Navigation

Meksika Körfezi’nde Çevre Felâketi

20 Nisanda büyük bir çevre felâketi daha yazıldı kapitalizmin kara defterine. Meksika Körfezi’nde BP’ye ait petrol platformu patladıktan sonra okyanusun sularına gömüldü. Patlamada ölen 11 işçinin cesedi dahi bulunamadı. Sulara sızan petrol ise körfezdeki canlı hayatın büyük zarar görmesine sebep oldu. Okyanus sularının mavisi bir kez daha petrolün karasına büründü. Doğa bir kez daha kapitalistlerin pis elleriyle kirletildi. Elbet hep böyle gitmeyecek. Gün gelecek bu pis eller doğanın yakasından sökülüp atılacak!

Petrol kuyusundaki sızıntı durdurulamadığı için Temmuz ortalarına kadar on milyonlarca litre petrol okyanus sularına karıştı. BP’nin deliği kapattığı iddiasında da şüpheler söz konusu. Bazı kaynaklara göre sızıntı hâlâ devam ediyor! Üç ay boyunca günde bir milyon litreye yakın petrolün sulara karıştığı tahmin ediliyor. Bu da bölgedeki canlı hayatın mahvı anlamına geliyor. Sayısız canlı türüne ev sahipliği yapan sular, kapitalizmin kâr hırsı yüzünden çamur deryasına döndü. BP suçunu örtbas etmek için sızan petrol miktarını düşük, temizlediği miktarı ise yüksek göstermeye çalıştı. Önce temizledikleri petrol miktarının aslında daha az olduğunu açıkladılar; sonra ise sızan petrolün daha fazla olduğunu.[1] Günde 60 bin varil petrolün sızdığı söylense de, tahminler gerçek miktarın günlük yüz bin varil olduğu yönünde.

2005’te Teksas’ta yine BP’ye ait bir petrol rafinerisi patlamış ve 15 işçi ölmüştü. BP Ortadoğu ve Kafkaslar gibi petrol ve doğalgaz bakımından zengin bölgelerde siyasal manipülasyonlarla, savaşlarla kirli emellerini hayata geçirmeye çalışan dev tekellerden biri. Forbes’un 2010 Nisanında açıkladığı listeye göre BP dünyanın 10. büyük tekeli. Bu liste aynı zamanda savaşların, çevre felâketlerinin, yoksulluğun ve sefaletin sorumlularının da listesidir. Listenin 4. sırasında bulunan bir başka enerji tekeli olan Exxon’a ait tankerden 1989’da 41 milyon litre petrol denize sızmıştı.

Petrol tekellerinin yol açtığı çevre felâketlerini alt alta yazmaya kalksak bu yazının satırları yetmeyecektir. Üstelik bu tip büyük patlamalar veya “kazalar” sonucu meydana gelen çevre felâketleri buzdağının görünen yüzüdür sadece. Örneğin son elli yılda Nijerya deltasına sızan petrol iki milyar litrenin üzerinde! Yani bir yılda buraya sızan petrol 1989’daki Exxon Valdez faciasında sızan petrolden daha fazla. Fakat ne hikmetse kara kıtanın insanlarının yıllardır yaşadığı felâket Amerikalılarınki kadar ilgi görmüyor. Dünyanın dört bir yanında meydana gelmiş olan ve etkileri hâlâ devam eden sayısız petrol sızıntısı vakası var. Örneğin daha Meksika’daki sızıntı durdurulamamışken, Çin’de bir petrol boru hattında meydana gelen patlama sonucunda yüzlerce kilometrekarelik alan petrole büründü. Kapitalizm var olduğu sürece bu vakalar devam edecek. Kapitalizmin kâr hırsı doğayı anbean tüketmektedir. Kapitalizmde insana değer verilmediği gibi doğaya da değer verilmez. Söz konusu olan kârsa gerisi teferruattır! Nehirler, denizler, okyanuslar fabrikaların kimyasal atıklarıyla kirletiliyor. Maliyeti düşürmek maksadıyla önlem alınmadığı için fabrika bacalarından çıkan gazlar atmosferin yapısını bozuyor. Bazı sanayi bölgelerinde nefes almak bile güç. Sanayi bölgesinden çok kanser bölgesi olarak adlandırılan alanlar her geçen gün artıyor. Yeşil alanlar rant için talan ediliyor. Balta girmemiş ormanlar, GDO’lu ürünler ya da biyoyakıt için katlediliyor. Velhasıl kapitalizm doğayı tüketirken hiçbir sınır tanımıyor. Kapitalizmin anarşik üretim biçimi doğanın dengesini de bozuyor. Doğa daha kendini yenileyemeden, felâketin etkilerini gideremeden kendisini bir başka facianın kucağında buluyor.

