Sendikal Baskı ve Yasaklar Artıyor


Kapitalizmin tarihsel krizine bağlı olarak bütün dünyada otoriterleşme artarken, işçi sınıfının haklarına ve örgütlülüğüne yönelik saldırılar da tırmanıyor. Türkiye’de ise genel otoriterleşmenin ötesine geçildiğini ve faşizmin kurumsallaşıp yerleşmeye çalıştığını görmekteyiz. Şüphesiz her burjuva iktidar gibi AKP de daha en baştan işçi düşmanı tavrını göstermişti ve bugüne kadar attığı adımlar ortadadır.


Kapitalizmin tarihsel krizine bağlı olarak bütün dünyada otoriterleşme artarken, işçi sınıfının haklarına ve örgütlülüğüne yönelik saldırılar da tırmanıyor. Türkiye’de ise genel otoriterleşmenin ötesine geçildiğini ve faşizmin kurumsallaşıp yerleşmeye çalıştığını görmekteyiz. Şüphesiz her burjuva iktidar gibi AKP de daha en baştan işçi düşmanı tavrını göstermişti ve bugüne kadar attığı adımlar ortadadır. Ancak faşist tırmanışın hızlandığı son süreçte işçi sınıfının örgütlülüğüne yönelik saldırıların katmerlendiği de bir gerçek. Tek adam rejimini kurumsallaştırmak isteyen iktidar, önüne çıkan ya da çıkabilecek bütün engelleri temizleme gayreti içerisinde durmaksızın saldırıyor. Medyanın zapturapt altına alınması, sendikacıların, muhalif gazetecilerin, siyasetçilerin tutuklanması, grevlerin yasaklanması, derneklerin kapatılması, kayyum atanan belediyelerde yaşanan işçi kıyımları ortada.

Mart ayı içerisinde CHP’nin hazırladığı “AKP’nin Sivil Topluma Müdahaleleri, Suskun Türkiye” başlıklı bir çalışma yayınlandı. Çalışmada, AKP iktidarı altında meslek odalarının özerkliğine müdahale, vakıflara yönelik baskıların artması, sendikaların üyelik oranlarında yaşanan değişim ve işçi sınıfına yönelik saldırılara ilişkin çeşitli veriler yer alıyor.

Çalışmada yer alan bazı çarpıcı sonuçlar şu şekilde: AKP’nin ilk iktidara geldiği 2002 yılında sendikalı kamu çalışanlarının yüzde 12,4’ü Memur-Sen üyesi iken, bu oran 2017 yılında yüzde 54,4’e ulaşmış durumda. KESK üyesi kamu çalışanlarının oranı yüzde 37,5 iken, 14 yılın sonunda yüzde 12,5’e gerilemiş bulunuyor. Hak-İş konfederasyonu ise 2013 yılında toplam sendikalı işçilerin yüzde 17,1’ini örgütlemişken, bu oran Ocak 2017 itibariyle yüzde 31,6’ya ulaşmış durumda. Sadece dört yıl içinde yaşanan bu sıçramalı yükselişe karşılık DİSK’in sendikalı işçiler içerisindeki oranı yüzde 10’dan yüzde 9’a gerilemiş bulunuyor. Memur-Sen ve Hak-İş’in üye sayısındaki çarpıcı artışın nedeninin bu konfederasyonların canla başla örgütlenme çalışması yürütmesi olmadığı ortada. Utku Kızılok 2015 yılında AKP’nin korporatist hamleleri üzerine yazdığı makalesinde bu “başarının” sebebini şöyle açıklıyordu: “AKP’nin iktidara gelmesiyle birlikte, zaten İslamcı/muhafazakâr motivasyonlarla hareket eden Hak-İş ve Memur-Sen’in önü açılmış, bu konfederasyonlar işçi sınıfı içinde hükümetin bir uzantısına dönüşmüşlerdir. Gerek baskı ve zorbalıkla gerekse patronaj ilişkileriyle kamu emekçileri Memur-Sen’e üye yapılırken, muhalefet odağı olan ve mücadeleci bir çizgi izleyen KESK, yetkili ve etkili bir sendika olmaktan çıkartılmıştır.”[1]

Faşizmin kurumsallaşması anlamına gelecek olan tek adam rejiminin anayasal güvence altına alınması durumunda, işçi sınıfının başına nelerin geleceğini anlamak için bugün yaşananlara bakmak yeterli. Bugün sendikalar korporatist hamlelerle denetim altına alınmak isteniyor. Korporatizm işçi sınıfının düşmanıdır. Tüm faşist iktidarların öncelikle hedefi sendikal hareketi denetim altına almak olmuştur: “Çünkü korporatizm sınıf ayrımlarının üzerini örter. Bu yaklaşıma göre işçi sınıfı ve burjuvazi değil, meslek örgütleri vardır; ekonomik süreçlere sınırsız biçimde müdahale eden devlet ise onları ortak çıkarlar temelinde birleştirmektedir. Lakin hakikatte işçi sınıfı, devlet denetimine alınan sendikalar eliyle kontrol edilmekte, işçi sınıfının mücadelesi bastırılmakta, sermaye sınıfı ise palazlandıkça palazlanmaktadır.”[2] Sendikaların denetim altına alınması demek işçi sınıfının denetim altına alınması ve en küçük bir hak mücadelesinin bile bastırılması demektir. Bu iki türlü yapılabilir, yapılıyor. “Söz dinlemeyen” sendikalara/sendikacılara yönelik tehdit ve baskı uygulayarak ve iktidarla birlikte yol yürüyenlerin önünü açarak. Örneğin geçtiğimiz ay Horoz Kargo’da örgütlenme faaliyeti yürüten TÜMTİS sendikasının Ankara şubesinin 14 yönetici ve üyesi “TÜMTİS üyesi işçilerin sayısını çoğaltmak, bu şekilde aidat gelirini arttırmak ve tatildeki işyerinin çalışmasına mani olarak iş ve çalışma hürriyetini engellemek” gerekçesiyle 1-6 yıl arasında değişen hapis cezaları aldı. Yani bir anayasal hak olan sendikal faaliyet suç oldu!

