Navigation

İdeolojinin Önemi ve Sınıf Temeline Oturmayan Devrimcilik

Yazıcı içinYazıcı içine-postayla göndere-postayla gönder

Marksizmin hayat verdiği materyalist tarih anlayışı, farklı üretim tarzlarını ayırt eden altyapının, yani üretici güçler ve üretim ilişkileri bütünlüğünün, buna özgü bir üstyapıyı da şekillendirdiğini açıklığa kavuşturuyor. Marx’ın belirttiği gibi, mülkiyetin değişik biçimleri üzerinde özel olarak biçimlenmiş izlenimlerden, duygulardan, hayallerden, düşünüş tarzlarından ve felsefe anlayışlarından oluşmuş bütün bir üstyapı yükselir. Diğer sınıflı toplumlarda olduğu üzere kapitalist toplumda da üstyapı, devletin çeşitli organ ve aygıtlarından hukuka, siyasete, ideolojiye ilişkin çeşitli oluşumları ve bu oluşumlar arasındaki çatışmaları içerir. İktisadi temelde yer alan üretici güçler ile ilişki tarzı arasındaki çelişki son tahlilde belirleyicidir ama bu tarihsel yasa, üstyapısal kurumların, siyasal yapılanma ve düşüncelerin, ideolojilerin toplumsal yaşamın biçimlenmesinde etkili olmadıkları anlamına gelmez.

Sınıflı toplumlar asırlar boyunca farklı sınıf çıkarlarından kaynaklı düşünceleri, ideolojileri, siyasi oluşumları yaratmıştır. Egemen sınıflar, ezilen ve sömürülen kitleleri çeşitli yöntemlerle egemenlikleri altında tutup yönetme sanatında ustalaşmışlardır. Egemen sınıfların siyaseti, zorunlu olduğunda kitleler üzerinde açık baskı politikalarının uygulanmasının yanı sıra, onların düzen içi siyaset oyunlarına alet edilmesini de içerir. En önemlisi de egemenler, dini inançlar ya da alışkanlıklar, gelenekler gibi toplumda uzun yıllar boyunca genel kabul görmüş düşünce ve davranış kalıplarını kendi çıkarlarına yontarak kitleler nezdinde sayısız yanılsamalar yaratmış ve bu yanılsamalardan yararlanmışlardır. Bütün bu hususlar kapitalist toplumu da kapsayan gerçeklerdir. Kural olduğu üzere, burjuva düzende de genelde egemen fikirler egemen sınıfın fikirleri ve onun ideolojik aygıtlarının yaydığı ideolojilerdir. Bu nedenle, işçilerin nesnel sınıf çıkarlarının onların bilincinde doğrudan ve kendiliğinden yansımasını bulması olanaklı değildir.

Kapitalist toplumda burjuva ideolojisinin kitlelerin düşünce ve inanç dünyasında yarattığı yanılsamalar son derece önemli bir role sahip bulunuyor. Bu üretim tarzının egemenleri, gelişen teknik olanakları kendi hizmetlerine koşarak yoksul kitleleri aldatıp uyutacak yalan dünyaları yaratmakta sınır tanımaz ölçüde yetkinleştiler ve pervasızlaştılar. Marksizm, insanların her zaman aldatılmanın ve kendi kendini aldatmanın saf kurbanları olduğuna dikkat çeker. Ve insanlar, herhangi bir ahlâki, dini, politik, sosyal safsatanın, açıklama ve vaadin arkasında şu ya da bu sınıfın çıkarlarını aramayı öğrenmedikleri sürece de bunların kurbanı olmaya devam edeceklerdir.

Bugün işçilerin, yoksul kitlelerin burjuva ideolojisi eliyle içine sürüklendikleri yanılsamalardan kurtulabilmeleri ve kapitalizmin onları köleleştirmek amacıyla görselleştirdiği yalan dünyalarını yerle bir edebilmeleri bir hayat-memat sorunu oluşturuyor. Bu sorunun çözümü için, işçi sınıfının, kendisini nesnel sınıf çıkarları ve insanlığın kurtuluşu doğrultusunda aydınlatan devrimci dünya görüşünü benimsemeye ihtiyacı var. Tarih, ezilen ve sömürülen sınıfların devrimci ideoloji silahını kuşandıklarında egemenlerin zulmünü rüzgârlara savuracak mucizeler yaratabildiklerini ortaya koymuştur. Günümüz dünyasında böyle bir mucizeyi gerçek kılacak düşünsel silah Marksizmdir. Devrimci Marksizm işçi sınıfına ve tüm yoksul kitlelere, ezilenlere, kapitalizmin onları hapsettiği esirler dünyasından çıkış yolunu gösteriyor.

İdeolojinin rolü

Kapitalist toplumda egemen güçler düzenlerinin sürüp gitmesini sağlamak için genelde iki sosyal fonksiyona başvururlar. Lenin’in sözleriyle ifade edecek olursak, cellât ezilenlerin protestosunu ve öfkesini bastırmak; papaz da ezileni teselli etmek, onlara sıkıntıların ve fedakârlıkların azalacağı umudunu vermek için gereklidir. Böylece sınıf egemenliği sürdürülürken, işçi-emekçi kitlelerin sınıf egemenliğiyle uzlaşmasına, devrimci eylemden uzak tutulmasına, devrimci ruhun zayıflamasına ve devrim azminin yıkılmasına çalışılır. Tarih boyunca yaşanmış tüm sınıflı toplumlarda egemen sınıfın aracı olan devlet, kitleleri yalnızca baskı aygıtlarıyla değil ideolojik aygıtlar vasıtasıyla da egemenlik altına almıştır. İdeolojik aygıtların kitleleri düzen sınırları içinde tutmak bakımından taşıdığı önem, kapitalist toplumda yeri geldiğinde baskı aygıtlarından çok daha fazla olabilmektedir.

