Navigation

Emekçiler Savaşa Karşı Çaresiz Değil: Vietnam Örneği

Bugün dünya üçüncü kez bir emperyalist paylaşım savaşının pençesinde kıvranıyor. Ülkeler bu savaşın somut alanları olarak ateş altında tahrip ediliyor. Yüz binlerce insan daha şimdiden hayatını kaybederken milyonlarcası yerinden yurdundan edilmiş durumda. Daha birçok acı verici yönü olan bu tablo işçi-emekçi yoksul kitlelerin savaş belası karşısında adeta çaresiz oldukları izlenimi veriyor. Ama bu doğru değildir. Tarihteki birçok örnekte emekçi kitlelerin haksız ve emperyalist savaşlara karşı mücadeleleri de yer almaktadır. Bu tür örnekler kitlelerin çaresiz olmadığını, aksine egemenlere karşı mücadele yoluna girdikleri ölçüde kapitalizmin yarattığı belaları bertaraf edebilme potansiyeline sahip olduklarını göstermektedir. Savaşlarla dolu bir yüzyıl olan 20. yüzyılın tarihinden Vietnam savaşı bu tür mücadelelerin çarpıcı örneklerinden birini sunmaktadır. Bu örneği hatırlamak bir emperyalist savaş döneminden geçmekte olan günümüz dünyası açısından anlamlı olacaktır.

Savaşa direnen Amerikalı askerlerin geride bıraktığı hatıralardan bir kesit ile başlayalım:


   Bilmiyordun belki de
   nerede olduğunu Vietnam’ın,
   şimdi her öldüğün yerin,
   yarıda kalmış çocukluğun orada yitirdi
   sağduyu adına ne varsa,
   -bilmiyorum neden, sen de bilmiyorsun-
   orada sarıldın sahici bir silaha,
   gölgelerle, ağaçlarla savaşıyorsun,
   yollar, kayalar, taşlar ve rüzgâr
   ve tüten dumanı kendi ateşinin
   ve senin olmayan bir ormanın sessizliği,
   su, sıcak, yağmur ve kurşunlar,
   kendi getirdiğin kurşunlar senin karşında şimdi.
   

“Bir Barış Şarkısı” adını taşıyan bu şiir Vietnam’da savaşa katılan bir askere ithaf edilmişti. David Fernandez Cherician’ın kaleme aldığı bu şiire konu olan kişinin savaştayken ailesine gönderdiği mektubunda şöyle yazmaktaydı: “Tiksiniyorum, kendi yaptıklarımdan ve arkadaşlarıma yapılanlardan tiksiniyorum... Yüz yaşında gibiyim... Talihim de artık ters dönüyor. Benim için elinizden geleni yapın. Ölmek istemiyorum, baba. Beni buradan kurtarın...”[1] ABD’nin Vietnam’a karşı yürüttüğü savaşta ölen yaklaşık 58.000 ABD askerinden biri de o olacaktı bu mektubu yazdıktan dört gün sonra.

Vietnam savaşı insanlık tarihinin sayfalarına kanlı bir leke olarak yazılacaktı. Savaş, geride bıraktığı ölüleriyle, sakatlarıyla, akıl hastalarıyla, yerle bir olmuş şehirleriyle, fotoğraflarıyla dünya hafızasından silinmeyecek bir travma yaratacaktı. Ama sadece savaştan zarar gören emekçi kitleler için değil, aynı zamanda savaş karşıtı yükselen protestolarıyla da hem ABD egemenlerinin hem de dünya burjuvazisinin zihninde de endişeli izler bırakacaktı.

ABD’nin Vietnam’da işi ne?

Vietnam savaşını doğuran şey, temelde, emperyalist sistemin Asya’nın doğusu ve güneydoğusundaki hâkimiyet ve nüfuzunu muhafaza etme, buraların kapitalist sistemin dışına çıkmamasını sağlama kaygısıydı. İkinci Dünya Savaşı sonrasında bölgenin en büyük ülkesi Çin bir devrimle kapitalist sistemden kopmuş, ardından Kore aynı yola girmiş ve yarımadanın yarısı sistemin dışına çıkmıştı. Sovyetler Birliği’nin varlığından da güç alan bölgedeki ulusal kurtuluş savaşları dalgası Fransa’nın sömürgesi konumundaki güneydoğu Asya kısmına da sıçradı. Vietnam bu bölgedeki en güçlü, en sarsıcı ulusal kurtuluş mücadelesi olarak ön plana çıkacaktı.