Timsah gözyaşları

Medya Meksika Körfezi’ndeki patlamanın yaşanmış en büyük çevre felâketine yol açabileceğinden bahsediyor. Bölgede yaşayan bazı canlı türlerinin zaten tehlike altında olduğundan, dolayısıyla bu patlamanın bu tehlikeyi körükleyeceğinden, körfezdeki balıkçılığın olumsuz etkileneceğinden, BP’nin sızıntıyı durdurmak için milyarlarca dolar harcadığından ve hisselerinin değer kaybettiğinden, hatta iflasa sürüklendiğinden dem vuruluyor. Medya doğanın zarar görmesinden çok rahatsızmış gibi görünse de, yapılan haberlerin ayrıntılarına baktığımızda başka şeyler görüyoruz. Patlamanın hemen ardından yapılan haberler “çevre felâketi” eksenliydi. Ancak yavaş yavaş hisse değerlerinin düşmesi, “kazanın” BP’ye maliyeti gibi unsurlar ön plana çıkmaya başladı. Koskoca BP’nin iflas tehlikesine girmesi belli ki kapitalistler açısından doğanın katledilmesinden daha önemli. Dünya batsın ama BP batmasın!

Emperyalizmin sicilini ve meşrebini düşündüğümüzde petrolün çevre felâketine sebep olmasına değil de, heba olmasına üzüldüklerini söylemek hiç de haksızlık olmaz. Doğanın tahribatına değil, depolayamadıkları petrole yanıyorlar! Ölen işçilere veya mahvolan çevreye değil, ettikleri zarara üzülüyorlar! Petrol tekelleri bugüne kadar sayısız çevre felâketine sebep oldular ama hiç üzülmediler. Üzüldüklerini söylediler ama hiçbir önlem almadılar. Bakmayın siz onların ağlamalarına! Aldanmayın dökülen timsah gözyaşlarına! Dinleri imanları vurgun, kelepir!

Gerek medyası ile gerekse siyasetçileriyle burjuvazi ortaya çıkan sorunlarda suçunu gizlemeye, sorunu çözmek için yoğun bir çaba gösterdiği hissiyatını yaratmaya çalışır. Burjuvazi hiçbir şekilde toplumsal bir muhalefetle karşı karşıya kalmak istemez. Faturayı bir kişiye veya kişilere çıkartarak kapitalizmin sorgulanmasının önüne geçmeye çalışır. Burjuvazi iyilik yapıp denize atmaz. Burjuvazinin sözlerine şüpheyle bakılmalı, yalanlarına kanılmamalı, sözlerdeki “derin” mana yakalanmaya çalışılmalı. Körfezdeki felâkette bunun çarpıcı örneklerini gördük.