İdeolojinin önemini ve rolünü, kapitalist sistemin günümüz benzeri istikrarsızlık koşullarında yükseltilen milliyetçilik dalgasının niteliği temelinde irdeleyebiliriz. Burjuva ideolojisinin kitleleri emperyalist paylaşım savaşlarına çekebilmek amacıyla yürüttüğü şovenist içerikli “ulusal çıkarlar” kampanyasının, ekonomik işleyiş bakımından tutarlı nesnel dayanakları bulunmuyor. Çünkü kapitalist işleyiş ulus-devlet yatağına sığmayan ve dünya pazarıyla bütünleşme eğilimi arz eden bir karaktere sahiptir. Bu açıdan bakıldığında görülecektir ki, çeşitli kapitalist ülkelerde dönem dönem parlatılan ulusalcılık, genelde burjuvazinin dünya pazarında daha fazla pay sahibi olabilme ve göz diktiği nüfuz bölgelerinde yeni ayrıcalıklar kazanma hırsına kitleleri alet etme aracından ibarettir. Bir başka deyişle, kitleler ulusalcılık söylemiyle tuzağa düşürülürken, sermaye güçleri ise fiiliyatta ulus-devlet ötesinde yeni çıkarlar elde etme, emperyalist tarzda yayılma peşindedir.

Bu gerçekler, gerek Birinci gerek İkinci Dünya Savaşı ve gerekse de günümüzde çeşitli bölgelerde sürdürülen emperyalist savaşlar tarafından çarpıcı biçimde gözler önüne serilmiş bulunuyor. İşçi-emekçi kitleleri sermayenin emperyalist planları doğrultusunda birbirine boğazlatan bu yeniden paylaşım savaşları, ekonomik alan olarak ulus-devlet sınırlarının fiilen ötesine geçildiğinin ifadesidir. Herhangi bir ülkede kapitalist işleyişin temellerinin atıldığı ve ulusal pazar birliğinin kurulmaya çalışıldığı bir dönemde milliyetçi burjuva ideolojisinin ekonomik temelde bir dayanağı olmuş olsa da, genelde bu dönemler artık çoktan geride kalmıştır. Emperyalizm çağı giderek yayılan ve derinleşen bir biçimde kapitalizmin küresel ekonomik işleyişini yerleştirmiştir. Onun için milliyetçi burjuva görüşler, günümüzde büyük sermaye açısından, ihtiyaç duyduğunda kitleleri kendi emperyalist emelleri doğrultusunda seferber etmeye yarayan ideolojik bir silahtır. Bugün yayılmacı dürtülerle çıkartılan ya da bu tür dürtülerle bir parçası olunan savaşlara eşlik eden “ulusal savunu” söylemi gerçekte tam bir sahtekârlıktan ibarettir.

Ama kitlelerin beynine yüzlerce yıl içinde zerk edilmiş olan önyargılar, dogmalar, aslında ekonomik gerçekler dünyasına tamamen ters düşen milliyetçi ideolojinin bilinç bulandırıcı hizmetini hâlâ sürdürebilmesini mümkün kılıyor. Türkiye’de de burjuva ideolojik aygıtlar, kitlelerin kendi çıkarlarının bilincine varmasını engellemek, onları çeşitli bahanelerle uyutmak ve egemen sınıfın çıkarlarının savunusuna kurban etmek üzere her daim iş başındadır. Devletin “sınıflar üstü” koruyucu bir kurum ve “ulusal çıkarlar” demagojisinin kutsal bir görevmişçesine yoksul kitlelere benimsetilmesi, burjuva ideolojik aygıtların yarattığı bilinç çarpılmasının başlıca örnekleridir. Sömürülen kitleleri baskı politikalarının yanı sıra bir de bilinç köreltici dogmalarla esir alan burjuvazi, iş hayatının gerçekler dünyasında ise bunlara hiç mi hiç aldırmaksızın tamamen kendi bildiğini okumaktadır.

Son dönemde Türkiye’de yaşananlar bu durumu olanca çarpıcılığıyla ortaya koyuyor. Hatırlayalım, Kuzey Irak’a olası bir operasyonun psikolojik ön hazırlığı olarak kitleler şovenizm batağına sürüklenmek istendi. “Cumhuriyet” mitingleri vasıtasıyla sözde bir anti-emperyalizm ve ulusal çıkarların savunusu söylemi yükseltildi. Statükocu güçler bu tür tertiplerle boz bulanık bir siyasal ortam yaratmaya çalışırlarken, onların gözbebeği o pek ulusalcı geçinen askeri kurmaylar perde arkasında neyle meşguldüler? Ortalığa ne kadar toz bulutu serpseniz de son tahlilde gerçekler direngendir. Nitekim siyaset sahnesinde kriz yaratmak isteyen generallerin, gizli kulislerde aslında nasıl da kendi maddi çıkarlarının takibiyle haşır neşir oldukları anlaşıldı. ABD’ye veya Avrupa Birliği’ne kafa tutar görünen ve ucuz bir yabancı düşmanlığıyla kanlı operasyon planlarına kamuoyu yaratmaya çalışan üniformalı burjuvazi, yönetiminde söz sahibi olduğu OYAK-BANK’ı o “yabancılara” pek güzel satıverdi. İşçi sınıfını ve emekçileri uyutmak için topluma milliyetçilik zehrini şırınga edenler, kendi paracıkları söz konusu olduğunda “ulusal çıkarları” unutup pekâlâ sermayenin küresel çıkarları doğrultusunda harekete geçebildiler.