Vietnam Komünist Partisinin örgütlediği Viet Kong güçleri tarafından bozguna uğratılan Fransa, yüz yıldır sömürgesi olarak tuttuğu bu ülkeyi 1954’te terk etmek zorunda kalmıştı. O dönemde Ho Chi Minh önderliğindeki Vietnam Komünist Partisi iktidarı almaya hazır olmasına rağmen, Çin ve Sovyetler Birliği, VKP’ye ülkenin kuzeyinin bırakılacağı bir anlaşmayı kabul etmesini dayatmışlardı. Sözde iki yıl sonra seçimler yapılacak ve o zamana kadar Fransa güneyde kalmaya devam edecekti. Ne var ki vaat edilen seçimler yapılmadığı gibi, Fransa’nın çekilmesinin ardından bölgeye yerleşen ABD, güneyde yeni bir devlet ilan etti.

ABD’nin bu ülkeye yönelik fiili işgalini başlatan bu adım, Viet Kong güçlerinin (Ulusal Kurtuluş Cephesi) güneye saldırılarını da arttıracaktı. Bunun karşısında ise ABD Vietnam’a askeri yığınak yapmaya başlayacaktı. Böylece 2 milyondan fazla insanın ölmesine, geride kalanların ise korkunç acılar çekmesine neden olan savaş süreci hızlanacaktı.

Burjuva çocukları savaştan kaçarken

Her emperyalist savaşta olduğu gibi seferberlik boruları öttüğünde, yollara fakirhanelerin içinden çıkanlar dökülür. ABD’de de işçi çocukları belki de nedenini asla anlayamadıkları bu savaşa katılmak zorundaydılar. ABD Vietnam savaşına büyük nutuklar eşliğinde önce “gönüllü” askerleri yolladı. Fakat 1963’te başlayan bu savaş ABD’nin öngördüğü şekilde ilerlemeyecekti ve onun “gönüllü” ordusundan çok daha fazlası gerekecekti. Vietnam’da beklemediği bir direnişle karşılaşan ABD, binlerce askerin ölümü pahasına Vietnam’a asker yığmaya kararlıydı. Bu nedenle çıkardığı yasa taslağıyla zorunlu askerliği dayatıyordu. Bu taslağa göre ilk başlarda “umut vadeden” yüksekokul öğrencilerinin askere gitme zorunluluğu yoktu. O dönemin ABD’sinde yüksekokul eğitimi alabilenlerin zengin ailelerin çocuklarından oluştuğu düşünüldüğünde, umut vaat etmeyenler yine işçi emekçi çocukları oluyordu ve bu gencecik insanlar hayatlarının en güzel yıllarında haritada yerini bile bilmedikleri bir yere gidiyorlardı.

Peki, ABD ilkin nasıl ikna etmişti kitleleri Vietnam’da savaşmaya? Koskoca iki dünya savaşında ismi cismi geçmemiş, daha önce duyulmamış bir ülke nasıl olmuştu da birden düşmanı olmuştu ABD’nin? Burada da “komünizm” öcüsü yine devreye girmişti. Amerikalı egemenler, “Vietnam tüm dünyaya komünizmi yaymaya çalışıyor, ABD tehdit altında kalıyor” diyorlardı. Bu nedenle Amerikalıların ülkelerini, hatta dünyayı kurtarmak için elini taşın altına koymaları gerekiyordu! Nitekim emperyalistlerin savaş naralarıyla on binlerce genç, gururla düştü yollara. On binlerce gencecik insan, ABD askeri olarak Vietnam’a girdi ve kiminin cesetleri geldi evine, kimininki ise hiç gelmedi. İşte o zaman evlatlarını yitiren emekçi ana babalar sorgulamaya başladılar: “Bu savaş kimin savaşıydı?” Bu soru her geçen gün daha fazla soruluyor ve savaş gerçekleri her geçen gün daha da açığa çıkıyordu.

Gerçek şuydu: Evlatlarının ölmesinin yanı sıra maddi manevi bir sürü sıkıntıyla baş başa bırakılan yüz binler! Ve ABD egemenleri geri adım atmaya istekli değillerdi, Vietnam’a daha fazla asker gönderme konusunda ise ısrarcıydılar. Dönemin ABD Başkanı Lyndon B. Johnson emekçi ailelerin evlerine mektup gönderiyor ve mektubunda; çiçeği burnunda gençliğin uzaklara savaşmaya gitmesinden ve acılar çekmesinden, ölmesinden büyük keder duyduğunu belirtiyordu. Annelerin ve ailelerin üzüntüsünü bildiğini fakat Amerika’nın komünizm tehdidine karşı güvenliği için başka bir seçenek olmadığını söylüyordu. Neticede zorunlu askerlik şubesi 60’ların sonunda ayda 40.000 askeri savaşa gönderirken bu sayı 48.000’e çıkacaktı. Lyndon B. Johnson, yüksek lisans öğrencileri için öğrenci tecilini kaldıracak ve yılda 150.000 yüksek lisans öğrencisinin askere alınacağını ilan edecekti. Böylelikle çoğu yüksek lisans yapmakta olan burjuva çocukları için de başka yollar aramak farz olacaktı.

