Navigation

İşçi Sınıfının ve İşçi Hareketinin Durumu

İşçi sınıfı mevcut örgütsüzlük koşullarında dört bir yandan saldırılarla karşı karşıya. Sendikasızlaştırma, taşeronlaştırma, reel ücretlerin düşmesi, iş saatlerinin artması ve çalışma koşullarının giderek kötüleşmesi Türkiye işçi sınıfının maruz kaldığı başlıca saldırılar. İşçi sınıfı örgütsüz olduğu için bu saldırılara karşılık veremiyor ve geçmiş yıllarda mücadeleyle kazanılmış haklar kaybediliyor. 12 Eylül rejiminin belini kırdığı işçi sınıfının elinde kalan son haklar da, AKP’nin iktidarda olduğu 12 yıl boyunca sistematik bir şekilde gasp edildi.

Sermayenin gelişimini hızlandırmak için AKP’nin ilk icraatlarından birisi burjuvazinin talepleri doğrultusunda yeni bir iş kanunu hazırlamak olmuştu. Bu yasanın en ağır sonuçlarından birisi taşeronlaştırmanın yaygınlaşması oldu. Resmi rakamlara göre bugün Türkiye’de yaklaşık 3 milyon taşeron işçisi bulunuyor. DİSK ise bu rakamın 6 milyon civarında olduğunu belirtiyor. Güvencesiz çalışma devlet kurumlarında ise 4B/C uygulamalarıyla hayata geçirilmiştir. Belediyeler ve hastaneler gibi kamu kurumlarında bile birçok hizmet taşeron şirketler tarafından verilmektedir. Kısacası, AKP döneminde taşeron, geçici, esnek ve güvencesiz çalışma biçimleri alabildiğine genelleşmiş, kadrolu işçilik hayal olmuştur.

Bu çalışma koşullarının doğrudan bir sonucu da sendikalaşma oranlarının hızla düşmesi olmuştur. Aynı işyerinde çok sayıda alt işveren bulunması, taşeron şirketlerin işçileri farklı işyerlerine göndermesi sendikal örgütlülüğün önüne koca bir duvar örmüştür. Nitekim Türkiye işçi sınıfının sendikalılık oranı da sendikal örgütlenme önündeki engellerin ne kadar fazla olduğunu göstermektedir. Çalışma ve Sosyal Güvenlik Bakanlığı Ocak 2014 itibariyle sendikalı işçi sayısının 1 milyon 96 bin 540 olduğunu açıkladı. Bu, resmi rakamlara göre 12 milyon civarında olan işçi sayısını baz alarak hesapladığımızda bile %10’un altında kalan bir sendikalılık oranı anlamına geliyor. Üstelik kayıt dışı çalışma gibi faktörleri hesaba kattığımızda sendikalılık oranının bunun bile çok altında olduğunu rahatlıkla söyleyebiliriz.[1]

Ancak AKP, işçi sınıfının sendikal örgütlülüğünü fiili engellerle parçalamakla da yetinmedi, fiili engelleri yasal engellerle destekledi. Sendikalar yasasında değişiklik yaparak sendikal örgütlülüğün önüne yeni zorluklar çıkardı. Yapılan yeni yasayla işkolu barajı kâğıt üstünde indirilmiş olmasına karşın, işkollarının birleştirilerek sayısının 20’ye düşürülmesi nedeniyle bu indirimin pek çok sendika için bir anlamı kalmamıştır. Bugün birçok işkolunda, bir sendikanın yetki alabilmesi için eskiye oranla çok daha fazla sayıda işçiyi üye yapması gerekiyor. Örneğin deri sektörünün tekstil ile birleşmesiyle birlikte bu işkolundaki işçi sayısı 1 milyonu geçti. Bu yüzden Deriteks barajın altında kaldı ve yeniden toplu iş sözleşmesi imzalayabilmesi için üye sayısını en az 15 katına çıkarmak zorunda. İşkollarındaki değişiklik ve üye sayılarında SGK kayıtlarının esas alınmasının sonucu 115 sendikadan sadece 47’si barajın üstünde kalabilmiştir. Üstelik 2018 yılında barajın %3’e çıkmasıyla birlikte yetki hakkını kaybeden sendikaların sayısı daha da artacak; bugün toplu sözleşmeden yararlanabilen işçi sayısı olan 650 bin daha da azalacaktır.