Ama yine de, bu üniformalı burjuvazinin doğrudan sermaye sahibi burjuvalar gibi her konuda önceliği kapitalizmin ekonomik gereklerine vereceği yanılsamasına düşülmemeli. Türkiye gibi bir ülkede devlet kurucu asker-sivil bürokrasinin uzun yıllar boyunca varlık nedeni olmuş geleneksel ideolojisi bir çırpıda buhar olup uçmuyor. Gerçi Kemalist devletçi ideoloji ve onun alâmeti farikalarını oluşturan kırmızı çizgileri günümüz koşullarında büyük sermayenin ekonomik beklentileriyle çelişebiliyor. Ne var ki statükocu devlet güçleri, bunları hâlâ Türkiye’nin siyasi gerçekliğinin vazgeçilmez unsurları olarak dayatmakta ısrarcı olmaktadırlar. Günümüzde artık bir anomali gibi görünen bu çarpıklığın Türkiye’ye özgü tarihsel temelleri vardır. Üniformalı burjuvazi bu topraklarda Batı ülkelerinde olduğu tipte bir sınıf hizmetkârlığı rolünden çok öte bir siyasal ağırlığa sahip bulunuyor.

Kişisel düzeyde sermaye düzeninin işleyişinden nemalanmak söz konusu olduğunda küresel kapitalist işleyişe hiçbir itirazı olmayan bürokratik kurmaylar, sıra ayrıcalıklı bir siyasal kast olarak varlıklarını sürdürmeye geldiğinde yabancı sermaye düşmanı, devletçi, ulusalcı kesilmektedirler. Bu kurmaylar ve peşlerine taktıkları seçkincilik budalası, halka tepeden bakmaya meraklı tuzu kuru kent orta katmanları, TÜSİAD gibi büyük sermaye örgütlerinin beklentilerine de ters düşen siyasi formüllerle ciddi krizler yaratmaktan adeta mazoşist bir zevk almaktadırlar. Bunların izlediği siyaset, ABD veya AB gibi emperyalist güçler tarafından destek görmemekte, ideolojileri Türkiye’nin artık küresel kapitalist işleyişe entegre olmuş iktisadi gerçekleriyle bağdaşmamakta, halk çoğunluğu tarafından seçimlerde hezimetlere uğratılmaktadırlar. Ama tarihsel bir yenilgiye uğrayanların ruh haliyle, sahneden tamamen süpürülmeden önce uğursuz çırpınışlarını sürdürmekten de kolayına vazgeçmemektedirler.

Türkiye’de yaşanan bu örnek, üstyapı kurumlarının ve oluşmuş ideolojilerin, bazı durumlarda ekonomik işleyişten kaynaklı ihtiyaçlara ters düşme pahasına toplumsal yaşamda şu ya da bu ölçüde etkili olabildiğini gözler önüne seriyor. Zaten Marksizm ve onun tarihsel materyalizm anlayışı da bunu bu şekilde kavramayı gerektirir ve mümkün kılar. Tersini düşünmek, yani ekonomik temeldeki gelişmenin üstyapıda gerekli değişimi, krizlere, çatışmalara yol açmadan bir çırpıda ve kendiliğinden yaratabileceğini iddia etmek ise hayatın gerçek akışıyla bağdaşmamaktadır. Bu tür yanlış yaklaşımlar, Marksizmi de ekonomik determinizm düzeyine indirgemek anlamına geliyor. Ekonomik temelden kaynaklanan değişim ihtiyacının son tahlilde buna direnen güçlere boyun eğdireceği aşikârdır. Fakat kapitalizm altında pek çok tarihsel değişimin, burjuva iktidar bloku içindekiler de dahil nice toplumsal çatışma ve siyasal krizler pahasına gerçekleştiği yadsınamaz.

Sağlam bir ideolojik donanımın gerekliliği

Genelde ideolojinin önemi, sorun işçi sınıfının devrimci mücadele cephesinden irdelendiğinde de kavranacaktır. Örneğin işçi devriminin başarıya ulaşması için temel koşullardan biri olan burjuva devlet aygıtının parçalanması sorunu, yalnızca baskı aygıtlarının ortadan kaldırılmasını değil, burjuva ideolojik aygıtların toplumdaki etkisinin kırılması amacıyla sistematik bir mücadeleyi de gerektirir. Kapitalist düzene son verebilmek için, işçi sınıfı devrim öncesinden başlayarak ideolojik donanımlı ve örgütlü olmalıdır. Çünkü kapitalizmin sosyalizme geçişi mümkün kılacak üretici-teknik ön şartları (büyük ölçekli üretim) ve sosyal-ekonomik ön şartları (devrimi gerçekleştirecek olan bir sınıf, işçi sınıfı) yaratmış olması sosyalizme kendiliğinden geçileceği anlamına gelmez.

Kapitalizmden sınıfsız topluma tarihsel ilerleyişin sağlanabilmesi için dünyada işçi devrimleri gerçekleşmeli ve daha baştan bir yarı-devlet olan işçi devletleri kurulmalıdır. İşçiler ve emekçiler açısından en geniş demokrasiyi yaratacak olan bu işçi devleti, diğer tarafta proletaryanın burjuvazi üzerindeki diktatörlüğü anlamına gelecektir. İnsanlık tarihinin ilerleyişi içinde neticede insan toplumunun yararına olacak bu köklü dönüşüm, devrimci bilince ulaşmış ve burjuva devlet mekanizmasının her türlü aygıtına karşı kararlı bir mücadele yürütecek kapasitede bir proleter örgütlülük gerektirir. Böyle bir örgütlülüğün düzeyinin ise sınıfın öncü devrimci partisinin varlığında somutlanacağı açıktır. Devrimci parti örgütlenmesi, işçi sınıfının burjuva düzen kurumlarına bilinçli bir tavır alışı, burjuva ideolojisinden kolektif ve örgütlü biçimde kopuşu, mücadele için özgürleşmesi demektir.

