Navigation

Marksizmin Haklılığına Dair

Kapitalist dünya ekonomisinin bugünlerde yaşamakta olduğu kriz, kapitalist sistemin bütünsel anlamda tarihsel bir bunalım içinde olduğuna dair en son ve en güçlü kanıtı oluşturuyor. Sermayenin düşen kâr oranlarını tekrar yükseltmek için uzun yıllardır işçi sınıfına karşı dünya ölçeğinde yürüttüğü açık taarruz da, son yıllarda şiddetlenerek gelişen yeni emperyalist savaş süreci de kapitalizmin bu uzun dönemli ve bunalımlı iniş eğrisinin ifadeleriydi. Ancak, sıradan bir ekonomik kriz olmanın çok ötesinde bir derinliğe sahip olan mevcut ekonomik kriz, bu gerçeği çok daha dolaysızca ve şaşmaz biçimde ortaya koymaktadır.

Sarsıcı dalgalar halinde gelen krizle birlikte, kapitalizmin tahripkâr doğasını gözlerden saklamanın zorlaştığı bir durum gitgide olgunlaşmakta. Bu bağlamda kriz kapitalizmin inandırıcılığı ve meşruiyetinde son 25-30 yıldır ilk kez görülen bir sarsılmayı da beraberinde getirmektedir. Böylece kapitalizme yönelik sorgulamaların arttığı ve Marx’ın ve Marksizmin yeniden gündeme gelmeye başladığı yeni bir iklimin ilk işaretleri görülmeye başlandı.

Dünyanın dört bir yanından, Marksist eserlere rağbetin artmaya, bu eserlerin yeni yeni baskılar yapmaya başladığına dair haberler geliyor, Marksist ya da komünist sıfatıyla bilinen birçok kişiye görülmemiş ölçüde medyada yer veriliyor, dört bir yanda “kapitalizm çöküyor mu” ya da “Marx haklı mıydı” tartışmaları yapılıyor. Bu arada nicedir unutturulmuş olan ve yerine “piyasa ekonomisi” kavramının bilinçli biçimde yerleştirildiği “kapitalizm” kavramı da, sürgüne gönderildiği uzak diyarlardan dönmüş durumda. Recai Kutan’dan tutun Hüseyin Üzmez’e, oradan dizi oyuncularına kadar değişik simalar “kapitalizme” atıp tutuyorlar. Bush son konuşmalarından birini “kapitalizm”den daha iyi bir alternatif olmadığını vurgulamaya ayırmak zorunda kalırken, Türkiye’de İş Bankası’nın Marx’ın Kapital’inin yeni bir çevirisini (Almanca orijinalinden) yayınlamayı programına aldığını öğreniyoruz.

Bu konuda Avrupa’dan Japonya’ya kadar tüm dünyadan çok sayıda yeni haber ve veri geliyor. Genel olarak gençler arasında Marx’a ve eserlerine, komünist fikirlere dönük göze çarpan bir ilgi artışı olduğu görülüyor. Hatta Japonya’da işsizliğe ve güvencesiz geçici işçiliğe mahkûm edilmiş gençlerin Komünist Parti’ye son dönemlerde yoğun bir katılımı yaşanıyor. Bu gençlerin Japon Komünist Partisi gibi düzene tümüyle adapte olmuş liberal-reformist ve milliyetçi bir partide dertlerine derman bulup bulamayacakları elbette ayrı bir mevzu. Ama gençlerin aklına ilk adres olarak “Komünist” partinin gelmesinin bir anlamı vardır. Tam da böyle olduğu için bu husus uluslararası medyanın da yoğun ilgi ve değerlendirmelerine konu olmaktadır.