Tek başına bu örnek bile faşist rejimin kurumsallaşması durumunda sendikal faaliyetin başına neler geleceğini anlamaya yeter. Ama iktidarın “uygulamalı örnekleri” saymakla bitmiyor. Geçen sene muhtarlara yaptığı konuşmada ne demişti Erdoğan: “Grevdi, boykottu, ıvır, zıvır bir şey var mı? Yok.” Gerçekten de olmadı, yaptırılmadı. Ocak ayında BMİS’in örgütlü olduğu Asil Çelik’te alınan grev kararı daha hayata geçirilemeden “milli güvenliği bozucu nitelikte olduğu” gerekçesiyle ertelendi. Mevzuat ertelenen bir grevin yeniden başlamasına izin vermediği için bir grevin ertelenmesi aslında o grevin yasaklanması anlamına geliyor. Aynı gerekçe ile EMİS’e bağlı fabrikalardaki grev de ilk gününde yasaklandı. Yine daha geçtiğimiz günlerde BANKSİS’te örgütlü Akbank çalışanlarının grevi erteleme adı altında yasaklandı. Gerekçe ise grevin “ekonomik ve finansal istikrarı bozucu nitelikte” görülmesi!

15 Temmuz darbe girişiminin ardından ilan edilen OHAL’le birlikte memleketi kanun hükmünde kararnamelerle yöneten AKP ve Erdoğan iktidarı, binlerce KESK üyesi kamu emekçisini açığa aldı, yüzlercesini ihraç etti. 1 Kasım seçimlerine giderken taşeron işçilere kadro vaat eden hükümet bırakın kadro vermeyi işçileri işten atıyor. DBP’li belediyelere kayyum atanmasının ardından bu belediyelerden biri olan Mersin’in Akdeniz Belediyesinde önce İş-Kur üzerinden 420 personel alımı yapıldı, ardından KHK ile 15-20 yıldır çalışanların da olduğu 130 taşeron işçisi işten atıldı. İktidarın verdiği mesaj çok açık: Ya yola geleceksin, ya da ezileceksin!

Peki, bütün bu hamlelere karşılık sendikalar ne yapıyor? Yolu iktidarın yoluyla bir olanların durumu ortada. Onlar işçilerin hak ve özgürlüklerini savunmak için mücadele etmek yerine iktidara yaranmaya bakıyorlar. Memur-Sen referandum için bütün illerde “evet” kampanyası yürütüyor. Sendika bürokratları “emek, emekçi, hak” kelimelerini unutmuşlar, dillerinden “istikrarlı ve büyüyen bir Türkiye için” cümleleri eksik olmuyor. Geçtiğimiz ay Hak-İş’e bağlı Çelik-İş sendikası “metal fırtına” sürecinde gangster Türk Metal’den istifa ederek kendi bünyesinde örgütlenen Dytech işçilerini bir günde satarak fabrikadan çekilme kararı aldığını açıkladı. Türk Metal ise bu yıl 8 Mart Uluslararası Emekçi Kadınlar Günü için düzenleyeceği toplantıya konuşmacı olarak Erdoğan’ı davet etmişti. Bu toplantıya götürdüğü kadın işçilerden 7’si trafik kazası geçirerek hayatını kaybetmiş, bu büyük acıya rağmen söz konusu kadın işçilerin çalıştığı Delphi ve Yazaki fabrikalarında üretime bir gün dahi ara verdirilmemişti. Türk-İş yönetimi de geçtiğimiz günlerde kıdem tazminatının fona devredilme yoluyla gaspına “şartlı destek” vereceklerini açıkladı. İktidarın diliyle konuşan sendika bürokratlarının “şartlı destek” bahanesi ise işçilerin tazminatlarını alamıyor oluşu. Yani sözün özü bütün bu sendika bürokratları faşist iktidar altında pek değerli koltuklarından olmamak için kendilerine zemin hazırlıyorlar! Hak gasplarıymış, işten atmalarmış, iş cinayetleriymiş ne gam!

Sendikal ve siyasal örgütlülüğün bu denli zayıf olduğu koşullarda gelen baskı ve yasaklara karşı işçi sınıfı savunmasız durumda. Faşizm koşullarında bu örgütsüzlük hali daha büyük yıkımlara yol açacaktır. Ancak her şeye rağmen şu anda referandumda “Hayır” çıkma olasılığı çok daha yüksek görünüyor. Böyle bir olasılığın gerçek olması iktidarın faşist uygulamalarının önünde ciddi bir set oluşturacak, işçi sınıfının ileri kesimlerinin kendine olan güvenini yeniden kazanmasının önünü açacaktır. Ancak unutmayalım ki ne “Evet” sonucu her şeyin sonu demektir ne de “Hayır” sonucu her şeyi tümden değiştirecek sihirli değnektir! Her koşulda işçi sınıfının önünde zorlu bir mücadele süreci bulunuyor. Sınıf devrimcilerine düşen görev ise gelişmeler ne yönde olursa olsun sınıfın içinde örgütlenme ve mücadeleyi büyütme çalışmasını sürdürmektir.



[1] Utku Kızılok, AKP’nin Korporatist Hamleleri ve Sendikal Hareket, marksist.com

[2] Utku Kızılok, age