İdeolojik donanımlı örgütlü sınıf varlığı, burjuva devrimlere kıyasla taşıdığı farklı tarihsel özellikler nedeniyle işçi devrimlerinde belirleyici rol oynar. Proletarya tarihte bir ilki başarabilecek, sömürücü sınıf egemenliğini nihai biçimde alt edecek ve insanlığın sınıfsız topluma ilerlemesini mümkün kılacak yegâne sınıftır. İşçi devrimlerinin zaferi için, ideolojik, siyasal, stratejik ve taktik açıdan yetkin, cesur ve kararlı bir önderliğin varlığı olmazsa olmaz koşuldur.

Bugüne dek yaşanmış olan onca deneyim de, işçi sınıfının devrimci mücadelesinin güçlenmesinin ve nihayetinde başarıya ulaşmasının, sınıfa doğru temelde önderlik edebilecek bir siyasal örgütlülüğün varlığına bağlı olduğunu kanıtlamış bulunuyor. Verili bir zaman ve mekânda devrimci sınıf mücadelesinin güçsüzlüğü söz konusuysa, nesnel faktörlerin etkisi bir yana, bakılması gereken yer öznel faktörlerdir. Fakat temel sorun, bir ülkede genel anlamda birtakım devrimci örgütlerin var olup olmaması değildir. Sınıfın devrimci ideolojisini içselleştirmiş ve bu sayede sınıf temeline oturmuş bir siyasal örgütlülüğün var olmasıdır.

Devrimci işçi siyaseti ilkesel düzeyde burjuva siyasetten farklı bir niteliğe sahiptir ve pratikte de öyle olmalıdır. Burjuva siyaset, konjonktürel ihtiyaçlardan kaynaklanan günübirlik söylemlerle kitlelerin ufkunu düzen sınırlarına hapsetme, onları burjuvazinin çıkarları doğrultusunda tavlama ve oyalama taktiklerine dayanır. Oysa işçi sınıfının kurtuluşu, her şeyden önce stratejik bir bakış açısını ve geniş ufuklu analizleri gerektirir. Taktikler de, somut koşulların devrimci strateji temelinde analizinden türetilebilir. Bu bakımdan, içinde yaşanılan çağın ana karakteristikleri kavranmadan ve burjuva siyaset arenasındaki geçici dalgalanmalara adapte olunarak doğru siyasal tutumlar geliştirilemez. İşte, işçi-emekçi kitlelerin yaşamına yönelebilecek emperyalist savaş veya faşizm gibi tehlike kaynakları üzerinde dikkatle durmamızın nedeni böyle bir zorunluluktan kaynaklanmaktadır. İşçi sınıfının öncüsünün eğitimi böyle bir stratejik yaklaşımı zorunlu kılmaktadır. Ancak, kapitalist sistemden kaynaklanan olası tehditlere karşı genel uyanıklığın sağlanmasıyla, bu tehditlerin gerçekliğe dönüşmesi durumunda izlenecek somut siyaset ve taktikler kuşkusuz aynı şey değildir. Bir de, emperyalist çağın içerdiği tehlikelerin Türkiye gibi bir ülkede bölgesel ve dönemsel olarak ciddi tehditlere dönüşebildiği de unutulmamalıdır.

Emperyalist çağın olayları konjonktürel dalgalanmaların esiri olunmadan tarihsel bakışla incelenirse, bu çağın daha birinci yeniden paylaşım savaşı döneminden başlayarak siyasal durumdaki ani değişimlerle seyrettiği görülecektir. Devrimci öncü, 20. yüzyılda olduğu üzere 21. yüzyılın da sınıf mücadelesinde devrim ya da karşı-devrim gibi patlamalı süreçlere gebe olduğunu ve dolayısıyla savaş, siyasal gericilik gibi olağanüstü siyasal gelişmelere her zaman hazırlıklı olmak gerektiğini propaganda etmekle yükümlüdür. Bu bağlamda hatırlanacak olursa, yıllar önce Troçki de kapitalizmin tarihsel çıkmazına işaret etmiştir. Bu çıkmazın tüm kapitalist ülkelerde kendini kronik işsizlikle, işçilerin yaşam standartlarının düşmesiyle, köylülük ve kent küçük burjuvazisinin yıkımıyla, parlamenter devletin çürüyüşüyle, sosyal reformların gerçek bir tasfiyesi ve çıplak askeri-polis aygıtlarının eski yönetici partileri bir tarafa fırlatmasıyla, kitlelerin “ulusal” demagojiyle muazzam bir şekilde zehirlenmesiyle ve faşizmin gelişmesiyle ifade ettiğini belirtmiştir. Troçki ayrıca, dünya arenasında işleyen süreçlerin uluslararası ilişkilerdeki istikrarın son kalıntılarını silip süpürmekte olduğuna, devletler arasındaki çatışmaları keskinleştirdiğine, pasifist girişimlerin beyhudeliğini açığa çıkardığına, yeni ve daha yüksek bir teknik temelinde silahlanmanın gelişimine ivme verdiğine ve böylece de yeni bir emperyalist savaşa yol açtığına haklı olarak dikkat çekmiştir.