Sendikaların hali pür melali

Elbette rakamlar çok şey anlatıyor ama sorun sadece kaç işçinin sendikalı olduğuyla veya kaç sendikanın yetki hakkı olduğuyla sınırlı değildir. Madalyonun diğer yüzünde mevcut sendikaların sendikal anlayışı vardır ki bugün sendikaların içinde bulunduğu krizin temelinde bu yatmaktadır. Sendikalar işçi sınıfının sorunlarını çözmeye yönelik bir çalışma anlayışına sahip değiller. Ne yazık ki sendikalarda sınıf sendikacılığı değil “çağdaş” uzlaşmacı sendikacılık hâkimdir. Sendikaların tepesine çöreklenen bürokratlar burjuva partilerinden birinin kanatları altında kendi koltuklarını korumaktan başka bir şey düşünmüyorlar. İşyerlerinde toplu iş sözleşmesi imzalama yetkisini haiz sendikaların önemli bir kısmı adeta AKP’nin işçi sınıfı içerisindeki kurumlarına dönüşmüş durumda. Örneğin iktidarın desteğini arkasına alan Hak-İş adeta AKP’nin “işçi kolları” gibi çalışma yürütüyor. Hakeza kamuda AKP güdümünde faaliyet yürüten Memur-Sen 41 bin olan üye sayısını AKP iktidarı döneminde katbekat artırarak 700 bin üzerinde üyeye ulaştı; bunu da asıl olarak örgütsüz durumdaki kamu çalışanlarını örgütleyerek değil, diğer kamu emekçi sendikalarına üye olanları müdür ve yöneticilerin baskısıyla istifa ettirtip kendi sendikalarına üye yaparak sağladı.

Türk-İş üst yönetimi ve Türk-İş’e bağlı sendikaların önemli bir kısmı da AKP’nin çizgisinde hareket ediyorlar. Zaten doğrudan devlet eliyle kurulmuş olan Türk-İş her zaman iktidar yanlısı bir anlayışa sahip olmuştur. AKP diğer iktidarlardan farklı olarak sendikaları kendi kontrolüne almaya çok daha fazla önem atfetmiştir. AKP, özellikle kritik sektörlerdeki kendisine muhalif sendikaları bir şekilde dize getirmeyi başarmıştır. Örneğin, AKP’ye yakın durmayan Türk-İş’e bağlı en büyük sendika Türk-Metal’i siyasi operasyonlarla kendi yanına çekmiştir. Hatta bugün Türk-Metal’in bazı şubeleri seçimlerde açıktan AKP için çalışmaktadır. Sendikaların hangi saiklerle işçiler için değil, işçilerin sınıf düşmanları için çalışma yürüttüklerini Elif Çağlı şöyle açıklıyor:

“Bir bürokrat mevki ve makamına, ona ömür boyu ayrıcalıklı bir yaşam sunacak kaynak olarak bakar ve bu kural sendika bürokratı için de geçerlidir. Seçildiği pozisyon sendika bürokratı açısından işçilere hizmet sunması gereken bir görev alanı değil, burjuva düzenle bütünleşmiş bir yaşam fırsatı sunan mevkidir. İşçilerin oyuyla seçilmiş olsalar bile büyük ayrıcalıklara kavuşan ve işçiler tarafından denetlenemeyen sendika yöneticilerinin bürokratlaşması neredeyse kaçınılmaz olmaktadır. Ve böyleleri konumlarını güvenceye almak için sınıfa her türlü ihanete açık hale gelmektedirler.” (Sınıf Temelinde Devrimci Çalışma, Tarih Bilinci Yay.)

Görece daha mücadeleci sendikalarda da durum pek iç açıcı değildir. Bunların sayısı çok olmadığı gibi büyük çoğunluğu ya barajın altındadır ya da barajın altında kalma tehlikesiyle yüz yüzedir. Ama buna rağmen, durumu değiştirmeye yönelik yeterli bir çaba içerisinde değiller. İşçilerden bir basınç gelmediği takdirde mevcut yöntem ve anlayışlarla, geçen yılların ataletinin atılması mümkün değildir.