Bir başka açıdan Marksizmin haklılığı

Marx’ın haklılığı üzerine tartışmalar daha ziyade onun kapitalizmin krizleri hakkındaki görüşleri ve genelde kapitalizme yönelik eleştirileri bağlamında yürüdü. Krizin kapitalizmin yıkıcı ve akıldışı doğasını kuvvetle açığa vurduğu bir dönemde bunun olması son derece doğal. Bugün bir yanda muazzam bir bolluğun potansiyelleri oluşmuşken, krizle birlikte kapitalizmin insanlığa açlık, yoksulluk, işsizlik, savaş ve yıkım verdiği daha çarpıcı biçimde görünmeye başlıyor. Bu durumda kapitalist ekonominin sırrını çözerek, onun en derinlikli tahlilini yapan ve bu temelde krizlerin de nereden kaynaklandığını, hangi mekanizmaları izlediğini çok erken bir dönemde ortaya koyan Marx’ın eserinin bu yönlerinin öne çıkması kaçınılmaz.

Marksizmin üç ana bileşeninden biri olan tarihsel maddeciliğin temel önermesi, hayatı belirleyenin bilinç değil bilinci belirleyenin hayat olduğunu ileri sürer. Bugünlerde yaşanmaya başlanan Marx’a ve Marksizme ilgi canlanması bizzat bu temel ilkenin canlı bir doğrulanışı anlamına geliyor. Kapitalizmde ciddi bir sorun olduğu düşüncesi veya Marx haklıydı düşüncesi, ancak gerçek hayatta bu açık bir olgu olarak görünür olduğunda, yaygın ya da genel bir bilinç olma eğilimi gösterebilmektedir. Yani bir olgu, bir gerçeklik olarak kendisini bilince dayattığı zaman, doğru bir düşünce olarak genel kabul görmeye başlayabiliyor. Marksizm bilincin her zaman gerçek hayatın ardından belli bir gecikmeyle, deyim yerindeyse topallayarak geldiğini söyler. Çünkü bilinç nesnel gerçekliğin dolaylı bir yansımasıdır.

Son tahlilde kapitalizmin yıkıcı sonuçları gitgide daha geniş kitleleri etkilemeye ve dünyayı bir yangın yerine çevirmeye başladığı için, biz şimdi Marx’a yönelik bir ilgi canlanmasının başladığını görüyoruz. Elbette bu yalnızca bir başlangıçtır. Genel zihinsel-entelektüel iklimde belli bir değişimin başlangıçlarını tespit edişimiz, boş hayaller yaratmak için değildir. Dünya tarihinde yeni bir dönemin açılmakta olduğunu zaten başka bazı bakımlardan tespit etmekteydik. Şimdi yalnızca buna düşünce ikliminde de yeni bazı belirtilerin eklendiğini gözlemlemekteyiz. Mesele bunu doğru algılamaktan ve anti-kapitalist düşünce ve eğilimler açısından yeni dönemin eskisinden daha elverişli bir dönem olacağını kavramaya yardımcı olmaktan ibarettir. Bu döneme ne denli hazırlıklı ve örgütlü girilebilirse semeresinin o denli iyi olacağı açıktır.

Gericilik dönemi

Yaşanmakta olan değişim sancılı, yavaş ve inişli-çıkışlıdır. O nedenle yukarıda kısaca verdiğimiz güncel gelişmelerin gelgeç olaylar olup olmadığına karar vermek zor görünebilir. Böylesi dönüşümleri içinde yaşarken tespit etmek zaten genelde zordur. Bunlar ileride tarih olduğunda tespitler ve değerlendirmeler daha kolaydır şüphesiz. Burada yapılması gereken sürecin diyalektiğine odaklanmaktır. Bir önceki dönemde yeniyi hazırlayan öncülleri ve yeninin kendi çelişkileriyle birlikte bunlar üzerinden nasıl su yüzüne çıkmakta olduğunu doğru bir şekilde görmek gerekiyor. Böylece sürecin genel düzeyde nereden nereye akmakta olduğu daha iyi anlaşılır.