İkinci Dünya Savaşını takiben kapitalist sistemin yaşadığı dönemsel canlanma bu tür tespitlerin doğru çıkmadığı yolundaki düşünceleri beslemişse de, ilerleyen yıllar içinde tekrar gelişmeye başlayan durgunluk eğilimi, sistemin tarihsel çıkmazına ilişkin devrimci Marksist tespitleri unutmamak gerektiğini hatırlatmıştır. Şurası gerçek ki, dönemsel olarak öne çıkan geçici gelişmelerle çağa damgasını basan tarihsel eğilimleri mutlaka ve mutlaka birbirinden ayırt etmeyi başarmak gerekir. Somut koşulların çözümlenmesine dayanan taktik esneklik bir ihtiyaçtır. Ama daha da önemlisi, devrimci strateji temel tarihsel eğilimler üzerine inşa edilmelidir.

Reel politikerler, gündemi çok yakından takip etme ve mevcut gerçekleri yakalama adına pratik yaşamda burjuva siyasetin zikzaklarında sürükleniyorlar. Bu tür siyasi yapılanmalardan, kapitalizmin uzun dönemli eğilimlerini hesaba katan devrimci stratejik yaklaşımların beklenmesi beyhude olur. Avrupa ülkelerinde sistemin görece canlanma döneminin reel politiker sol yaklaşımları besleyip büyüttüğü bir gerçektir. Bu tür yaklaşımlara sahip sosyalist örgütlenmelerin günümüz koşullarında izledikleri uzlaşmacı siyasetler bunun kanıtını oluşturuyor.

Üzerinde dikkatle durulması gereken bir başka konu daha var. Bu konuyu, kapitalizmin periyodik krizleriyle siyasal krizler arasında birebir ve mekanik bir ilişki kurmanın doğru olmayacağı şeklinde özetleyebiliriz. Siyasi yaşamda patlak veren krizlerin salt kapitalist ekonomideki dalgalanmalardan kaynaklandığını düşünmek yanlıştır ve Marksizmin zengin çözümlemeleriyle de bağdaşmaz. Siyaset arenasında cereyan eden karmaşık olaylar basite indirgemeci yaklaşımlarla kavranamaz. Kapitalizm işçi devrimleriyle yıkılmadığı sürece, kaçınılmaz periyodik krizlerine ve tüm iktisadi dalgalanmalarına karşın kendine işler bir yol bulmayı sürdürür. Ama bununla birlikte siyasi yaşamda iktisadi krizlerle birebir örtüşmeyen çeşitli krizler ve altüstlükler patlak verebilir. Bunda anlaşılmayacak bir yan da yoktur. Çünkü emperyalizm çağı, kapitalizmin içerdiği temel ve ikincil çelişkilerin ziyadesiyle olgunlaştığı ve ani patlamalarla dışa vurduğu bir çürüme dönemidir. Bu özellik kapitalizmin üstyapısal kurumlarının işleyişini de alabildiğine istikrarsız bir niteliğe büründürmüştür. Bunu son dönemde Türkiye’de egemen sınıf içinde yaşanan kriz ve buna bağlı olarak siyasetten hukuka, yasama, yürütme ve yargı organlarının işleyişine uzanan kuralsızlık ortaya koymuş bulunuyor.

Sınıf temeline oturmayan devrimcilik

Günümüzde Türkiye dahil çeşitli kapitalist ülkelerde devrimci durumları ateşleyecek nice krizler yaşanmasına rağmen, işçi sınıfının devrimci bilinç ve örgütlülük düzeyi zayıf ve bu nedenle de nesnellikler devrimci fırsatlara dönüştürülemiyor. İşçi hareketinin son tarihsel kesitte sürüklendiği gerilemenin nedenlerinden biri kuşkusuz sermayenin dünya ölçeğinde yürüttüğü genel saldırıdır. Ayrıca Türkiye gibi ülkelerde buna, burjuva devletin sistematik baskı politikalarının işçi sınıfına yıllardır göz açtırmamış olmasını da eklemek uygun olur. Ancak tüm bu faktörlerin yanı sıra öznel alanı ilgilendiren son derece önemli bir başka gerçeklik de unutulmamalı. Bu gerçekliği, yıllar içinde devrimci mücadele adına ortaya onlarca örgütün çıkmış olmasına karşın bir türlü sınıf temeline oturamayan devrimcilik oluşturuyor. Bu kavramla, işçiler arasında çalışma yürütseler dahi sınıfın devrimci ideolojisini benimsemeyen ve dolayısıyla devrimci sınıf politikası izlemeyen siyasal çevreleri kastediyoruz. İşçi hareketinde burjuva sol siyasetin, reformizmin genelde yarattığı tahribat biliniyor ve bu gibi sorunlar küçük-burjuva devrimci çevreler tarafından da sıkça dile getiriliyor. Oysa özellikle Türkiye gibi ülkelerde küçük-burjuva devrimciliğin bizatihi kendisi, dün olduğu kadar bugün de işçi sınıfı temelli devrimcilik anlayışını zayıflatan önemli bir etkendir. Ayrıca da, ikinci etkenin birincisine kıyasla devrimci yönler içermesi daha büyük yanılsamaların kaynağı olabilmektedir. Küçük-burjuva devrimciliği işçilere sınıftan kopuk bir devrimcilik anlayışını, nesnel koşulları hesaba katmayan maceracı eğilimleri, Marksist ideolojiden beslenmeyen bir radikalizmi taşıyor.