Vietnam savaşı sırasında ordudan kaçanlar, çürük raporu alanlar da çok fazlaydı. Çoğu Kanada’ya kaçan burjuva çocukları bir de sahte evraklarla askerlik yapamayacaklarına dair belgeler alıyorlardı. Savaştan kaçan bu burjuva çocuklarının arasında şu sıralar savaş gündemiyle adını çok duyduğumuz, ABD sevdasıyla övünen Trump’ın da olduğu bilinen bir örnek. Trump’ın babası Fred Trump, kiracısı olan bir doktordan oğlu için ayağında kemik çıkıntısı olduğuna dair sahte bir rapor alarak onu 1968’de savaşa gitmekten kurtarmıştı. Yani bugün “vatanseverlik” nutukları atan burjuva politikacılar emekçilerin çocuklarını cengâverlik söylemleriyle, kutlamalarla, vaatlerle savaşa gönderirken, iş kendilerine ve kendi evlatlarına gelince savaştan kaçmak için her türlü hilebazlığa başvurmaktan çekinmemektedirler. Bugüne kadar emperyalist savaş cephelerinde burjuvaların çocukları ölmemiştir! Onlar yalnızca emirleri verenler, savaş ganimetlerini sömürenler, cesetler çoğaldıkça sermayelerini büyütenler olmuşlardır. Türkiye de dâhil tüm ülkelerde emperyalistler adına cephelere gitmek, savaşın getirdiği sefaleti çekmek, öldürmek ve ölmek hep ezilen emekçi sınıfların payına düşmüştür. Durum dün neyse bugün de odur.

Savaşa karşı mücadele yükseliyor

Savaş başladığı andan itibaren emekçilere yıkım getirmişti. Egemenler daha fazla kâr, dolayısıyla daha fazla silah ve asker istiyorlardı. Bunun anlamı Amerikalı işçiler için daha fazla çalışma, daha fazla yoksulluk, daha fazla fedakârlık ve daha fazla ölümdü. Savaşta ölen, geri döndüğünde yürüyen cesetlere dönüşen on binlerce genç insan işçi-emekçilerin evlatlarıydı. Kimin savaşını veriyorlardı da bu katliam yaşanıyordu? Bu savaş ne pahasına sürüp gidiyordu?

Kitleler savaşın vahşetini yakından gördüklerinde, sorgulamaya ve uyanmaya başladıklarında sokaklara akmaya da başladılar. 1960’ların ortalarında ABD’nin New York, Washington, California gibi kent merkezlerinde yüz binlerce insan savaş karşıtı gösterilerle bir araya geliyordu. Kitlelerin bu haklı isyanı hemen hemen her alanda kendini gösteriyordu; öğrenciler dersleri boykot ediyor, kitlesel yürüyüşler organize ediliyor, işçiler grevlere gidiyor, sanatçılar savaş karşıtı eserler üretiyordu. Sadece ABD’de değil dünyanın her yerinde Vietnam savaşına karşı bir isyan dalgası yükseliyordu. Vietnam savaşının kitleler nezdinde yakıcılığı her geçen gün artıyor ve savaşa karşı yükselen hareketin boyutu da değişiyordu. Televizyonun evlere girmesiyle birlikte Vietnam’da yaşanan vahşetin bir kısmına tanık olanlar dehşete kapılmışlardı. 60’ların sonlarına gelindiğinde savaş karşıtı hareket başta Fransa, İtalya, Almanya, İngiltere olmak üzere, Şili, Meksika, Çekoslovakya, Polonya, Portekiz gibi dünyanın pek çok ülkesinde de ses getiriyordu.