Aslında halen de devam etmekte olan “eskiyi” gayet iyi biliyoruz. En başta da belirttiğimiz gibi 80’lerden bu yana sermaye, düşen kâr oranlarını ayağa kaldırabilmek için işçi sınıfına yönelik büyük ölçekli bir taarruz başlattı. Bu taarruzun hedefi, işçi sınıfının büyük mücadelelerle ve burjuvazinin yüreğine saldığı devrim korkusu sonucu sermayeye dayattığı ve elde ettiği kazanımlardı. Halen de devam etmekte olan bu taarruz sonucunda işçi sınıfının yaratılan toplam toplumsal gelirden aldığı pay gitgide azalmış, geçinmesi zorlaşmış ve genel toplumsal eşitsizlik artmıştır. Böylece işçiler geçinebilmek için giderek daha uzun saatler boyunca ve birden fazla işte çalışmaya, sendikasızlaştırılmaya, geçici ve güvencesiz çalışma biçimlerine razı olmaya, eğitim, sağlık ve sosyal güvenlik alanında elde ettiği hakları da kaybetmeye başlamışlardır. Özetle bu son 25-30 yıl zarfında işçiler için hayat çok daha zorlaşmıştır.

Elbette bu saldırılar kolayca hedefe ulaşmamıştır. Zaten bunca yıldır dünya ölçeğinde yürütülmesine rağmen halen devam ediyor olması da buna bir kanıttır. İşçi sınıfı birçok ülkede birçok kez büyük mücadeleler vermiş, kimi yerlerde şu ya da bu saldırıyı durdurmuş, genel olarak hızını düşürmeyi başarmış, ama esas olarak reformist önderliklerin ihaneti nedeniyle bu dönem genel planda bir gerileme ve yenilgi dönemi olmuştur. 1990 dönemecinde, Marx’ın adıyla ve sosyalizmle yanlış biçimde özdeşleştirilen bürokratik-despotik rejimlerin çöküşüyle birlikte burjuva düzenin saldırıları daha da hız ve özgüven kazanmış, buna mukabil ihanetin derinleşmesiyle işçi sınıfı da büyük bir moralsizliğe itilmiştir.

Bu gerileme ve yenilgi döneminde oluşan manevi havayı ve söylemi de gayet iyi biliyoruz. Adeta bir zafer yürüyüşü yaptığı bu dönemde kapitalizm “rakipsiz”di, “alternatifi yok”tu, “gücü sonsuz”du... Herkes bu “ebedi hakikati” kabullenmeli ve onun karşısında biat etmeliydi. Üstelik sistemin bazı olumsuzluklar sergilemesinin nedeni de ona alternatif olarak boy gösteren despotik-bürokratik rejimlerdi! Onlar yüzünden silahlanmaya daha fazla kaynak ayırmak zorunda kalıyorduk, onların tehdidi yüzünden refahımızdan feragat ediyorduk! Bu nedenle bu rejimler 1990 dönemecinde yıkıldığında, güya artık dünyaya yeni bir barış, refah, adalet ve mutluluk çağı gelecekti. İnsanlık bu hayırlı hadiseden, bolluk getirecek bir “barış primi” ya da “barış ikramiyesi” kazanacaktı. “Tarihin sonu” gelmişti, kapitalizmin zaferi mutlaktı vs. vs. Söylem aynıyla buydu. Bu durum dünya ölçeğinde entelektüel atmosfere de tam tekmil bir gericiliğin karabasan gibi çökmesine yol verdi. Öyle ki, artık Marx’ın adını ağzına alan adeta çarmıha geriliyor, Marx’a ve Marksizme karşı, her şeyin önüne “sonra” anlamına gelen post sıfatının konduğu (post-modernizm, post-marksizm, post-yapısalcılık vs.) akla ziyan akım ve düşünceler ileri sürülüyordu.

Aslında çoktan defteri dürülmüş felsefeler, düşünce akımları ve düşünürler, şimdi bu gibi yeni kisveler altında, bunlardan hikmet bekleyen yenilgi döneminin zayıf bünyeleri için piyasaya sürülüyor ve rağbet görüyorlardı. Bu gerici felsefeler ve entelektüel akımlar fikrî güçleriyle üstünlük kazanmış değillerdi. Yalnızca, sınıflar mücadelesinin gerçek alanında yer alan ve insan ömrü için uzun sayılabilecek bir yenilgi ve gerileme döneminde, zamanın ruhuna denk düşüyorlar, onu oluşturuyorlardı. Onlar için uygun bir zemin oluşmuştu, hepsi bu. Bir kez daha, Marksizmin temel önermesinin gereği olarak, bilinç hayatı değil hayat bilinci belirlemişti.