Türk-İş yönetimine muhalif görece mücadeleci sendikaların oluşturduğu Sendikal Güç Birliği Platformu da sendikal alandaki tıkanıklığı aşabilecek bir anlayışı veya performansı hayata geçirememiştir. Sendikaların demokratikleşmesini, söz ve karar hakkının tabanda olması gerektiğini savunan; kıdem tazminatının gasp edilmesine, esnek ve güvencesiz çalıştırmaya karşı çeşitli eylemler düzenleme hedefiyle yola çıkan SGBP, bunları gerçekleştirebilmek için tabanda çalışma yürütme konusunda üzerine düşeni yapmamıştır. Hava-İş yönetiminin de kaybedilmesiyle birlikte, platformun muhalefet gücü daha da azalmıştır. Hükümet, Hava-İş’in yanı sıra SGBP içindeki Kristal-İş, Petrol-İş gibi sendikalara da el altından operasyonlar yapmanın hazırlığı içindedir. Ve buna karşı maalesef pek bir şey yapılamamaktadır. Barajın altında kalan veya bu tehlike ile karşı karşıya olan sendikalar bu sorunu aşabilmek için hedefli, planlı bir çalışma yürütmüyorlar. Çünkü bu tür çalışmaları yürütebilecek kadrolara ve o kadroları istihdam edecek anlayışa sahip değiller. Adeta mevcut duruma teslim olmuş haldeler. Bu durum, mücadeleci bir sendikal anlayıştan ne kadar geriye düşüldüğünün en bariz kanıtıdır. Bu nedenle barajın altında kalan sendikaların çoğu ya kılını kıpırdatmamıştır ya da dostlar alışverişte görsün misali göstermelik basın açıklamalarıyla yetinmiştir.

Görece mücadeleci sendikalarda bile durum buyken, geri kalanlarında nasıl bir havanın hâkim olduğunu tahmin etmek zor değildir. Bugün gelinen noktada, işçilerin haklarını korumak ve geliştirmek üzere hedefli çalışmalar yürütmeyi esas alan sendikal anlayışın yerini iktidar yandaşlığı, rantçılık ve işçi sınıfına ihanet almıştır. Sendikalar işçilerin öz örgütlülükleri olmaktan çıkartılmış, adeta üst bürokrasinin şirketleri haline getirilmiştir.

1980 öncesinin mirasını yiyen DİSK’e gelince.[2] Sendikalarda militan sınıf sendikacılığını egemen kılabilmek için DİSK’in tarihinden dersler çıkarmak önemlidir. Evvela söylememiz gereken de şudur, bugünkü DİSK’in geçmişteki DİSK ile isim benzerliğinden başka fazlaca ortak yönü yoktur. Kemal Türkler döneminde DİSK ücret sendikacılığının ötesine geçiyor, sınıf çizgisinde bir mücadele yürütüyor, işçi sınıfının siyasal talepleri için de mücadele ediyordu. Oysa bugün DİSK bu anlayışın çok gerisindedir. DİSK işçi sınıfının sorunlarına şifahen sahip çıkmakta, bu sorunları çözmek için yürüttüğü sınırlı çalışmalar da, yöntem ve yaklaşımdaki yanlış tutumlar nedeniyle sonuçsuz kalmaktadır. Tüm konfederasyonlar gibi DİSK için de temel sorun, uzlaşmacı sendikal anlayışın varlığı ve sınıfın örgütlenmesinde ter akıtacak inançlı, deneyimli, mücadeleci kadrolara sahip olunmayışıdır. Aslında bu tür kadroların olmayışının temelinde de bu uzlaşmacı-bürokratik anlayış yatmaktadır. Bilinçli işçiler ve devrimciler sendikalardan uzak tutulmakta, tasfiye edilmektedir. Bu temel sorun çözülmediği sürece tüm olumlu girişimler, kampanya kararları vb. kâğıt üzerinde kalmaya mahkûmdur.

Hak-İş ve Türk-İş üst bürokrasisi nasıl AKP’nin güdümündeyse, DİSK bürokrasisi de bir başka düzen partisi olan CHP’nin dümen suyundadır. DİSK üst yönetimi, işçileri örgütlemekten çok kişisel kariyerlerini düşünüyor. Bunların akılları Meclise kapağı nasıl atacaklarıyla meşguldür. Süleyman Çelebi ve Rıdvan Budak bunun son örnekleridir.

