kirli, iftiraya dayalı haberlerinin etkisinin azalması, Erdoğan ve AKP’yi çileden çıkarmaktadır. Muhalif ve sosyalist medyaya yönelik baskılar, saldırılar ve engellemeler her geçen gün artarken rejimin her geçen gün otoriterleştiğini görmekteyiz. AKP hükümeti savaş düzenine geçerken kendisine muhalif olan bütün yayın organlarını susturmak için yasakları, anti-demokratik uygulamaları tırmandırmaktadır.

Hükümetin basına yönelik saldırılarının diğer bir boyutu ise internet üzerinden yapılan sosyal paylaşımlara yasaklar getirmesi, web sitelerinin kapatılması, engellenmesi, sosyal paylaşım siteleri üzerinden “suçlu” avına çıkılmasıdır. Birçok insan paylaşımlarında suç unsuru var denilerek sorgulanıyor, tutuklanıyor.

Cumhurbaşkanı, hatırlarsak şöyle demeye getirmişti: “Taraf olmayan bertaraf olur. Ya benim yanımdasınız ya da karşı taraftasınız.” Şimdi bu söylediklerini medya üzerinde de uyguluyor. Üstelik yalnızca dava açarak ve sansür uygulatarak değil fiziksel saldırılarla da.

Sansüre Karşı Dayanışma Ağı’nın derlediği verilere göre, Eylül ayında 2 gazeteci polis saldırısına uğradı, 2 gazeteci polis tarafından kaçırılarak tehdit edildi. Hürriyet gazetesi 2 kez taşlı sopalı saldırıya uğradı. Gazeteci Ahmet Hakan saldırıya uğradı. 2 basın kurumuna polis baskını gerçekleşti. 19 gazeteci hakkında ‘cumhurbaşkanına hakaret’ten yasal işlem başlatıldı. 35 gazeteci gözaltına alındı. 1 gazeteci tutuklandı. Yabancı uyruklu 3 gazeteci sınır dışı edildi. Dicle Haber Ajansı Eylül ayında da engellenmeye devam etti. Ajans 21 kez sansüre uğradı”.

Ahmet Hakan’a yapılan saldırıyı günlerce baş gündem haline getiren muhalif burjuva medyanın, Kürt basın organlarına, bu yayın organlarında çalışan gazetecilere, habercilere, muhabirlere yönelik baskılardan, zorbalıktan neredeyse hiç söz etmemeleri de ikiyüzlülüğün bir diğer örneğini oluşturuyor.

DİHA (Dicle Haber Ajansı) gibi saldırıya, baskınlara ve sansüre uğrayan Azadiye Welat gazetesi ve çalışanlarına yönelik saldırılar nedense hiçbir şekilde burjuvazinin herhangi bir basın yayın organında haber bile yapılmadı. Havuz medyasının bunu haber yapması zaten beklenmezken, ne Doğan grubu ne de Cemaat’in yayın organlarının gündemine girdi. Hani basın özgürlüğünden bahsediyordunuz? Kürt basınına ve sosyalist basına yönelik saldırılar olduğunda niye kalemleriniz yazmaz, dilleriniz söylemez oluyor? Bu özgürlükler sadece toplumun belirli kesimi için mi geçerli?

Basın özgürlüğünden bahsedilecekse sadece burjuvazinin belirli kesimlerine yönelik yayın yapanlarla sınırlı bir özgürlük, özgürlük değildir. Ezilen halklara, sosyalistlere yönelik baskılara, yasaklara karşı sesini yükseltmeyenlerin “özgür basın”, “demokrasi” vs. söylemlerinin hiçbir inandırıcılığı da yoktur, kıymeti de.