Platformun patlamasından sonra Obama suçlunun BP olduğuna işaret etti ve BP’yi “sert” bir şekilde eleştirdi. Hatta sorunu çözmesi için 48 saat süre tanıdı. BP ise sorunu aylarca çözemedi ve tazminat ödemeyi kabul ederek Obama ile anlaştı. BP, bugüne kadar milyonlarca insanın kanından ve alınterinden elde ettiği servetin küçük bir kısmıyla paçasını kurtarmaya çalışıyor. BP başkanı “küçük insanları önemsediklerini” söyleyerek ne kadar mütevazı olduklarını da göstermiş oldu. Obama’nın bu kadar kızmasının sebebi de doğa dostu veya çevreci olması değildi tabii ki. Büyük bir çevre felâketinin mali ve siyasi açıdan kötü sonuçlar doğuracağı ortada. Üstelik aynı “çevreci” Obama daha Nisan ayında, Atlas Okyanusu’nun ve Meksika Körfezi’nin bazı bölümlerini denizde yapılacak petrol ve doğalgaz aramalarına açmaya karar vermişti. Ancak patlamadan sonra bu kararı askıya almak zorunda kaldı. Dolayısıyla burjuva politikacıların esip gürlemelerine aldanmamak gerekiyor. Onlar aynı sınıfın parçası! ABD’de bütün senatörler seçim kampanyalarında burjuvaziden mali destek alırlar. Petrol tekelleri de alınacak kararların, çıkarılacak yasaların kendi çıkarlarına uygun olması için siyasetçileri finanse ederler. Yani çıkarılacak yasaların parası peşin ödenmiştir. Kapitalizmde parayı veren düdüğü çalar.

Petrol tekelleri bu tip felâketlerden sonra doğan tepkinin yavaş yavaş sönümleneceğini düşünürler. Mevcut örgütsüzlük koşulları maalesef bunu doğrulamaktadır. Olayın sıcaklığının henüz geçmediği ilk günlerde daha temkinli davranırlar, adeta kitlelerin gazını almaya çalışırlar. Bir müddet sonra araya giren yeni gündemler sayesinde olay unutulur ve tekeller her zamanki kural tanımazlıklarıyla doğanın canına okumaya devam ederler. Bütün çevre felâketlerinden sonra bu tablo yaşanmıştır. Exxon Mobil, Shell ve Chevron gibi diğer petrol tekelleri lobi faaliyetlerini yapmaya çoktan başladılar bile. Suçlunun BP olduğunu, gerekli önlemleri almadığını vb. anlatarak petrol arama ve çıkarma işlemlerini kendilerinin yapabilmesi için gerekli düzenlemelerin yapılmasını istiyorlar. Son günlerde ortaya başka bir iddia daha atıldı. Lockerbie[2]sanığının Libya’ya iade edilmesinde BP’nin İngiliz hükümetine baskı yaptığı iddia ediliyor. Bunun şimdi gündeme getirilmesi tesadüf değil! Diğer petrol tekelleri fırsattan istifade BP’yi ekarte edip pastadan daha büyük pay almaya çalışıyorlar. Tekeller arası rekabet tam gaz devam ediyor.

Kapitalizm ve çevre

Körfezdeki patlama sonrası çok şey tartışıldı, çok şey soruldu. Bir işçinin BP’yi hasarlı tank konusunda uyardığı fakat tamir için sondaj çalışmalarına ara verip kârından olmak istemeyen BP’nin bu uyarıya kulak asmadığı ortaya çıktı. Sızıntıyı durduramayan BP’nin temizlik amacıyla kullandığı seyreltici maddenin canlılar üzerindeki etkisi de bilinmiyor. BP’nin bu felâketteki “hataları” üzerinden burjuva medyada “doğayı kurtarma” tartışmaları başladı: Çevre felâketlerinin önüne geçmek için ne gibi önlemler alınabilir? Hangi yasal düzenlemelerle petrol tekelleri denetlenebilir?

Her çevre felâketinden sonra aynı şeyler tartışılıp duruyor. Bu tartışmalar sorunu esastan ele almak yerine sorunun etrafında dolanıyor. Birtakım önlemler alarak kapitalizmin ıslah edilmesiyle çevre sorunu ortadan kalkmaz. Bunu dillendirenler ya çok saftırlar ya da sahtekârdırlar! Çevre, kapitalizm varlığını sürdürdüğü sürece felâketlerden kurtulamayacaktır! BM gibi emperyalist kurumların her yıl gerçekleştirdiği iklim zirveleri, çevre toplantıları içi boş masa başı tartışmalardan öteye gitmemektedir. Burjuvazi sadece göz boyamaktadır. Her toplantıda aynı şeyler tekrarlanmakta fakat doğanın korunması için hiçbir somut adım atılmamakta, doğayı en çok kirleten ülkeler protokollere imza bile atmamaktadırlar. Doğanın korunmasına değil tahrip olmasına yol açacak yasalar ise meclislerden takır takır geçmektedir. Silah sanayiine trilyon dolar ayıran ülkeler doğayı korumak için verdikleri birkaç milyon dolarla övünüyorlar. Sözümona bu tip toplantılarda soruna çözüm aranırken doğa kirlenmeye, tahrip olmaya devam ediyor.