Direniş ve grevler

Elbette sermaye sınıfının saldırılarını ve onunla kol kola girmiş sendikal bürokrasinin uzlaşmacı/işbirlikçi tutumunu işçi sınıfı tamamıyla sessiz ve pasif bir biçimde karşılamıyor. Henüz işçi sınıfının kitlesel ve örgütlü mücadelesinden bahsetmek mümkün değilse de, işçiler işyeri temelinde bazı mücadele örnekleri veriyorlar. Esnek çalışmaya, ağır çalışma koşullarına ve düşük ücretlere karşı bazı fabrikalarda işçiler sendikalarda örgütlenmeye çalışıyorlar. Sendikalaştıkları için işten atılan işçiler, patronun bu saldırılarına direniş ile cevap veriyorlar. Kimi zaman yasal grevler kimi zaman direnişlerle işçiler haklarını arıyorlar. Darphane, Feniş, Punto Deri, Camiş, Leroy Merlin, Hacettepe, THY, DHL, Mersin limanı, Greif son dönemde gerçekleşen grev ve direnişlerden öne çıkanlar oldu.

Sendikal hareketin genel bir gerileme ve tıkanıklık içinde bulunduğu bu dönemde, işçi sınıfının sınırlı da olsa bu tür mücadele örnekleri sergilemesi son derece önemlidir. Bu grev ve direnişlerdeki mücadelelerin ortaklaştırılması, geçmişin mücadele deneyimlerinin yeni nesil işçilere aktarılması ve yeni öncü işçilerin yetiştirilebilmesi, başarılı mücadele örneklerinin yaratılması; işçi sınıfında mücadeleye atılma isteği yaratılabilmesi ve sendikal hareketteki tıkanıklığın aşılabilmesi açısından potansiyel bir kaldıraç noktası olma özelliği taşımaktadır.

Ne var ki, son 20 yıldır yaşanan grev ve direnişlerin ezici bir çoğunluğu benzer ama kilit önemde eksikliklerle dolu olmuştur. Bu durum da, bu grev ve direnişlerin bahsettiğimiz kaldıraç olma özelliği kazanmasının önüne geçmiştir. En önemli eksiklik, sendikaların yaşanan grev ve direnişler karşısındaki sorunlu tutumlarıdır. Çoğu örnekte sendikalar işçilerin mücadelesine sahip çıkmamakta ve yol gösterme görevlerini yerini getirmemektedirler. Yani sorumluluk almaktan kaçınmaktadırlar. “Bürokrat” dediğimiz tipte sendika yöneticilerinin böyle bir sorumluluk alması zaten beklenemez. Ancak bir şeyler yapmaya niyeti olan sendikacılar da çoğu zaman ellerini taşın altına sokmaktan kaçınmaktadırlar. Bunun temel sebepleri, işçiye güvenmemeleri ve konfederasyonların tepesinden gelecek baskılardan çekinmeleridir. Çünkü sendika yönetimlerinin hemen hiçbiri, tabandan aldıkları güçle hareket eden ve bu güce dayanarak gerektiğinde tepe bürokrasisine kafa tutabilen bir konumda değildir.

Sendikaların yaşanan grev ve direnişlere sahip çıkmamalarında ve üzerlerine sorumluluk almamalarında maalesef devrimcilerin de payı vardır. İçinden geçtiğimiz dönemde, sendikalar en temel görevlerini bile yerine getirmekten aciz olduklarından, çoğu durumda bu işler dahi devrimcilerin sırtına kalmaktadır. Bu yüzden de pek çok örnekte bizzat devrimciler işyerlerinin sendikal temelde örgütlenmesinde öne çıkmaktadırlar. Ama yine çoğu durumda bizzat devrimciler sendikayı dışlayan ve kötüleyen bir söylem tutturmakta ve zaten dertsiz başına dert almamak için mücadeleden köşe bucak kaçan uzlaşmacı sendikacılara arasalar bulamayacakları kozlar sunmaktadırlar. Devrimcilere düşen ana görev, sendika ile kötü sendikacı arasındaki farkı işçilere derinden kavrattırıp işçinin sendikasına sahip çıkmasını ve böylece sendikanın da işçinin mücadelesine sahip çıkmasını sağlayacak basıncı oluşturabilmektir. Bu zorlu görevi es geçip kendi örgütsel reklâmını yapmak ve kısa vadede siyasi prim toplamak adına işçileri sözde radikal çıkışlara zorlamak marifet değildir. Reklâmcı, amatör, sekter ve günü düşünen yaklaşımlarla hareket eden bu tür devrimcilerin ikameci tutumları, çoğu örnekte, yakalanan mücadele halkasının heba olmasına, fırsatların kaçmasına ve sonuçta da mücadeleye atılmış onlarca işçinin bir daha sendika lafının bile kıyısından geçmeyecek kadar demoralize olmasına neden olmaktadır.