Vietnam’daki Amerikan askerlerinin sayısı 1963’te 23.300 iken, 1969’da 542.000’e ulaşmış, ama bu devasa ordu savaşı kazanmayı başaramadığı gibi on binlerce ölü vermişti. 1968 yılında yaklaşık 17 bine yakın ABD askeri ölmüştü. Yüz binler sokaklarda yürüyor ve ölümlerin hesabını soruyorlardı “Hey Hey LBJ kaç çocuk öldürdün bugün?” diye. 1968’li yıllar özellikle gençliğin kapitalist sisteme karşı harekete geçtiği yıllardı. Yoksulluğa, haksızlıklara, ırkçılığa, eşitsizliğe, yani kısacası kapitalizmin yarattığı her türlü kötülüğe karşı bir öfke birikmişti. Bu yılların yükselen mücadelesi içinde Vietnam savaşı bir katalizör işlevi görerek kitlelerin isyan ateşini harlıyordu. Yürüyen savaş işçileri, öğrencileri, askerleri tek bir yumruk olmaya zorluyordu. Sokaklarda üniversite flamalarıyla öğrenciler, sendika flamalarıyla işçiler birlikte yürüyorlar, polisin saldırılarına birlikte karşı koyuyorlardı. UAW (Otomobil İşçileri Sendikası) ve Teamsters (Taşıma İşçileri Sendikası) üyesi işçiler savaşın son bulması için çeşitli faaliyetlerde bulunuyorlardı. Tepkiler arttıkça savaşa karşı tutum alan sendikaların da sayısı artıyordu. Sendika üyesi işçiler savaş karşıtı gösterilere kitlesel bir şekilde katılıyorlardı. Sadece ABD’de 4 milyon işçi savaşa açıktan karşı duran sendikaların üyesiydi. Ve sendikalı işçiler bu haksızlığa karşı eli kolu bağlı oturmuyorlardı. İşçiler savaşın faturasını ödememek için resmi ve gayriresmi grevler örgütlüyorlardı.

Yıllarca ırkçılığa maruz kalmış siyahların bulunduğu mahallelerde de savaş karşıtı hareket yayılıyordu. 60’ların sonlarında ünlü boksör Muhammet Ali’nin Vietnam’da savaşmayı “Benim Viet Konglarla hiçbir kavgam yok, onlar bana hiçbir zaman zenci demediler” diyerek açıkça reddetmesi ve asıl düşmanı göstermesi, onu devletin saldırılarına maruz bırakacaktı. Fakat bununla birlikte zaten harekete geçmiş olan kitlelerde bir öfke patlamasına neden olacaktı.

Vietnam savaşına karşı protestolar örgütleyen, savaş karşıtı eylemliliklere soyunan sadece siviller değildi. Savaşa karşı örgütlenmeye girişen bizzat Vietnam savaşına gönderilen ordunun parçası olan askerlerdi aynı zamanda. Askerler savaşmayı ve öldürmeyi reddediyor ve komutanlarının emirlerine itaat etmiyor, karşı çıkıyorlardı. Bununla da yetinmeyen askerler savaş karşıtı harekete katılıyor, örneğin pek çok yerde “GI kahvehaneleri”[2] adını verdikleri yerler kuruyor ve buralarda bir araya geliyor, örgütlenme faaliyetleri yapıyorlardı. Vietnam savaşı sürecinde ABD içinde ve dışında olmak üzere 20’den fazla GI kahvehanesi açılmıştı. Moratoryum günleri (“Geçici ara”) olarak tanımlanan günlerde meydanlarda pek çok eylem gerçekleştirilmiş ve bu eylemlere milyonlarca kişi katılmıştı. Bu günlerde Vietnam’daki askerler de siyah kol bantları takarak savaşmak istemediklerini göstermişlerdi.[3]

1974’e gelindiğinde, o zamana dek Vietnam’a gönderilen Amerikan askerlerinin toplam sayısı 2,5 milyonu aşmıştı. Yani Vietnam savaşının etkilemediği aile kalmamıştı. Nihayetinde, bu savaş, 1975’te, ABD’nin ekonomik ve askeri olarak savaşa devam etme potansiyeli olmadığı için değil, emekçilerin karşı duruşu sayesinde sonlandırılmak zorunda kalındı. ABD egemenleri Vietnam savaşında gördüler ki, işçi-emekçi kitleler bir şeyi gerçekten isterse bunun önüne geçebilmek mümkün değildir. Tarih gösteriyor ki aslında burjuvazinin karşısında eli kolu bağlı bir sınıf durmuyor. Ekim Devriminde olduğu gibi işçi sınıfı isterse dünya savaşına bile son verebilecek güce sahiptir.

Bugün de emperyalist bir savaşın içindeyiz ve irili ufaklı pek çok kapitalist devlet bu savaşın bir biçimde içinde yer alıyor ve işçi-emekçileri kendi çıkarları uğruna birbirine kırdırmaktan geri durmuyor. Savaşın durdurulması ve insanların ölmemesi için tek yol işçi-emekçi kitlelerin örgütlenip mücadele etmeleridir. İşçi sınıfı ya kendi ülkesindeki efendilerin buyruğuna göre hareket edip kardeşlerinin cesetlerini taşıyacak ya da Vietnam örneğinde olduğu gibi egemenlerin kirli savaş politikalarının karşısına dikilmeyi seçerek “Hayır” demeyi öğrenecektir.


[2]     GI, ABD askeri yerine kullanılan bir kısaltma.

[3]     ABD Vietnam savaşında aldığı hezimet sonrasında, yeni savaş planları için paralı askerlik sistemine geçmiştir.

... önceki yazı
Ne Geçti Eline?