Tarihin yasası işliyor

Gericilik dönemi birdenbire sökün etmeyip bir süreç içinde gelişmişti. Önce sınıflar mücadelesinin gerçek alanında belirleyici sonuçlar alınmış ve kapitalizm muzaffer göründüğü ölçüde fikirler dünyasında gerici düşünceler kol gezmeye başlamıştı. Aynı şekilde son zamanlarda yavaş yavaş başlayan Marksizme ilgi de ne birdenbire zuhur etmiştir ne de düşünce dünyasındaki gelişmelerin bir sonucu olmuştur. Her şeyden önce, başta da belirttiğimiz gibi, kapitalizmin yol açtığı yıkımın dehşet verici boyutları gitgide gözlerden saklanamaz hale gelmeye başladı. Dayanılmaz hale gelen sömürü ve baskı sonucu işçi sınıfı ve diğer emekçi katmanların hoşnutsuzluğu artmaya ve kapitalizme dair yalanların inandırıcılığı zayıflamaya başladı.

Bu uzun yenilgi döneminden çıkış ve bir direniş/mücadele eğiliminin ilk filizlenişleri ise nihayet 2000 dönemecinde kendini gösterdi. Küreselleşme karşıtı gösteriler biçiminde başlayan süreç kısa sürede Latin Amerika’nın birçok ülkesinde birbirinin ardı sıra gelen kitlesel işçi-emekçi patlamaları ve isyanlarıyla yeni bir dinamik kazandı. Diğer taraftan Amerikan emperyalizminin Afganistan ve Irak’a saldırmasının, emperyalist propaganda makinesinin tüm gayretlerine rağmen dünya halkları gözünde meşrulaştırılamaması ve bu temelde (tüm zaaflarına rağmen) dünya ölçeğinde gelişen savaş karşıtı eylemlilikler de genel silkinme sürecinin bir boyutunu oluşturdu.

Tüm bu süreçlerin ardından gelen şimdilerdeki ekonomik kriz, kapitalizmin inandırıcılığı ve meşruiyeti konusunda emekçi kitlelerde oluşmaya başlayan sorgulamayı güçlendirecek bir etki yapmakta. Kapitalizmin gücü ve sarsılmazlığının adeta sembolü haline gelmiş dev şirketlerin birbiri ardına kâğıttan şatolar gibi devrilmelerinin, bunun sonucu artan ve daha da artacağı hissedilen işsizlik ve yoksulluğun emekçi yığınların üzerine kara bir bulut gibi çöküşünün bunu yaratmasından daha doğal bir şey olamazdı. Krizin acı sonuçları yayıldıkça ve emekçi kitleleri daha da derinden vurdukça bu etkinin katmerlenerek kuvvetleneceği muhakkaktır. Diğer taraftan kapitalizmin savunucularının yakın zamanlara kadar burunlarından kıl aldırmayan kibirli tavırları da ister istemez yerini daha mahcup bir tutuma bırakmış durumda.

Bu gelinen nokta nihayet bir ideolojik atmosfer değişimini de beraberinde getirmektedir. Bir süredir zaten başlamış olan bu değişim şimdilerde daha yeni biçimler alarak kendini ortaya koyuyor. Artık kapitalizmde bir şeylerin yanlış olduğuna dair genel bir bilinç, henüz son derece bulanık olarak da olsa, insanlarda uç vermeye başlamıştır. İşte Marksizme yönelik ilgi canlanması tüm bu nesnel süreç ve gelişmelerin sonucudur.