Aslında işçi mücadelesi üzerinde farklı sınıfsal etkiler konusunu daha bütünsel biçimde ele alabilmek için genel olarak küçük-burjuva solundan söz etmek uygun olur. Küçük-burjuva sol eğilimler reformistinden devrimcisine oldukça geniş bir yelpaze teşkil eder. Küçük-burjuva sol akımlar burjuva soluna yaklaştıkları ölçüde onun reformizminden veya Türkiye gibi örneklerde onun devletçiliğinden, ulusalcılığından etkilenerek biçimlenmektedirler. Diğer bir bölümü ise çeşitli nüanslarda devrimci örgütlülükler yaratmaktadır. Ne var ki, kendi nesnel varlığı sallantılı bir sınıfsal konumdan türeyen siyasal eğilimlerin birbirlerinden çok net çizgilerle ayrılabilmesi de pek olanaklı değildir. Bunu anlamak için fazla uzağa gitmeye gerek yok. Türkiye’de reformist sol eğilimlere oranla keskin bir devrimci duruş sergilediği sanılan pek çok siyasal çevrenin aslında ulusalcı solculuğa ne denli yakın durduğu ortadadır. Bu konuda ibret verici örneklerden birini de, genelde küçük-burjuva solların Kemalizmde devrimci yönler bulmaları oluşturuyor.

Devrimci işçi mücadelesiyle küçük-burjuva devrimciliği arasında ideoloji, örgüt, siyaset anlayışı ve çalışma tarzı bakımından kapanmaz bir uçurum bulunur. Bu temel farklılıktan kaynaklanan çeşitli sorunları her ülkede ve her alanda gözlemlemek mümkündür. Örgüt inşasından propagandaya dek, küçük-burjuva devrimci örgütler kendi aceleciliklerini, plansız davranma alışkanlıklarını işçi sınıfına taşır ve etkin oldukları ölçüde de sınıfın devrimci çizgisine ters düşen anlayışlar geliştirip yerleştirirler. Küçük-burjuva devrimciliğinin, Marksist ideolojiye dayanmayan ve ağırlıklı olarak küçük-burjuva öfkesi ve tepkiselliği üzerine oturtulmuş bir tarzı vardır. Küçük-burjuva devrimci çevreler birkaç keskin devrimci nutukla işçilerin hemen kendilerine hak vermelerini ister, bu olmadığında da işçilere küser ve kolayına yön değiştirirler. İşçi sınıfının devrimci misyonundan umut kesen ve küçük-burjuvanın sabırsızlığını yansıtan siyasal çevreler, hemen her dönemde alternatif toplumsal dinamikler arayışı içine sürüklenmişlerdir.

Küçük-burjuva devrimciliği işçi kitlelerini somut talepler etrafında kazanıp örgütleme becerisini gösteremez. İki temel sınıf arasında sıkışmışlığın getirdiği çaresizlikten ve son tahlilde bireyciliğin biçimlendirdiği bir karşıtlıktan hareket eden küçük-burjuva radikalizmi, kapitalist düzeni devirmeye muktedir olacak örgütlü sınıf tavrıyla hiç de benzeşmez. Küçük-burjuvaca duygu ve tepkilerden kendini arındıramamış bir devrimcide, işçi sınıfı içinde uzun soluklu bir örgütlenme çalışmasından duyulan tatmin değil, neticede kısa vadede kendi devrimciliğini tatmin duygusu ağır basar.

Genel hatlarıyla değinmeye çalıştığımız ve farklı sınıflardan kaynaklanan bu farklı sol anlayışlar, daha Komünist Manifesto’dan başlayarak Marksist önderlerin üzerinde önemle durdukları bir konudur. Marksizmin kurucuları, maceracı küçük-burjuva devrimciliğine veya devrimi yarı yolda kesintiye uğratacak küçük-burjuva solculuğuna karşı devrimci işçilerin son derece uyanık olmaları gerektiğini ifade etmişlerdir. Lenin de özellikle küçük-burjuvazinin ulusalcılığına dikkat çekmiştir. İşçi sınıfı ve burjuvazi ile kıyaslanacak olursa küçük-burjuvazi en ulusalcı geçinen sınıftır. Çünkü küçük-burjuvazi daha az hareketli, öteki halklara daha az bağlıdır ve dünya ticaretinin akımına sürüklenen büyük burjuvazi ona kıyasla daha enternasyonalisttir.

Ulusal dar görüşlülükle sakatlanmış küçük-burjuva sol eğilimler, işçilerin günümüz kapitalist dünyasının gerçeklerini kavramasını engelleyen ve sınıfın mücadele ufkunu tehlikeli biçimde sınırlayan tutucu bir rol oynuyorlar. Ulusalcılık işçileri dünya sınıf kardeşlerinin kaderiyle ortaklaşmaktan kopartıyor, onları kendi burjuvalarını kutsamaya ve dolayısıyla sınıf işbirliği çizgisine sürüklüyor. Kapitalizmin küreselleştiği bir çağda henüz ulus-devletlerini kuramamış bazı ezilen ulusların haklı mücadeleleri ayrı tutulacak olursa, ulus-devletler çoktandır insanlığın ekonomik ve kültürel gelişiminin önünde gerici bir engel haline gelmiştir. Devrimci işçi mücadelesinin doğru çizgide serpilip güçlenmesi bakımından enternasyonalist tutum olmazsa olmaz bir koşuldur. İşçi sınıfının görevi ulus-devletlerin savunulması değil, onun tam ve son tasfiyesidir.

Tarihsel farklılıklar, farklı tezahürler

Sınıf temeline oturmayan devrimcilik konusu geçmiş dönemlerden günümüze problem oluşturmayı sürdürüyor. Çünkü bu problemin nesnel bir kaynağı var. Hiçbir kapitalist ülkede işçi sınıfı diğer sınıfların yarattığı siyasal etkilenmeden bağışık değil. Ayrıca sorun genel düzeyde ortak olsa da, bunun çeşitli kapitalist ülkelerde yaratmış olduğu hastalıklar, ülkelerin farklı tarihsel özelliklerine bağlı olarak farklı derece ve biçimlerde tezahür ediyor. Fakat hepsini ilgilendiren ortak faktörü, burjuva toplumda ideolojik alanın ve ideolojik mücadelenin önemi şeklinde ifade edebiliriz.