Doğada temiz ve risksiz enerji kaynakları olduğu halde bunlar tercih edilmiyor. Güneş enerjisi, rüzgâr enerjisi gibi çevreye hiçbir zararı olmayan enerji türleri kârlı olmadıkları için bir kenara atılıyor. Hatta bu alandaki teknolojik gelişmelerin önü petrol tekelleri tarafından tıkanıyor veya patentler çekmecelerde saklanıyor. Çünkü bu alandaki gelişmeler petrol tekellerinin kâr alanlarını tehdit etmektedir. Petrol tekelleri ucuz ve zararsız enerji yerine, zararlı ama kârlı olan fosil yakıtları tercih ediyor. Ayrıca fosil yakıtların kullanımı ulaşım ve otomotiv sektörünü de beslemektedir. Bu yüzden kapitalistler yenilenebilir enerji kaynaklarını kullanmak yerine, petrol, doğalgaz ve kömür gibi fosil yakıt kaynaklarını kullanıyorlar. Benzinli motorun gelişmesi de petrolün ekonomide ağırlık kazanmasıyla doğru orantılıdır. Elektrikli veya buharlı motorlarla arasında bir fark olmadığı halde yarışı kazanan benzinli motor olmuştur. Aynı durum nükleer enerji meselesinde de ortaya çıkmıştır. Güneş enerjisi teknolojilerine ayrılan kaynak nükleer araştırmalara ayrılan kaynağın yanında devede kulak kalır. Kaynaklar riskli ve tehlikeli enerji türleri yerine temiz ve zararsız enerji türlerine ayrılsaydı bugün başka bir noktada olunabilirdi.

Kapitalizm, üretici güçleri getirdiği noktayla, doğa güçlerinin daha önce görülmemiş ölçüde denetim altına alınarak tüm insanlığın refahının muazzam ölçüde arttırılabilmesinin nesnel zeminini döşemiştir. Ancak kapitalizmin kendisi artık üretici güçlerin gelişiminin ve tüm insanlık için kullanılmasının önünde engeldir. Bilim ve teknoloji doğayı tahrip edecek şekilde kullanılıyor. Kâr uğruna doğaya yapılan müdahalelerin uzun vadede nelere yol açabileceği kapitalistlerin umurlarında değil. Kapitalist okyanus dibinde sondaj yaparken bunun doğaya etkilerinin ne olacağına bakmaz. Tıpkı ürettiği silahın kimi vuracağını düşünmediği gibi! Sonuç olarak, çevre felâketlerinin kaynağının bu sömürü düzeni olduğu ortadadır. Bu kaynak kurutulmadığı sürece doğanın kapitalizmin elinden çekeceği vardır. Sorunun çözümü kapitalizmin yıkılıp yerine ihtiyaca göre üretim yapan, doğayla uyumlu, planlı ve uluslararası bir üretim sisteminin kurulmasından geçiyor. Bu da sosyalizmdir!



[1] Resmi rakamlar 29 Nisanda 1-5 bin varil, 27 Mayısta 12-19 bin varil, 10 Haziranda 25-30 bin varil ve 15 Haziranda 35-60 bin varil olarak açıklandı.

[2] 1988 yılında, Amerikan Havayollarına ait bir yolcu uçağı havada infilâk ederek İskoçya’nın Lockerbie kasabasına düştü. Olaydan sonra ABD ve İngiltere bunun Libya ajanları tarafından yapıldığını iddia ettiler. İngiltere olayın faili olarak bir Libyalıyı yargılayıp mahkûm etti. Libya o yıldan bu yana bu suçlamayı redderek sanığın Libya’ya teslim edilmesini istemekteydi. İngiltere nihayet geçtiğimiz aylarda Libya’nın bu talebini yerine getirdi.

Kaynak: 
Marksist Tutum dergisi, no: 65, Ağustos 2010