Navigation

Kadın Üniversiteleri Çözüm mü?

Geçtiğimiz günlerde Kartal Aydos ormanında 40 yaşlarında olduğu tahmin edilen bir kadın cesedi bulundu. Kadının sırt bölgesine defalarca satırla vurularak öldürüldüğü tespit edildi. Polis, kadının ayrılmak istediği erkek arkadaşı tarafından öldürüldüğü sonucuna ulaştı. Resmi kurumların raporlarına göre 2018 yılında 440 kadın cinayete kurban gitti. 317 kadına da cinsel şiddet uygulandı. On binlerce kadının yaşadığı fiziki şiddet de cabası. Şüpheli kadın ölümlerinin sıklaştığını ve ormanlık kırsal arazilerde, baraj, göl kenarı gibi yerlerde ölü bulunan kadın sayısının arttığını izlediğimiz haberlerden görebiliyoruz.

Erkek egemen kapitalist toplumun ürettiği bu sorunları yani cinayetleri, tecavüzleri, tacizleri, şiddeti patronlar sınıfı ve onun devleti görmezden geliyor. Bazen de göstermelik bir iki adım atıp, sanki bu sorunları dert ediniyorlarmış gibi görünmeye çalışıyorlar. Tam bir ikiyüzlülük!

Son günlerde gündemde olan “kadın üniversiteleri” iktidar tarafından savunulurken, muhalefet partileri ve aydınlar karşı çıkıyor. G20 Osaka zirvesinde, Erdoğan bir kadın üniversitesini ziyaret etmiş, ülkeye döner dönmez de aynı modelin uygulanması için talimat verdiğini açıklamıştı. Japonya’da kadınların sosyal, ekonomik ve politik hayata katılımları G20 ülkeleri içinde 16 ülkenin gerisinde. Sadece Güney Kore, Türkiye ve Suudi Arabistan’ın önünde. 2018 Dünya Cinsiyet Uçurumu Raporuna göre Japonya 149 ülke içinde 110. sırada. Kadının eğitime erişebilirliği açısındansa 64. sırada. Eğitim almak isteyen kadınlar geleneksel alışkanlıkların ve yaklaşımların baskısı altında kalıyor. Mezun olduktan sonra ağır iş ve yaşam koşulları hem çalışıp hem de ev kurup çocuk bakmalarına olanak tanımıyor. Bu zorluklara göğüs gerip çalışmaya devam etseler bile, aynı işi yapan erkeklerden daha düşük ücrete çalışmaya mahkûm ediliyorlar. Nitelikli üniversite mezunu kadınlar cinsiyet ayrımcılığı, psikolojik taciz ve topluma hâkim olan geleneksel düşünce yapısından dolayı işten ayrılmak zorunda bırakılıyor. Bu yıl Tokyo Tıp Üniversitesinde yaşanan bir skandal konuyu özetliyor. Üniversite giriş sınavında erkeklerden daha yüksek puan almalarına rağmen kadın adayların puanlarının bilerek düşürüldüğü, erkek adayların puanlarına eklemeler yapıldığı ortaya çıktı. Üniversite yönetiminin kadın doktorların evlenip çocuk sahibi olunca işi bırakacaklarını öne sürerek kendilerini savunması, kadınların daha büyük tepkisine yol açtı. Kısacası ülkenin ekonomik gücü veya gelişmişlik seviyesi, emekçi kadının evde, işte ve toplumda hayatının kolay olduğu anlamına gelmiyor.

Toplumsal yaşamda aklımıza gelebilecek bütün sorunların kaynağı, kapitalist sistemin kendisidir. Var olan sistem altında kadın ucuz işgücü olarak görülüyor, sigortasız ve sendikasız çalıştırılıyor, hakları tanınmıyor, güvencesiz bırakılarak her türlü saldırı, şiddet ve tacize maruz kalıyor. Yaşam içerisinde erkeğin arkasında ikinci planda kalmaya mahkûm ediliyor. Çalıştığı işyerinde erkeğin yaptığı işi yapan kadın, eşit işe eşit ücret alamıyor, hakkı gasp ediliyor. Erkek egemen toplumda kadın olmak, daha doğumundan başlayarak ölene kadar çok ağır bedeller ödemek anlamına geliyor.

İktidarı, muhalefeti, patronu, burjuvazisi veya birtakım sivil toplum örgütleri hepsi bir şeyler söylüyor. Ama hiç birisi var olan kapitalist sistemi eleştirmiyor, düzenden yana şikâyet etmiyor ve bu sistemi savunuyor. O zaman biz işçiler kadınıyla erkeğiyle bir olup söylenenlere göre değil kendi sınıf çıkarlarımıza göre düşünüp ona göre hareket etmeliyiz. Onların sınıfsal çıkarları ile bizlerin sınıfsal çıkarları aynı değil. Kadın üniversiteleri kadınların sorunlarını çözemez. Kadının cinsiyetinden dolayı ezilmemesi, aşağılanmaması, ikinci sınıf insan olmaktan kurtulup özgürce yaşayabilmesi bu düzenin ortadan kalkması ile gerçekleşecektir. Bunun gerçekleşmesinin tek yolu da, örgütlü mücadelede kadınların öne çıkmasıdır. Tek çare emekçi kadınların bu düzenin ortadan kalkması için sınıf kimliği ile mücadeleye atılmasıdır.