Sendikacıların mücadeleden yan çizerek sorumluluk almaktan kaçınmaları ve devrimcilerin de yukarıda saydığımız hataları yüzünden, grev ve direnişe çıkarak mücadeleye atılan işçiler hemen her örnekte en bilindik yanlışları yapmakta, işçi sınıfının yüzlerce yıllık mücadele tarihinden bihaber şekilde her seferinde Amerika’yı bir daha keşfe çıkmaktadırlar. Yeterli hazırlık yapılmadan ve örgütlülük sağlanmadan eyleme geçmek birinci sırada gelen eksikliktir. Örgütsüz ve deneyimsiz işçilerin bunu bilmemesi kabahat değildir, ama eksiklik eksikliktir. Çünkü bu yüzden, harekete geçen işçiler kısa sürede demoralize olmakta ve grev-direniş çözülmektedir. Sonra da kıdem tazminatını alabilmek dahi kazanım olarak dile getirilmektedir. Daha kötüsü, bazen bizzat sendikacıların hesap kitap yapmadan ya da kendi özel hesapları sonucu işçiyi greve çıkarmasıdır. Bu tür örneklerde grev eninde sonunda çözülmüş, hatta sendikal mevziler kaybedilmiştir.

İkinci önemli eksiklik de, grev veya direnişe çıkmış işçilerin mücadelelerini yaymak, destek toplamak ve diğer işyerleri yahut sektörlerle dayanışmayı örmek konusundaki yetersizlikleridir. Grev veya direnişin kendi yağıyla kavrularak başarıya ulaşması gibi bir ihtimal söz konusu bile değildir. Diğer işyerlerinin, sendika tabanındaki diğer işçilerin ve hatta uluslararası dayanışmayı sağlamanın hayati derecede belirleyici önemi vardır. Ama bu konudaki eksiklikleri de zaten örgütsüz durumdaki işçilere yıkmak doğru değildir. Sorun sendikalarda ve devrimcilerdedir.

İşçiler, pek çok örnekte görüldüğü gibi, bir kez inandıklarında her şeyi yapabilecek ve her zorluğu göğüsleyecek kadar kararlı ve cesur davranabilmektedirler. Son dönemde yaşanan grev ve direnişlerin hepsinde bunun örnekleri vardır. Canlarına tak eden işçiler ne fabrikayı işgal etmekten, ne polisle çatışmaktan ve ne de maddi zorluklara göğüs germekten geri durmuşlardır. Mersin limanı, Feniş ve Greif bunun örnekleridir. DHL direnişi ve Leroy Merlin grevi ise başarıya ulaşmada uluslararası desteğin önemi açısından işçi sınıfının deneyim hanesine yazılan önemli eylemler olmuşlardır. İşçiler, gerektiğinde her türlü engeli aşıp dünyanın öbür ucundaki işçi kardeşleriyle birlikte hareket edebilecek yeteneğe sahip olduklarını ortaya koymuşlardır. Hacettepe ve Cerrahpaşa direnişleri de taşeronlaştırmaya karşı mücadelenin kazanımla sonuçlanması bakımından öne çıkmıştır. Görülmüştür ki, işçi sınıfı bu yakıcı sorun karşısında hiç de sanıldığı kadar duyarsız değildir ve mücadele etmekten de geri durmamaktadır. Yeter ki örgütlülüğünü sağlayabilsin ve doğru adımları atabilsin. Punto Deri direnişi ise gerek işçilerin sendikalaşmak için neleri göze aldıklarını görmek bakımından, gerekse de tüm maddi zorluklara, aile ve çevre baskısına rağmen aylarca mücadeleyi sürdürmeleri bakımından taze bir örnektir. Yine Punto Deri işçileri, işçi mücadeleye atılmaya bir kez karar verdiğinde, siyasi kimliğinin veya Sünni-Alevi olmasının fark etmediğini, kimi solcuların sandığının aksine dindar işçilerin, başörtülü kadın işçilerin nasıl da mücadeleyi örgütlediğinin ve en öne geçebildiğinin somut örneğini yaratmışlardır. Demek ki, kafasındaki önyargıları yıkması gerekenler sadece örgütsüz ve bilinçsiz işçiler değildir.