Yeni bir dönem açılırken

25-30 yıl gibi süreler tarihsel ölçekte kısa olsalar da, insan yaşamında hayli uzun sürelerdir. Zayıf insan bilincinin böylesi uzun süreler zarfında dönemin ruhuna kendini kaptırıp teslim olmaması zordur. Tüm sınıf mücadelesi tarihi göstermektedir ki gericilik dönemlerinde hep böyle olmuştur. Böylesi dönemlerde devrimci Marksistler akıntıya karşı yüzmek zorundadırlar. Geride bırakmaya başladığımız bu uzun dönemde de devrimci Marksistler akıntıya karşı yüzmekteydiler. Kendine sosyalist diyen, devrimci diyen çok kişi ve çevre ise bu zorlu akıntıya kapılıp gitti. Marksizmin özünü yeterince kavramamış ve bu temelde sağlam bir sınıf bilinci ve inanca sahip olmayanların kaçınılmaz sonudur bu.

Ama Marksizmin özünü doğru kavrayan ve bu temelde bilimsel sınıf bilincini ve inancını yitirmeyen devrimci Marksistler bu değişimin er geç yaşanacağını öngörmüş ve iyimserliklerini yitirmemişlerdi. Marksizmden kaçanların ve burjuva ideologlarının miyopluğu ve bunun karşısında Marksizmin derinliği ve öngörü gücü bir kez daha ortaya çıkmıştır. Bu bakımdan, espriyle karışık diyebiliriz ki, Marksistler bugünlerde Marx’ın 1857 ekonomik krizi sırasında dile getirdiği türden bir ferahlık içindedirler. Engels’e yazdığı 13 Kasım 1857 tarihli mektupta Marx, 1848 devrimlerinin yenilgisiyle başlayan gericilik döneminin ardından gelen kriz dolayısıyla şöyle diyordu: “Her ne kadar kendi para sıkıntım gerçekten vahimse de, 1849’dan beri kendimi hiç bu kriz sırasındaki kadar ferah hissetmemiştim.”

Kapitalizm bu krizi ekonomik veçhesiyle atlatacak olsa bile bugünlerde belirginlik kazanmaya başlayan ideolojik atmosfer değişimi tümüyle geriye devşirilemeyecektir. Stalinist bürokratik diktatörlüklerin çöküşü sonrasında Marksizmin yaşadığı itibar kaybı günlerine bir daha dönülmesi pek mümkün değildir. Stalinizmin çöküşü özel bir fenomendi ve bir kez olmuş bitmiştir. Marksizme indirdiği darbe olağan gericilik dönemlerinin etkisinden çok daha ağırdı ve tam da bu yüzden havanın değişmeye başlaması bu denli zaman almıştır. Ama yine de Marksizmin öngördüğü biçimde tarihin yasası işlemiş ve sonunda, mukadder olan ortaya çıkmamazlık edememiştir. Bu durum Marksizmin temel ilkelerinin ne denli doğru ve sağlam olduğunu göstermektedir.

Evet, şimdi bir ideolojik iklim değişikliğinin ilk belirtilerini görüyoruz ve bunun arkasının geleceğini de söyleyebiliriz. Bunun genel olarak sevindirici ve umut verici bir şey olduğu da açık. Devrimci fikirleri ve örgütlenmeleri besleyecek yeni bir dönemin açıldığını söylemekten çekinmeye gerek yok. Ancak Marksizmin bu noktadaki görüşlerinin doğruluğu ne denli kesin ve netse, doğru bir ideolojik-politik hat ve bu temelde proleter devrimci örgütlenme olmadan, uygun atmosferin kendi başına istenilen devrimci sonuçları doğuramayacağı da o kadar nettir. Bu nedenle işçi sınıfı devrimcilerinin Marksizme daha da büyük bir inançla sarılmaları ve bu yeni dönemde kızışacak mücadelelere daha büyük bir azim ve şevkle hazırlanmaları gerekiyor. Lenin’in sözleriyle, “doğru olduğu için sonsuz bir gücü olan Marksizmi” işçi sınıfının yaşam içindeki devrimci gücüne dönüştürmek sınıf devrimcilerinin görevidir.

Kaynak: 
Marksist Tutum dergisi, no:45, Aralık 2008