Gelişkin kapitalist ülkelerin yer aldığı Batı’da liberal burjuva ideolojisi ve bu ideolojinin tezahürlerinin topluma yansıması güçlüdür. Uzun yıllar boyunca parlamenter demokrasinin işlediği bu tip ülkelerde burjuvazi işçi sınıfını ideolojik aygıtları aracılığıyla kontrol altına almada ustalaşmıştır. Genel bir karşılaştırma yapacak olursak, farklı tarihsel özelliklere sahip Türkiye gibi ülkelerde ise burjuva parlamenter demokrasi son derece güdük kalmış ve sık sık askeri müdahalelerle kesintiye uğramıştır. Asker-sivil bürokrasinin Batı’daki kapitalist ülkelere nazaran siyasi yaşamda olağanüstü derecede ağırlığa sahip olduğu bu tip ülkelerde burjuva devletin baskı aygıtları ziyadesiyle gelişkindir. Bu ülkelerde uzun bir tarihsel dönem boyunca egemen ideoloji, aşağıdan burjuva devrimlerin yaşandığı ülkelere kıyasla aşırı devletçi ve seçkinci kalmıştır. Böyle bir gerçekliğin hüküm sürdüğü ülkelerde, burjuvazinin geniş kitleleri kontrol altına almak bakımından ideolojik üstünlüğüne güvenemeyeceği ve esasen baskı aygıtlarından medet umacağı da açıktır.

Avrupa ülkelerindeki kapitalist gelişme nedeniyle geleneksel küçük-burjuvazinin çözülüşü çok daha erken tarihlerde ve çok daha hızlı biçimde gerçekleşmiştir. Bu ülkelerde vaktiyle yaşanan sanayileşme atılımı geçmişin küçük-burjuva katmanlarını büyük ölçüde işçi sınıfı saflarına katmış ve böylece genelde köylülüğü ve küçük esnaflığı tasfiye etmiştir. Oysa Türkiye ve benzerlerinde yaşanan gecikmiş kapitalistleşme kimi noktalarda sıçramalar kaydetmiş olsa da, geleneksel küçük-burjuvazinin çözülüşü çok daha sancılı ve zamana yayılmış biçimde yürümektedir. Bu gibi tarihsel farklılıklar nedeniyle, Türkiye gibi ülkelerde küçük-burjuva zihniyet ve bu zihniyetin işçi sınıfı üzerindeki etkisi önemli ve son derece yaygındır. Netice olarak gelişkin kapitalist Avrupa ülkelerinde işçi hareketinde liberal burjuva solun etkisi büyük bir yer tutarken, bizde küçük-burjuva solun etkisinin daha ağırlıklı olduğunu söylemek hiç de yanlış olmaz.

İşçi hareketinde burjuva solun egemenliği Avrupa ülkelerinde burjuva işçi partilerini yarattı. Bu ülkelerde Sosyal-Demokrat, Sosyalist veya İşçi Partisi diye anılan çeşitli siyasi yapılanmaların kaynağı budur ve bunlar işçi sendikalarına uzanan tarihsel köklere sahiptirler. Türkiye’ye gelince, burada Batı tipi bir sosyal-demokrat partinin tarihsel kökleri mevcut değildir. Türkiye adına Sosyalist Enternasyonal’e geleneksel devlet partisi CHP’nin katılmış olması bir garabettir. Bu durum uzun süreden beri liberal burjuva sol açısından da rahatsızlık yaratmaktadır ve bir sosyal-demokrat parti yaratma denemelerinin arkası kesilmemektedir.

Aslında bu alanda ortaya çıkan sorunların kişilerin başarı ya da başarısızlığının ötesinde tarihsel nedenleri bulunuyor. Türkiye’de nasıl ki Batı tipi burjuva demokrasisi kök salmamışsa, Batı tipi bir sosyal-demokrat partinin yaratılamamış olması da doğaldır. Böyle bir partinin var edilmesi problemi, genel olarak solda birleştirici bir partinin yaratılması biçiminde lanse ediliyor olsa da, bu esasen burjuva solun sorunudur. Aslında genel solculuk diye bir şey yoktur, sınıf solculuğu vardır. Ama işçi solunun zayıf olduğu tüm ülkelerde ve tüm tarihsel kesitlerde burjuva veya küçük-burjuva solu işçi sınıfına nüfuz etmiş ve ortaya genel solculuk biçiminde algılanan çeşitli eğilimler çıkmıştır.

Batı’da sol örgütlenme adına yıllardır çeşitli işçi kuşakları burjuva işçi partileri tarafından avlanırken, Türkiye gibi ülkelerde devrimcilik adına işçi sınıfına küçük-burjuva devrimciliği bulaştırıldı. Türk Solu denerek genellenen solun harcında ağırlıklı olarak popülizm, devletçilik, ulusalcılık gibi küçük-burjuva sol eğilimler yer alır. Türkiye’ye Marksizm, Avrupa ülkelerine kıyasla son derece gecikmiş biçimde girmiştir. Üstelik, Komünist Enternasyonalin kuruluş döneminde yaşama gözlerini açan eski Türkiye Komünist Partisinin Bolşevik çizgiyi yansıttığı ilk dönemi dışında, Türkiye’de Marksizm Stalinizmin tahrifatları temelinde yayılmıştır. Devletin komünist harekete göz açtırmayan sistematik baskı politikasının engelleyici etkisinin yanı sıra bir de Marksizmde yaratılan yozlaşma ve bu topraklardaki devletçi geleneğin sol harekette yarattığı tahribat üst üste eklenecek olursa, Türkiye’de Marksist işçi hareketi damarının ne denli zayıf olduğu kolayca anlaşılır. Türkiye’de kapitalizmin geç gelişmesine bağlı olarak eski dönemlerin cemaat toplumunun çözülüşünde ve kapitalist topluma denk düşen sınıfsallaşmada yaşanan gecikme de olumsuz bir etkendir. Bu durum, sınıf temellerinde ayrışmasını tamamlayamamış bir genel solculuğun bu topraklarda yıllarca egemenlik sürmesi sonucunu doğurmuştur.