Sınıf devrimcilerinin görevi

İşçi sınıfının içinde bulunduğu kötü koşullardan çıkabilmesi için sendikalarda egemen durumdaki uzlaşmacı anlayışın değişmesi, bürokratların defedilmesi şarttır. Ancak sendikal harekette bu değişim kendiliğinden gerçekleşemez. Sınıf devrimcileri sendikal mücadelede mevzi tutmadıkça, işçi sınıfı ya özüyle sözüyle iktidara biat eden sendikacılara ya da sözde mücadeleci özde uzlaşmacı sendikacılara mahkûm kalır. ’80 öncesinde DİSK’i DİSK yapan, yani mücadeleci sınıf sendikacılığını sağlayan DİSK’in tabanında ve yönetimlerinde yer alan sosyalistler ve onların öncülüğünde sağlanan taban örgütlülüğü idi. Maalesef bugün politik atmosfer burjuvaziden yanadır ve işçi sınıfı ile sosyalistler arasında bir kopukluk vardır. Sendikalarda sosyalistlerin etkisi çok azdır.

Elbette burjuvazinin yürüttüğü ideolojik propagandanın sosyalist hareketin işçi sınıfı kitlesi nezdinde itibar görmemesinde büyük etkisi vardır. Son tahlilde olağan dönemlerde egemen fikirler egemen sınıfın fikirleridir. Bugün egemen olan, örgütlü olan burjuvazidir. Burjuvazi kitlelere “sosyalizm öldü, kapitalizmden iyisi yok”, “kurtuluş bireysel mücadelede”, “çok çalışan kazanır” yalanlarını empoze ediyor. Devrimci mücadeleyi maceracılık, teröristlik olarak lanse ediyor. İşte burjuvazinin bu fikirleri işçiler arasında ne yazık ki hatırı sayılır bir kabul görüyor. Sonuç olarak, işçilerin büyük bir çoğunluğu sosyalist harekete uzak duruyor; mücadele edip haklarını korumak ve geliştirmek yerine patronaj ilişkileriyle sorunlarını çözmeye çalışıyorlar.

Ancak üstünden atlanmaması gereken bir faktör de sosyalist hareketin bu tabloya katkılarıdır. Maalesef sınıf temelinde devrimci çalışma yürüten sosyalistlerin sayısı çok azdır. Bunda Türkiye sosyalist hareketinin ağırlıklı olarak küçük-burjuva karakterde olmasının payı vardır. Türkiye sosyalist hareketi işçi sınıfının sorunlarına derman olabilecek politikalar üretmekten ve gerçek anlamda sınıf temelli bir faaliyetten oldukça uzak olduğu için burjuva partileri karşısında bir alternatif oluşturamıyor. Sendikal hareketteki anlayış sosyalist hareketin yansımasıdır aslında. Sosyalist hareket işçi sınıfının bağımsız politikasını savunacağına temel nosyonu AKP karşıtlığı olan bir politika üretmektedir. Bolşevik tarzda sabırlı bir çalışmayla sınıfın öncü işçilerini örgütlemek yerine, muğlak ve genellikle Kemalist temelli bir AKP karşıtlığının etkisindeki kitleler hedef alınıyor.

Hele ki burjuva kutuplaştırmanın alabildiğine şiddetlendiği son süreçte sınıf devrimcilerine düşen görev, bu kutuplaşmanın önüne geçebilecek politikalar üretebilmektir. Kemalist damarı çok kuvvetli olan kimi sosyalistler bunun önüne geçmek bir yana kutuplaştırmayı derinleştirmektedirler. Sendikal hareketin düzen partilerinin kuyrukçuluğunu yapmasının da, militan bir sendikacılık anlayışından uzak olmasının da sebebi sosyalist hareketin içinde bulunduğu durumdur. Sosyalist hareket bu sorunlarını aşmadan sendikal harekette bir değişim beklenemez. Sosyalist hareketin beslediği militan bir sınıf sendikacılığı olmadan da işçi sınıfı hareketi içinde bulunduğu durgunluktan kurtulamaz. Kapitalist sistemi saran kriz ve dünyanın dört bir yanında buna karşı patlak veren isyanlar gösteriyor ki, işçi sınıfı kendisine doğru yolu gösterecek bir devrimci önderliğe her zamankinden daha çok ihtiyaç duymaktadır.



[1] OECD rakamlarına göre 1999’da 10,6 olan sendikalılık oranı Türkiye’de 2011’de %5,4’e düşmüştür. 2011 OECD ortalaması ise %17,3’tür.

[2] DİSK’in tarihi hakkında detaylı bilgi için bkz: Selim Fuat, DİSK Tarihi ve Militan Sınıf Sendikacılığı, MT, no 40

Kaynak: 
Marksist Tutum, Nisan 2014, no: 109