Günümüzdeki gerçeklik incelendiğinde açıkça görülüyor ki, milyonlarca işçi ve emekçi devlet solculuğuna ve seçkinciliğine karşı haklı bir tepki duymakta ama bu tepki bilinçsizlik ve alternatifsizlik nedeniyle devrimci sınıf kanallarına akamamaktadır. Bu yüzden kitleler muhafazakâr görünen burjuva partilerin oy deposunu teşkil ediyorlar. Öte yandan, sınıfın sol siyasal düşünceye yönelen azınlığını ise burjuva ve küçük-burjuva solun etkisi doğru bir devrimci mücadeleden alıkoyuyor. Bu tablonun tümünü, devrimci işçi mücadelesini yıllardır güçsüz düşüren sınıf dışı ideolojik etkilenim şeklinde adlandırabiliriz. Kısacası temel sorun, kimi şarlatanların iddia ettiği üzere işçi sınıfının kapitalist gelişmeye bağlı olarak küçülüp yok olması değildir. Tersine, işçi sınıfı nesnel açıdan gün geçtikçe büyümekte ama öznel açıdan güçsüzlüğünün ve gerilemesinin üstesinden gelememektedir. Nesnellik ve öznellik arasındaki bu uçurum tarihin hiçbir döneminde kendiliğinden kapanmamıştır, günümüzde de kendiliğinden kapanacak değildir.

Tarihsel deneyimden çıkan sonuç

Günümüzde büsbütün yakıcılık kazanmış olan örgütsel sorunların çözümü için tarihsel örneklerden öğrenmek büyük önem taşıyor. Lenin önderliğinde biçimlenen Bolşevik anlayış, liberal burjuva solculuğuna, reformizme ve küçük-burjuva devrimciliğinin anarşizm, popülizm gibi çeşitlemelerine karşı yürütülen mücadele içinde vücut bulmuştu. Bolşevizm, ilkelerde tavizsiz ama taktiklerde esnek bir siyasal tarzın bütünlüğünden oluşur. Örnekse, Lenin her zaman, en gerici işçi sendikalarının tabanı da dahil devrimci açıdan uyanmamış işçiler arasında yürütülecek aydınlatma ve örgütlendirme çalışmalarına büyük değer biçmiştir. Keza parlamento seçimleri söz konusu olduğunda, devrimci taktiğin belirlenmesi noktasında somut koşullara bakılmadan ezbere konuşulamayacağının altını ısrarla çizmiştir. Mevcut koşulların devrimci ayaklanma taktiğini mi yoksa seçim platformlarını ve meclis kürsüsünü komünist tarzda kullanma taktiğini mi dayattığı titizlikle değerlendirilmelidir. Bunu yapmaksızın, her koşulda “boykot” taktiğiyle lâfazanlık yürütmek küçük-burjuva devrimciliğinin özelliğidir.

Lenin dönemi Bolşevik siyasal mücadele çizgisi devrimci Marksist ideolojiden beslenmesi, ulusalcı sol ya da küçük-burjuva devrimci anlayışlara karşı tavizsiz olabilmesi ve proleter enternasyonalizmini başa alması sayesinde tarihsel önem kazandı ve günümüze ulaşabildi. Aksi halde Bolşevizm ne komünist bir enternasyonale can verebilir ne de evrenselleşebilirdi. Fakat sınıf mücadelesinde tarihsel açıdan ulaşılan ileri bir halkanın gerisine düşülmemesi, aksine bu halkadan hareketle daha da ileriye sıçrama kaydedilebilmesi ancak ve ancak bilinçli ve kararlı bir mücadelenin ürünü olabilir. Ne yazık ki Ekim Devrimini izleyen dönemden günümüze, işçi sınıfının devrimci mücadelesini tek tek ülkeler ya da enternasyonal düzeyde güçsüz düşürecek nice olaylar yaşandı. Ve hepsinden önemlisi de işçi sınıfının devrimci ideolojisi yalnızca düşman sınıfın darbeleri nedeniyle değil, içten oyularak da güçsüz düşürüldü.

Günümüzde proleter enternasyonalizmini yeniden örgütlü bir güç katına yükseltmek için, her şeyden önce devrimci Marksist ideolojiden hiçbir stratejik konuda ödün vermeyen bir siyasal anlayış egemen kılınabilmeli. Bunun için de enternasyonalist komünistlerin hangi ülkede mücadele yürütürlerse yürütsünler, mücadele alanını burjuva ve küçük-burjuva sol anlayışların olumsuz etkilerinden temizlemeye ihtiyaçları var. Hedefe ulaşmayı mümkün kılacak sağlıklı güçleri bir tarafta toparlayabilmek için tarihin eleği olacak devrimci ideoloji konusunda bozulan netliği yeniden ve sağlam temellerde kurmak gerekiyor. Marksizm uzun bir zamandır üzerine bulaştırılan kirlerden, reel politika adına ona yamanan yabancı sınıf etkilerinden tamamen arındırılmak zorunda. İşçi sınıfının katışıksız devrimci siyasetini ulusal ve esasen enternasyonal düzeyde örgütlü güç katına yükseltmek isteyen, bunun olmazsa olmaz koşullarını da görmek, kavramak ve kabul etmek zorunda bulunuyor.